Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
20 Ekim 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Türk Milletini Oluşturan Soyların Adlarına Dair
Bu hacimli ve alanında en kapsamlı çalışmayı içeren eser, tarihi bir anlatılar silsilesi değildir. Tarih sahnesinde adı anılan veya günümüzde varlığını sürdüren Türk topluluklarının çeşitli adlarını, hangi boya mensup olduklarını ve bunların hangi ana topluluklara bağlı olduğunu aktarıyor. Aile kökeni, aşiretler, Anadolu'daki Türkmen toplulukları veya Orta Asya Türkleri hakkında bilgiler sunuyor. Elbette bu kadar geniş bir coğrafyada çalışılmış olması bile başlı başına bir başarı.

En bilinenlerinden örnek vermek gerekirse Oğuz, Kıpçak, Kırgız gibi Türk topluluklarıyla ilişkilendirilen isimler bu kapsamda değerlendirilebilir. Bununla birlikte aynı topluluğun farklı coğrafyalarda veya kaynaklarda farklı adlarla anılmasına yönelik adlandırmalar/varyantlar da çalışmada ele alınan konulardan biri.

Kitabı değerli kılan bir diğer özellik ise kaynakça kısmı. Adların geçtiği kaynaklara ulaşmak isteyenler veya belirli bir boy üzerine çalışacaklar doğrudan bu kaynakçadan faydalanma imkanına sahip. On binlerce boy adını tek bir eserde toplamak, araştırmacının farklı kaynaklar arasında uzun süre arama yapma ihtiyacını azaltır. Böylece kaynak taramada seçecekleri kaynaklar için zamandan tasarruf sağlanmış olacaktır.

Bu kitap, baştan sona okunup bitirilecek bir tarih anlatısından ziyade, ihtiyaç duyuldukça açılıp kullanılacak değerli bir araştırma kaynağı olarak kütüphanenizde bulundurulması gerekenler arasında.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
20 Ekim 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Nostalji
“Ama burada ‘söze gelmeyeni yazmak için’ hiçbir haritada, hiçbir bellekte çizilmemiş bir yol bulmayı denediğim bu sayfalarda…” Kitaptaki bir öyküden aldığım bu cümle, bu çok acayip kitabın özü gibi. Nasıl tanımlamalı – sanki Proust ve Fuentes’in buluşması gibi diye düşündüm okurken sıklıkla. Proust’un bellek dehlizlerine Fuentes’in ihtişamıyla dalmış gibi bir şey Cartarescu. Yazar her ne kadar bir roman olarak tanımlasa da, 3 novella ve 2 öyküden oluşuyor gibi geldi bana bu kitap, bölümler arasındaki bağlantılar epey soyut zira. Sanırım kitabın en iddialı kısmının REM novellası olduğu düşünülüyor ama ben İkizler kısmını çok daha fazla sevdim. Bu novella sanki insanı yerine mıhlayan bir senfoni gibi kusursuz yazılmış; iniyor, çıkıyor, alçalıyor, yükseliyor ve sonlara doğru tempoyu artırıp müthiş bir final yapıyor. Velhasıl sevdim, çok sevdim. Fuentes tadı derken ne kast ettiğimi anlatmak için de şu alıntıyı ekleyip susuyorum: “Ve orada, ortada ipek koza gibi geceye bürünmüş SEN varsın, hiç kimsenin şimdiye kadar tanımadığı sen; kıvrık, yamuk, saldırı dişleriyle dolu çeneli sen, kabarmış burun deliklerinden ateş püsküren sen, yakıcı yeşim pullu, şeytan kanatlı ve anakonda kuyruklu sen. Pis kokulu kükürtatarlar içinde sen, sen kadın suskunluğunun, iletişimsizliğinin içinde, şiddet ve korku içinde.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
20 Ekim 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hiroşima Sevgilim
"Aklını böyle yitirmenin ne olduğunu bilmeyenler atsın bana ilk taşı. Aşktan başka yurdum yoktu artık benim." Ne metin ama ya, ne metin. Canım Marguerite Duras'ın çok seveceğimden emin olduğum için hazzı biraz daha erteleyeyim diye bekletip durduğum kitabı Hiroşima Sevgilim'i okudum sonunda. Çok seneler önce izlediğim filmini de bunun üzerine tez zamanda yeniden izlemek istiyorum. Normalde senaryo yahut oyun okumayı çok sevmem ama bu resmen şiir gibi yazılmış bir metin. Diyaloglar, onların arasında Duras'ın aldığı notlar, hepsi öyle lezzetli ki. Senaryonun ardına ilave edilmiş "ekler" kısmı da bir o kadar iyi. İkinci Dünya Savaşı bitiminde Fransa'da, Nevers'te bir Alman askeri olan ilk aşkının ölümüne tanıklık etmiş olan bir kadın (adamın tabiriyle: "bir kadında bin kadınsın sanki...) ile Hiroşima'yı yaşamış bir Japon adamın birkaç günlük aşk hikâyesini okuyoruz. Kadın aktris, Hiroşima'da geçen barışa dair bir filmde (ki soruyor yazar - Hiroşima'da barış filminden başka ne çekilebilir ki, diye) rol almak üzere kente gelmiş. İşte orada tanışıyor adamla ve daha önce hiç anlatmadığı bu hikâyeyi anlatıyor. İkisi de evli, aşkları süremez ancak bu, tutkuyla sevişmelerine engel değil. "Yılgının izlerini yılgıyla silmek" diyor yazar bir yerde - bu kitap tam da bunun hikâyesi. Herkesin belleğindeki kendi Hiroşima'ları, delirmeye en yaklaştığımız o anlar, unutmanın ne olduğunu öğrenmek, aşktan ölünmediğini bilmek, toplumsal bellekten bireysel belleğe akıttıklarımız... Küçücük bir metin ancak bu kadar kudretli olabilir. Duras'ın kısa, kesik cümleleri her zamanki gibi insanın içine içine işliyor. Valla ne diyeyim ya. Böyle yazmak, yazabilmek... Hayranlıktan kelimelerim tükendi. "Öldürüyorsun beni - öyle iyi geliyorsun ki bana."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
16 Ekim 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tünel
"Yaşamak, gelecekte anılar inşa etmekten başka bir şey değil."

Aslen bir nükleer fizikçi olan ancak Tünel, Kahramanlar & Mezarlar ve Karanlıkların Efendisi üçlemesiyle Arjantin edebiyatının meşhur kalemleri arasına girmeyi başaran Ernesto Sabato'nun; Fransızca'ya Albert Camus'nün çabasıyla çevrilen, günümüzün modern klasikleri arasında gösterilen 1948 tarihli romanı Tünel kafamı ziyadesiyle karıştırdı. Döneminin tipik varoluşçu roman unsurlarını taşıyan kitabın arka kapağında "iflah olmaz aşkları, ruh tutulmalarını bilenler için" diye yazıyor.

Sahi, aşk mı bu? Anlatıcımız ressam Juan Pablo Castel, sevdiği kadın Maria Iribarne'yi öldürüyor ve biz bunu kitabın ilk cümlesinden öğreniyoruz: Castel kendini bu biçimde tanıttıktan sonra kendisini cinayeti işlemeye götüren süreci anlatmaya başlıyor. Hayatı boyunca hiç anlaşılmadığını düşünerek yaşarken Maria ile tanışması ve kadının onun resminde başkasının görmediği bir detayı görmesi ile beraber anlaşıldığı duygusuna varmasını ve ona aşık olmasını, hemen ardından gelişen ve gerçeklikle ilişkisinin kopmasına sebebiyet veren marazi ruh halini, zihnini kuşatan saplantıları, kuşkuları ve en sonunda da cinayeti.

Sabato; anlatıcısının yaptığı şeyi meşrulaştırmaya çalışan bir yerden yazıyor diyemem, ancak yeterli mesafeyi koyuyor mu onunla arasına, anti-kahramanı yeterince anti-kahraman mı, açıkçası emin değilim. 75 sene önce yazılmış bu metne bugünden baktığımda elimde olmadan bir rahatsızlık hissediyorum. Topluma entegre olamamış ve buradan devşirdikleri öfkeyi kadınlara yöneltmiş erkeklerin bugün bir adı bile var (incel), bunlar tekil vakalar değiller ve aşk olduğu iddia edilen hastalıklı saplantılar yüzünden öldürülen kadınların sayısı maalesef ziyadesiyle çok. Edebiyatta politik doğruculuk aramayı doğru bulmasam da, bugün artık neredeyse klişeleşecek ölçüde çok tekrarlanan bir hikâyeyi, anlatıcının kendini izah etme çabasıyla okumak epey ürkütücü oldu. Ben bu kitapta bir aşk değil, bir "tarafsız" mizojini hikâyesi okudum diye hissediyorum.

Sabato'nun anlatımı, dili, üslubu nefis, onu eklemeliyim. Nitekim üçlemeyi okumaya devam da edeceğim. Ancak bu temel soru beni çok zorladı. Böyle.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Ekim 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Aşk Üzerine
"Olgun aşkı, ham olanından ayıran da budur: Her açıdan daha çok yeğlenir olgun aşk, her insanın doğasında iyinin de kötünün de bulunduğu bilincini taşır, idealleştirmeyi reddeder, kıskançlıktan, maçoluktan ve aşırı tutkudan uzak, cinsel boyutu da olan bir arkadaşlık biçimidir, hoştur, huzur doludur ve karşılıklıdır. Olgunlaşmamış aşk ise (yaşla bir ilgisi yoktur) idealleştirme ile hayal kırıklığı arasında gidip gelir, haz ve güzellik ölümcül bir bunaltıya dönüşebilir, insanın aradığı çözümü sonunda bulduğu duygusuyla, boşlukta kalma hissi at başı gider."

(Buraları aktarırken kafamda vaktiyle çok dinlediğim Jason Mraz şarkısı çalıyor, ne güzel histir çünkü şu: "Lucky I'm in love with my best friend!")

Alain de Botton'un 23 yaşındayken kaleme aldığı ilk kitabı "Aşk Üzerine", 23 yaşında yazılacak kitap değil hakikaten. 23 yaşındayken aşka dair bildiklerimi düşünüyorum da, şu kitaptakilerin 20'de biri etmez. Vallahi saygılar Alain amca.

Bir aşkın doğuşu ve ölüşünü anlatıyor Alain de Botton, uçakta tanışıp aşık olan anlatıcımız ve Chloe'nin ilişkisini dinliyoruz, ancak anlatıcımız aşka dair yazılmış felsefi metinlerden de bolca besleniyor, onlara referanslar vererek öyküyü zenginleştiriyor. Zaten kitap neredeyse aşka dair teorik bir inceleme gibi bölüm bölüm yazılmış, aşkın tüm evrelerini bu öykü üzerinden inceliyor, bir nevi aşkı yapısöküme uğratıyor de Botton.

Ve ne iyi ediyor. Hayatta aşık olmuş olup da şu kitabı yüzünde tanıdık bir gülümsemeyle okumayacak kimse yoktur bence. Elbette her aşk böyle değil ama bir yandan da her aşk böyle - dünyanın en biricik hissettiren duygusunun zaman zaman gerçek bir klişeler öbeği olduğunu hatırlattı bu kitap bana.

Neyi seviyoruz, nasıl, neden seviyoruz ve tam da o sevdiğimiz şeyler nasıl aşkın sonunu getiriyor, öyle güzel anlatmış ki yazar. Her aşkın sonunun başlangıcında gizli olduğu sırrını kucağımıza bırakmış güzelce.

Ben çok sevdim kısacası. Arz ederim!
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Ekim 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Geber Aşkım
"Öğle yemeğinden beri tuvalete gitmek istiyorum ama anne olmaktan başka bir şey yapmak imkansız. Ağlayıp duruyor üstelik, ağlıyor, ağlıyor ve ağlıyor, aklımı oynatacağım. Anneyim ben, nokta. Pişmanım esasında ama bunu söyleyemem bile."

Hayatımda okuduğum en sert metinlerden biriydi Ariana Harwicz'in "Geber Aşkım"ı. 2018'de Booker Ödülü'nün uzun listesine seçilen kitap hakikaten çok ama çok ürkütücü: her cümlesine şiddet sinmiş o ağulu metinlerden biri bu. Ariana Harwicz Arjantinli bir genç yazar, Çağdaş Arjantin edebiyatıyla ilişkimi daha da derinleştirme hevesim çerçevesinde tanıştım kendisiyle. Çerçeve bu olunca tabii aklıma hemen Samanta Schweblin geliyor ve izninizle kıyaslıyorum; sanırım şöyle diyebilirim: sürekli "tekinsiz" diyip durduğum Schweblin metinleri, bunun yanında çocuklara uyku öncesi masalları gibi kalıyor.

Arka kapak Clarice Lispector ve Sylvia Plath'ın edebi izlerini takip ettiğini söylüyor yazarın; doğru. Metinde sık sık geçen Virginia Woolf göndermelerini de bence eklemeli, anlatıcının durmaksızın deliliğin sınırlarında gezme (ve zaman zaman o sınırı aşma), içine düştüğü derin depresyonda debelenme halini Woolf ile özdeşleştirmesi anlaşılır. Ben biraz da Elfriede Jelinek ve Ingeborg Bachmann havası sezdim ki yani bu saydığım isimlere aşinaysanız zaten nasıl vahşi bir metin olduğu kafanızda canlanmıştır.

Ben anne değilim, anne olma arzusu hiç duymadım, bu fikri kafamda pek çevirmedim de bugüne dek. Dolayısıyla daha mesafeli bir yerden yorumlayabiliyorum - ama anne olan (ve özellikle doğum sonrası depresyonu yaşamış) genç kadınlar acaba bu çırılçıplak metni okurken ne hissederler merak etmiyor değilim. Anneliğin içine hapsolmuş bir kadını dinliyoruz kitap boyunca, o hapisten çıkmaya çalışıyor, ruhsal ve fiziksel arzularını neredeyse vahşi hayvanlar gibi şiddetle dışa vuruyor, dişliyor, yırtıyor, parçalıyor çıkışı bulmak için.

Ailenin kutsallığını, ışıltılı annelik ideasını, sadakate dair mitleri çok rahatsız edici biçimde yerle bir eden bir metin. Sevdim ya da sevmedim diyemeyeceğim kadar kafamı karıştırdı. Ama çok çok kuvvetli olduğunu söyleyebilirim.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Ekim 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yedi Gece
"O Borges külliyatı artık bitecek" adlı şahsi projem kapsamında Borges okumaya devam ediyorum. Normalde bir yazarı okumaya nereden başlamak gerektiği sorusunu tüm külliyatı tamamlamadan yanıtlamıyorum ama sanki Borges'e Yedi Gece'den başlanabilir gibi hissediyorum çünkü hem Borges'e dair her şey var, hem de aslında konuşmalarının yazıya dökülmüş hali olduğu için, yazılı denemelerine göre çok daha basit ve kolay metinler bunlar.

Kitap, Borges'in çeşitli konularda verdiği küçük konferansların metinlerinden oluşuyor. Borges evrenine girdiğinizde karşınıza neler çıkacağına dair bir 101 gibi sahiden; bol bol etimoloji, çokça kavramsal tartışma, elbette ki Dante, Shakespeare ve Binbir Gece Masalları, birazcık şiir tekniği, okumanın dinamikleri, mitler, mitoloji ve mistisizm... Diğer kitaplarında insana kendini zekasız hissettirecek denli derinleştirdiği konuları burada daha yüzeysel ve yalın şekilde anlatıyor, tam da bu nedenle iyi bir başlangıç kitabı olabileceğini düşünüyorum.

Ben çok çok sevdim. Şu leziz ve uzun alıntıyı da ekleyeyim: "Emerson bir kütüphanenin çok sayıda büyülenmiş ruhun bulunduğu sihirli bir kabin olduğunu söylemişti. O ruhlar biz çağırdığımızda uyanırlar; bir kitabın kapağını açmadığımız sürece, bu kitap kelimenin tam anlamıyla, geometrik boyutlara sahip bir cilttir, diğer nesneler gibi herhangi bir nesnedir. Biz onun kapağını açınca, kitap okuruyla buluşunca, estetik olgu gerçekleşir. Hatta şunu da eklemekte fayda var ki, aynı kitap aynı okur için bile değişir, zira biz değişiriz, zira biz dünkü insanın bugünkü insan olmadığını ve bugünkü insanın yarınki insan da olmayacağını söylemiş olan Herakleitos'un nehriyiz. Sürekli değişiriz ve şunu belirtmek de mümkündür ki bir kitabın her okuması, her yeniden okuması, bu yeniden okumanın her hatırlanışı metni yeniler. Bu yüzden metin de Herakleitos'un değişen nehridir."
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Ekim 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mutluluğun Mimarisi
"Güzellik bir mutluluk vaadidir. Kaç çeşit mutluluk varsa güzelliğin de o kadar çeşidi vardır."
Demiş Stendhal, Alain de Botton da alıntılamış Mutluluğun Mimarisi'nde, hatta kitabı bu cümle üzerine inşa ettiğini bile söyleyebiliriz. Ne iyi etmiş, ortaya nefis bir metin çıkmış. Benim gibi estetik şeylerle çevrili olmaktan, güzel binalarda uyuyup uyanmaktan, onlara bakmaktan ekstra bir haz duyan biri için çok lezzetli bir okuma oldu.

Alain de Botton malumunuz, gündelik şeylerin felsefesine bakan bir yazar. Kitapları hiçbir zaman devasa derinlikte olmuyor ama bana muhakkak yeni pencereler açıyor, iyi düşünce malzemeleri sunuyor ve bir şeyler öğretiyor, bu nedenle kendisini okumayı epeyce seviyorum.

Mutluluğun Mimarisi de farklı olmadı. De Botton, mimari ile felsefe, psikoloji, politika gibi alanlar arasında bağlantılar kurarak mimariyle, estetikle ilişkimize dair akıl yürütüyor, bir yandan da türlü mimari üsluplara ilişkin bilgiler veriyor, bunları da her zamanki basit, eğlenceli üslubuyla, okuru teknik bilgiye boğmadan yapıyor.

Dünyanın türlü şehirlerinde (Venedik, Londra, Budapeşte, Paris...) daha önce görüp aklıma kazıdığım kimi binalara dair yeni şeyler öğrenmek, onlarla bu kitapta karşılaşmak da pek güzel oldu; ilaveten bir sürü yeni bina tanıdım, mevzubahis şehirlere gidince görmek üzere aklıma kaydettim. Bir de mesela geçtiğimiz yüzyılın en itibarlı mimarlarından Le Corbusier'ye dair çok acayip bilgiler öğrendim, modern olacağım derken çatısı akan evler yaptığı için neredeyse davalık olduğunu, Paris'le ilgili akılalmaz planları olduğunu, yaptığı "cool" lojmanların ruhsuzluklarından ötürü işçiler tarafından baştan aşağı dönüştürüldüğünü filan... Hayattaki her şey gibi mimarinin de teoriye ve fikre fazla odaklanıp gerçeklikle ilişkisini koparınca nasıl işlevsizleşebileceğini, ölü binalar doğurabileceğini çok güzel anlatan hikâyeler var içinde.

Ezcümle, çok sevdim. Bu kitabı Lyon'da, güzel binalarla çevrili bir halde okumak da hazzımı katladı muhakkak. Mimariye merakınız olsun olmasın, kesinlikle tavsiye ederim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Ekim 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok
"Bir emir bu sessiz kişileri bizim düşmanımız yaptı. Bir emir onları dostumuz yapabilirdi. Hiçbirimizi tanımayan birkaç kişi, herhangi bir masanın çevresinde toplanıp bir yazıyı imzaladılar. Başka zaman olsa bütün dünyanın hakaretini ve cezasını üstüne çekecek olan bu yazı, bizler için yıllarca en yüksek amaç yerine geçecek. Karşımızda duran bu çocuk yüzlü, kilise uluslarına özgü sakallı sessiz insanları birbirinden kim ayırt edebilir?"

Yazılmış en büyük savaş romanlarından biri kabul edilen "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok"u geç de olsa sonunda okudum. Ne kadar, ne kadar büyük bir kitap bu hakikaten. Yukarıdaki pasajı okurken aklıma İlyada geldi, şuna benzer bir cümle vardır orada: "Savaş, yaşlıların konuşması ve gençlerin ölmesinden ibarettir." Homeros'un bunu yazmasının üzerinden 2500 yıldan fazla zaman geçti ve işte hala o aynı yerdeyiz: ne trajik.

I. Dünya Savaşı'ndan bir cephe öyküsü anlatıyor Remarque, kendi cephe deneyiminden yola çıkarak çırılçıplak, son derece gerçek ve olduğu gibi yazmış her şeyi. İçinde Almanya'ya karşı hiçbir şey olmamasına rağmen bu kitabın Hitler döneminde yasaklanmasına şaşırmamalı: çünkü Nazilerin o ihtişamlı laflarla örtüp gizlemeye çalıştıkları her şey var bu kitapta: savaşın kan, çamur, açlık, şiddet, çaresizlik ve yalnızlıktan ibaret çıplak yüzü. Remarque'ın bir röportajında "benim yakından tanıdığım ve 'kişilerim' yaptığım Almanlar, çetin durumlarda yaşayan Almanlardır; militarist Almanya'nın 'böğürenleri' değil" demesi tam da buna işaret ediyor.

Savaş öncesine dair doğru düzgün hatırası olmayan, savaştan sonra da -şayet hayatta kalırlarsa- asla sıradan insanlar olamayacak 19 yaşında çocukların öyküsü bu, yahut bir neslin yok edilişinin öyküsü demeli belki.

Bu kitaba dair söylenecek her şey söylendi bugüne dek, o nedenle uzatmıyorum. Burnumuzun dibinde, Ukrayna'da burada yazan kabusların aynıları yaşanmaktayken belki de hepimiz şimdi bu kitabı okumalı ve hatırlamalıyız.
"Bırakılmış çocuklar gibiyiz, ama yaşlı başlılar kadar deneyimimiz var. Kaba saba, kederli ve yalnızız; bizler mahvolduk."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Ekim 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok
"Bir emir bu sessiz kişileri bizim düşmanımız yaptı. Bir emir onları dostumuz yapabilirdi. Hiçbirimizi tanımayan birkaç kişi, herhangi bir masanın çevresinde toplanıp bir yazıyı imzaladılar. Başka zaman olsa bütün dünyanın hakaretini ve cezasını üstüne çekecek olan bu yazı, bizler için yıllarca en yüksek amaç yerine geçecek. Karşımızda duran bu çocuk yüzlü, kilise uluslarına özgü sakallı sessiz insanları birbirinden kim ayırt edebilir?"

Yazılmış en büyük savaş romanlarından biri kabul edilen "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok"u geç de olsa sonunda okudum. Ne kadar, ne kadar büyük bir kitap bu hakikaten. Yukarıdaki pasajı okurken aklıma İlyada geldi, şuna benzer bir cümle vardır orada: "Savaş, yaşlıların konuşması ve gençlerin ölmesinden ibarettir." Homeros'un bunu yazmasının üzerinden 2500 yıldan fazla zaman geçti ve işte hala o aynı yerdeyiz: ne trajik.

I. Dünya Savaşı'ndan bir cephe öyküsü anlatıyor Remarque, kendi cephe deneyiminden yola çıkarak çırılçıplak, son derece gerçek ve olduğu gibi yazmış her şeyi. İçinde Almanya'ya karşı hiçbir şey olmamasına rağmen bu kitabın Hitler döneminde yasaklanmasına şaşırmamalı: çünkü Nazilerin o ihtişamlı laflarla örtüp gizlemeye çalıştıkları her şey var bu kitapta: savaşın kan, çamur, açlık, şiddet, çaresizlik ve yalnızlıktan ibaret çıplak yüzü. Remarque'ın bir röportajında "benim yakından tanıdığım ve 'kişilerim' yaptığım Almanlar, çetin durumlarda yaşayan Almanlardır; militarist Almanya'nın 'böğürenleri' değil" demesi tam da buna işaret ediyor.

Savaş öncesine dair doğru düzgün hatırası olmayan, savaştan sonra da -şayet hayatta kalırlarsa- asla sıradan insanlar olamayacak 19 yaşında çocukların öyküsü bu, yahut bir neslin yok edilişinin öyküsü demeli belki.

Bu kitaba dair söylenecek her şey söylendi bugüne dek, o nedenle uzatmıyorum. Burnumuzun dibinde, Ukrayna'da burada yazan kabusların aynıları yaşanmaktayken belki de hepimiz şimdi bu kitabı okumalı ve hatırlamalıyız.
"Bırakılmış çocuklar gibiyiz, ama yaşlı başlılar kadar deneyimimiz var. Kaba saba, kederli ve yalnızız; bizler mahvolduk."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir