Zamanın Doğasına Dair Çarpıcı Karşıtlık
"Kızgın Rüzgarların Ülkesinde", sadece bir seyahatname veya etnografik çalışma değil, iki ayrı varoluş halinin, iki zaman algısının ve iki bilgelik yolunun iç içe geçtiği şiirsel bir manifesto gibi duruyor. Galsan Tschinag'ın sesi, sanki Altay Dağları'ndan esen kadim bir rüzgarla geliyor ve modern dünyanın "okumuş" insanının yüzüne çarpıyor.
Kitabın özünde şu var: Batı'nın (veya modern kent insanının) "bilgisi" ile göçebenin "bilgeliği" arasındaki kadim bir hesaplaşma/değil, diyalog arayışı. Tschinag, okura şunu fısıldıyor adeta: "Siz kitaplarla, teknolojiyle, soyut kavramlarla donanmış haldeyken, biz dağlarla, rüzgarla, atların kişnemesiyle ve ateşin etrafında anlatılan hikayelerle öğrendik. Sizin 'ilerleme' dediğiniz şey, sizi yurtsuz bıraktı. Bizim 'göç' dediğimiz şey ise, her adımda yurdu yeniden keşfetti."
Kitaptan aklımda kalan şu sahne çok güçlü: Yazar, bir yandan Tuva halkının Sovyetler döneminde yaşadığı kültürel erozyonu, çobanlıktan koparılışın trajedisini anlatırken; diğer yandan bu kopuşu yaşamış modern okura, aslında kaybettiği bir şeyi hatırlatıyor: Dinleme becerisini ve anlatının iyileştirici gücünü.
Bu kitap, bir vicdan muhasebesi için davetiye gibi. Okurken insan kendini, "Acaba ben hangi taraftayım? Yoksa her ikisinin arasında sıkışmış, her iki dünyanın da nimetlerinden ve yüklerinden pay alan biri miyim?" diye sorarken buluyor. Tschinag, yargılamıyor; sadece "Biz böyleyiz, siz öylesiniz. Gelin, birbirimizin hikayesini, sözünü kesmeden dinleyelim," diyor. Belki de kitabın en büyük mesajı bu: "Sözü kesmeyin. Çünkü kesilen her söz, boğulan bir nehir, kaybolan bir bilgelik ve iyileşmeyen bir yaradır."