Rehin Alınmış Bir Batı: Ya da Orta Avrupa'nın Trajedisi
“Edebiyat ve Küçük Uluslar” başlıklı konferans ile 1983 yılında Le Débat dergisi için yazdığı “Rehin Alınmış Bir Batı ya da Orta Avrupa’nın Trajedisi” makalesini bir araya getiriyor.
Şayet benim gibi Kundera külliyatını tamamladıysanız, bu metinler size yeni bir şey söylemeyecektir. Ancak kendisinin zihnime kazınmış pek çok cümlesi arasından unutamadığım birkaç tanesinin öncüllerini bu kitapta bulabildiğim için mesudum - bir de beynimin içinde nasıl devasa bir Kundera çekmecesi olduğunu fark etmemi sağladı ve hoşuma gitti açıkçası, eheh. Örneğin 1986 tarihli Roman Sanatı'ndaki aşağıdaki pasajın neredeyse çok benzeri, bu kitapta yer alan 1983 tarihli makalede yer alıyor, ama o unutulmaz son cümlesi yok. Demek ki aradan geçen 3 senede o cevaba varmış kendisi. Bu pasajı anımsatmak isterim:
“Ortaçağ’da Avrupa birliği, din ortaklığına dayanıyordu. Modern Çağ’da din, yerini Avrupalıların kendilerini tanımladıkları, kendilerini buldukları, kendileriyle özdeşleştirdikleri yüksek değerlerin gerçekleştirilmesi olan kültüre (sanat, edebiyat, felsefe) bıraktı. Oysa bugün kültür de yerini terk ediyor. Ama neye ve kime? Avrupa’yı birleştirebilecek yüce değerlerin gerçekleşeceği alan nedir? Teknik ilerlemeler mi? Pazar mı? Demokrasi ideali taşıyan, hoşgörü ilkesine dayalı siyaset mi? Ama artık hiçbir zengin yaratıyı, hiçbir sağlam düşünceyi koruyamıyorsa bu hoşgörü, boş ve yararsız hale gelmiş olmuyor mu? Ya da kültürün el ayak çekmesi insanın kendini rahatlıkla teslim edeceği bir çeşit kurtuluş olarak algılanabilir mi? Bilemiyorum. Sadece kültürün, yerini çoktan terk ettiğini bildiğime inanıyorum. Böylece, Avrupa kimliği imgesi geçmişte kalıyor. O halde Avrupalı nedir? Avrupalı yoktur yahut Avrupalı, Avrupa özlemi çekendir.”
Keza yine 2005 tarihli Perde'de yaptığı müthiş büyük ulus - küçük ulus ayrımının da nüvelerini bu metinde bulmak mümkün. Şöyle diyordu orada: "Küçük ulusları büyük uluslardan ayıran nüfuslarının sayısı değil, daha derin bir şey: Varoluşları onlar için kuşkuya yer bırakmayan bir kesinlik değil, her zaman için bir sorun, bir tartışma konusu, bir risk; tarihe, onları aşan, onları kaale almayan, hatta onları fark etmeyen güce karşı savunma halindeler."
Bu kitapta da küçük ulus meselesini, ne Doğulu ne Batılı olabilmiş Orta Avrupa milletleri üzerinden güzelce didikliyor Kundera. Şöyle diyebilirim sanırım; benim gibi külliyatı tamamladıysanız size pek yeni bir şey sunmayacak bu kitap, ama Kundera'nın denemelerine çok hakim değilseniz, onlarda ne bulacağınızın güzel bir önizlemesi olabilir.
Bir küçük parantez: Hep söylüyorum, Kundera tam anlamıyla bir Avrupalı yazardı, edebiyatının her yerine sinmiş bir Avrupa meselesi vardı; Avrupa'nın ne olduğuna, nereye gittiğine dair akıl yürüten, bir coğrafi bölgenin ötesinde her şeyi biçimlendiren bir koca unsur olarak ona romanlarında yer veren biriydi. Bence o bayrağı Javier Marias teslim almıştı, onu da yitirdik. Şimdi bana sorarsanız Ali Smith taşıyor bayrağı, Mevsimler dörtlemesiyle bu meseleyi derinlemesine didikleyerek bu derdi devraldı gibime geliyor. Neyse sonuçta bu kitap da, Kundera'nın Avrupalılığı derken ne kastettiğimin anlaşılmasını sağlayabilir. Ne söyleyeceğini biliyor olmama rağmen ilgiyle okudum.
Son olarak; 1968'de, yani kitaptaki ilk konuşmanın hemen ertesinde Julio Cortazar, Carlos Fuentes ve Gabriel Garcia Marquez, o konuşmanın yapıldığı kongrenin bir anlamda tetiklediği Prag Baharı ayaklanmasına destek vermek için Prag'a gitmişlerdi. O seyahatten çok sevdiğim bir fotoğrafı da bu gönderiye eklemek istiyorum, bulunsun.
Of amma uzun oldu ya. Arz ederim.