Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Pasif direniş, dedim, böyle bir şey olmalı. Neye karşı? Çıkmazını çok iyi bildiği toplumsal yaşama karşı mı? Pasif yaşamı düşünüyorum, direniş diğerlerine karşı olacaktır. Sürdürülemeyecek kadar ağır bir yaşam, etrafındakileri de merkeze çekiyor ve o durağanlıkta dönüşümler başlıyor. "Sonunda bunu görüyorum; hissediyorum; yaşamımın önceden belirlenen amacını algılıyorum. Ben razıyım. Diğerlerinin bunu kabul etmesini sağlayacak daha ulvi görevler olabilir ama benim bu dünyadaki görevim, Bartleby, sana kalmanı uygun kılacak bir ofis odası sağlamak." Wall Street vandallara karşı yapılan duvarla ortaya çıkmıştı, içerideki özel alan işgalcilerine karşı değil. Yine bir çıkmaz: Bartleby günde beş sent bile harcamaz, en fazla odalardaki kurabiyeleri götürür ki yaşamak için beslenmeye ihtiyacı var ama işe yaramadığı müddetçe sırf uzayda kapladığı alan için bile tahkir edilecektir ve edilmeye mahkumdur; insanlara mahkum olduğu gibi. En temel ihtiyaçları için insanlar arasında var olmak zorunda.
Anlatıcı Bartleby'nin işvereni. Ofiste çalışan iki tip daha var, birbirinden garip karakterler. Bartleby'yi dövmeyi teklif eden için Bartleby kolay; bir aylak, işe yaramaz bir adam. Katipliği doğru düzgün beceremiyor, hatta hiçbir iş yapmıyor. Diğerlerine benzemediği için suçlu.

Anlatıcının ilk dönüşümü ne olursa olsun Bartleby'yi korumak üzerine. Yokmuş gibi davranan bir adamın zararı dokunmaz, düşündüğü ilk şey bu. Etraftakiler ipin ucunun kaçtığını düşündükçe patron da fikrini değiştiriyor. Odadaki hayalet herkesin dilinde ve hayaletlik mantığa aykırı bir kurumdur, uydurulacağı bir norm yoktur, dolayısıyla ortadan kaldırılması gerekmektedir. Yedi günlük mühletin sonunda adamımız hala gitmemiştir, yapmamayı tercih etmeye devam etmektedir. Üstelik iş yerini ev olarak kullanmaya başlamıştır, gidecek bir yeri yoktur. Nihayetinde son bir gün daha müsaade verilir.

Bartleby yerinde kalmaya devam etmektedir.

Anlatıcı ofisini taşımaya karar verir, baş belası katip gayrimenkullük mücadelesini kazanmıştır ama bu kez merdivenlere bir bina gibi çöker. Haneye tecavüzden hapse atılır ve orada ölür. Hikâyesi kısaca bu. Anlatıcı, hapiste dahi adamın iyi şartlarda yaşamasını sağlamaya çalışır ve ölümünden sonra geçmişine dair bir söylenti duyar. Bartleby önceki işinde teslim edilmemiş mektupları tasnif edip yakılmak üzere yollar. Ölüme en yakın iş bu; amacına ulaşamamış hayatları ayıklamak gibi. Kendi gibi yani.

Borges, ünlü kitaplığından çıkan versiyonuna yazdığı ön sözde Kafka'nın eserlerinin Bartleby'ye ilginç bir ışık düşürdüğünü söyler. Kafka'da rastlanan ilginç davranış bozukluklarına Melville'de de rastlanır ama bir noktayı gözden kaçırmamak lazım; Kafka Die Verwandlung basılacağı zaman kapakta böceğe dair bir şeyin kesinlikle olmaması gerektiğini söyler. Yani görülen ne bir pipodur, ne bir böcektir, çağın çok daha büyük bir problemi söz konusudur. Melville bunu onlarca yıl önce sezmiş ve öncü olarak eserlerinde yer vermiştir. Bireyin kimliği -kim olma hali- her zaman güncel bir problem olarak kalacak.

Bartleby Melville'in topluma şamarı indirme anlatısıdır. Etrafında neyi nasıl yapması gerektiğini söyleyen sittin tane adama derdini en iyi bildiği yolla anlatmıştır yazar. İncil'ine aldığı notlarda yarattığı adam, öteki kimliğinin gölgesidir. Matta'dan: "Zira aç idim, bana yiyecek verdiniz; susamıştım, bana içecek verdiniz; yabancı idim, beni içeri aldınız; çıplak idim, beni giydirdiniz; hasta idim, beni aradınız; zindanda idim, yanıma geldiniz." (Matta 25, Ayet 35-36) İçeride bir yerlerde yine kutsal kitaba göndermelere rastlarsınız, tanrı kelamının ödünç alındığı bir hikâye.

"Bartleby, Melville'in son başarısıdır. Simge bir geminin tayfası veya hukukçunun yazıhanesi olsun, algıladığımız hep aynı: Cehennem'den bir kesit, içinde Cennet'e bir bakış -biri kara, biri beyaz iki duvar arasından- Melville'in yazısından mitler, birbiri üstüne yerleştirilmiş, farklı açılardan saydam, aynalar gibidir... okuyucuyu yansıtırlar."
Arka kapak biraz abartılı; edebiyat ve sanat üzerine öylesi derin gözlemler olmasa da şipşakçımız Arnold Pessers başına gelenleri çözümleme becerisiyle, bir fotoğrafçının an gardiyanlığıyla zaman, mekan ve anılar hakkında güzel ipuçları veriyor, fotoğrafladığı anlar arasındaki farkları yok edip tek bir manzaraya bakıyor; Mokusei'e.
Noteboom'un oryantalizm penceresinden başlıyoruz, fotoğraf sanatçısı kardeşimiz, büyükelçi olan arkadaşıyla birlikte Japon gelenekleriyle alakalı bir yürüyüşe katılıyor ve arkadaşından Japonlar üzerine mevzuları öğreniyor. Dışarıdan gelen herkes, öğrenilen birkaç şeyin Japonları anlamak için yeterli olduğunu düşünüyor ama komik duruma düşmekten ötesine geçemiyorlar, zira Japonların tarihsel evriminden, yaşamlarından ve kültürlerinden haberleri yok. Arnold, bu bakış açısıyla Japon gibi olan Japon bir model aramaya başlıyor, gösterilen hiçbir model gerçekten Japon yüz hatlarına sahip değilmiş gibi geliyor. Yüz hatlarından da ötesi, binlerce yıllık bir kültürün peşine düşüyor ve Mokusei'le karşılaşıyor.

"Öyle ki bu kız kanalıyla uzun zamanlar önce yitmiş zamanla, artık varolmayan ve hiçbir zaman geri gelmeyecek olan bir şeeyle ilişki kuruyordunuz." (s. 24)

Beş yıllık bir yolculuk bu, Arnold aşık oluyor ve aşkını fotoğraflarla, yaşantılarla çoğaltıyor, değiştiriyor, yeniliyor ve kadının kendi olduğunu hissediyor. Zamanlar ötesi bir duygu bu; hiçbir zaman unutulmayacak ve her an özlemi hissedilecek bir duygu. Böyle bir deneyimden sonra tatminsizliğin yolu açılıyor, kadının varlığı bile yeterli gelmemeye başlıyor. Tarih öncesi zamanlardan beri birbirlerini tanımıyorlarmış gibi, sanki binlerce yıl önce yeryüzünden silinmiş bir dille konuşuyorlar ve bu duyguyu anlayacak başka kimse yok.

"Bu onu yüreğinin ta derinlerine dek yakan bir tutkuydu; bu tutku, bu kez her şeyden önce bir aşk, sonra da öykü olması nedeniyle kendisinden önce ve sonraki yaşantıları solduracaktı." (s. 54)

Beş yılın sonunda, onca Hollanda-Japonya yolculuğunun ardından Mokusei, son buluşmalarında evlenmek üzere olduğunu ve bir daha görüşemeyeceklerini söylüyor. Son bir gün. Bütün duyguların bir araya gelip ağırlaştırdığı şekliyle yaşanıyor, her gün gibi bir gün. Arnold, solup gidenin kendisi olduğu duygusundan bir türlü kurtulamıyor. Aşkın yaşanamayacak duruma gelmesi, ağır bir darbe.

Kısacık, on numara bir anlatı.
Okundu bu. Bu bir seri aslında. Araştırma serisi yani. Dört kitaptan oluşuyor. İlk kitap, Şeytan. İşte Şeytan'ın ortaya çıkışı, eski uygarlıklarda Şeytan nasıldı, falan. Onlar anlatılıyordu ilk kitapta. Haliyle din üstünden gidiliyordu biraz. Dualizm vardı mesela, o yolla Şeytan'ın meşrulaştırılması. Bir sürü şey. Tutmadım aklımda yani, Allah Allah.
Bu kitap ikinci kitap. Sıkıcı biraz. Yani konuya ilgim vardı, demonlar... Mesela demon nedir, "hell" nereden geliyor, mitolojiyle çok güzel bağlantılar var. Bu kitapta ve ilk kitapta güzel vermiş adam. Sıkıcıdan kastım; Gnostisizm açısından bir sürü insan tanıyoruz, bir sürü eser tanıyoruz, bir sürü yorum görüyoruz. Çok ince iş. Amaç zaten ince iş, haliyle oturup ciddi ciddi okuyacaksın bunu. Benim gibi otobüste, vapurda falan okursan meeh dersin tabii. Aptallık yapma, ev kitabı bu. Yol kitabı değil.
Şimdi üçüncü kitaptayım, Lucifer. Sevgiler.
Seriden devam:
* Şeytan'ın komikleştirilmesi. Artık öyle öcü şeytan yok. Aydınlanma ile birlikte şamar oğlanına çevrilen bir Şeytan var önümüzde. Resmen ağlatmışlar. Çok fena.
*Mephistopheles ilk kez 1587 tarihli Faust kitabında geçiyormuş. Hoş.
* Bu Shakespeare'de Şeytan, romantikslerde şeytan nasıldı, Baudelaire falan nasıl almış, o var. Sonra AC/DC, Mötley Crüe falan geçiyor ama çok az. Ve çok taraflı.
* Ha, o Baudelaire'in sözü var ya Şeytan'la alakalı, onun babası şudur:
"Şeytan'ın var olmadığına bizleri inandırmaya çalışmak, bizzat Şeytan'ın bir entrikasıdır."
Richard Greenham, bir İngiliz püriteni, 1700'ler falan.
* Reform olaylarında kim Şeytan'a nasıl baktı, Şeytan bu olaylarda nereye kondu, mezhepler açısından Şeytan'ın incelenmesi.
* Elbette Paradise Lost, Milton. Paradise Regained.
* Spinoza, King, Leibniz, Locke, Voltaire, Hume ve bir sürü filozofun Şeytan görüşü.
* Blake var, Jung var, 1980'lere kadar geliyor olay.
Çok da bir şey hatırlayamadım ama genel olarak böyle. Bu kitapla seri bitiyor. Edebisi derin şeylere geçeceğim demiştim ama, sırada Şeytanın Genel Tarihi var. Hadi bakalım.

Evet, Şeytanın Genel Tarihi'ndeyiz. Bu kitapta şeytan yok. Yani var ama yok. Antropoloji-teoloji ilişkisi var biraz. Yani insanla birlikte dinin nasıl evrildiği. Bu yüzden insanlık tarihine de güzel eğiliyor kitap. Dünyanın birçok yerinde serpilmiş dinlere, inanışlara bakıyoruz ve sürpriz; şeytanın bu dinlerde yerinin olmadığını görüyoruz. Kapalı toplumlarda toplumlarda şeytan yok. Neden yok? İhtiyaç duyulmamış şeytana. İnsan kötülük yapar, şeytan bunun neresinde o zaman mesela. Yani şimdi tabii. Evet. Mesela Konfüçyüsçü Hsün-tzu demiş ki, "İnsanın doğası kötüdür. İyilik sonradan edinilir."
Asıl olay tabii ki bu Mısır mesela, veya Sümerler, veya aklınıza gelen diğer toplumlar mı diyeyim, devletler mi diyeyim, onlarda kötülük nasıldı? Şeytan nasıl ortaya çıktı? Yazar diyor ki şeytan Eski Ahit'le birlikte ortaya çıkmıştır. Yani o İsrailoğulları'yla birlikte ortaya çıkıyor. Sonra evrim geçiriyor ve şeytan oluyor bildiğimiz. Şeytanın yaşı birkaç bin yıl yani, ondan önce yoktu öyle bir şey.
Kabaca böyle bu kitap. Hoş yani, okuduğuma memnun oldum ve ölü bir kitap olarak kütüphaneye, diğer ölülerin yanına koydum. Zaman zaman canlandıracağım, zira güzel fikirler var içinde.