17. yy İstanbul’u ve dönemin müzik kültürü üzerine neredeyse antropolojik çalışma diyebileceğimiz bir roman. Uzun İhsan Efendi’nin bütün kitaplarını okudum ama hala Puslu Kıtalar Atlası’yla yarışacak bir roman yazmadı diyebilirim. Ama Suskunlar belki de benim için Puslu Kıtalar Atlası’ndan sonra ikinci en iyi kitabı olabilir. Amat da çok iyi yazılmış bir romandı ama sonu öyle biraz baştan savma bitirilmişti. Sanki yazar sıkılmış, yeter bu kadar diye nokta koymuş romana.
Dönemin müzik kültürünü güzel bir şekilde anlatmasının yanı sıra dini öğeleri bolca kullanmış ve bolca dini benzeştirmeler yapmış. Hatta Batın isminde Allah’ı bile romanına bir kişilik olarak eklemiş. Hz. İsa’ya pek benzeyen Zahir ise ekmek-şarap yerine kavun-rakı ikilisini kutsayarak hayli Türkleşmiş. Neyse.
Müzik kültürünün yanısıra dönemin hekimleri, müneccimleri, sufileri, din adamları, hırsızları, kadıları, tacirleri ... hakkında ayrıntılı bilgiler edinmek mümkün.
Davut’un aşk sarhoşluğu ile ve Eflatun’un içinden gelen sese kulak vererek İstanbul’da yaptıkları yürüyüşler ise tam bir görsel şölen yaşatıyor tabi hayal etmesini bilene.
Dini benzeştirmeler yapılırken bazı konuların Hristiyanlık yorumları daha ağır basmış. Örnek vermek gerekirse, Eflatun’un içinden gelen sese kulak vererek İstanbul’da yaptığı yolculukta tanık olduğu yedi büyük günah bir Dante sınıflandırmasıdır. Yine Zahir’in katledilmesi Hz. İsa’nın katledilmesinin Hristiyanlık yorumuna benziyor.
Cüce Efendi kişiliğinde ise dinin şekilsel yorumuna biraz alaycı eleştiriler getirmiş Uzun İhsan Efendi. Ben pek onun gibi düşünmüyorum bu konuda. Şekli reddederek öze ulaşmak herkes için mümkün müdür acaba?