Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

denizmavi Tarafından Yapılan Yorumlar

29.12.2003

Kazım Karabekir’in anılarından İttihat ve Terakki’nin doğuşunu, amaçlarını ve gerçekleştirdiği faaliyetleri akıcı bir uslupla okunabilecek bir kaynak. İttihat ve Terakki dönemini anlatan pek çok eser de Kazım Karabekir’e pek yer verilmez ancak, Karabekir’in kendi anılarından edindiğimiz bilgilere göre bu cemiyetin uygulamalarında en önde gelen kişilerden biri olduğu, genişleme sürecinde çok faal olduğu, Abdülhamit ile olan ilişkilerde yön tayin edici nitelikte olduğu anlaşılıyor. Anılarda bence en ilgi çekici bölüm ise; Karabekir’in “Abdülhamit, İttihat ve Terakki cemiyetini çok güçlü bir cemiyet sanmıştı, nihayetinde 3.ordunun desteğinden ve bir kaç sivilin iştirakinden ibaret bir cemiyet olduğunu anlayabilseydi hepimizi darmadağan ederdi” ifadesinde bulunduğu kısımdı. Karabekir’in anılarına göre mason teşkilatının ittihatçılara pek bir katkısı ve büyütülecek bir desteği olmamış. Halbuki bu konudaki araştırmalar İttihat Terakki cemiyetinin mason localarının geniş maddi ve manevi desteğini aldığını söylüyor.
29.12.2003

27 Mayıs İhtilali Sonrasında çok partili siyasal hayata yeniden dönüşün hikayesinin anlatıldığı ve yedi serilik eserin altıncısı olan bu kitapta yazar, İnönü’nün en yakınıdakilerden biri olarak hem gözlemlerini hem de araştırmacı olarak görüşlerini aktarmış. Kitapta verilen havanın İnönü olmadan ordunun zapdedilemeyeceği yönünde. Bunu da İktidar - İnönü = İhtilal şeklinde formüle etmiş. Sebep ise; ordunun iktidarda kendini anlayan, iktidarda kendinden biri olmadan kendini güvende hissetmeyeceği imiş. İnönüsüz bir demokrasi düşünelemez imiş. İnönü demokrasinin bu kadar bel kemiği ise ordunun siyasete buluşmasını da engelleyebilecek güce sahip olması gerekirdi. Ancak görüyoruz ki ordu o dönemde de herşeyiyle siyasetin içine battığı gibi, kendi içinde de emir komuta zincirini oturtabilmiş değildir. Bir yeniçeri mantığı ile hareket etmektedir. Ordu, içinde çıkan çeşitli ayaklanmaların (Talat Aydemir liderliğindeki ayaklanma gibi) önüne dahi geçememektedir.
Yazarın yansıttığı havaya göre bütün suç sivil siyasetten gelme, söz ve sır tutmayı bilmez sivil siyasetçilerindir. Bu yönüyle eser aslında bir nevi İnönü methiyesine dönüşmüş.
Kitapta ayrıca ilginç siyasi olayları görüyoruz. İnönü’nün başbakan olarak Amerika’ya gittiği sırada koalisyon kanadının hükümetten çekilmesi üzerine İnönü’nün; ABD’de bunu haber aldığında artık başbakan olmadığını düşünüp Başkan Johnson’a, ABD’ye Başbakan olarak geldiğini fakat koalisyonun bozulması sonucu artık başbakan olmadığını, bu durumda kendisini kabul edip etmeyeceğini sorması üzerine; başkan Johndon’un “sen gönüllerdeki başbakansın” tesellisiyle kendisini memnuniyetle kabul edeceğini bildirmesi dünya siyasetinde az görülen olaylardandır herhalde. Halbuki başbakanlık bu şekilde sona ermez, meclise gen soru verilir ve güven oylaması sonucu olumsuz çıkarsa hükümet düşer.
27.12.2003

Metin Toker, İnönü’nün damadı olması ve dolayısıyla kendisine en yakın şahsiyetlerden biri ve ayrıca gazeteci olması nedeniyle yazdıkları daima dikkat çekmiştir. Yedi ciltlik kitap dizisinin ilki olan bu kitap 1944-1950 dönemini kapsamaktatır. İnönü’nün 1939 yılında İstanbul Üniversitesinde yaptığı konuşmada tek partili siyasetten sıkıntı duyduğunu ve demokratikleşmek için ilk fırsatta çok partili hayata geçilmesi için üstüne düşeni yapacağını söylediğini, bunun da çok partili hayata geçişin dış ülkelerin baskısıyla yapıldığı iddiasının haksızlığını gösterdiğini kaydediyor. 1939’dan sonra İkinci Dünya savaşı başladığı için çok partili hayat 1945’e kadar erteleniyor. Yine İnönü 1945 yılındaki bir konuşmasında 1939’a kadar inkılapların oturtulması, bu tarihten sonra da dünya savaşının bitmesinin beklenmesi nedeniyle çok partili yaşama geçmek için şimdi ortamın müsait olduğunu söylemektedir. Halbu ki Marshall yardımlarından faydalanabilmek için çok partili siyasete geçilmiş olduğunu artık herkes bilmektedir. Demokratik bir ortamda savaşı atlatamayacağımızın hiç bir mantıklı izahı yoktur. 1939’a kadar çok partili siyasetin, inkılapların oturtulmasını sağlamak için ihmal edilmesinin de hiç bir mantıklı açıklaması olamaz. Mehmet Altan’ın her fırsatta söylediği gibi, “tek partili dönemde inkılaplar bu kadar güzel oturtulduysa bu gün hala korku nedendir. Eğer oturtulmadıysa bir dönüp bakmak gerekir, acaba bu inkılaplar neden oturmuyor.” Kitapta İnönü’nün Bayar’a bir sorusu dikkat çekiyor;
-Terakkiperverde olduğu gibi ‘itikadı diniyeye biz riayetkarız’ diye madde var mı?
-Hayır Paşam, laikliğin dinsizlik olmadığı var.
Halbuki itikadı diniyeye riayetkar olmak, halkın dini inançlarına saygılı olmak demektir. İtikadı diniyeye riayetkar olunmaması muasırlaşma yolunda neden bu kadar önemlidir, anlaşılır şey değildir. Muasırlaşan tüm ülkelerde devlet itikadı diniyeye riayetkar değil midir? Bazı gerçeklerin göz önüne getirilmesi ve nasıl uyutulduğumuzun ibret belgesi olarak okunması gerektiğine inandığım bir kitap.

27.12.2003

Eser, Erzurum ve Sivas Kongrelerinin yapıldığı sırada Türkiye’ye gelen ve Wilson ilkelerini uygulama konusunda çalışmalar ve gözlemler yapan general Harbord’un ziyaretini ele alarak başlıyor. Ermeni katliamı konusu generala iletiliyor ve Halide Edip Hanım generale bu konu ile ilgili savunmasını yaparken “Ermeni katliamı konusu doğru olsaydı, bu şikayeti size yapan Ermeniler de hayatta olmazdı” diyor. Ben de bir okur olarak sistemli ve organize bir Ermeni katliamı olduğu görüşünde değilim ancak, nasıl ki Amerika’da az sayıda da olsa Kızılderili kalmış olması, Amerikada Kızılderili katliamı olmadığı anlamına gelmez ise, Türkiye’de de bir miktar Ermeni bulunması böyle bir iddianın asılsızlığı için yeterli delil olamaz. Bu konudaki savunmalar daha mantıklı ve akıllı savunmalar olmalıydı. Sanırım Halide Edip Hanım gibilerin yaptığı böylesi düzeysiz savunmalar yüzünden sesimizi gereği gibi duyuramadık.
Yazar, Sivas kongresinde görülmesi düşünülen Amerikan Mandası meselesi hakkında ise Kazım Karabekir’in Manda konusunu bu haliyle mecliste görüşülmesine karşı çıktığını belirtiyor. Kazım Karabekir’in konu ile ilgili anılarını yazdığı “Paşaların Hesaplaşması” adlı kitabında ise Manda konusunu hiç bir haliyle ve hiç bir şekilde gündeme alınmamasını, tek bir fert olarak dahi kalsa sonuna kadar bağımsızlık için savaşmaya kararlı olduğunu yazıyor. Cemal Kutay’ın bu anılardan haberi olmaması mümkün olamaz.
Eserde Sivas kongresi hakkında geniş bilgi verildikten sonra kongrenin ağırlıklı gündemi olan Amerikan Mandası hususunda yapılan müzakereler anlatılıyor. Refet Paşanın düşünceleri önemli; Manda adından çok manasına önem vermek gerekir diyor. Mandayı isim olarak kabul etmesek dahi dolaylı yoldan bir yardıma mecbur kalırsak asıl tehlike buradadır diyor. Ayrıca General Harbordun Ermeni meselesiyle ilgi olarak Erzurumu ziyarete ikna edilmesi ve burada Kazım Karabekir ile görüşmesinin sağlanması kitapta açıklanmış. Yakın tarihimizi farklı bir noktadan görmek için faydalı bir eser.
24.12.2003

Son Osmanlı Padişahı Vahdettin’in dördüncü eşi Nevzat Hanım’ın anıları kitabın ilk 50 sayfasını içeriyor. Fakat anılar son derece tutarsız ve oyuncakları elinden alınmış bir çocuğun feryadını andırıyor. Sanremo’da parasız kalındığında kendi ziynet eşyalarının satıldığını anlatmasından anlayabiliyoruz bunu. Vahdettin’in saraydan kaçarken yanına 20 bin İngiliz Lirası alarak kaçtığını söylüyor. Bu çok yüksek bir meblağ, hem apar topar kaçıldığını anlatıp, hem de bu kadar paranın yanına alınabilmesi çok çelişkili. Vahdetti’in Sanremo’da mütevazi bir köşkte barındırıldığı söyleniyor. Fakat sıkıntı içinde öldüğü ve tabutuna bile haciz konulması bu kadar para ile kaçılmasını doğrulamıyor. Nevzat Hanım, Vahdettin ile istemeden evlendirildiğini belirtiyor fakat Vahdettin’in kendisiyle evli kalmak istemeyen başka bir kadınını ise nasıl anlayışla boşadığını anlatıyor. Bunlar hep birer çelişki. Vahdettin Vatanı düşmanlara sattı diyor. Halbuki Vahdettin 4 Temmuz 1918 yılında tahta çıktı, yani Birinci Dünya Savaşının bitiminde. Savaştan sonra tahta çıkan biri nasıl vatanını satmış olacak. Öyle olsa bile İkinci Meşrutiyetten sonra (1908) padişahlık sembolik bir hale düşmüştü, devlet yönetimi İttihat ve Terakki Partisindeydi. Savaş, padişah iradesi dışında gerçekleşmişti. İ. ve Terakki liderleri savaş sonunda yurtdışına kaçtı, yerine de rakibi olan Hürriyet ve İtilaf partisi liderleri yönetimi ele aldı. Bu durumda olsa olsa H.ve İtilaf partisi liderleri ve bu partinin sadrazamı Damat Ferit sorumlu tutulabilir diye düşünüyorum.
50.sayfadan sonra ise 150’liklerin maceraları anlatılıyor. 150’likler diye adlandırılanlar ise bilindiği gibi, saltanatın kaldırılması sırasında saray arkanı ya da saraya yakın kimselerden İngiliz elçiliğine iltica ederek yurtdışına gidenler. Bunların içinde ağırlıklı olanlar ise, o dönem iktidarda bulunan Hürriyet ve İtilaf partisi liderleri, Kuvayi İnzibatiye Liderleri, Damat Ferit yanlısı Valiler, Şeyhülislam vs. gibi kimseler. Bu kişilerin bazıları Vahdettin Malta’ya kaçtığı için orayı tercih etmişler, bir kısmı ise Mısır, Romanya ve Yunanistan’ı tercih etmişlerdi. Bu kişilerin anılarını ise S.S rumuzlu bir kişi derlemiş ve 1937 yılında önce Tan gazetesinde yayınlamış. Anılar derlenirken fazlaca şahsi yorumlarda bulunulmuş. Örneğin; Hicaz kıralı ile olan bir görüşmesinde Vahdettin için; “şeytan ruhlu ve fikirli Vahdettin kralın niyetini anlayarak teklifini reddetti” ifadesinde bulunmuş. Halbuki olay ne ise onu yansıtmalı, Vahdettin hakkındaki farazi yorumları okuyucuya bırakmalıydı.
Vahdettin ve 150’likleri sonu ile ilgili bilgi edinmek isteyenler için güzel bir kitap, yazarın şahsi yorumlaraına kapılmamak şartıyla.