Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Orhan Pamuk dedim, devam edeyim.
Ben tamamen Orhan Pamuk'un hatıralarından ibaret olduğunu sanıyordum, öyle değilmiş.
İstanbul'dan yolu geçen yazarlar var kitapta. Flaubert var, Amicis var, Nerval var, onlara yansıyan İstanbul var kitapta. Madde madde gideyim, çok şeyden bahsediyor kitap.
* Orhan Pamuk'un çocukluğu. Nişantaşı'nda sülaleyle birlikte yaşanan bir apartman var, kuşaklar beraber büyüyor, beraber yaşlanıyor burada. Sülale içindeki ilişkiler, çekişmeler, falan. Sonradan Cevdet Bey ve Oğulları, Sessiz Ev gibi romanlarda izdüşümlerini görmek mümkün.
* Orhan Pamuk'un annesiyle, babasıyla, kardeşiyle olan ilişkileri. Genel olarak. Ayrıntılar var, vereceğim.
* Okul dönemi. Okulla arası nasıldı, okulda ne yapıyordu, neden okuldan kaçıyordu, okuldan nasıl kaçıyordu, neden okuldu?
* Ayrıntılı olarak kardeşiyle ilişkisi. Kardeşinden yediği dayaklar, kardeşiyle çekişmeleri, annenin bu çekişmelerdeki etkisi. İlginç; sonradan annesiyle kardeşine sorduğu zaman normal şeyler olduğunu söylemişler ama kendisinde derin izler bırakmış o çekişmeler.
* Beşiktaş günleri. Parasız kaldıkları zaman Beşiktaş'ta boğaz gören bir yere taşınıyorlar ve balkondan vapurlarla garip şeyler yaşıyor Orhan Pamuk. Oğlum adamda her şey iz bırakmış lan.
* Annesiyle olan ilişkisi ve resim aşkı. Kendisi ressam olmak istiyor, bir gazla mimarlık okumaya başlıyor İTÜ'de galiba. Yeni Hayat'taki çocuğun kaynağı da bu olay. Neyse, sonradan annesi bunu kalaylıyor aç mı kalmak istiyorsun falan diye. Sonra okulu bırakıyor kendisi, yazar olacağım diyor. Kitap böyle bitiyor hatta. "Yazar olacağım!" falan diyerek.
* Pamuk'un ilk aşkı. Lan buna resim yapsın, kitap okusun diye apartman dairesi veriyorlar amonüyom. Hayatlara, olanaklara gel. Zengin olmak varmış lan.
Kendi hayatından kesitler böyle. Bir de İstanbul manzaraları var.
* Şey önemli; Yahya Kemal Beyatlı, Reşat Ekrem Koçu, Ahmet Rasim ve Ahmet Hamdi Tanpınar hakkında bazı mülahazatı şamildir. Demir Özlü'nün konferansı vardı iki hafta önce, ona gitmiştik. Ben pek severim Demir Özlü'yü. Beyoğlu'nu, Fatih'i, Beşiktaş civarlarını pek güzel anlatır. Varoluşçuluk kokan öykülerini, romanlarını beğenerek okudum, kendi deyişiyle yazdığı son bir kitabını da aynı şekilde, biraz hüzünle okuyacağım. Çünkü kulakları çok ağır işitiyordu, nefes alıp verirken oldukça zorlanıyordu. Yaşlılık. Son bir kitap yazıp veda edecek sanıyorum. Neyse, Tanpınar hakkındaki bir soruya, "Tanpınar benim yazarım değildir. Türkçeyi bozan bir yazardır ve romanlarında kadın yoktur," diye cevap verdi. Tartışılır; romanlarında kadın vardır, etkin bir biçimde vardır ve Türkçeyi bozma meselesi daha da tartışılır zannımca. Nereye geldik yav. Neyse, "Has Edebiyat" diye bir şey var,
Tanpınar da bu edebi türün kralı olarak görülüyor. Akademik çevrenin taptığı bir Mehmet Kaplan var, iki de Tanpınar. Biraz tabulaştırılmış kendisi. Romancılığının ve görece az bilinen yönüyle hikâyeciliğinin ve şairliğinin yanında akademisyenken tuttuğu notlarından Yeni Türk Edebiyatı için kallavi düzeyde eserler de çıkarmış biri Tanpınar. Hocası Yahya Kemal sayesinde geliştirdiği bir estetik anlayışı var. Bu bahsedilen dört yazarda da bu anlayış mevcut, belki Ahmet Rasim'de biraz daha siliktir. Bunlar Fransız yazarları okuyorlar, Proust mesela. Okumakla da kalmıyorlar, Yahya Kemal Fransa'da Albert Sorel'in öğrencisi oluyor, orada on sene kalıyor. Tanpınar'ın da Fransa maceraları mevcut. Yani oranın havasını, suyunu, ebedi ortamını da yakından tanımış oluyorlar haliyle. Sonra buraya dönüyorlar. Biliyorlar ki oradaki sanat anlayışını burada olduğu gibi ortaya koyamazlar, e yapılmış çünkü. Orada yapılmışı var. Milliyetçilik havaları esiyor onların zamanında üstüne. Ne yapıyor bunlar, tarihe dönüyorlar yüzlerini. Huzur'u düşünelim mesela, eski zamanların hayaletinden kurtulamaz karakterler. Hem kendileri, hem de yaratıcıları dolayısıyla. Böylece başka bir İstanbul çıkıyor ortaya. Koçu'nun ansiklopedisi, Ahmet Rasim'in mektupları, anıları, diğerlerini zaten biliyoruz. Bir de öyle bir İstanbul var işte.
* Melling'in resimleri ve bu resimlerin İstanbul'u, bu resimlerdeki İstanbul'un Orhan Pamuk'un çocukluğuyla etkileşimi.
* Pitoresk İstanbul. Arnavut kaldırımı sokaklar, vapurlar, vapurların dumanları, yıkılmaya yüz tutan binalar. Bu yapı İstanbul'a özgü, bu yüzden de çok değerli. Olay şu: planlanmış bir güzellik değil, rastlantısallığın güzelliği. Eh, burada rastlantısallıktan bol bir şey yok, zengin bir yer o konuda.
Doğu-Batı münakaşası, 6-7 Eylül olayları, daha bir dünya şey var kitapta.
Evet, Sessiz Ev'deyiz. Kitapla ilgili bu böyle, şu şöyle diyemiyorum, rahatlıkla spoiler olur. Sizler de tabii haftada iki veya üç kitap devirdiğiniz için bu kitabı da okuyacaksınız ya, bana darılırsınız. Veya çoktan okumuşsunuzdur kitabı, değil mi?.
Hayattan bambaşka beklentileri olan insanlar var bu romanda. Gomoniki var, faşosu var, kendi kendine triplere giren bir tarih doçenti var. Adam karısından falan ayrılmış, kendini içkiye vurmuş. Yani adamın dediğine göre hikaye anlatıcılığı yapıyorlar. Bu da kendinden memnun değil. Ya ben çok yanlış başladım aslında.
Şimdi ev var bir tane, konak gibi bir şey. Bu konakta bir babaanne yaşıyor, bir de cüce yaşıyor. Hizmetçi cüce ama aileyle daha değişik bir bağı var. Torun üç, geliyorlar bir gün konağa işte. Her sene geliyorlar, bu sene de geliyorlar. Sonra bir sürü olay oluyor. Beklentiler farklı olunca, dönem de 80'lerin hemen öncesi olunca buyurun şamataya. Yaa.
Nilgün havada bırakılmış bir karakter. Herkesi az çok biliyoruz, Nilgün'ü bilmiyoruz. Öğrenci, tamam. Komünist, o da tamam. E Nilgün'ün olayı kafaya üç beş küskü yiyip saçma bir şekilde ölmek miydi? Abisiyle çok hisli, çok anlamlı konuşmalar yapması mıydı? Faşo gencin kafayı kırmasını sağlamak mıydı? Nilgün niye vardı kardeş ya?
Babaannenin oğluyla ve eşiyle ilgili geriye dönüşleri, bu dönüşlerin şimdiyle bağı mükemmeldi. Romanın en sağlam kısımları buralardı hatta.
Ufaklığın adı Metin miydi, takıldığı ortamlar Bret Easton Ellis'in ortamlarının sekssiz, şiddetsiz hali. Demek ki dünyadaki zengin çocukları aynı şekilde eğleniyorlar. Helal.
Babaanne de tam Osmanlı kadını.
Hoş kitap, tabii hemen alıp okuyacaksınız.
Sait Faik var, bir de Halikarnas Balıkçısı var. Denize sevdalı bilmediğim, aklıma gelmeyen başka yazarlar vardır, lakin bu ikisi kraldır herhalde. Hele Balıkçı. Mavi Sürgün'ünü okuyanlar bilir olayları. Bodrum'a sürülüş, oraya, denize doğan aşk. Sonrası gelir zaten... Filmi de var, ben izlemedim. Mavi Sürgün'ün.
Bu kitapta bir dünya öykü var. Deniz insanları, denizden uzak kalmış insanlar, deliler, cesurlar, korkaklar, bir sürü insan. Tek bir insan var merkezde, onun yaşadıklarını okuyoruz. Bir de fırtınalar var, Akdeniz var, Ege var. Oralardan böyle üfür üfür deniz havası alıyoruz. Çok hoş.
Balıkçı'nın insanları genelde mücadeleci. Denizden uzak kalmış olan denize dönmeye çalışıyor, denizdeki adam yaşamaya çalışıyor, fırtınalara, cahil insanlara, kötü insanlara, insanlara karşı koyuyor, giderli yaşıyor. Sonunda keskin sirke de oluyorlar, murada da eriyorlar.
Çok hoş kitap, Anadolu'nun güneyinden, batısından böyle üfül üfül. Hoş.
Bu kitap bugün bitti.
Bizim Faruk Hoca vardı tarihçi, Sessiz Ev'in karakteri olan. O takdim ediyor kitabı. Yani o bulmuş, o yayımlamış gibi. Sebebi de kitabın sonunda var, Orhan Pamuk kitabı yazma sürecini, öncesini anlatmış. Çok güzel olmuş, keşke bütün yazarlar bunu bir şekilde yapsa. O fikirler nereden aklınıza geldi, böyle bir kitap yazma fikri ilk ne zaman aklınıza düştü. Tembellik yapmayın, yazın bunları da.

Evet, Beyaz Kale isimli bu eser, Faruk Hoca’nın Gebze'de yaptığı araştırmalar sırasında ortaya çıkmış. Kitap güzel. Bir bilgin var, Türk korsanlara esir düşüyor. Bir paşayla tanıştırılıyor. Sonra görevler veriliyor bunlara, yerine getiriyorlar. Derken padişahla tanışıyorlar, gerisini de anlatmayayım.

Güzel kitap, Doğu-Batı çakışması var, Evliya Çelebi falan var kitapta. Veba var. Hoş olmuş.


Böyle bir yazarın kitabını yazarken gülmeli, ciddi yazamam, kimse kusura kalmasın.
Yusuf Atılgan gibi az, az olmasının yanında nitelikli eserler verdi Vüs'at O. Bener. Nitelik ne, resmen kara yazının paşası kendisi. Buzul Çağının Virüsü ve Bay Muannit Sahtegi'nin Notları'nı geçen aylarda okumuştum. Kapalı metinler. Kapalıdan kastım, gerek cümlelerinin yapılarıyla olsun, gerek örtük anlatımıyla olsun, kolay anlaşılamayan, tekrar tekrar okunan bölümlere sahip metinler.
Buzul Çağının Virüsü'ndekinden ziyade, Bay Muannit Sahtegi'nin Notları'nda o kapkaralığı soluyoruz. Ölmek isteyen, ölemeyen, yaşayamayan bir adam var orada. Geçinmeye çalışan, evini lağım basan yaşlı bir adam.Yazmakla kurtulmaya çalışıyor, kurtulamıyor. Neyden kurtulacağını da bilmiyor sanki.
Kapan da otobiyografik öğeler taşıyan bir kitap, Bener'in diğer öykü kitapları gibi. Mızıkalı Yürüyüş ve Kara Tren kadar yoğun değil bu, fakat Muannit Sahtegi'nin düşen gölgesini bulmak mümkün öykülerde.
Hoş, çok hoş.