Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Düşün Sonu & Milan Kundera Üzerine Bir İnceleme
Zekiye Antakyalıoğlu'nun Kundera incelemesini seneler önce almış, karıştırmış ama baştan sona okumamıştım. Kundera semineri öncesi hem Kundera'nın dünyasına biraz daha derinlemesine dalmak, hem de bilgilerimi zenginleştirmek üzere sıfırdan okudum kitabı - ve bayıldım. Böyle bir inceleme metni dilimizde yazıldığı için bence çok şanslıyız. Zekiye Hanım'ın ellerine, emeğine, aklına sağlık diyerek başlayayım sözlerime.

Kitabı bence Kundera külliyatını tamamladıktan sonra okumak gerekiyor, Kundera'nın edebiyatının tamamı üzerine bir inceleme olduğu için romanlara aşina olmak lazım, aksi halde epeyce spoilera maruz kalırsınız. Ama benim gibi bitirdikten sonra okuyunca ortaya çıkan resme bakmak ve parçaları birleştirmek açısından çok faydalı olduğu muhakkak.

"Estetik" ana başlığı üzerinden ilerliyor Antakyalıoğlu; Şakanın Estetiği, Zıtlıkların Estetiği ve Estetiğe Veda başlıklı üç ana bölümden oluşuyor metin. Son derece derinlikli ve kapsamlı bir inceleme bu ve teorik altyapısı da ziyadesiyle güçlü ama yazar bir akademik dil kullanmak yerine çok daha anlaşılır, yalın bir biçimde yazmış. Kundera'nın edebiyata dair denemelerinde de en sevdiğim yan budur, edebiyata dair edebi metinler üretir; okuru kavrama, teoriye boğmaz, neredeyse bir hikâye anlatır gibi anlatır derdini, bu metin de bu açıdan Kundera'nın izinde yürüyor diyebiliriz.

Girişteki "Anti-modern modernizm" başlıklı deneme sanırım içlerinde en sevdiklerimden biri oldu, Kundera'nın tanımlanması güç edebiyatına dair okuduğum en aydınlatıcı tanımlamaları okudum. Bütün bir Kundera edebiyatının göbeğinde yer alan "kitsch" kavramına dair olan bölüm ve bellek meselesine dair denemeler de yine çok lezzetliydi. Ve Kundera'nın son kitabı olan ve genelde çok da sevilmeyen Kayıtsızlık Şenliği'ne dair sunduğu perspektifi de yine çok büyük zevkle okudum.

Tek eleştirim şu olabilir; bence bu kitapta "Kundera ve Avrupa" diye bir bölüm de olmalıydı zira hep söylediğim gibi, "Avrupa", Kundera edebiyatının temel meselelerinden biri hatta bence her romanının baş kahramanı Avrupa, Zekiye Hanım bu konuda da yazsa şahane bir şeyler çıkardı eminim ortaya.

Ama çok sevdim, iyi ki okudum.

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Noel Hikayesi
Zambra’dan yine nefis bir minik metin Bir Noel Hikâyesi. Biraz böyle matruşka gibi bir küçük kitap bu, şöyle: Gris Tormante yayınevi, “Editörün Koleksiyonu” adlı bir dizi yayınlıyor, bir kitap yayınlanıp rafta yerini almadan önce yazar ve editör arasında ne yaşanıyor, o ilişkinin dinamikleri nedir bunları ortaya koymak üzere düşünülmüş bir iş bu; bir nevi işin kulisine çağırıyor okuru. Bu kitap da o dizi çerçevesinde yayımlanmış. Zambra, yazarlığa başladığı dönemde beraber çalıştığı ilk editörü David Tightwad ile tanışma ve birlikte çalışma öyküsünü anlatıyor, son yıllarda birlikte çalıştığı editörü Andres Braithwaite de bu öykünün editörlüğünü üstleniyor, bir de kitaba önsöz yazıyor - hatta bu önsözü yazmak için ön koşuluymuş metnin editörlüğünü yapmak.

Sonuçta Zambra anlatıyor, Braithwaite de dipnotlar aracılığıyla editörlüğünü konuşturuyor ve metne dahil oluyor. Ama ne dipnotlar! Basbayağı sohbet ediyorlar, teknik düzeltme ve önerilerin yanısıra “Santiago’nun yaz sıcaklarının biraz katlanılır olduğu o saatlerde...” gibi bir cümleye “hayır, katlanılır filan olmuyor” diye bir dipnot da düşüyor mesela Braithwate - bazı dipnotlara çok güldüm.

Metnin “düzeltilmiş”, nihaî halini görmüyoruz - yahut belki nihaî hali budur, bilmiyoruz. Kimi düzeltmeleri kabul etmiş ve kabul etmediklerini de bu şekilde bırakmış olabilir Zambra. Yani aslında bir anlamda okuru da bu “metni pişirme” sürecine dahil ediyor ve beraber akıl yürütmeye çağırıyor. Ben en azından bunu bir davet olarak kabul edip editörün düzeltmeleri üzerine düşünürken buldum kendimi.

Kısacık olsa da uzun yıllara yayılan bir öykü bu, Zambra’nın evlenip boşanmasını ve yeniden evlenmesini, Meksika’ya göç etmesini okuyoruz, bir yandan Şili edebiyatının dönemeçlerine de şahit oluyoruz, mesela Bolano ölüyor, ardından muazzam metni 2666 yayınlanıyor, bu kitap Zambra’yla editörünün ilişkisinde belirleyici rol üstleniyor vs.

Yazmanın doğasına ve arka planda olup bitenlere dair düşünen herkesin severek okuyacağı, son derece tatlı bir metin bence. Saliha Nilüfer çevirisi her zamanki gibi çok iyi.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Çocuk Geliyor
Yumruk gibi bir kitap, yumruk gibi. Gerçi Han Kang'ın hangi kitabı öyle değil ki? Okuduğum bu üçüncü kitabı ile beraber kendisinin dilimize çevrilen tüm eserlerini tamamlamış oldum ve her birine ayrı vuruldum. Çok büyük yazar gerçekten, çok.

"Çocuk Geliyor", Kore'de Mayıs 1980'de gerçekleşen askeri darbeye karşı yaşanan ve resmi rakamlara göre 165, tahminlere göre ise 2000'den fazla insanın öldürüldüğü Gwangju Ayaklanması'nı anlatıyor. Öyküleri iç içe geçmiş 6 kişinin üzerinden kuruyor yazar anlatıyı. Bu yukarıda verdiğim rakamlar ve makro detaylar kitapta yok. İyi ki de yok. Yazar hikâyesini makro verilerle değil, insanların gerçek hikâyeleriyle anlatmayı tercih etmiş ve bence o sayede zaten ortaya bu kadar dokunaklı bir kitap çıkmış. Olanların ve ölenlerin ardından hatırlanan minicik şeyler... Sesler, bakışlar, görüntüler. Unutmayı imkansız kılan, sıradanlaştıramadığımız şeyler.

Pek çok katliama, darbeye ve dehşete maruz kalmış topraklarda yaşadığımız için, bize hiç yabancı gelmeyecek bir öykü bu. "Anneler neden buradalar? Anneler ne suç işledi ki?" kısmında her hafta Galatasaray Meydanı'nda zulme uğrayan Cumartesi Anneleri'ni, darbeci generalin uçaktan inişinin anlatıldığı yerde Kenan Evren'i, şu cümleleri okuyunca Güneydoğu'da zırhlı araçlar altında kalıp ölen çocukları anımsayabilirsiniz: "Büyüklerin her zamanki gibi mutfakta toplanarak saat dokuz haberlerini izledikleri gece gizlice o kitapçığı açtım. Son sayfasına dek tüm resimlere baktım ve bir kız çocuğunun süngüyle derince yazılarak ezilmiş olan suratıyla karşılaştığım o anı unutamıyorum. Orada olduğundan bile habersiz olduğum yüreğimdeki hassas nokta ses çıkarmadan paramparça olmuştu."

Aslında 160 sayfalık bu hacimsiz romanı sık sık durup nefes alma ihtiyacı duyarak normalden çok daha uzun sürede okuyabildim. İşkenceler, cesetler, yas, şiddet, öfke, ağıtlar, vicdan... Öyle zorlu, öyle sert ki. Ve Han Kang her zamanki mesafeli ve duru diliyle insanın içine işleyecek biçimde anlatmış hepsini.

Çok, çok iyi. Çok etkileyici.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bahar Karları / Bereket Denizi 1
Yukio Mişima, edebiyat tarihinin en tuhaf karakterlerinden biri şüphesiz. Sıkı bir gelenekçi, öyle ki vaktiyle modernleşme karşıtı bir darbe teşebbüsünde bile bulunmuş bir ekibin parçası olmuş ve girişim başarısızlığa uğradıktan sonra intihar ederek yaşamına son vermiş. (Bu intihar, Henry Miller ve Marguerite Yourcenar’ın eserlerinde de yer almış, edebiyat tarihinde iz bırakmış bir hadise.) Geçenlerde aklıma düştü ve uzun bir aranın ardından Mişima’ya büyük dörtlemesi Bereket Denizi ile geri döneyim istedim.

Bahar Karları, dörtlemenin ilk kitabı. Mişima’nın hayatını ve ideolojik duruşunu bilince biraz daha kolay anlaşılıyor kitap. 1910’lu yıllarda, Tokyo’dayız; Meiji döneminin hemen sonrası. Japonya büyük bir dönüşümün eşiğinde. (Amin Maalouf’un Labirent kitabındaki Japonya bölümünü okumak yine bu dörtlemeyi daha iyi anlamak için faydalı olabilir diye düşünüyorum, tabii benim gibi Japon tarihi konusunda cahilseniz - ben çok faydalandım.) Kitapta bir Japon Kayıp Zamanın İzinde’si gibi bir hava var, karakterlerimizin tamamı toplumun üst kesiminden. Metnin odağı Kioyaki ile Satoko arasındaki aşk hikâyesi olsa da arkada dönüşmekte olan kültüre, bu acımasız dönüşüm döneminde yaşanan kimliksizleşmeye, kaybolan aidiyetlere ve tabii yeniden tanımlanmakta olan sınıflara dair çok şey var.

Mişima’nın daha önce okuduğum iki kitabı (Aşka Susamış ve Altın Köşk Tapınağı) epeyce acayip ve rahatsız ediciydi, Japonları okurken bunlarla karşılaşmaya alıştım artık, özellikle cinsellik ve şiddetle ilişkileri bizim alıştığımızın çok dışında olduğu için insan yadırgayabiliyor, bu kitapta da kendimi öyle şeyler okumaya hazırlamıştım ama öyle olmadı. Daha makro bir yerden kuruyor anlatısını Mişima ve zaman zaman karakterleri üzerinden epeyce felsefik sorgulamalara, kültürlerinin tinsel özüne dair akıl yürütmelere girişiyor. Dili her zamanki gibi çok şiirli, çok narin, sahiden bir bahar karı gibi kırılgan. Anlattığı büyük meselenin yanında ziyadesiyle atmosferik yazılmış, insanı alıp sahiden Japonya’ya götüren bir metin olması da bonus.

Bu kitabın bir başyapıt olduğuna dair bir mutabakat var, ben o kadar bayılmadım açıkçası ama epeyce sevdim. Dörtlemeye devam edeceğim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gözyaşları ve Azizler
Yok valla, sevemedim. Belki yanlış zamandır, ölümle ilgili bu kadar fikre maruz kalmak istemiyorum şu sıralar. Yazıldığı dönem için (1930lar) müthiş cesur ve iddialı cümleler barındırdığı şüphesiz. (“Yaşam tümüyle Tanrı’nın yokluğunun fazladan bir kanıtı.”) Yazarın biraz tepeden ve “öğreten adam” tadındaki üslubu da beni biraz itti sanırım. Fakat bana tanıdık gelen bazı yerler de oldu, olmadı değil. (“Çünkü kimse öğrenmek için okumaz, unutmak için okur insan.”) Ama gelin görün ki ben böyle aforizmaların ve türlü bilgece lafların ardı ardına sıralandığı kitapları sevmiyorum. Bana edebiyat verin. Cioran kendisi de söylemiş zaten: “Bütün bilgeler bir araya gelse Kral Lear’in lanetlemesinin ya da Ivan Karamazov’un saçma bir şey söylemesinin yerini tutamazlar.” Eh yani, bence de öyle. (“Pessoa 700 sayfa aforizma yazınca seviyorsun ama” diyeceksiniz şimdi... Evet, o yazınca seviyorum, ne var yani!)
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Rehin Alınmış Bir Batı: Ya da Orta Avrupa'nın Trajedisi
“Edebiyat ve Küçük Uluslar” başlıklı konferans ile 1983 yılında Le Débat dergisi için yazdığı “Rehin Alınmış Bir Batı ya da Orta Avrupa’nın Trajedisi” makalesini bir araya getiriyor.

Şayet benim gibi Kundera külliyatını tamamladıysanız, bu metinler size yeni bir şey söylemeyecektir. Ancak kendisinin zihnime kazınmış pek çok cümlesi arasından unutamadığım birkaç tanesinin öncüllerini bu kitapta bulabildiğim için mesudum - bir de beynimin içinde nasıl devasa bir Kundera çekmecesi olduğunu fark etmemi sağladı ve hoşuma gitti açıkçası, eheh. Örneğin 1986 tarihli Roman Sanatı'ndaki aşağıdaki pasajın neredeyse çok benzeri, bu kitapta yer alan 1983 tarihli makalede yer alıyor, ama o unutulmaz son cümlesi yok. Demek ki aradan geçen 3 senede o cevaba varmış kendisi. Bu pasajı anımsatmak isterim:

“Ortaçağ’da Avrupa birliği, din ortaklığına dayanıyordu. Modern Çağ’da din, yerini Avrupalıların kendilerini tanımladıkları, kendilerini buldukları, kendileriyle özdeşleştirdikleri yüksek değerlerin gerçekleştirilmesi olan kültüre (sanat, edebiyat, felsefe) bıraktı. Oysa bugün kültür de yerini terk ediyor. Ama neye ve kime? Avrupa’yı birleştirebilecek yüce değerlerin gerçekleşeceği alan nedir? Teknik ilerlemeler mi? Pazar mı? Demokrasi ideali taşıyan, hoşgörü ilkesine dayalı siyaset mi? Ama artık hiçbir zengin yaratıyı, hiçbir sağlam düşünceyi koruyamıyorsa bu hoşgörü, boş ve yararsız hale gelmiş olmuyor mu? Ya da kültürün el ayak çekmesi insanın kendini rahatlıkla teslim edeceği bir çeşit kurtuluş olarak algılanabilir mi? Bilemiyorum. Sadece kültürün, yerini çoktan terk ettiğini bildiğime inanıyorum. Böylece, Avrupa kimliği imgesi geçmişte kalıyor. O halde Avrupalı nedir? Avrupalı yoktur yahut Avrupalı, Avrupa özlemi çekendir.”

Keza yine 2005 tarihli Perde'de yaptığı müthiş büyük ulus - küçük ulus ayrımının da nüvelerini bu metinde bulmak mümkün. Şöyle diyordu orada: "Küçük ulusları büyük uluslardan ayıran nüfuslarının sayısı değil, daha derin bir şey: Varoluşları onlar için kuşkuya yer bırakmayan bir kesinlik değil, her zaman için bir sorun, bir tartışma konusu, bir risk; tarihe, onları aşan, onları kaale almayan, hatta onları fark etmeyen güce karşı savunma halindeler."

Bu kitapta da küçük ulus meselesini, ne Doğulu ne Batılı olabilmiş Orta Avrupa milletleri üzerinden güzelce didikliyor Kundera. Şöyle diyebilirim sanırım; benim gibi külliyatı tamamladıysanız size pek yeni bir şey sunmayacak bu kitap, ama Kundera'nın denemelerine çok hakim değilseniz, onlarda ne bulacağınızın güzel bir önizlemesi olabilir.

Bir küçük parantez: Hep söylüyorum, Kundera tam anlamıyla bir Avrupalı yazardı, edebiyatının her yerine sinmiş bir Avrupa meselesi vardı; Avrupa'nın ne olduğuna, nereye gittiğine dair akıl yürüten, bir coğrafi bölgenin ötesinde her şeyi biçimlendiren bir koca unsur olarak ona romanlarında yer veren biriydi. Bence o bayrağı Javier Marias teslim almıştı, onu da yitirdik. Şimdi bana sorarsanız Ali Smith taşıyor bayrağı, Mevsimler dörtlemesiyle bu meseleyi derinlemesine didikleyerek bu derdi devraldı gibime geliyor. Neyse sonuçta bu kitap da, Kundera'nın Avrupalılığı derken ne kastettiğimin anlaşılmasını sağlayabilir. Ne söyleyeceğini biliyor olmama rağmen ilgiyle okudum.

Son olarak; 1968'de, yani kitaptaki ilk konuşmanın hemen ertesinde Julio Cortazar, Carlos Fuentes ve Gabriel Garcia Marquez, o konuşmanın yapıldığı kongrenin bir anlamda tetiklediği Prag Baharı ayaklanmasına destek vermek için Prag'a gitmişlerdi. O seyahatten çok sevdiğim bir fotoğrafı da bu gönderiye eklemek istiyorum, bulunsun.

Of amma uzun oldu ya. Arz ederim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ungenach
Yıl bitmeden bir Thomas Bernhard okuyayım dedim, minik romanı Ungenach’ı aldım elime. Kötü bir roman asla değil bu ama Bernhard edebiyatına göre biraz vasat diyebiliriz.

Bernhard yine huysuzluğunu ve huzursuzluğunu birilerinin ağzından anlatmayı seçiyor. Amerika’da yaşayan akademisyen Robert, babasının ve üvey kardeşi Karl’ın ölümünün ardından mirası paylaştırmak için ailenin Ungenach’taki devasa orman arazisine gidiyor. Kitap, miras paylaşımından sorumlu avukat/noter Moro’nun monoloğu ve sonrasında da ölen Karl’ın kimi gönderilmiş kimi gönderilmemiş hüzünlü mektupları ve anlatıcımız Robert’ın aralara giren kendi yılgın iç sesinden oluşuyor.

Tabii tüm bunlar olurken Bernhard bize göç etmeye, aidiyetlere, kimliğe, adalete dair bir sürü soru sorduruyor. Sanki kısa felsefi denemelerin kurmacayla birbirine bağlanması yoluyla oluşturulmuş gibi bir roman bu. Mesela şöyle pasajlar okuyoruz: “bugün ne çekiyorsak aklın elinden çekiyoruz, yoksulluktan değil ve yaşlılık gençliğin tersi, ki ben gençliği tamamen doğal bir kendini beğenmişlik olan, itici bir şey olarak tarif ediyorum... umarsızlığa kapılmamak için hangi yana bakmalı? Bu, sizin yaptığınız sevgili Zoiss, bu da bir pes ediş ve ihtimal ki çok daha utandırıcı... çünkü bu paylaştırma, bu, gördüğüm kadarıyla, akıl almaz boyutlarda bölüştürme... çünkü bu gelişme, toplumsallaşma, devletin ve de dünyanın bu şekilde miskinleşmesi de aynı biçimde absürd... çünkü sosyalizm ve komünizm peşinde hep birlikte telef olacağız, tıpkı kralların ve krallıkların peşinde telef olduğumuz gibi, çünkü telef olmak mecburiyetindeyiz... çünkü her şeyin sonuçta varacağı yer orası, çöküş...”

Ezcümle; okuması zor, derdi çok, okurdan efor isteyen, küçücük hacmiyle kocaman sorular soran bir kitap kendisi. Arka kapaktaki şu alıntıyı da ekleyip bitireyim, çünkü bu tam bir Bernhard pasajı: “Hepimiz bir felaket halet-i ruhiyesinde yaşarız. Yapımız anarşiye eğilimli bir yapıdır. İçimizdeki her şey sürekli kuşkunun gözetimindedir. Ortada eblehlik olsun ya da olmasın, her şeyde katlanılmazlık vardır. Temelde dünya, ne açıdan bakarsak bakalım, katlanılmazlıktan ibarettir.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dr. Aira'nın Mucizevi Tedavileri
Yine saçmasapan bir Aira kitabı. (Burada iyi bir şey söylemeye çalışıyorum.) Yani ne diyeyim, süper uçuk. Daha önce hiç Aira okumadıysanız zırva gelebilecek ama kendisini biraz tanıyanların çok seveceği bir kitap bence bu. Çeşitli bilinç üstü yöntemlerle hastaları iyileştirebileceğini düşünen bir doktorun öyküsünü okuyoruz bu küçük novellada. Karakterin adının yazarın adıyla aynı olması elbette bir şeyler söylüyor; pek çok fikir ortaya atılabilir ama acaba Aira, mucize tedaviler derken kendi kitaplarını ve onlarda ortaya koyduğu bazı tuhaf teorileri mi kastediyor diye düşünüyor insan. Velhasıl, yüzeyinde eğlenceli ama bir yandan da tüm Airalar gibi o yüzeyin altında bir şeyler de anlatan, metafiziğe, estetiğe, sisteme dair örtülü teoriler / fikirler barındırıyor. Aira’nın büyülü gerçekçiliğe hem benzeyen hem benzemeyen, üstkurmacayı bolca kullandığı acayip ve nefis tarzına alışmakta olduğumu hissettirdi bana. Ki bu da ne güzel bir şey.

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tropik Güncesi
Yine çok sevdim, bu ay neyse ki okuduklarımdan çok memnunum. Mutis tropiklerde bir mavnayla yapılan bir yolculuk anlatıyor. Ve fakat yolculuğu, kaptanı, ırmağı, mavnayı alegorik okumak lazım sanki. Yolculuk bir tür hayat yolculuğu. Lakin bunu didaktikleşmeden aktarmayı başarıyor, çok sade, nefis ve epey sürükleyici bir dille. Aralarda Pessoa’yı anımsatan şahane içgörüler var. Bir tanesini ekleyerek tamamlıyorum: “Kimsenin kimseyi dinlemediğini bilmek. Kimsenin kimseden haberdar olmadığını. Sözün kendisinin bir kandırmaca, hayallerimizin ve gerçeklerimizin eğreti binasını saran, gizleyen ve gömen bir tuzak olduğunu bilmek; bunların hepsi iletilebilir olmayanın mührüyle mühürlenmiştir.”

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ezilmiş ve Aşağılanmışlar
Yine bir "yazan Dostoyevski olmasaydı sağda solda bu kitapla ilgili çok daha gerçek ve sert eleştiriler olurdu" vakasıyla geldim. Biraz baktım; herkes pek övüyor, bence bu büyük ölçüde yazarın isminin şanından kaynaklanıyor.

Bildiğiniz gibi kronolojik olarak Dostoyevski okumayı sürdürüyorum; Sibirya sürgünü ve kürek mahkûmiyetinden sonra yazdığı ilk eseri olan Ezilmiş ve Aşağılanmışlar'a vardım. Daha önce Beyaz Geceler için söylediğim şeyi bunun için de söyleyebiliriz; Dostoyevski'nin yine kendini tuhaf bir melodrama kaptırdığını görüyoruz bu kitapta da, fakat yine, yakın zamanda yazacağı o büyük eserlerin ayak sesleri, onları yazmak üzere dönüşeceği kişinin fısıltıları, o eserlerin nüvelerini de görmek mümkün.

Kitabın son sözünde Joseph Frank da, bu eserin Dostoyevski'nin sürgün sonrasında yazdığı altı kitap içinde en zayıfı olduğunu, aşırı duygusal tonlamalar kullandığını ancak kitabın her sayfasında Dostoyevski'nin yeni bir yaratıcılık aşamasında olduğumuzu duyumsayabileceğimizi söylüyor, ben de tamamen bu fikirle tamamladım kitabı. (Bu arada nedense Nietzsche çok sevmiş eseri, sonunda "gözyaşlarına boğulmuş" (?!), Joseph Frank de buna benim kadar şaşırmış; "Koca Nietzsche, Dostoyevski'nin kullandığı melodramatik tekniklere nasıl gönülden teslim olur?" diyor, valla tuhaf gerçekten.)

Kitabın hikâyesinde çok anlatacak bir şey yok. Romantik melodramlara uygun bir aşk hikâyesi, tefrika romanlarda şart olduğu üzere biraz entrika ve gizemle örülü, ayrı gözüküp ileride birleşen iki ayrı öyküyü okuyoruz. Bence en güzelini Dostoyevski'nin kendisi söylemiş: "romanımda insandan çok kuklayı andıran, amaçsızca sayfalar arasında dolaşan pek çok karakter olduğunu, sanatsal bir amaca hizmet etmediklerini kabul ediyorum."

Bizzat yazar sıkıntının bunca farkındayken bana da çok bir şey demek düşmez, düşene bir de ben vurmayayım. (Oha) Neyse, sonuçta ben bu Dostoyevski yolculuğundan büyük haz alıyorum, yazarın yolu gözümde belirginleşiyor ve yolu yürüdükçe varacağım şeylerin lezzeti ağzımı sulandırıyor. Sen yürü biz izleyelim Fyodor amca.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir