Onaylı Yorumlar

Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
31 Ağustos 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Ayvanın Müzeye Dönüşme Macerası..
Mert Arık’ın Ayvayı Yedik Müzesi kitabı; çocukların hayal dünyasına fısıldayan, aile büyüklerinin onların hayatındaki etkisini ve önemini samimi bir şekilde yansıtan eserlerden biri. Hikaye, enerjisine ve üretkenliğine hayran kalacağınız, yerinde duramayan çılgın bir babaannenin trenle dünya turuna çıkmaya karar vermesiyle başlıyor. Giderken torunu Rüya’ya bıraktığı o sapsarı, mis kokulu ayva ise aslında sıradan bir meyve gibi görünse de bu hikayede çok daha fazlası. Rüya, elindeki bu ayvayı önce şaşkınlıkla karşılasa da babaannesinin 'Önemli olan ne anlattığın değil, nasıl anlattığındır' öğüdünü hayatının merkezine alıyor.

Rüya, çılgın babaannesinin bıraktığı ayva ile ne anlatmak istediğini uzun bir süre merakla araştırmasına rağmen bulamıyor. Ancak pes etmeyerek aklının ve babaannesiyle yaşadığı anıların peşinde dolaşırken, 'Bir ayva ile neler yapılabilir?' sorusunu en güzel şekilde cevaplayacak bir yöntem buluyor ve bizlere de sıcacık, gülümseten bir hikaye bırakıyor.

Kitabın dilinin sade ve akıcı olması, hikayenin uyandırdığı merak duygusuyla birleşince çocukların eseri severek okumalarını sağlıyor. Yazarın, bir ayvanın sadece bir meyve olmadığını, düşüncelerin ipine sıkıca tutunup ilerlendiğinde insanı bambaşka yerlere götürebileceğini ve bir çekirdeğin içindeki o devasa potansiyeli çocuklara fark ettirmesi bence çok kıymetli.

Mis gibi ayva tadında, istifadeli okumalar diliyorum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Ağustos 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Aile İçi İletişimde Hikaye Tadında Bir Rehber: Sınır Var Sinir Yok
Saniye Bencik Kangal çoğumuzun sosyal medyada "akademisyen anne" olarak tanıdığı bir akademisyen, anne, yazar ve kanımca istifade edilmesi gereken bir içerik üreticisi. Sosyal medyayı rasgele önümüze çıkan gereksiz birçok içeriği kaydırarak saatlerimizi harcamak yerine, Saniye hanım gibi kaliteli ve faydalı içerikler üreten, hayat yolculuğundaki gelişimimize katkı sağlayacak hesapları (bir sınır dahilinde) takip etmek için kullanırsak, zararlarını bertaraf ederek faydaya çevirmiş oluruz.

Kitabımıza gelecek olursak, "Sınır Var Sinir Yok" kitabında yazar çoğu çocuk gelişimi kitabından farklı olarak konuları örnek bir aile üzerinden ele almış, olayları çok sade bir dille hikayeleştirerek anlatıyor ve hikayedeki her bir ferdin gözünden olayı ve hislerini bize aktarıyor. En güzel tarafı da kriz anlarını yaşatıp, sadece yanlış olan tarafları verip "şunu şunu yapmayın, böyle davranmamalı" diyerek bırakmıyor ve sorunların nasıl çözülebileceğine dair bize yol gösteriyor.

Kitap akademik bir dille yazılmış ya da sadece teorik bilgiler içeren bir yapıda değil. Her kesimin okuyup anlayabileceği ve kendinden bir şeyler bulabileceği bir içeriğe sahip. Aile içi iletişim, çocuklarla, gençlerle doğru ve samimi bir iletişim kurabilmek günümüz sosyal toplumunda en çok sorun yaşadığımız alanlardan biri. Bu tarz çözüm odaklı kitapları okumak, kendimizi geliştirmek ve daha samimi bir iletişime sahip olmak, önce kendimizden başlayarak çevremizdekilerin yaşam kalitesine katkıda bulunmak, toplumun da daha sağlıklı düşünebilen ve çözüm üretebilen bireylere sahip olmasıyla daha ferah ve huzurlu bir yapıya bürünmesine zemin hazırlıyor.

Nitekim böyle güzel kitaplar nice emeklerle hazırlanarak bizlere ulaştırılıyorsa bize de vaktimizi ayırıp okuyup istifade etmek düşüyor... Bol istifadeli okumalar diliyorum...
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  3
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
29 Temmuz 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Düsturname-i Enveri'de Aydınoğulları ve Gazi Umur Bey
Türk milleti, uzun tarihi geçmişi boyunca birçok büyük devlet adamı ve asker yetiştirmiştir. Bir milletin bağrından çıkan, ülkesini yücelten bu liderlerin oluşturduğu liste Türk tarihinde öylesine uzundur ki tarihi ve efsanevi kişiliği üzerinde fazla durulmayan bazı devlet büyüklerinin olduğu dikkatten kaçmaz. Kahramanlık payesini taşıyan adsız binlerce nefer bir tarafa, bazıları, tarihi kaynakların içerisinde kendisine yer bulacak kadar talihlidir. İsmi tarih kitaplarında geçecek kadar şanslı olanlardan birisi de Gazi Umur Bey’dir.

Gazi Umur Bey denilince akla Batı Anadolu’nun Türkleşmesini sağlayan büyük beyliklerden olan Aydınoğulları Beyliği akla gelir. Umur Bey, Aydın ve İzmir bölgesinde 14. yüzyılda hüküm süren Aydınoğulları Beyliğinin kurucusu Mehmet Bey’in oğludur. Beyliğin ikinci hükümdarı olmasından mütevellit Batı Anadolu’da önemli askeri harekatlar düzenler ve devrin önemli tarihi olaylarında azımsanmayacak roller üstlenir. Aydınoğulları ve Umur Bey’in günümüzde nispeten daha fazla bilinmesinin sebebi ise dönemin önemli tarihçilerinden Enveri’nin yazdığı Düsturname-i Enveri’nin tarihi bir kaynak olarak günümüze ulaşmasıdır.

Enveri’nin bu kıymetli eseri üzerinde ilk olarak büyük tarihçi merhum Mükrimin Halil Yinanç çalışır. Eserin günümüze ulaşan iki nüshasından birisi Paris’te olup merhum Yinanç tarafından neşredilir. Esasında bu neşir faaliyeti de Yinanç’ı inanılmaz zorlar. Zira eserin bulunduğu Paris’teki kütüphanenin yetkilileri kitabın fotoğraflanmasına, kopyalanmasına ve ödünç alınmasına izin vermezler. Bunun üzerine gayet zahmetli bir şekilde kütüphaneyi sık sık ziyaret eden Yinanç eserin 3730 beytini ezberler ve sonra eseri Türk ilim dünyasına kazandırır (1928). Eserin eski harflerle Türkiye’de neşredilmesi Fransa’da eserin sızdırıldığı dedikodularını da beraberinde getirir.

Yinanç’tan sonra eserin Paris nüshasına ek olarak İzmir’de de bir nüshası tespit edilir. Böylelikle Düsturname Türk bilim camiasında tekrar tetkik edilir ve eser üzerinde yapılan çalışmalar zamanla artar. Tarihçi Murat Celep de ele alacağımız eser vasıtasıyla Düsturname-i Enveri’nin 18. kısmını (babını) oluşturan, Aydınoğulları Beyliği ve Gazi Umur Bey’in faaliyetlerini anlatan bölümü üzerine çalışır. Bu manada eserin Gazi Umur Bey’in daha iyi tanınması amacına hizmet ettiği açıktır. Bununla beraber 18. babın üzerinde ilk olarak çalışılıyor olunması eserin önemini arttırır.

Eser, kabaca iki ana bölümden oluşur. Eserin birinci bölümü; 18. babın tam transkripsiyonunu içerir. Düsturname’nin en yoğun bölümünün (3730 beytin 1281’ini içerir) bu şekilde dilimize aktarılmasının birçok araştırmacının işini kolaylaştıracağı açıktır. Buna rağmen eserin sadece 18. babın transkripsiyonunu içerdiğini belirtmekte fayda vardır. Düsturname’nin bu kısmı birçok eserde kaynak olarak kullanılır. Devrin dil özelliklerini yansıttığından, eserin dili günümüz Türkçesi düşünüldüğünde zor anlaşılır. İkinci olarak; Enveri tarihçi olmakla birlikte şairdir ve eseri manzum mesnevi şeklinde kaleme alır. Bu açıdan sıradan tarih okurunun aşina olduğu bir anlatımın eserde görüldüğü savunulamaz. Son olarak; Düsturname bir kroniktir. Yani yazım amacı bir devlet büyüğüne takdimdir. Düsturname dönemin devlet adamı Mahmut Paşa’ya takdim edilir (1465). Bu da eserin halk haricinde yalnızca bir zümre için yazıldığı anlamına işaret eder ki hem devrinde hem de günümüzde anlaşılması açısından bazı güçlüklerin olduğunu gösterir. Buna rağmen transkripsiyonlu bu metni tamamen anlaşılmaz olarak nitelendirmek esere karşı haksızlık olur. Fakat yardım mahiyetinde bazı kelimelerin izahının verilmesi eserin anlaşılmasını daha da kolaylaştırabileceği düşünülebilir.

Düsturname’nin en önemli özelliklerinden birisi de Osmanlı Devleti’nde Timur istilası sonrası Türklük bilincinin kanıksandığı 15. yüzyılda Türkçe kaleme alınmasıdır. Bu nedenle Gazi Umur Bey’in kahramanlıkları, gaza bilinciyle beraber, milli kahramanlıkları vurgulamak kastını içerir. Umur Bey’in 26 seferi bu askeri harekatlarda yaşadıkları ve verilen mücadele satırlara yansır. Bu nedenle eserin siyasi ve askeri tarih açısından önemi haizdir. Siyasi ve askeri kalemlerin haricinde eserdeki kültürel öğelerin süzülmesi dönemin kültür tarihine kapsamlı bir bakış atar ki bu konunun ehemmiyeti inkar edilemez.

Bu minvalde, eserin ikinci bölümü; Düsturname’nin kültürel kapasitesine ilişkindir. Eser Celep tarafından yüksek lisans tezi olarak kaleme alınır. Dolayısıyla eserin ikinci bölümünde akademik olarak doyurucu, kapsamlı, detaylı, iyi çalışılmış bir metodun etkileri görülür. Bu kısımda Düsturname’de geçen idari, sosyal, dini ve askeri kültüre ilişkin geleneklere dair bilgiler mercek altına alınır. Aslında her ne kadar bu tarz eserlerde hedefe alınan lidere ilişkin otobiyografik bir anlatım benimsense de temas edilen alanlardan çok önemli detayların aşikar olduğu görülür. Misal Türklüğün yüzyıllar boyunca süren kültürel kodları böylelikle ortaya çıkar. Bir Türk hükümdarının asırları aşan tutumu ve töreye dair uygulamaları, kültürel devamlılığı gösterir ki bu tarz temas noktalarının belirgin kılınması, devletleri ve beylikleri bir silsile halinde birbirine bağlar. Böylelikle tarih bölücülüğüne karşı bütüncül tarihin savunusu bu tarz metinler üzerine inşa edilir. Kültürün devamlılığı ve değişmezliğine dair anlatılara yer verilmesi, Murat Celep’in çalışmasını özgünlük bakımından güçlü kılar.

Yine eserin ikinci kısmında Düsturname’deki bazı dizelerin tek tek tetkik edildiği görülür. Aslında eserin bütününe dair bu tarz tetkikin yapılmasının ehemmiyeti bu noktalarda ortaya çıkar. Bu tarz eserler üzerinde fazla dirsek çürütülmesi, sadece kültür mecrasında değil, çok spesifik konularda da bazı gerçeklerin ortaya çıkmasına vesile olur. Örnek verilecek olursa; gemilerin karadan yürütülmesi hadisesi, tarihi anlatılarda ilk olarak Fatih Sultan Mehmet’e atfedilir. Oysaki Gazi Umur Bey’in Fatih’ten önce benzer bir faaliyete giriştiği görülür ki harp tarihi açısından askeri taktiklerin örnek teşkil edebileceği kanıtlanmış olur. Fatih’in bundan haberdar olması düşüncesi ise başlı başına konuyu ilgi çekici hale sokar.

Tabii her tarihi kaynağa şüpheli yaklaşma durumu Düsturname için de geçerlidir. Bu yüzden devrin diğer kaynaklarının sağlama ve teyit için kullanılması elzemdir. Anlatımı etkili kılmak adına bazen Enveri tarafından kullanılan metotların eserin güvenirliği üzerinde soru işaretleri bırakmasına karşın, eserin genelinin güvenilir bir bakış açısını ortaya koyduğu görülür. Çünkü dönemi aktaran Bizans ve Latin kaynaklarındaki bilgilerin Düsturname ile uyum içinde olması, eserin kıymetinin altını çizer. Bununla beraber, Aydınoğulları Beyliği’ne dair böyle bir anlatının olması hiç şüphesiz ki büyük bir şanstır. Zira haklarında bu tarz detaylı tarihi bilgilerin olmadığı bazı beylikler çarpıtmalarla farklı spekülasyonların ve tartışmaların merkezine çekilebilmektedirler.

Sonuçta, Türk tarihi için önemli bir kaynak üzerinde yapılan bu çalışma tarihimizi daha belirgin hale getirme açısından oldukça kıymetlidir. Gazi Umur Bey, Aydınoğulları, Enveri vs. Türk’tür. Ama bu kadar Türk unsura rağmen kendi tarihimize Batılı Oryantalistlerin paha biçmesi ve onların tarihimizi bilimsel mecralara taşıması bazen çarpık anlamlandırma durumlarını ortaya çıkarabilmektedir. Aydınoğulları tarihi üzerinde çalışan Yinanç ve P. Lemerle’nin aynı bakış açısına sahip olduğunu söylemek güçtür. Bu nedenle tarihi kaynaklarımız üzerine çalışan kıymetli bilim adamlarımızın çalışmaları, bizi, bize, bizden birinin anlatması hasebiyle çok önemlidir. Murat Celep’in ele aldığımız çalışmasına bu nazarla bakmak gerekir.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
28 Temmuz 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Keder, Kader Olmamalı
Hatice Kübra Tongar'dan bir başucu kitabı daha... Kitabın kapağında yazan "Anneler bazen kaderlerini koyar kızlarının çeyizine, bazen kederlerini..." sözü kitabı özetlemeye yeter diyebilirim.

İnsan bazı olayları küçüklüğünden beri içinde tutup zaman sonra patlar ya! İşte yazarımız bu eserde de içinde bulunan farklı farklı konularla karakterlerin psikolojisine etki eden olayları konu alarak okuyucusunun gözleri önüne başarılı bir şekilde sermeyi başarıyor.

Eserin içinde bulunan her hikayede okuyucunun kendinden bir şeyler bulması kitaba farklı bir hava katıyor.

Eseri okurken bazen hastane koridorlarında bir anne, bazen çocukluk travmasını atamayan bir ergen, bazense yalnızlığın dışa vuruşuna perde aralayacaksınız. İnsanın dönüm notası olarak nitelendirdiği şeyin, sıradan yaptığımız eylemlerin içinde de saklı olduğunu yazarımız güzel bir dille ifade etmekte...

Toparlamak gerekirse; insanın sadece dış görünüşünden yargılanmaması gerektiğini, içindeyse fırtınalar koptuğunu belirten muhteşem eseri sizlere gönül rahatlığıyla tavsiye ederim. Şimdiden keyifli okumalar...
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Haziran 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir pencere, eski bir apartman, boş bir sokak ya da uzun zamandır gidilmeyen bir mahalle artık sadece görüntü olmaktan çıkabilir.
Mekânı sadece fiziksel bir alan olarak değil, insanın iç dünyasını şekillendiren görünmez bir hafıza katmanı olarak ele alıyor "Mekanın Kaderi". Edward S. Casey’nin yaklaşımı klasik felsefe kitaplarından farklı; çünkü burada mesele “nerede yaşadığımız” değil, yaşadığımız yerlerin bizi nasıl dönüştürdüğü. Kitabı okurken bazen bir düşünce metni değil de eski bir anının içinde dolaşıyormuş hissi oluşuyor.

“Mekânın Kaderi”, modern insanın yaşadığı kopukluğu çok sakin ama derin bir şekilde anlatıyor. Şehirlerin büyümesi, yaşamın hızlanması ve her şeyin birbirine benzemesiyle birlikte insanların mekânlarla kurduğu bağın zayıfladığını hissettiriyor. Casey, bir evin, sokağın ya da çocuklukta görülen bir manzaranın neden insanın içinde yıllarca kaldığını sorguluyor. Bu yüzden kitap yalnızca felsefeyle ilgilenenlere değil; mimarlık, psikoloji, şehir kültürü ve edebiyatla ilgilenen okurlara da hitap ediyor.

Kitabın en güçlü tarafı, okuru sürekli düşünmeye itmesi. Bazı sayfalarda altını çizmek yerine durup düşünmek istiyorsun. Çünkü anlatılan şey yalnızca “mekân” değil; aidiyet, yalnızlık, hatırlamak ve insanın dünyadaki yeri. Özellikle mekân ile hafıza arasındaki ilişki anlatılırken metin daha da derinleşiyor. Bir yerin yalnızca görülen bir alan değil, aynı zamanda insanın içinde taşıdığı bir duygu olduğu fikri kitap boyunca hissediliyor.

“Daha bariz bir biçimde, bu yüzyılda gerçekleşen bazı tahripkar olaylar, artçı sarsıntı olarak mekana yönelik yeniden canlanan bir hassasiyeti de beraberinde getiriyor.”

Anlatım dili yoğun ve felsefik. Zorlayıcı tarafı, hızlı okunabilecek bir kitap olmaması. Ciddi bir dipnot ve mekan kavramları sözlüğünün olması çok önemli … Bazı bölümler sakin kafa ve dikkat istiyor. Fakat tam da bu nedenle okurda iz bırakıyor. Bitirdiğinde çevrendeki yerlere farklı gözle bakmaya başlıyorsun. Bir pencere, eski bir apartman, boş bir sokak ya da uzun zamandır gidilmeyen bir mahalle artık sadece görüntü olmaktan çıkıyor. Sessizce zihinde kalıyor ve günlük hayatta bile kendini hatırlatıyor. Özellikle kendini yaşadığı yere ait hissedemeyen insanlar için kitap beklenmedik şekilde kişisel bir anlam taşıyabilir.

“Mekanın saklı tarihinin perdesini aralamak demek, bizi ‘mekan dünyası’na geri götürecek bir yol bulmak demektir –en çetin arazilerde bile mekanın yeniden doğuşunun keyfine vardıracak bir yol.”
Yanıtla
3
0
Destekliyorum  4
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
25 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Afgan Türkistanı'nda Bir İngiliz
Milletlerin dünya sahnesindeki rekabetleri hiç bitmez. Coğrafi keşiflerle başlayan sömürgecilik yarışı sonrası dünyayı paylaşamayan emperyalistler gözlerine kestirdikleri coğrafyalara tüm güçleriyle yüklenirler. Altın yumurtlayan kaz gözüyle baktıkları ülkeleri üzerinde tüy kalmamış kazlara çeviren sözde hümanist Batılılara onlardan olduğunu iddia eden Rusya’da katılır. Rusya’nın ilk ve kolay hedefi Türkistan’ın önünde üzerinde güneş batmayan bir sömürge imparatorluğu kurarak Hindistan’ı mesken tutan İngiltere vardır. İngiltere ve Rusya’nın Asya’daki temas noktası ise Afgan Türkistanı’dır.

Türkistan üzerinde iki emperyalist devletin karşılaşmasında ilk aşamada çatışma zuhur etmez. Sun-Tzu’nun prensibi gereği savaşmadan kazanmanın peşinde olan Rusya ve İngiltere emperyal planlarına diplomasi yoluyla ulaşmayı hesap ederler. Zira büyük coğrafyaları kısıtlı askerle kontrol etmek zorunda olan İngiltere de bazı bölgelerde taşeron kullanmayı uygun görür. En nihayetinde diplomasi yoluyla kendilerinin olmayan toprak üzerinde sınır çizmek isteyen iki sömürgeci güç antlaşma masasına oturur. Her antlaşmanın temiz bir masası olduğu gibi çileli de bir sahası vardır. İşte sahaya çıkan subaylardan birisi Charles Edward Yate Rus-İngiliz subaylarından oluşan Afgan Sınır Komisyonu’nda görev yapar. 1885’ten itibaren yaklaşık iki yıllık görev süresince ülkesine izlenimlerini mektup şeklinde yollar.

İlk aşamada yazılanların mektup olması akla gayri resmi bir üslubu getirebilir. Ama işin aslı mektuplar ciddi ve resmi özelliğe sahip rapor şeklinde kaleme alınır. Yate’nin sınır tespit komisyonun İngiliz tarafının başındaki isim West Ridegeway’in yardımcısı olması olayın birinci elden anlatımını olanaklı kılar. Yate her şeyden önce bölge konusunda zengin donanımıyla öne çıkar. Kitapta hayatına dair detaylı bir özgeçmiş olmamasına karşın yazdıklarından diplomatik ve askeri yetenekleri anlaşılır. Ama buna karşın Türkçe bilmemesi handikaptır.

Yate yorumlarını dile getirirken yüksek gözlem gücünü sürekli kullanır. Her ne kadar anlattığı olayın ana teması sınır tespiti olsa da çoğu zaman merkezden uzaklaşarak yorumunu farklı konular üzerine de görüş bildirir. Bu açıdan eseri seyahatname özellikleri gösterir. Misal karşılaşılan sosyal konular ve gündelik yaşama ilişkin anlatılar ihmal edilmez. Rusların ve İngilizlerin tabiiyetindeki insan gruplarına ilişkin değerlendirmeler ise çok detaylıdır. Misal Rus Kozakları nerdeyse her şeyleriyle tanıtılır.

Yazarın asker olması anlatısının şekillenmesine en etkili amildir denilebilir. Zira coğrafi bilgisi her satırda kendisini gösterir. Topoğrafik bilgisi ile komisyonda ne denli etkili olduğu anlaşılır. Zaten Yate, arkadaşlarıyla sınırı belirleyen taşları yerleştirirken sık sık coğrafi bilgilendirme yapar. Bakış açısını İngilizlerin avantajlarına ve dezavantajlarına odaklayan Yate güçlü anlatımıyla öngörülerini okuruyla paylaşır. Bölgedeki aşiret, boy ve halkların İngilizlere karşı tutumunun ne olduğu sık sık belirtilir. Yine bölgede Afganların eliyle Ruslara karşı bir cephe kurma fikriyle hareket eden İngilizlerin Afganlarla olan ilişkisine geniş yer ayrılır. İngilizlerle Afganların arasının iyi olduğu fikrini vermek isteyen bunu açıkça belirten Yate, bazen karşılaştıkları olumsuzlukları da ifade etmekten geri durmaz. Yani dikkatle bakılırsa Afganların İngilizlerden rahatsızlığı zımnen de olsa Yate’nin yazdıklarının alt metninde kendisini gösterir.

Yate her ne kadar İngiliz tarafını anlatsa da Rus tarafının başarılı faaliyetlerinin altını özellikle çizer. Bu yaklaşım denenmiş uygulamaların yansıtılması açısından İngiliz tarafına örnek gösterme çabası şeklinde ele alınabilir. Zira sömürü prensiplerinin uygulayıcıdan bağımsız bir halde esasta uyuştuğu bilinir. Bununla birlikte askeri bilgiler istihbarat dökümü şeklinde anlatılır. Bu bilgilerden yola çıkarak Rusların zaaflarını bile tespit etmek mümkündür. Rusların zaafları İngilizlerin işini kolaylaştırması muhtemel etmenler üzerinden sunulduğundan Yate’nin pragmatik hedefleri yer yer açığa çıkar.

Yate, Afganistan’ın yerli unsurlarına askerce bir bakış atarak sosyal yapının röntgenini çeker. Bu açıkçası coğrafyadaki demografik dağılımın en ince detaylarına kadar inildiğinin göstergesidir. Anlatanın istihbaratçı kapasitesi hesap edildiğinde, mektupların normal seyahatname statüsünden çıkması normal karşılanabilir. Bir asker için zinde bir idman sayılan avın sürekli yapılması, bölge yerlilerinin savaş esnasındaki yaklaşımlarını çözümleme çabası olarak yorumlanabilir. Her etnik grubun İngilizlere karşı sosyal tepkisi ölçülürken askeri kapasite de dikkatten kaçırılmaz.

Anlatımın bölge tarihine güçlü değiniler içermesi Yate’nin Afganistan’ın geçmişine dair zengin bir okuma tecrübesini kanıtlar. Bazen kendisinden önce gezen seyyahları referans göstermesi onun donanımını vasatın üstüne çıkarır. Yazar sadece siyasi, sosyal, iktisadi, kültürel yapı gibi bir raporun ana bölümlerini ele almakla kalmaz. Bazen mitolojik bir anlatım, menkıbe, efsane ya da dini inanışı bile satırlarına taşıyarak anlatısını çok boyutlu hale sokar. Bu yoğun anlatının içinde günlük yaşantı, karşılaşılan ilginç olaylar, sohbetler, iklimden ve yolculuktan kaynaklanan sorunlar da yer yer satırlar arasında kendisini gösterir. Anlatının bir mektup ya da yaşantı içeren bir günlük hüviyetine büründüğü bu kısımlar askeri bir raporun serencamından okurun uzaklaşmasına sebep olur.

Bölge coğrafyasının eski-yeni yerleşim yerlerine ve etnik dağılımına dair birinci elden bilgiler içermesi eserin kaynak kıymetini arttırmaktadır. Özellikle Türkmen kabilelerin yerleşimi Türkistan’ın tarihine dair önemli bilgileri muhatabına kazandırmaktadır. Yine eserin ehil bir el tarafında tercüme edilmesi, okura ve araştırmacıya ilişkin kolaylıkların bu sayede okuma tecrübesine eklenmesini sağlayıp, Yate’nin yazdıklarını sıradan mektup olmaktan çıkarıp önemli bir kaynak yapar. Misal Afgan Türkistanı’nda bir boy ya da yer üzerine çalışma yürütenlerin Yate’nin notlarına bakmadan araştırmasını sonuçlandırması beklenmez.

Sonuçta bir İngiliz subayının ülkesinden binlerce kilometre uzakta kar-kış ve soğuk-sıcak demeden yüksek görev bilinciyle hareket ederek yazdığı mektuplarından oluşan eser Türk okurunun ilgisine sunulmuştur. Aslında dikkat çekilmesi gereken konu buradan zuhur etmektedir. Soydaşlarımızın olduğu coğrafyayı emperyalistlerin eline düşmeden önce araştırmak Türk bilimine düşer. Ama bu konuda geride kalmamız bir İngiliz’in bakış açısına göre ata toprağımızı tanıma talihsizliğine duçar olmamıza neden olur. Buna rağmen eserin tercüme edilmesi en önemli teselli konumuna yükselir. Zira bu tarz eserlerin literatürde artması her türlü takdire şayandır. Bu eserler arttıkça ata toprağımız okurumuz ve Türk insanı için daha çok manidar hale gelecektir.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum  2
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Orpheus
Genç Fransız yazar Eric Metzger’in Orpheus’u bir zamandır kütüphanemde bekliyordu, Alex Schulman’ın yeni kitabı 17 Haziran ile konusunun çok benzediği gündeme gelince, önce onu okuyayım dedim.

Benzeyen konu şöyle: Louis adındaki baş kahramanımız, bitpazarından eski bir sabit telefon alır. Telefonu eve getirir, ezberindeki tek numara olan, çocukluğunda yaşadığı evin numarasını çevirir ve karşısına çoktan ölüp gitmiş babası çıkar. Numaraya sadece bu telefondan aranınca ulaşılabilmektedir ve kendisi arayıp arayıp babasıyla konuşmaya başlar. Babası, Louis’nin ergenlik yıllarında bir zamanda yaşamaktadır ve Louis babasının bir arkadaşının sesini taklit ederek onunla konuşur ve babasını baba olmanın ötesinde insan olarak tanımaya başlar bu konuşmalar aracılığıyla. (Schulman’ın kitabında da aynı telefon meselesi varmış.)

Ben bu tür şeyleri çok seviyorum, biraz Céline Sciamma’nın çok sevdiğim Petite Maman’ını da hatırlattı bana, annemizin / babamızın gençliği / çocukluğuyla tanışsak ne olurdu sorusu şahane bir soru bence.

Ancak kitapta paralel akan ve sonra birleşen bir başka hikaye daha var. Latin rakamlarıyla ilerleyen bölümlerde Louis’nin öyküsünü okurken, Roma rakamlarıyla olanlarda da Orpheus’un öyküsünü okuyoruz. Mitolojideki ünlü Orpheus karakteriyle kendini özdeşleştiren bir adamı izliyoruz bu bölümlerde de. O da günümüz Paris’inde yaşıyor ama gerçeklikten kopmuş ve geceler boyu sokaklara gezerek Eurydike’sini arıyor.

Son bölüm “X&10” diye adlandırılmış, yani bu iki hikaye birleşiyor. Açıkçası her iki hikayeyi de kendi başına ilginç bulsam da, bu birleşme işi pek aklıma yatmadı. Her ikisi de ayrı birer roman olabilirmiş veya bu kitap bu kadar kısacık değil daha uzun tutularak bu iki eksen birbirine daha iyi yedirilebilirmiş. Ama Eric Metzger’in kaleminin çok güçlü olduğu kesin, özellikle Orpheus bölümleri çok iyi yazılmıştı, mitolojiyi bugüne bu biçimde taşımak, o destansı anlatıyı Paris’in karanlık gece kulüplerinde konumlandırmak çok özgün bir iş sahiden ve çok da iyi kotarmış. Ama işte zayıf yanları da olan bir metin. Yine de yazarın başka kitabı çevrilse okurum zira kalemini lezzetli buldum.

İşte böyle!
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gece Unutkandır
Zehra Çelenk’in yeni romanı Gece Unutkandır’ı, tam da Gülistan Doku cinayetine dair yeni bilgilerin üzerimize boca edildiği, her yeni detayla dehşetimizin büyüdüğü bir zamanda okudum. Hakikat ve kurmaca iç içe girdi zihnimde, kitap bana çok dokundu.

17 yaşında bir genç kızın, Serin Aksoy’un cansız bedeninin bulunmasıyla başlıyor kitap. Tipik bir polisiye okuyacağını sanıyorsunuz kitap böyle başlayınca fakat bunun çok ötesinde bir şeyle karşılaşıyorsunuz. Son derece katmanlı, hem kişisel hem toplumsal bir ekseni olan, meselesini “katil kim”in çok ötesinde bir yere konumlandıran bir metin bu. Öyle ki insan bir yerden sonra katili merak etmez oluyor - zira katilin şahsından çok bu cinayeti mümkün kılan sisteme ve iktidar mekanizmalarına bakmaya çağırıyor Çelenk bizi.

Elbette olayı araştıran bir polis var, Garip Vedat. Bir de yanında Özlem ve Taylan isimli iki genç polis var; bu üçlü cinayeti çözmeye çalışıyor ve onlar dosyada ilerledikçe başka karakterler giriyor hikayemize. Kitabı elimden bırakamama sebebiyet veren de işte bu karakterler oldu - normalde görece yan karakterler diyebileceğimiz her kişiyi derinleştirmeyi, hikayelerini merak ettirmeyi başarmış Zehra Çelenk. Serin’in en yakın arkadaşı Melis’ten adli tıpta çalışan Serra’ya, eski sevgilisi Mert’ten polis Vedat’a, Esra’ya - hiçbir karakter tek boyutlu değil, hiçbiri sadece cinayet öyküsündeki işlevlerinden ötürü orada değil.

Bu kitabın en çok kadın karakterleri yer etti bende ki Zehra Çelenk’in bugüne dek yazdıklarını düşününce şaşırtıcı değil elbette. Kitapta farklı sınıflardan, farklı sosyokültürel arkaplanlara sahip çok sayıda kadın var ama hepsi de bir başka mücadele veriyor, vermek zorunda kalmış. Kendileriyle kurdukları ilişkiler hep toplumun türlü mekanizmalarınca biçimlenmiş.

En dokunaklı hikayeyse sanırım Serin’in annesi Hale’ninki - spoiler vermemek için çok anlatmayacağım ama Hale’yi hem bir kadın, hem bir anne olarak çok iyi çizmiş Zehra Çelenk. Kadınlığı ve anneliği arasında kalışları maalesef ne tanıdık, ne sahici.

Polisiyenin tüm imkanlarını kullanan ama bildiğimiz polisiyelerden çok daha zengin bir öykü sunan bir kitap Gece Unutkandır. Ben çok sevdim.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Beden
Kapakta “başyapıt” yazıyor. Baş’ı bırakın, bu bir yapıt mı onu bile tartışabiliriz kanımca. 2025 Booker Ödülü kazananı Beden, büyük bir hayal kırıklığı oldu benim için. Gerçi benim Booker ile anlaşamadığım bininci kez tescillendi, hayal kırıklığı duymamalıyım belki artık, ama işte... İşte. Bu çağın “edebiyat”ına dair sevmediğim pek çok şeyi içinde barındıran bir kitap daha, maalesef.

Çocukluğundan başlayarak yaşlılığına dek tam 340 sayfa hayatını okuduğum Istvan’ın nasıl bir insan olduğuna dair 2 cümle kur deseniz, kuramam. Bilmiyoruz zira. David Szalay ana karakterini bize anlatma ihtiyacı duymamış, başına gelenleri sıralamak yeterli gelmiş kendisine. Bir plankton gibi oradan oraya sürüklenişini, düşüşünü, yükselişini ve tekrar düşüşünü okuduğumuz bu adamın karakterine dair bir şey öğrenemiyoruz. Yazarın bunu beceriksizlikten değil gayet bilinçli şekilde yaptığı muhakkak, ama şu temel soru kafamda çınlıyor: Yahu, NEDEN? Şöyle havalı bir cevabı varsa asla kabul etmiyorum: “kendini bile tanımayan bir adamı anlatıyorum, dolayısıyla siz de onu tanıyamıyorsunuz.” Kusura bakmayın ama bunlar bence çok eskimiş sihirbazlık numaraları, şaşı bak şaşır yahut el çabukluğu tadında.

Istvan çocukluğunda yaşça kendinden büyük bir kadın tarafından istismar ediliyor ve hayata bu travmayla başlıyor. Yani öyle varsayıyoruz zira ilerleyen bölümlerde bunun kendisini ne biçimde travmatize ettiğine ya da dönüştürdüğüne dair bir şey okumuyoruz. Orduya gidiyor, oradan İngiltere’ye göçüyor filan; bir sürü olay okuyoruz, kitabın önemli bölümü de zaten diyaloglardan oluşuyor.

Bu da işte diğer mesele: derinlikli bir sözü olmayan bu kitap, söylediği azıcık sözü güzel de söyleyemiyor. Koca kitapta yan yana geldiği için insanı heyecanlandıran iki kelime olmaz mı? Biz edebiyatı biraz da estetik haz almak için okumuyor muyuz? Bu mudur yani yaşadığımız yüzeysel çağın alkışlanan edebiyatı? Her romanın destansı ya da lirik olmasını beklemiyorum ama bu kadar da değil bence. İlk cümleme geri döneyim: bunu bir edebiyat “yapıt”ı yapan nedir? Her kurmaca edebiyat mıdır? Bence Beden, olmadığının ispatı gibi bir şey.
Valla bu Booker yasaklansın. Geldiğim yere bakın.
Yanıtla
28
5
Destekliyorum  16
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Zarar Vereceksin
Hamdi Koç, Çıplak ve Yalnız’ın Mesut Akarsu’sunu özlemiş, on üç yıl sonra kendisiyle tekrar buluşmak istemiş. Ben ilk kitabı çok geç okudum, açıkçası hem şans hem şanssızlık bu; onun kadar nefis bir kitabı daha önce okumak isterdim ama bir yandan da ikisini arka arkaya okumak ayrı güzel oldu.

Zarar Vereceksin, Çıplak ve Yalnız’ın sonlarındaki bir sahneden başlıyor; hamamın önündeki çatışma sahnesi. Ancak o çatışma sahnesi burada başka türlü vuku buluyor, zaten Hamdi Koç ilk kitabına sadık kalmak zorunda hissetmemiş kendini. Açıkçası şaşırdım başlarda ve hatta okur olarak biraz da kızdım, “yahu bu Mesut o Mesut değil ki, ilki Ankara’da büyümüştü bu İstanbullu, amcası kendi halinde bir tüccardı, buradaki amca mebus” diye homurdandım. Fakat sonra Hamdi Koç’un kendine tanıdığı özgürlük çok hoşuma gitti, Mesut’u o yarattı, istediği gibi de değiştirebilir pekala dedim ve bu postmodern oyuna katılmaya karar verdim.

Ve zaten... Bu Mesut’u da çok sevdim. Mesut aynı Mesut, sadece geçmişi ve koşulları biraz farklı. Sonsuz paralel evrenlerden birindeki bir başka potansiyel Mesut yani bu okuduğumuz ancak Hamdi Koç’un dili yine çok lezzetli olduğu için, benzer bir hazzı veriyor insana bu kitap da. İki kitabın yazılması arasında geçen on üç yılda Türkiye’de çok şey değişti, kitaba da sinmiş bu değişim. Her ne kadar zaman belirtmese de yine 1960’ta olduğumuzu varsayabiliriz ve elbette ki Ünye’deyiz. İlk kitapta çok sevdiğim fantastik unsurlar bu kitapta yok, çok daha katı, karanlık, sert, acımasız, şiddet dozu yüksek ve kirli bir öykü bu; her sayfada birileri ölüyor, sistemin yozlaşması daha görünür hale geliyor.

Bunca şiddetin içinde Hamdi Koç yine en iyi bildiği işi yapıyor tabii ve okura kahkaha attıracak cümlelerini kitabın içine serpiştirmeyi ihmal etmiyor. Koca koca adamların suikastler, pusular, cinayetler planlarken ne absürt hallere düştüklerini, o ciddiyetin pekala ne kadar sakil kalabileceğini gösteriyor insana. Kendisi bu kitabı bir “macera romanı” olarak tanımlıyor, polisiyeye de kayan bir macera romanı denebilir bence de zira bir de gizem var kovaladığımız.

Ezcümle, ben sevdim, Mesut’la tekrar buluşmak da çok güzeldi.
Yanıtla
4
0
Destekliyorum  2
Bildir