Türk Beklentisi: Rönesans'ın Parçalanan Sınırları Hakkındaki Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
Zübeyr Yıldırım
18.10.2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Fatih’ten İnebahtı’ya Avrupa’da Türk Beklentisi
Tarih bütününde sadece konuşulanlar değil konuşulmayanlar da yer alır. "Türk Saplantısı" kitabıyla tanıdığımız İtalyan yazar Giovanni Ricci, bu eserinde, İstanbul’un 1453’teki fethinden 1571 İnebahtı Deniz Savaşı’na kadar olan dönemde geçen ve Batı dünyasında pek konuşulmayan, belki de konuşulması nahoş görülen konulara odaklanıyor. Yazarın bu zaman dilimini seçmesindeki nedenler, yenilmez Türk mitinin zirvede olduğu sürecin ve Rönesans’ın yükseliş çöküş yıllarının bu döneme rastlamasıdır.

Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u aldıktan sonra Trabzon’u ve Mora’yı da topraklarına katıp Batı’ya ilerleyişini sürdürmesi üzerine dönemin Papa’sının Fatih’e hitaben yazdığı, fakat hiçbir şekilde muhatabına ulaştırılamamış mektup, bu konulardan biri. Mektupta hem havuca hem de sopaya vurgu yapan ifadeler kullanılmış. Mesela Fatih’e cihan hükümdarlığı vaad ediliyor: “Küçük bir mesele bile sizi şu anda yaşayan insanların en kudretlisine, en güçlüsüne ve en ünlüsüne dönüştürebilir… Sizi vaftiz edecek bir damla su ve Hristiyan ayinlerini benimseyip İncil’e inanmanız.” Diğer yandan da İtalya’ya doğru ilerlemesinin kendisi açısından pek de iyi olmayacağına dair tehditler, imalar sıralanıyor: “… hiç kimse, Hristiyan olmayan bir efendiye boyun eğmek istemiyor. Herkes doğru inançla ölmek istiyor.” Mektup, Fatih’e ulaşsaydı sultanın tepkisi ne olurdu ya da Fatih, beklenmedik şekilde erken bir yaşta ölmeseydi, böylesi bir mektup ilerleyişini durdurmaya yeter miydi? Bu ihtimallere satır aralarında yer verilmemiş.

Fatih döneminde, çizmeye, Otronto’yu alarak adım atan Osmanlı askerlerini bir şekilde duymuşuzdur. Fatih’in ölümünün ardından Otronto elden çıktı. Oradaki askerlere ne oldu? Gırnata’da sıkışıp kalanlara erzak taşıyan Venediklilerin 2. Bayezıd ile Gırnata üzerinde yaptıkları egemenlik pazarlıkları, suya düşen hayaller, Papa’nın 2. Bayezıd’a yazdığı mektuplar, Şehzade Cem’in Avrupa günlerinde yaşananlar, İtalyan devletlerinin kendi aralarındaki çekişmeler, rahiplerin yönetimi yerine Türklerin kendilerini yönetmesine sıcak bakanlar, bir Arap adıyla (Cariye diye) anılan tek Avrupa şehrinin Venedik olmasının ardında yatan nedenler, Fransızlarla İtalyanların Türklere karşı tutumlarındaki farklılıklar, Fransız-Osmanlı ittifakı karşısında İtalyanlar, bu dönemde Doğu’dan Hristiyanlara yapılan çağrılar, Giovanni’nin yer verdiği konulardan sadece bir kısmı.

“… Türklere yapılan çağrıların tarihi, ayrılmış parçaların, gizli düşüncelerin, başarısız girişimlerin, haksız suçlamaların ya da asılsız iddiaların, her taraftan yapılan şantajların, asla gönderilmeyen mektupların, asla cevap yazılmayan ya da yerine ulaşmayan cevapların, her zaman gerçek olmayan şifreli mesajların, ele geçirilen hediyelerin, sürekli hazırda bekleyen muhbirlerin, Levant limanlarına ya da İtalya kıyılarına kurulan pusuların toplamıdır. (s. 170)” Giovanni, kitabın tamamında anlattıklarını temel alarak, nihai başlık altında medeniyetler çatışması teorisine atıf yapıyor ve teorinin tarihsel temellerinin olgusal olarak yanlışlığını vurguluyor.

Dönem üzerinde tarihi okumalar yapmayı sevenlere çok ilginç detaylar sunan “Türk Beklentisi” (Appello al Turco), Selenge Yayınları’nın isabetli tercihiyle ve çeviriyi yapan Serhat Pir Tosun’un kıymetli emeğiyle ülkemizde okurlarıyla buluştu.

Faydalı bir okuma olması dileğiyle!
Yanıtla
7
0
Destekliyorum  16
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
Münevver Adıgüzel
01.04.2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Önemli Bir Çalışma: Türk Beklentisi
Beklenti, gelecekte gerçekleşebilecek olumlu ya da öngörülen bir meseleye dair umutları temsil eder. Avrupa ve Hristiyan dünyasının Türk beklentisinin tarihteki seyri sayfalarca karalanması gereken bir konudur. Hristiyanların nazarında oluşan bir Türk Beklentisi, zaman zaman korku ve savaşlarla dolu bir kabus gibi görünürken, zaman zaman ise hoşgörü ve uyum içinde bir yaşamı resmediyordu. Tarih şeridi takip edildiği zaman Haçlı Seferleri’nin yankıları, Osmanlı İmparatorluğu’nun yükselişi ve düşüşü gibi bazı önemli hadiseler göz önüne geliyor. İncelemeye tabi tuttuğum bu eser de, bu hadiselerin gölgesinde Avrupa ve Hristiyan dünyasında nasıl bir Türk beklentisi olduğuna ışık tutuyor.

Kıymetli okurlara, kitap değerlendirmesini sunmadan önce, kitabın yazarını tanıtmayı her zaman öncelikli olarak faydalı buluyorum. 1950 yılında doğan Giovanni Ricci, Rönesans dönemi sosyal ve kültürel tarihi ve Hristiyan Avrupa ile Türkler arasındaki ilişkiler üzerine çalışmalar yapmaktadır. Ricci, Ferrera Üniversitesi’nin Yakınçağ Tarihi kürsüsünde erken dönem Yakınçağ tarihi dersleri verdi.

Tarihin tanıklığı referans alındığında, Hristiyan ve Müslümanlar arasında zaman zaman gerginlikler yaşandığı malumdur. Yazar, taraflar arasında gerginliklerin olduğu kadar, kurulan ilişkiler boyunca belirgin bir “geçirgenlik” olduğunu da vurguluyor. Yazarın bakış açısından baktığımız zaman, geçirgenlik kavramının taraflar arasında kurulan ilişkilerin bütün müesseselerinden açığa çıkan bir dışavurum olarak tanımlandığını anlıyoruz. Nitekim filmin biraz gerisinde, yani 1453’te Constantinopolis’in düşmesi ve burada Osmanlı hakimiyetinin güçlenmesi, Avrupa’da güçlü bir panik rüzgarının esmesine neden oldu. Buradan sonra Türkler, “Hristiyanlara özellikle de antipati duymaktan kaçınmayan şizmatiklere (ayrılıkçılara) ve günahkar kavgacı Roma Katoliklerine karşı ilahi bir cezanın celladı olarak göründü.” (s.16). Bu gibi ifadeler ve hatta pek çoğuyla birlikte, Hristiyan dünyası uzun yıllar boyunca pompaladıkları Türk korkusunun esiri haline gelecekti. Bu belki de ilk değildi, ancak bu zamana kadar duyulan Türk korkusunun en şiddetlisiydi.

Giovanni Ricci, eserinde bu meselede bir milat olan 1453’ten sonraki süreçte Hristiyan dünyasında Türkler için duydukları korku ve nefret gibi duygularını çok yönlü olarak inceliyor. Zaten bu süreç, Avrupa nazarında Osmanlı İmparatorluğu’nun siyasi manada yükselişte olduğu bir döneme denk geliyor. Constantinopolis’in düşüşüyle başlayan Yeni Çağ, çağ boyunca Hristiyan dünyasının Türklerle olan münasebetlerinde karşılıklı savaş ve mücadelenin yoğunluğuna şahitlik ediyor. Ancak Ricci bu süreci, eserinde kaynakların yanıltıcı yönlerine kapılmadan, yaptığı analizleriyle Hristiyanlar ile Müslümanlar arasında bulunan ayrım çizgisinin aslında ne kadar saydam olduğunu göstermeyi de hedefliyor. Çok da uzun olmayan, ancak meselelerin ana hatlarıyla ele alındığı 23 bölümden oluşan bu eserde, bölümlerin kendi içerisinde de ayrı ayrı yoğunlukta olduğu anlaşılıyor. Bu yoğunluk, yazarın hadiseleri bütüncül bir yaklaşım ile ele alarak, zaten var olan bir algının aksi bir ispat için uğraş vermesinden de kaynaklanıyor. Bunu yaparken de değerlendirmelerine ve sorgulamalarına yer vermeyi de ihmal etmeden, hadiseleri genel bir çerçeveye oturttuğu okurlar tarafından fark edilecektir.

Ricci, taraflar arasındaki ilişkileri ele alırken takındığı objektif tutumu, eserinin bütün bölümlerinde okuyucularına hissettiriyor. Aynı zamanda kullanmış olduğu tarihi verileri de olduğu gibi yerli yerine koyuyor. İlişkiler ağını ilmek ilmek işlerken, bilhassa İtalya’ya da dikkat çekiyor. Zira bu süreçte Avrupa’nın monarşi otoriteleri için İtalya başka bir mücadele cephesiydi. Bu mücadele esnasında İtalya, Türklerle olan bağlarını sıklaştırmaya eğildi. Elbette sıklaşan bağlar, Türklerin ve aynı zamanda Müslüman camianın Rönesans kavramıyla olan etkileşimi de arttı ve hatta çeşitlilik kazanmaya başladı. İtalyanlarla olan ilişkileri irdelediği esnada Ricci’nin yorumlamalarını da yoğun bir şekilde işlediği görülüyor. Nitekim bununla birlikte yazarın İtalyan şehir devletlerinin kayıtlarının takibini iyi bir şekilde yaptığı, hatta parçadan bütüne bakıldığında eserin zengin bir kaynakçadan vücuda getirdiği anlaşılıyor.

Eserin ilk bölümünden son bölümüne değin her bölümünde birbirinden önemli tespit ve vurgular bulunduğunu ifade etmek mümkündür. Hatta eserin sonlarına doğru yaklaşıldığında, tersine bir üslup kullanarak, Hristiyanların Türklere yapmış olduğu çağrılar kadar, Türklerin de Hristiyanlara çağrılarda bulunduğunu ifade ediyor. Buradan sonra bakış açısını genişleterek her iki açıyı da birleştirici bir kalem kullanıyor. Yani ne inancın, ne de görülen diğer farklılıkların taraflar nazarında bir ayrışma yaratması için yeterli bir unsur olarak görülmemesi gerektiğini aktarıyor: “Akdeniz’de bölünmüş bir durumda olan bütün aktörlerin kendi dindaşlarına karşı kafirlere yönelebileceğini anlamış bulunuyoruz.” (s.170). Esasen son bölümlere doğru İtalya’yı bilhassa odak noktası olarak kullanması da Akdeniz’in her iki taraf için de aynı canlılığa ve aynı öneme sahip olmasıyla ilgili olduğunu açıkça ifade ediyor. Yazarın değerlendirmeleri de okuma boyunca yazarla tartışmamızı sağlıyor. Elbette bu da adeta zihnimizin raflarına daha yeni fikirler yerleştirirken, daha etraflı bir perspektiften bakmamıza imkan veriyor.

İncelemeyi bahane ile, bu kitabın çevirisini üstlenen Serhat Pir Tosun’a teşekkürlerimi ve tebriklerimi sunuyorum. Bir teşekkür ve tebrik de eseri yayınlama ve bizlere ulaştırma yükünü omuzlayan Selenge Yayınları’na diyerek daha nicelerini diliyorum…
Yanıtla
6
0
Destekliyorum  1
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
zafer saraç
19.01.2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Türk Beklenendir...
İstanbul’un fethinden sonra Türklerin ikbal dönemleri başlar. Osmanlılar batı yönlü fetih hareketleriyle Avrupa kıtasının ortasında hızla ilerler. Hatta İtalya’da Otronto’ya çıkan Osmanlı ordusu Avrupa’da ciddi manada Türk korkusunun yerleşmesine neden olur. Yalanla gerçeğin karıştığı binlerce hikaye Hristiyanların dillerine yapışır. Ama savaş harici temaslar olayın farklı boyutunu gözler önüne serer. Zira Osmanlılarla ticari ilişkileri sürdüren Ceneviz ve Venedik gibi İtalyan şehir devletleri nazarında Osmanlılar dünya dışı uzaylılar gibi korkunç ve görülmemiş değildir. Bu da bir şeyin anlaşılmasını sağlar. Pekala Türklerle yaşanılabilir hatta mutabakat sağlanabilir.

Giovanni Ricci, buradan yola çıkarak Türk algısının diğer cephesine yoğunlaşır. Türklerin muhataplarında korku ve nefret gibi duyguları uyandırdığını incelediği eseri Türk Saplantısı’nın aksine bu eserinde ezber bozmaya gayret eder. Zira Batı tarihlendirmesine göre Orta Çağ ve İstanbul’un fethiyle girilen Yeni Çağ boyunca Türklerle olan ilişkiler savaş ve mücadele odaklıdır. Oysaki kılıçların kınlarından çıkmadığı, ellerin birbirine uzandığı yaşantılar da söz konusudur. Ricci, Türk Beklentisi isimli eseriyle çok bilinen ve tekrar edilegelen tarih algısını ters yüz etmeyi amaçlar.

Aslında Ricci’nin bu amacına ulaşmakta zorluk çekeceği aşikardır. Zira saray ve halk dünyanın her yerinde olduğu gibi Batı’da hatta Ricci’nin merceğini doğrulttuğu İtalya’da da birbirinden kesin hatlarla ayrılır. Ama toplumun ince katmalarına inildiğinde farklı yaşantılar ortaya çıkar. Misal savaş halindeki iki büyük devletin tutumuna rağmen mezkur devletlerin mensupları arasında evlilikler gerçekleşebilir. Yani mikro düzey çok bilinen makro düzeylerin aleyhine işleyebilir. Bu yüzden bütüncül bir yaklaşımla her şey ortaya koyulmalıdır.

Ricci’nin çabası ilk aşamada kendi içinde zorluklar içerse de konusuna fevkalade iyi odaklandığı görülür. Tabii elini güçlendiren etmelerde yok değildir. Hedef aldığı coğrafya İtalya Yarımadası ve şehir devletleri ona güçlü bir arşiv bırakır. Eldeki verileri çok iyi işleyen Ricci, Türklerin beklenilen ve istenilen taraf olduğu tasavvuruna gerçeklik katar. Düşman, beklenen olur mu bilinmez ama Ricci’nin anlattıklarından ortaya çıkan tablo Osmanlı’nın kabus olmadığını kanıtlar.

Karşılıklı bir cepheleşmenin olduğu uzun yıllarını savaşarak geçiren, Doğu- Batı kutuplaşmasının taraflarının öne sürülen tezlerin çürümesine neden olacak faaliyetlerde bulunduğunu da unutmayan Ricci, askeri gücü hamaset ve kibirle gösteren Osmanlı fikirlerini ve hümanist söylemlerle medeni açıdan üstünlük kisvesine giren Batılı elitlerin üst perdeden gelen görüşlerini pek dikkate almaz. Bu nedenle tarihi verileri olduğu gibi ortaya koyan Ricci, anlatım tarzıyla deyim yerindeyse ipleri okurun eline verir. Zira Osmanlı’yla anlaşan Fransa ve İtalyan şehir devletlerinin bu tutumu tarihsel olarak doğru veya yanlış olabilir. Dinin her yönüyle ön planda olduğu bir dünyada Hıristiyan- Müslüman dostluğu ve papanın Osmanlı beklentisi ihanetin çerçevesi içine girebilir. Ama ihanet ya da sadakatten ziyade olayların devletleri ve insanları getirdiği yer önemlidir. Herhangi bir etiket kullanmadan yapılan sunum bu nedenle önemlidir. Zira, Ricci’nin hainin ve sadığın peşine düşmeden tarihçinin hakikate ulaşma ödevini yerine getirme kaygısıyla hareket ettiği savunulabilir. Yani kısaca okur doğruyu ve yanlışı nesnel bir biçimde değerlendirme edimine okudukça sahip olur.

Eser kabaca böyle bir tablo sunmuş olsa da özele inildiğinde daha spesifik konuların olduğu görülür. Yirmi iki başlıkta incelenen konular fazlasıyla ilgi çekicidir. Her bir başlık ayrı bir makalenin içeriğini oluşturacak derecede teferruatlıdır. Konu içerisindeki ayrı ayrı numaralandırmanın yapılması ele alınan başlığın ne derecede farklı kapsamlarda değerlendirilebileceğinin kanıtıdır. Her bir başlığın zengin bir kaynakçadan beslendiği aşikardır.

Ricci İtalyan şehir devletlerinin yazılı materyallerini gayet iyi takip eder. Böylesine güçlü bir arşive rağmen tarih tasarımında çoğu zaman direkt alıntı yapmaktan kaçınır. Tarihsel kurgu manasında dozajı fazla kaçırmadan yorumunu ziyadesiyle iyi verir. Bazen siyasi tarih ve İtalyan şehir devletleri arasındaki ayrıntılı ilişkilerin anlatılması esnasında kantarın topuzu biraz kaçsa da kendi cephesi içerisinde düşünüldüğünde, yazarın bu tavrı kabul edilebilir. Esasında bu tarihsel söylemin siyasi birlikten uzak İtalya’nın yapısıyla ilgili olduğu bile düşünülebilir.

İtalya’nın siyasi yapısı kadar önemli olan bir olgu da İtalyan diplomasisidir. Papalıktan feyz alan İtalyan şehir devletleri üst düzey bir diplomasi yürütür. Güçlü devletler arasında filler arasında ezilen çim durumuna gelmek istemeyen devletlerin güçlüye dair siyasi tavırları diplomasiye ders olacak kadar başarılıdır. Aslında bu politik hareketlerin 4. Haçlı Seferi öncesi Lukas Notaras’ın söylediği “Konstantinopolis'te Latin serpuşu görmektense Türk sarığı görmeyi yeğlerim" sözüne gönderme olacak şekilde bir tavır olduğu görülmektedir. Benzer şekillerde Fransa’nın yanında Osmanlı tarafına geçen, ticari ilişkilerini önceleyen, hasım şehir devletine karşı güç elde etmek isteyen küçük feodaller Osmanlı tarafına geçmek ister. Ricci, bu manada bilinmeyenleri ortaya çıkarır. Hatta öyle ki Notaras’ın söylediği sözü gölgede bırakacak sözler okura ulaşır. Misal, 1508 yılında asılan bir isyancı “Rahiplerin yönetiminden ziyade Türklerin yönetimi iyidir” der. Yine Agnostino Vespucci (Floransalı Katip) 1501’de Machiavelli’ye yazdığı bir mektupta “Türklerin gerekli olduğunu” söyler. Eser bu açıdan Türk korkusundan ziyade Kilise korkusunun daha baskın olduğunu kanıtlar.

Her şeyden öte Türk tarihine olan bilinen bakış açısının tersini görmek açısından eserin önemli bir işlevi vardır. Aslında Türk tarih anlatısında karşı tarafa ilişkin tespitler çok azdır. Araştırmacılarımız düşman cephesinin içinde gezmeden, Türk’e Türk’ü anlatır. Ama Ricci, tüm yönleriyle karşı taraftan sözü alır. Bu nedenle tarihimizin iki kutuplu anlatısı birbirini tamamlamış olur. Misal Cem- 2. Bayezid çekişmesinin akisleri eserde bulunabilir. Bir anlaşılıp bir savaşılan Venedik’in siyasi oyunları fark edilir. Kanuni devrinde Fransa- Osmanlı birlikteliğini ortaya çıkaran etmenlerin geri planı anlaşılır. Bütün bunlar hakkında İtalyan şehir devletleri eşine az rastlanır tüyoları verir.

Eser en kıymetli tezini son bölümünde verir. Aslında bu tip bir eserde bu şekilde bir tezin ortaya çıkması şaşırtıcıdır. Ricci, Huntington’ın meşhur medeniyetler çatışması tezinin tarihi açıdan sağlam olmadığını öne sürer. Zira eserinde ortaya çıkan gerçekler, dini ve kültürel açıdan cepheleşen Doğu ve Batı’nın tam tersine hareket ettiği lehinedir. Ricci’nin incelediği 15 ve 16. yüzyıllarda din; tam manasıyla çatışma için bayrağı altına girilecek bir olgu değildir. Ayrıca bölgesel etkinlik açısından Akdeniz, çatışma teorisine güçlü bir karşıt alternatif oluşturmaktadır. İlerleyen satırlarda Akdeniz’in kaynaştırıcı yönünü vurgulayan yazarın görüşü ciddi manada çarpıcıdır. Akdeniz’i hep bölen hem birleştiren bir deniz olarak vurgulayan Ricci’nin sözleri eserinin özeti verirken, Huntington’ın yanılgısını gösterir mahiyettedir: “ Medeniyetler çatışmasını çoğunlukla savaşa odaklı olmasından değil de keskin sınırları çizdiği için eleştirdik. Topladığımız hikayelerin kendileri de bir çatışma hikayesidir ancak Hıristiyanlar ve Müslümanlar arasındaki kesin ayrıma saygı duymaktan ziyade bu hikayeler daha karmaşık ittifakları ve karışıklıkları çıkarır.”
Yanıtla
5
0
Destekliyorum  2
Bildir
mhmt-ktk
13.08.2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
2 eser birlikte okunmalı gerçekten tarihsel deneyimlere, efsanelere konu olmuş pek çok kurgunun ve avrupanin kendisini yeniden dizayn etme ve konumlandırma durumuna göre oluşturduğu hayali bir imgelem sunuyor, konunun psikolojik altyapısını anlamak için okunması gerekenlerden.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
halilinibrahimii
18.01.2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Güzel bir kitap. Fakat okurken bazen zorlandım diyebilirim. Belki de sebebi çeviri olabilir.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
eagle_01
05.12.2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yazarın önce Türk Saplantısı kitabını tavsiye ederim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Mutlu ADAK
29.05.2024
“Bir isyancı 1508 yılında asılmadan önce Bologna kentinin Papalık yöneticisine ‘Rahiplerin yönetimindense Türklerin yönetimi daha iyidir’ demişti.
Agnostino Vespucci 1501 yılında Machiavelli’ye yazdığı mektupta: “Türklerin gerekli olduğunu” söylemişti.
Orta Çağ ve Yeniçağ Avrupa’sının Türk algısı üzerine önemli analizler içeren bir eser, okumaya fazlası ile değer…
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir