Onaylı Yorumlar

Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Şubat 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Anlatılması mümkün olmayan bir konuyu cesurca yazan Menekşe Toprak'a yürekten teşekkürler. Sosyal bir hizmette bulunmuş bu kitabı yazarak. Hep saklanan olası yasak bir olay anlatılmış tüm açıklığıyla ama ajite etmeden. Toplumda "sübyancı" diye bilinen A isimli bir karakterin Peri isimli bir kızla olan ilişkisini anlatıyor. Kitapta bir de Kaan var A'nın oğlu, dönüşümlü olarak bu iki kişinin ağzından devam ediyor roman. Tabii başka karakterler de var; babaanne, hala, Necati enişte, hala kızı Funda ve Peri ve Kaan'ın anneleri. Peri ve Kaan, her ikisinin de çocuklukları ellerinden alınmış. Kaan daha şanslı çünkü annesi onu koruyor ama Peri'yi annesi kendi eli ile kötülüğe teslim ediyor. Kitabın sonu Peri için bir kurtuluş iken Kaan için aynı şey olmuyor maalesef. Bu kitabı okumak toplumdaki bir kötülüğün farkına varmak bir anlamda, yüreğine sağlık Menekşe Toprak.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Şubat 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Türkiye Selçuklu Devleti'nin kuruluş aşamasından Moğol istilası ve sonrasına kadar olan dönem anlatılıyor. Devlete en parlak dönemini yaşatan Sultan Alaeddin Keykubat'ın ölümünden sonra iç çekişmeler isyanlar ve son olarak Moğolların Selçukluları yenmesi gibi konular ilk 3 bölümde yer verilmiştir. Son bölümde ise Ahilik, Mevlana ve mevlevilik hakkında bilgiler yer alır.
En çok dikkatimi çeken konu ise Moğollara karşı Ahiler vatan savunması yaparken Mevlana ve müritlerinin mücadeleden uzak durmasıdır. Hatta savaşan kitleye konunun suçlusu misali konuşmaları dahada fazlası Moğolları övmeleri, onların yanında bulunmaları ibretlik bir durumdur. Dahası insanlar da manevi olmak üzere maddi olarak ta hem devletten(Selçuklu) hem de halktan kazanç sağlamaları.Nereden baksanız kabul edilebilir şeyler değil. O yüzden bu kitabı muhakkak okuyun sayın kitap severler.
Kesinlikle tavsiye ederim. Bu bilgileri bizlere ulaşmasını sağlayan Oğuzhan Çakır Hocamıza teşekkürlerimi sunuyorum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Şubat 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kurgusal bir karakter olan Rukayye kendine ve yakınlarına dair anılarını, duygularını anlatıyor. Rukayye'nin hayat yolculuğu Filistin'in tarihinde akıp gidiyor. Vatandan sürgün, mülteci kamplarında yaşam, dışlanmışlık, soykırım, gurbet, korku, ölüm ve bir gün dönme umuduyla evinin anahtarlarını boynuna asıp saklayanlar... Köyünün denizini, zambak kokusunu, badem ağaçlarını, dikenli incirini özleyenler... Kitapta adı geçen şahsiyetler, mekanlar ve soykırımlar sayesinde o dönemde neler olduğunu araştırma imkanımız oluyor. Yayınevi kitaptaki türküleri dinleyebilmemiz için karekodlar oluşturmuş. Ne dediğini anlamasak da türküler yaşamı, özlemi, coşkuyu hissettiriyor. Bazı karakterlerin esprili konuşmaları kitaptaki hüznü az da olsa dağıtıyor. Filistinliler için mücadele eden Radva Aşur yaşanmış soykırımları sonraki nesillere aktarmak adına güzel bir eser ortaya koymuş. Bize de okumak düşer.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Şubat 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yazarın dilinden annesinin hayatını okuyoruz. Tabi ki annesinin hayatını okuyucuya sunarken annesinin tutumları, mutsuzlukları, travmaları sebebiyle çocukların psikolojilerinin nasıl etkilendiğini de gösteriyor satır aralarında. Bir kadının iki evliliğinde de mutlu olamayışını, sadece hayatta kalmak için yaşadığını, kendisi için hiçbir şey yapmayışını ve bir tükenmişlik içinde olduğunu üzülerek okuyoruz. Değer görmediğini ve değer de vermediğini, önemsenmediğini ve özgür olmadığını okurken hayatının zorluğunu hissediyoruz. Annesini zavallı olarak görüşü, onu anlamayışı ya da anlasa da yanında olmayışı oğluna kızmamıza sebep oluyor. Bu sebeple okurken kimi zaman kızıyor, kimi zaman acıyor, kimi zaman üzülüyoruz, hüzünleniyoruz. Sonra aşık olduğu bir adamla hayatını sürdürmeye başlayan kadın artık mutludur, artık özgürdür. Kadının değerli olduğunu, öncelikle kendimize değer verip kendi mutluluğumuz için yaşamamız gerektiğini hatırlamak için okuyalım.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Şubat 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hak etmeyen insanları "düzgün" olarak etiketleyen bir dünyaya "düzgün olmayan" olarak kodlanmış bir karakterin isyanı bence bu roman. Kahramanın mücadele hikayesi Feyyaz Yiğit'in özgün üslubu ve olağan hayata dair olağanüstü tespitleriyle birleşmiş. Cesurca kurgulandığını söyleyebilirim. Kitabı biraz eğlenmek ve kaliteli zaman geçirmek için aldım. Bir noktaya kadar eğlendirdiğini söyleyebilirim. Ama öyle bir yerde beklemediğim bir yumruk yedim ki kitaptan anlatamam. Kitap bir noktada yenilmeye ve kaybetmeye mahkum insanların söylediği kayda değer şeylere odaklanıyor. Ne olursa olsun bu insanların yaşanmışlıkları da dikkati hak ediyor. Tavsiye ederim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Şubat 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tess Gerritsen'la 13 kitaplık Rissoli serisinin ilki olan Cerrah kitabıyla tanıştım ve serinin tamamını büyük bir keyifle okudum. Gerilim polisiye tarzından hoşlanıyorsanız kütüphaneniz istemsizce Tess kitaplarıyla dolar.
Hasat yazara ne kadar güvenmekte haklı olduğumu bana bir gecemi uykusuz geçirterek kanıtladı. Abby baş karakterimiz. Boston'da bir hastanenin organ nakli bölümünde sıradan nakillerin yazarın usta kalemiyle nasıl bir tıbbi gerilime sürüklediğini okuyoruz. Gerilim sayfaları çevirdikçe artıyor ve kitabı bırakamıyorsunuz. Temposu bir an bile düşmedi. Yazar tıbbi kimliğini kurgunun içine yedirmiş ama okuyucuyu rahatsız etmiyor.
Benim gibi sürekli bu tarz kitapları okuyorsanız kötüleri tahmin edebilirsiniz. Final bölümü 20 sayfa daha yazılabilirmiş ama genel olarak beğendim
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Şubat 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gece geldiğinde telaş biter artık sabah yoktur. Ne bir umut ne de bir aşk bekler sizi. Çünkü beklenilecek bir sabah kalmamıştır.

Nahid Sırrı'nın okuduğum üçüncü romanı ve çok beğendim. Yahudi bir ailenin evini ziyaret ediyoruz bu kitapta. Türlü hesaplar ve bunların getirdiği sonuçları da görüyoruz.

Dil hafif ağır diyebilirim fakat iyi bir okuyucuyu çokta zorlayacağını düşünmüyorum. Türk edebiyatının gizli cevherlerinden yazar. Şiddetle okumanızı tavsiye ediyorum. Her şey bitmeden gece olmadan okumanız dileğiyle..
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Şubat 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Uzunca bir serinin ilk romanı olması bakımımdan önemli bir eser. Bu kitabı okuduktan sonra mecburen diğerlerini de okuma ihtiyacı hissedeceksiniz çünkü dili su gibi berrak ve akıcı. Salt bir tarih anlatısı değil bu eser. Kahramanları üzerinden insanın iç dünyasına seslenen bir mesaj taşıyor içinde.

Hedefe odaklanan bir iradenin engelleri aşarak, kimi zaman savaşarak kimi zaman gönüller yaparak ilerleyişi sırasında siz de en yakınında at sürüyorsunuz. En önemlisi yaşadığımız toprakları bize yurt kılan değerli büyüklerimizle hemhal oluyorsunuz.

Kısaca güzel bir serinin başlamasına vesile olması bakımından okunması gereken değerli bir eser.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Şubat 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yazardan ilk defa okuduğum bir eser. Daha önce "Süper Çocuk" kitabını çok gördüm fakat okuma fırsatı bulamamıştım. Bu kitabını görünce hemen alıp okumak istedim.

Aslında konu olarak bu dini örgütler üzerinden bir olay örgüsü var. Aslında tam olarak bu örgütlerin içini ele almıyor, Mirza'nın aslında patronunun kendisine yapmış olduğu iyiliğe karşılık onun oğlunu bulmak için bu örgütlerin içine sızıyor Mirza Dadalıoğlu. Anlayacağınız aksiyonu bol bir kitap.

Anlatım olarak sade bir kullanılarak akıcı bir şekilde yazılmış. Benimse çok severek okuduğum bir kitqp oldu. Her ne kadar yeni yazarların kalemine pek güvenemesem de, Murat hocanın kitabını o konuda sevdim. Tercih edebileceğiniz bir kitap. o yüzden kitaba fırsat verebilirsiniz.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Şubat 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Savaşın Atölyede Kazanıldığı İmparatorluk: Büyük Selçuklu Ordusunun Silah Dünyası
Büyük Selçuklu Ordusunda Kullanılan Savaş Aletleri, Selçuklu tarihini yalnızca kronolojik olaylar dizgesi ya da siyasî başarılar üzerinden okumaya alışmış okur için son derece ufuk açıcı, disiplinlerarası derinliği yüksek ve akademik titizliği belirgin bir çalışmadır. İbrahim Duman, bu eserinde Büyük Selçuklu Devleti’nin askerî başarısını yüzeysel genellemelerle açıklamak yerine, “Bu başarı nasıl mümkün oldu?” sorusunu merkeze alarak, çoğu zaman ihmal edilen ancak belirleyici bir rol oynayan savaş aletleri, silah teknolojisi ve teçhizat kültürünü analizin odağına yerleştirir. Böylece kitap, Selçuklu askerî gücünü soyut kavramlar üzerinden değil, maddî ve teknik gerçeklikler üzerinden okumayı mümkün kılan özgün bir perspektif sunar.

Büyük Selçuklu Devleti’nin yaklaşık bir asır gibi tarihsel açıdan kısa sayılabilecek bir zaman diliminde Çin sınırlarından Bizans hudutlarına, Kafkasya’dan Arap Yarımadası’na uzanan son derece geniş bir coğrafyada hâkimiyet kurması, tarih yazımında çoğu zaman “olağanüstü” bir genişleme olarak değerlendirilmiştir. Bu durum genellikle güçlü liderlik, etkili siyasî organizasyon, göçebe savaş geleneği, İslâm dünyasıyla kurulan ideolojik birliktelik ya da Bizans ve Abbâsî siyasetindeki kırılganlıklar üzerinden açıklanır. İbrahim Duman bu açıklamaları bütünüyle reddetmez; ancak onların çoğu zaman meselenin görünen yüzünde kaldığını, Selçuklu askerî başarısının asıl dinamiğinin somut araçlarda, yani silahların üretiminde, kalitesinde ve kullanım biçimlerinde saklı olduğunu ileri sürer. Kitabın temel sorunsalı tam da bu noktada şekillenir: Selçuklu ordusunu “yenilmez” kılan yalnızca asker sayısı, atlı okçuluk geleneği ya da taktik ustalık değildir; aynı zamanda kullanılan silahların üretim teknolojisi, malzeme niteliği, bu silahların dağıtım ve ticaret ağları ve bütün bunların ordunun organizasyon yapısıyla kurduğu ilişkidir. Bu yaklaşım, eseri klasik askerî tarih anlatılarının ötesine taşıyarak, maddî kültür temelli bir askerî tarih çalışması hâline getirir.

Kitabı benzer çalışmalardan ayıran en önemli özelliklerden biri, yazarın bilinçli ve sistematik biçimde benimsediği disiplinlerarası yaklaşımdır. İbrahim Duman yalnızca tarihî kronikler ve yazılı kaynaklarla yetinmez; sanat tarihi, arkeoloji ve özellikle arkeometalürji gibi yardımcı disiplinlerden de yoğun biçimde yararlanır. Bu sayede eser, sadece tarihçilerin değil, sanat tarihçilerin, arkeologların ve malzeme bilimiyle ilgilenen araştırmacıların da rahatlıkla başvurabileceği bir nitelik kazanır. Selçuklu kılıçları, zırhları ve diğer savaş aletleri ele alınırken, bu nesnelerin yalnızca nasıl kullanıldıkları değil; hangi çelik türlerinden üretildikleri, hangi ocaklarda ve hangi tekniklerle şekillendirildikleri, karbon oranları, ısıl işlemler ve üretim süreçleri gibi teknik ayrıntılar da ayrıntılı biçimde ele alınır. Bu teknik veriler, Selçuklu askerî gücünün rastlantısal ya da yalnızca geleneksel bir birikimin ürünü olmadığını, aksine ciddi bir teknik bilgi ve üretim altyapısına dayandığını açık biçimde ortaya koyar. Böylece kitap, “Türkler doğuştan savaşçıydı” gibi romantize edilmiş ve indirgemeci yaklaşımları aşarak, bu savaşçılığın ardındaki somut bilgi birikimini görünür kılar.

Eserin akademik değerini artıran bir diğer önemli unsur, kaynak kullanımındaki dikkat ve titizliktir. Yazar, birincil tarihî kaynaklarla modern akademik literatürü dengeli bir biçimde bir araya getirir. İslâm tarihçileri, Bizans kaynakları, coğrafyacılar ve seyahatnâmeler kitabın temel yazılı kaynaklarını oluşturur; ancak bu metinler doğrudan ve eleştirisiz biçimde aktarılmaz. Aksine, her bir kaynak eleştirel bir süzgeçten geçirilerek değerlendirilir. Özellikle silah ve teçhizatla ilgili tarihî metinlerde sıkça rastlanan abartılı ya da sembolik ifadeler, arkeolojik buluntular ve metallurjik verilerle karşılaştırılarak somut bir zemine oturtulur. Kroniklerde geçen “keskin kılıçlar” ya da “delinmez zırhlar” gibi ifadeler, bu yöntem sayesinde retorik bir söylem olmaktan çıkarak, teknik ve maddî bir gerçeklik içinde anlamlandırılır. Saha araştırmalarına dayanan verilerin kullanılması da kitabı yalnızca masa başında üretilmiş bir çalışma olmaktan uzaklaştırır; müze koleksiyonlarında bulunan Selçuklu dönemi silahları, kazılardan elde edilen metal buluntular ve karşılaştırmalı örnekler, anlatının sağlamlığını pekiştirir.

Kitapta savaş aletleri rastgele ya da ansiklopedik bir mantıkla sıralanmaz; aksine son derece sistematik bir tasnif içinde ele alınır. Yakın dövüş silahları, uzak menzilli silahlar, savunma teçhizatı ve kuşatma araçları gibi kategoriler altında yapılan incelemeler, Selçuklu ordusunun bütüncül askerî yapısını anlamayı mümkün kılar. Kılıçlar, mızraklar, hançerler, ok ve yay sistemleri yalnızca teknik özellikleri bakımından değil, kullanım bağlamlarıyla birlikte değerlendirilir. Atlı birliklerle yaya birliklerin kullandığı silahlar arasındaki farklar, Selçuklu ordusunun taktik çeşitliliğini ve esnekliğini açıkça ortaya koyar. Özellikle Selçuklu yaylarının menzil ve isabet gücü üzerine yapılan değerlendirmeler, bu ordunun neden hareketli savaşlarda ve geniş coğrafyalarda üstünlük sağladığını ikna edici biçimde açıklar. Savunma teçhizatı bağlamında ele alınan zırhlar, miğferler ve kalkanlar ise Selçuklu askerî anlayışının yalnızca saldırı gücüne değil, askerlerin hayatta kalmasına ve uzun süreli savaş kapasitesine de önem verdiğini gösterir. Bu yönüyle eser, Selçuklu ordusunu basit bir “vur-kaç” modeliyle açıklamanın yetersizliğini açıkça ortaya koyar.

Eserde özellikle öne çıkan bölümlerden biri, Selçuklu dönemindeki çelik üretimi ve silah teknolojisine ayrılan kısımlardır. İbrahim Duman, Ortaçağ İslâm dünyasında çelik üretiminin ulaştığı teknik seviyeyi Selçuklu örneği üzerinden ayrıntılı biçimde incelerken, Batı merkezli teknoloji tarihi anlatılarında çoğu zaman ihmal edilen bir alanı görünür kılar. Selçuklu coğrafyasında faaliyet gösteren çelik üretim merkezleri, bu merkezlerin ticaret ağlarıyla ilişkileri ve üretilen silahların dolaşımı, devletin askerî gücü ile ekonomik yapısı arasındaki sıkı ilişkiyi gözler önüne serer. Selçuklu silahlarının yalnızca askerî araçlar değil, aynı zamanda yüksek değerli ticari metalar olduğunu ortaya koyan bu analiz, askerî başarı ile iktisadî güç arasındaki bağın somut bir örneğini sunar. Ayrıca Selçuklu silah teknolojisinin Orta Asya gelenekleri, İran metallurjisi ve İslâm dünyasının teknik birikimini bir araya getiren sentezci yapısı, bu başarının kültürel ve teknolojik çeşitlilikten beslendiğini açıkça gösterir.

Kitap, savaş aletlerini yalnızca işlevsel nesneler olarak ele almakla yetinmez; onların estetik ve sembolik boyutlarını da ayrıntılı biçimde inceler. Kılıç kabzalarındaki süslemeler, zırh üzerindeki motifler, miğfer formları ve bu unsurların Selçuklu sanatındaki genel estetik anlayışla ilişkisi, yazarın sanat tarihi perspektifi sayesinde derinlikli bir şekilde ele alınır. Böylece savaş aletleri, soğuk ve mekanik objeler olmaktan çıkarak, Selçuklu dünyasının güç, iktidar ve meşruiyet anlayışını yansıtan sembolik nesneler hâline gelir. Bu yaklaşım, askerî tarih ile sanat tarihi arasındaki sınırların ne kadar geçirgen olduğunu göstermesi bakımından da son derece değerlidir.

İbrahim Duman’ın dili, akademik bir çalışma için son derece dengeli ve akıcıdır. Bilimsel terminoloji titizlikle kullanılırken, metin hiçbir noktada okuyucuyu dışlayan ya da anlaşılmaz hâle gelen bir ağırlığa bürünmez. Teknik kavramların açık ve yerinde açıklanması, konuya yabancı okurların dahi metni rahatlıkla takip edebilmesini sağlar. Bu özellik, kitabı yalnızca akademisyenler için değil, tarih meraklıları ve lisansüstü öğrencileri için de erişilebilir bir başvuru kaynağı hâline getirir.

Bakıldığında bu eser, Büyük Selçuklu Devleti’nin askerî gücünü gerçekten anlamak isteyen herkes için temel bir referans niteliğindedir. Selçuklu ordusunun başarısını romantik söylemlerden arındırarak, bilgi, teknoloji ve üretim ilişkileri temelinde açıklaması, tarih yazımı açısından son derece kıymetli bir katkı sunar. Eğer Selçukluların nasıl bu kadar kısa sürede bu denli geniş bir coğrafyada hâkimiyet kurabildiğini derinlikli biçimde kavramak istiyorsanız; eğer savaşın yalnızca meydanda değil, ocakta, atölyede ve ticaret yollarında da kazanıldığını görmek istiyorsanız, Büyük Selçuklu Ordusunda Kullanılan Savaş Aletleri mutlaka okunması gereken bir eserdir. Okurunu yalnızca bilgilendirmekle kalmaz; aynı zamanda Selçuklu tarihine ve genel olarak askerî tarihe bakışını köklü biçimde dönüştürür.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir