Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

denizmavi Tarafından Yapılan Yorumlar

29.11.2004

27 Mayıs 1960 İhtilali ile ilgili pek çok kitap, yorum, makale yazılmıştır fakat bu ihtilali takip eden 22 Şubat 1963 ve 21 Mayıs 1963 İhtilalleri biraz geri planda bırakılmıştır. 1960 İhtilali sonrasında serbest seçimlere geçilirken CHP’nin ezici bir çoğunlukla iktidarı alacağı düşünülür fakat beklenen olmamış CHP ancak DP’nin devamı olan AP ile koalisyon yaparak iktidara gelebileceği görülmüştür. Generaller İnönü’nün başbakanlığında bir hükümet ve Cemal Gürsel’in cumhurbaşkanlığı ile kendilerini güvende hissedebileceklerini belirtirler. Bu dayatma kabul görür fakat ordudaki düşük rütbeli subaylar buna razı olmazlar ve kendilerinin satıldığına inanırlar. Ordu içinde karmaşa başlar ve ihtilali gerçekleştiren Milli Birlik Komitesi bölünür, hızla emekli edilmeler ya da ülke dışına sürülmeler başlar. Bu durum küçük rütbeli subayları daha da telaşa sokar ve Albay Talat Aydemir’in liderliğinde ‘Silahlı Kuvvetler Birliği’ kurulur. S.K.B. üyeleri 22 Şubat 1962’de orduyu ele geçirmek üzere ihtilal yapar fakat başarılı olamazlar. İhtilalin liderleri Albay Talat Aydemir ile Binbaşı Fethi Gürcan’ın emekliye sevkedilmeleriyle yetinilir ve başkaca bir cezai kovuşturma yapılmaz. İki ihtilal lideri bu kez de 21 Mayıs 1963’de yeni bir ihtilale girişirler fakat yine başarılı olamazlar. Ancak bu onların sonu olur. Bu ihtilal girişimi Albay Talat Aydemir ile Binbaşı Fethi Gürcan’ın idam edilmeleriyle sonuçlanır.
Ordu içinde meydana gelen bu isyanların iç dinamiklerini, ordu - siyaset çekişmelerinin ülkeyi getirdiği noktayı tüm detaylarıyla görebileceğimiz güzel bir eser.
29.11.2004

Ağır ceza avukatı yazarın Türkiye gündemine de oturmuş olaylardan oluşan hatıralarını ele aldığı bir eser. Yazarın avukatlığını yaptığı kişilerden bazıları Ömer Lütfi Topal, Fevzi Öz, Halil Havar gibi pek çok kişinin yakından tanıdığı kişiler. Yazar tarafsız bir bakış açısıyla, yeraltı dünyasının düzenini, bu düzenin adliye salonlarına yansımasını ve adalet mekanizmasının işleyişini okurlara aktarmış. Yazarın, kitabın başına ve sonuna yazdığı bir düşüncesi çok önemli, diyor ki “Toplumsal rahatsızlıkları çözmek için önce sebepler ortaya konmalı ve teşhisten tedaviye giden bir yöntem izlenmelidir.” Ayrıca başka bir görüşü daha dikkate değer ölçüde; “dikkat çekmek istiyorsanız farklı olun, sıradan olanlar sıradanlar arasında kaybolur” diyor ve savunmalarını hazırlarken farklı bakış açılarını savunmalarına nasıl yansıttığını örneklerle ortaya koyuyor.
29.11.2004

Yazar, tüm padişah analarının yabancı ve hıristiyanlardan olduğunu anlatan kitabında sıra dışı konulara değinmiş.
Bu kadar önemli konulara değinilen bir kitabın araştırma kitabı yerine roman tarzında yazılması büyük eksiklik bence. Roman tarzında olunca da yazar gereksiz teferuatlara girmiş ve kahramanları şahsi düşünceleri doğrultusunda konuşturmuş. Bazı yerlerde dipnotlarla kaynak göstermiş fakat asıl belge göstermesi gereken hayati yerlerde belge yok. Bu durumda da canı istediği yerde tarihçi, istediği yerde romancı olmuş. Birkaç yerde teknik hatalara düşmüş; Kanuni Süleymen için, oğlu Mustafayı boğdurttuktan sonra torununun da kafasını kestirdi diyor. Halbuki Osmanlı Hanedanında hiç bir Hanedan üyesinin kafası kesilmemiş tamamı boğdurulmuştur. Hanedan üyelerinin kanının toprağa akıtılması anlayışı da yoktu zaten. Bununla birlikte kitabında bahsettiği olayların pek çoğunu başka kaynaklardan doğrulamak mümkün. Padişah analarının tamamının yabancı kökenli olduğunu zaten tarihi belgeler de ortaya koyuyor. Hanedandaki aile katliamlarını pek çok tarihi belgede görmek mümkün. Taht kavgalarının Osmanlı’yı getirdiği nokta her görüşteki tarihçiler için dahi malum. Burada söylemek isterim ki; yazarın değindiği pek çok konu özünde doğru olmasına rağmen uslübu yanlıştır. Kahvehanede konuşulur gibi kitap yazılmaz. En azından ciddiyet iddiası olan bir yazarın kullanacağı uslüp olmamalıdır.
Kitapta Mevlana’nın din ve ırk düşmanı olduğundan da bahsetmiş ki buna katılmak mümkün değil. Mevlana’nın eserlerini okuyan herkes onu yeterince tanıyor. Özgür düşünmek demek sağa sola hiç düşünmeden çamur atmak demek olmamalı herhalde, en azından bilimsel ahlaka sığmaz bu. Yazar Türklük adına herşeye küfrediyor; onlar Laz, bunlar Tatar, Şunlar Çerkez, Kürt diyor küfrediyor, ben de merak ettim acaba yazarın Türk ulusundan anladığı nedir. Yazar diyor ki; “Abdülaziz gezmeyi, dünyayı görmeyi çok severdi, çünkü annesi bir çingeneydi.” Yani hayretler içinde kalınacak bir ifade. Bu nasıl bir zihniyettir. Ayrıca yazar bütün milletlere küfrettikten sonra, kitabın sonunda, Atatürk’ün girişimiyle ortaya atılan Güneş Dil Teorisini övüyor ve bütün dil ve milletlerin Türklerden türediğini savunuyor. Son derece çelişki içinde bir yaklaşım.
29.11.2004

Kazım Karabekir’in Şark Ordusu komutanı olarak Doğu Anadolu’da yaşadığı mücadeleleri ve buraları işgalden kurtarması hakkındaki anılarını daha önce iki cilt halinde “Erzincan ve Erzurumun Kurtuluşu” ile “Kars, Sarıkamış ve Ötesi” adlı kitaplarında yayınlamıştı. Bu kitapta ise yöre halkı hakkındaki inceleme ve gözlemlerini. Yöre halkı için yerli ve yabancı gözlemcilerin hazırladığı raporlara yer veriyor. Kürt ayaklanmasının sorumluluğunu kendi kurduğu Terekkiperver cumhuriyet Fırkasına yüklenmesinin haksızlığını mecliste yaptığı konuşmaları da ekleyerek açıklıyor. Şeyh Sait ayaklanmasının önce münferit bir olay olarak başladığını, devletin yanlış tutumu neticesinde bunun daha kapsamlı bir ayaklanmaya dönüştüğünü belgeleriyle açıklıyor. Karabekir Paşanın diğer eseleri gibi ilginç ve önemli açıklamalarla dolu bir kitap, Paşanın tüm kitapları gibi bu da mutlaka okunmalı.
29.11.2004

Kazım Karabekir’in dört ciltlik Birinci Dünya Savaşı hatıralarının sonuncusu. Savaşın başlamasıyla birlikte 93 (1877) harbinde zaten Kars bölgesini işgali altına almış olan Rusya bu kez Erzincan’ı da içine alarak Sivas sınırına kadar gelir. Fakat 1917 Ekiminde Rusya’da Bolşevik ihtilali olmuştur ve Rusya savaştan çekilme kararı almıştır. Brevst-Litoks anlaşması ile 93 harbi öncesi sınırlara çekilme kararı alınır. İşte burada Kazım Karabekir’e Rus askerlerinin boşalttıkları bölgeleri teslim alma görevi verilir. Fakat bu o kadar kolay olmayacaktır. Rus askerleri çekilmiştir fakat yerlerini Ermeni çetecilerine bırakmışlardır. Rus ordusundan kalan silah ve techizat da Ermeni çetelerinin eline geçer. Önceki ciltte Erzincan ve Erzurum’u teslim almasıyla ilgili hatıralarını aktaran Karabekir Paşa, bu son ciltte de Kars bölgesini ve daha ötesini teslim almasıyla ilgili hatıralarını bizlere aktarıyor. 1918 Haziran’ında Gümrü’ye kadar ilerleyen Osmanlı ordusu Ekim ayına gelindiğinde Bakü’ye kadar gelir fakat bu sırada Cihan Harbi sona erer ve Kazım Karabekir’in ordusu lağvedilir. Sınır Gümrü anlaşması ile Kars’ın doğusundan çizilmiştir.
Soluk soluğa okunacak harika bir eser.