Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kaçak Atlar / Bereket Denizi 2
Mişima’nın Bereket Denizi’nde yüzmeyi sürdürüyorum. İkinci kitap olan Kaçak Atlar, ilk kitapta yan karakterler olarak tanıştığımız Honda ve Iinuma’yı merkezine alıyor, ve bir de Iinuma’nın bu kitapta tanıştığımız oğlu Isao’yu tanıştırıyor bizimle. 19 yaşındaki Isao çok güçlü yazılmış bir karakter ve Mişima’nın hayatını okuyunca daha anlamlı hale geliyor onun hikâyesi. İlk kitapla ilgili değerlendirmemde de yazdığım gibi, Mişima aslında kendi sonunu haber vermiş bu büyük dörtlemesi boyunca. Şimdi kalkıştığı darbe girişimini ve intiharla sonuçlanan hayatını bilince, burada anlattığı öykü çok daha başka türlü okunuyor.

Tuhaf ki, muhtemelen kendindeki bazı itkilerden ilhamla yazdığı Isao karakterini gerçek bir kahraman gibi anlatmıyor Mişima, yahut bana öyle gelmedi. Kusurlu, toy bir delikanlı okudum. “Arılık” diye tanımladığı şeyi tek paradigması haline getirmiş bir karakter bu. Kolayca yüceltilebilecek bu arılık takıntısının insanı nasıl radikalleştirebileceğini ve hatta bağnazlığa götürebileceğini süzdüm ben bu öyküden ama benim böyle algılamamın sebebi kendi politik yatkınlıklarım ve biçimlenmem de olabilir. Ama sonuçta Mişima neredeyse tarafsız bir yerden kurguluyor karakterini diyebiliriz sanırım.

Japonya’nın kapitalizmle imtihanının büyük bir çürümüşlüğe yol açacağına inanan, Meiji döneminin reformlarına karşı çıkan, samuray değerlerine dönülmesi gerektiğine inanan Isao bir gün “Kutsal Rüzgar Birliği”nin öyküsünü anlatan bir kitap okuyor ve ondan sonra hayatında her şey değişiyor. İlk kitapta tanıştığımız ve aradan geçen 20 yılda yargıç olmuş olan Honda ise, onda çocukluk arkadaşı ve ilk kitabın baş kahramanı Kiyoaki’yi görüyor ve bu genç adama büyük bir bağlılık geliştiriyor.

İlk kitaptaki kadar şiirli olmasa da, Mişima’nın dili yine çok güzel. İdealizme ya da aslında her tür “-izm”in çalışma dinamiklerine, düşünce ve eylem arasındaki çizgiye, bireysel olanla toplumsal olanın kolayca muğlaklaşabilen sınırlarına dair çok şey söyleyen bir kitap Kaçak Atlar. Okudukça Japon kültürüne hem aşinalık kazanıyor, hem de eş zamanlı olarak yabancılaşıyorum gibi, öyle de tuhaf bir etkisi var bu dörtlemenin üzerimde.

Şafak Tapınağı ile devam o halde bakalım.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Şafak Tapınağı / Bereket Denizi 3
Mişima’nın Bereket Denizi dörtlemesinin en az sevilen kitabı olan Şafak Tapınağı, benimse en iştahla okuduğum kitap oldu. Diğerlerinden daha iyi olduğunu düşünmüyorum ama daha sürükleyici, daha cesur, daha doğrudandı, çok hevesle okudum.

Bu tabii kitabın problemli yanları olmadığı anlamına gelmiyor. Yapısal olarak diğerlerinden farklı bir kitap bu, birinci bölümde serinin başından beri tanıdığımız Honda’nın Tayland ve Hindistan’a yaptığı seyahati okuyoruz. Çocukluk arkadaşı Kiyoaki’nin farklı bedenlerde yer yüzüne geri döndüğüne inanan Honda bu kitapta da yine bir bedenin peşine düşüyor. Bu kısımları temellendirmek için ilk bölümde uzun uzun yeniden doğuşa dair türlü mistik teorilere yer verilmiş. Antik Yunan’dan Budizm’e uzanan hatları didikliyor, epeyce kavramsal tartışmalara giriyor Mişima. Açıkçası buralar benim gibi mistisizme pek ilgi duymayan biri için epeyce zorlayıcıydı. Konuyu temellendirmek için bunları anlatmasını anlıyorum ama romanın akışını bozacak denli uzun ve detaylı olduğunu söylemem lazım.

İkinci kısımda ise birden son derece dünyevi bir hikâyenin içinde buluyoruz kendimizi. 57 yaşında gelmiş erdemli karakterimiz Honda, içinde o güne dek varlığından haberdar bile olmadığı son derece karanlık yanlar keşfediyor. Üç kitaptır “bu nasıl Japon edebiyatı, hiç tuhaf cinsel fanteziler okumadık” diyordum, sonunda vardık oraya... Japonların tenle ve tene dair olanla kurdukları mistik, tekinsiz, sansürsüz ilişkiyi okumak her defasında hem rahatsız edici, hem merak uyandırıcı oluyor, yine öyle oldu.

Ancak açıkçası Honda’nın ruhani olandan bedensel olana uzanan yolculuğunda ikna edici olmayan yanlar bulduğumu söylemem lazım. İlk iki kitapta bambaşka çizilen bu karakterin geçirdiği büyük dönüşümü daha iyi anlatabilirdi yazar gibime geliyor. İkinci Dünya Savaşı sonrası Japon toplumun yaşadığı büyük yıkım ve hayal kırıklığı da sadece satır aralarında verilmiş. Bundan öncekilerde anlatısını çok daha toplumsal bir yerden kuran Mişima, bu defa tamamen kişisel olana odaklanıyor. Bu da kitabı okuması daha kolay ama sanki biraz daha yüzeysel hale getiriyor. İlginç mi, çok ilginç ama serinin geri kalanına göre biraz kopuk bir metin Şafak Tapınağı. Böyle.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İlahi Komedya
Merhaba, ben geldim. Uzun yollar yürüdüm de geldim, Dante ile öte dünyanın sayısız dairesini yürüdüm, yürüye yürüye cehennemin en dışından arafa vardım, günahlarımız bir bir silindi, yolun sonunda cennete vardık. Uzun, çok uzun bir yolculuktu - ama ne yolculuk!

İlahi Komedya’yı burada anlatmak şüphesiz imkansız, bu kitabı genel olarak anlatmak mümkün mü onu da bilmiyorum gerçi. Batı edebiyatının kurucu metinlerinden biri kendisi malum, sayısız kez incelenmiş, sökülmüş yeniden yapılmış, didiklenmiş bir metin. Ben de zaten okuduğum kitaplarda sürekli olarak kendisine verilen referansları artık daha iyi anlamak istediğim için cesaret edip okudum. Buraya bir küçük not düşeyim: mevzubahis 700 sayfalık bir şiir olunca, elbette çeviri meselesi büyük önem kazanıyor. Bizdeki yaygın kabul ödül de almış olan Rekin Teksoy çevirisinden okumak, ben de vaktiyle ona biraz göz gezdirmiştim. Yakın zamanda Alfa’dan çıkan Seçkin Erdi çevirisini tercih etme sebebim hem bu yeni çeviriye bir şans vermek, hem bu çevirinin orijinal İtalyanca metnin 18, 19 ve 20. yüzyıllardan üç ayrı İngilizce çeviriyle kelime kelime karşılaştırılarak hazırlanmış olması, hem de William Blake’in meşhur resimlerinin bu baskıda ilgili bölümlere yerleştirilmiş olması idi. Ben tercihimden memnun kaldım ama tabii Rekin Teksoy çevirisi de başka bir deneyim, farkındayım.

Dediğim gibi, anlatmak çok zor; hissetmek, deneyimlemek lazım bu metni. Homeros, Vergilius ve Ovidius’un metinleri kadar büyük ve onlara sırtını yaslayarak yükselen bir şiir bu. Özellikle Cehennem’in dokuz dairesini dolaşırken ortaya koyduğu siyasi alegoriler, yedi ölümcül günahın izinde Araf’ı gezerken sunduğu evrensel perspektif, Cennet bölümünde Papalık makamına yaptığı eleştirilerin hepsi zamanının çok ötesinde, çok şaşırtıcı, çok büyüleyici.

Bir de tabii ünlü Beatrice ile -özellikle Cennet bölümünde- yakından tanışmak ve Dante’nin herbiri birbirinden lezzetli kelimeleriyle hemhal olmak pek tarifsiz bir deneyimdi. Anlatıp duruyorum ama sözcük bu işte aslında: tarifsiz. Kendini hazır hisseden her okurun yolu buraya çıksın dilerim.

Bu uzun yolculuğun sonundaki vaziyetimi de yine Dante tariflesin madem: “Ölmedim, ama diri de değilim.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Cümleler Yıkılır Ardından, modern şiirin örneklerinin olduğu bir kitap. Geneli lirik temalar olsa da içinde toplumsal meselelere karşı duyarlılığı yansıtan şiirler de var. Sık sık gündemde olan şiddet ve kadın cinayetlerine karşı duyarlılık beni duygulandırdı. Yalnız bu değil 6 Şubat’ta yaşanan depremin hislerini yansıtan bir şiir de mevcut. Günümüz şairlerinin toplumculuğu artık yok sayılır. İnsani duyguların yanında bu gerçeklere de yer verdiği için şaire bir okur olarak teşekkür ediyorum. Günlük konuşma diline yakın şiirlerde aralarda imgeler de kullanılmış, ahenk unsurlarından pek yararlanılmamış, üslubu özgür. Herhangi bir vesileyle bu kitapla karşılaşırsanız hayat size güzel vakit geçirmeniz için bir mesaj veriyordur. Bir çay kahve molası verin ve bir ses edinmiş şairin bu kitabını karıştırın. Tebrik ediyor, duyarlılığın ve şiirlerin devamının gelmesini diliyorum.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Karanlıkların Efendisi
Merhaba, ağzım burnum kanlar içinde yazıyorum bu satırları, zira Ernesto Sabato'dan dev bir dayak yedim. Buna benzer son büyük dayağımı Carlos Fuentes'ten yemiştim, Deri Değiştirmek'i okurken. Böyle şeyleri nasıl yazıyorsunuz ya? Okuru bunca zorlamak acımasızlık değil mi?

Eylül Hanım ne diyorsunuz Allah aşkına, valla ne diyorum ben de bilmiyorum. Sénior Sabato ile Tünel'de "meh" duygusu ile başlayan, Kahramanlar ve Mezarları ile "ooo" dedirten yolculuğum, "vay canına" diye karşıladığım Karanlıkların Efendisi ile şimdilik sonlandı. Romana bunca benzemeyen ve bir yandan da köküne kadar roman olan çok az kitap vardır, sanırım kendisini en iyi böyle anlatabilirim.

Sabato, görece konvansiyonel başladığı üçlemesinde deneysel şeyler deneyeceğinin sinyalini ikinci kitapta vermişti, burada ise arşa çıkarıyor konuyu. Kendisinin aslen fizikçi olmasına şaşmamak gerek, romanın bildiğimiz biçimleri ve dinamikleriyle bir fizikçinin maharetiyle oynamış çünkü. İkinci kitapta roman içine roman yerleştirirken, bu defa yazarı romanın içine, kahramanları kitabın dışına koyuyor. (Avignon'dan Lawrence Durrell bunu beğendi...) Sanırım kitaptaki şu bölümü buraya almak iyi olacaktır meseleyi anlatmak adına: "Söz konusu olan, romanın bunalımı mı yoksa bunalımın romanı mı? İkisi de. Özü, misyonu, değeri araştırılıyor. Ama bütün bunlar dışarıdan yapıldı. İçeriden inceleme denemeleri oldu fakat daha derine gidilmeliydi. Romancının, oyuna katıldığı bir roman. Kurgunun içindeki bir yazardan söz etmiyorum. Romanın içinde bulunanın, romanın yazarı olması gibi uç bir olasılıktan söz ediyorum. Fakat bir gözlemci, bir gazeteci, bir tanık olarak değil, bir roman kişisi olarak; ancak kendi ruhundan çıkmış olsalar da ötekilerle aynı nitelikte olan bir yazardan söz ediyorum. Kendi bileşenleriyle birlikte yaşayacak, çıldırmış bir özne olarak."

Tam buradaki gibi, çıldırmış bir Ernesto Sabato'nun öyküsünü, hem yazar hem kahraman olarak okuyoruz. Sanatın da, beynin de sınırlarını zorlayan ve bence çok sıkı bir sistem eleştirisi sunan çok nev-i şahsına münhasır ve anlatılamaz bir kitap kendisi. Bunun ötesinde bir şey demek sahiden zor, bir koca deneyim olarak yaşamak gerek. Arz ederim.

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Havanın Adları
Meksikalı yazar Alberto Ruy Sanchez'in Mogador Beşlisi'nin ilk kitabı olan Dokuz Kere Şaşkınlık'a vurulmuştum malumunuz. Şöyle yazmıştım o kitap için: "Italo Calvino'nun Görünmez Kentler'ini Carlos Fuentes ve Jorge Luis Borges almış; Fuentes bolca erotizm boca etmiş içine, Borges de 'biraz daha hayal katalım biz buna' demiş, ortaya Dokuz Kere Şaşkınlık çıkmış." Beşlinin ikinci kitabı Havanın Adları çıkınca hemen kaptım tabii kendisini, zira içime işleyen Mogador'a yeniden gitme şansını kaçıramazdım!

Evet, yeniden o olağanüstü şehirdeyiz: "Mogador yankılanan seslerin şehridir, surları ise şarkısına şekil veren, sesini yükselten dudaklarıdır sanki. Surların altı yüz altmışaltı kulesinin her biri üzerinde taştan oyulmuş ve rüzgarın etkisiyle fırıldak gibi dönen, arka bacakları arasındaki huniyle şehrin gürültülerini süzüp onları ilk kez dinleyenleri ağızlarından çıkan ve arabesk şarkılara dönüştüren seslerle duygulandırıp ağlatan içi boş ejderhalar vardır." Ah Mogador, nasıl muazzamsın!

O seslerden biri de Kadiya'nın sesi... Bu ikinci kitapta Mogador'un sakinlerinden biri olan Fatma'yı, bedenini saran arzuları ve Kadiya'nın sesinin ona ettiklerini okuyoruz. Mogador bu kez biraz daha arka planda kalıyor, Fatma'nın öyküsüne odaklanıyoruz. İsimlerden anlamışsınızdır, Mogador'un Arap kültüründen aldığı esin bu kitapta daha bariz şekilde gözüküyor. Yazarın şehri yaratırken Fas'ın Essaouira kentinden ilham aldığını biliyoruz, Latin Amerika ve Arap kültürleri arasında kurduğu bak bu kitapta çok daha somut beliriyor.

Fatma'nın tutkuyla, arzuyla, hazla örülü hikâyesi çok leziz. Yine rüyalar, sesler, renkler, kokularla dolu bir kitap bu. Dokuz Kere Şaşkınlık kadar olmasa da, Havanın Adları'nı da çok, çok sevdim. Küçük, uçucu, nev-i şahsına münhasır bir masal. Bu beşliyi tamamlayacağım günü iple çekiyorum.

Bir küçük not: kitabın maalesef ciddi biçimde gözden geçirilmesi gerekmekte. Çok bariz olmadıkça bunları yazmamayı tercih ediyorum ama o kadar çok yazım ve basım hatası var ki, maalesef okuma keyfini ciddi şekilde düşürüyor; sanki hiç editör elinden geçmemiş gibi. İlk kitap hiç böyle değildi, o nedenle şaşırdım ve üzüldüm. Umarım düzeltilir.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Masumiyet Müzesi
Masumiyet Müzesi’ni seneler önce ilk okuduğumda anlattığı aşk hikâyesine takılmıştım - daha doğrusu bu bir aşk hikâyesi mi sorusuna takılmıştım diyeyim. Şimdi dizi uyarlaması gelmeden bir kez daha okuyunca hem kendi sorumu cevaplayabildim hem de bambaşka bir yerden çarpıldım.

Her şeyden önce: bu ne kuşatıcı bir romandı, hatırladım. Kaç kitap insanı böyle ele geçirebiliyor, böyle zihninin, kalbinin her kıvrımına nüfuz edebiliyor, insana bunu yapabiliyor? Bu kudrete sahip kitaplar pek az şüphesiz, Masumiyet Müzesi ise bunu -hem de birden fazla mekânizmayla- yapabilen bir acayip kitap; bazen boğarak, bazen hüzünlendirerek, bazen korkutarak; ama okura “kendinden başka bir şeyle meşgul olma” şansı vermediği muhakkak.

Önce sorumu yanıtlayayım, seneler önceki Eylül bu soruyu sorabildiğine göre demek ki daha katı ve tabii çok daha tecrübesizmiş. Eylülcüğüm, bu bir aşk hikâyesidir elbette, aşkın bir biçiminin hikâyesidir yahut, zira aşkın ne çok biçimi vardır, aradan geçen zamanda bunu öğrenmiş olmana sevindim. Aşk; tutku, saplantı, arzu, öfke, haz, haset, hayranlık, intikam, gurur, dostluk ve daha nicesinden müteşekkil bir şeydir ve her büyük aşk hikâyesinin içinde miktarları değişmekle beraber bunların hepsinden biraz muhakkak bulunur.

Ancak bu sefer beni asıl çarpan şey Pamuk’un üstkurmacadaki ustalığı oldu. Bu kitap şayet Füsun ve Kemal’in öyküsünden ibaret olsa; hikâyeyi Orhan Pamuk’a yazdırma, biriktirme ve müze ekseni olmasa çok daha zayıf bir metin olurdu kanımca. Kitabın sonlarına doğru yazarın dediği gibi: “müzelerin asıl konusu gurur”dur sahiden ve bu kitap da aşkın o gururlu yanına bakmaya bir çağrı bence. Tüm kitap boyunca namus, bekaret gibi başlıklar çerçevesinde kadınların gururla kurduğu ilişkiyi ve Kemal’in aşkı için yaptığı şeylerin kendisini nasıl “gurursuzlaştırdığını” okuduktan sonra meselesi gurur olan bir müzeyle öykünün bitmesinden daha tamamlayıcı bir final hayal edemiyorum.

Bu kitaba dair çok şey söylendi, daha binlerce şey söylenebilir ve söylenecektir şüphesiz; benim ikinci okumadan sonraki bu sözlerim de bu koroya eklesin. İyi ki var bu kitap ve iyi ki her seferinde bambaşka bir hikâye anlatıyor.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mayta'nın Öyküsü
Mario Vargas Llosa’yı çok seviyorum, çok sevdiğim için kitapları bitmesin istiyorum, o yüzden kendimi tuta tuta, yavaş yavaş okuyorum - Mayta’nın Öyküsü de çok uzun zamandır kitaplığımda beklettiğim eserlerindendi, sonunda artık dayanamadım.

Mevzubahis Mayta, Llosa’nın kurguladığı bir Troçkist bir devrimci; tıpkı bizdeki gibi çok parçalı Peru solunun idealist, hayalci ve hüzünlü devrimcilerinden biri. Llosa’nın kurmacanın türlü imkanlarını kullanarak anlatıyla oynamayı ne kadar sevdiğini biliyoruz, burada da yine aynı işi yapıyor. Mayta’nın öyküsünü, (güya) kendisinin okul arkadaşı olan bir yazarın ağzından dinliyoruz. Arkadaşının devrimci olduğunu ve sonunun hapiste bittiğini öğrenip öyküyü araştırmaya başlayan bir yazarın ağzından okuyoruz. Ne ne kadar gerçek anlamak güç ama Llosa’nın çevresinde buna benzer hikâyelere sahip çok sayıda insan olduğunu tahmin ediyorum, dolayısıyla gerçekliği kurmacayla çok becerikli bir biçimde harmanladığını söyleyebiliriz.

En ustalıklı örneğini Yeşil Ev’de verdiği geçişken anlatıyı burada da kullanıyor, “ben” diye konuşan anlatıcımız Mayta’yı tanıyan insanlarla konuşup onun tarihinde bir kazı çalışması yaparken zaman zaman bizzat Mayta’ya dönüşüyor, onun ağzından anlatıyor, gittiği sokaklarda zaman birden değişiyor, 30 sene öncesinin karmaşasına bürünüyor, günümüzde başlayan paragraf geçmişte bitiyor. Takip etmesi belki biraz zor gelebilir ama alışınca müthiş haz veriyor, Llosa’nın okurla bu biçimde oynamasına ben zaten bayılıyorum.

Devrim nedir, devrimci kime denir, şiddet mücadelenin neresinde durur, adaleti nasıl tanımlarız, büyük halk hareketlerinde bireyi nereye koymak gerekir, ahlakın sınırları nerede başlar nerede biter gibi bir dolu kocaman soruyu da soran ve Mayta’nın hayat öyküsü üzerinden türlü yanıtlar üreten; hem anlattıkları, hem anlatma biçimiyle ziyadesiyle akılda kalıcı, lezzetli bir roman bu. Baskısı yok şu sıra ama Can Yayınları Llosa külliyatını yeniden yayınlama işine giriştiği için yakın zamanda gelecektir diye tahmin ediyorum. Arz ederim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Katedral'de Sohbet
Mario Vargas Llosa'nın "eğer yazdıklarım arasında yangından sadece bir romanımı kurtarmak zorunda kalsaydım onu kurtarırdım” dediği ve yıllardır dilimize çevrilmesini beklediğimiz Katedral'de Sohbet sayesinde uzun bir Peru yolculuğu yaptım, döndüm.

"Acaba Peru tam olarak ne zaman çuvallamıştı?" diye soruyor kitaptaki Santiago - sorunun içinde gizli diğer soru ise "peki ben ne zaman çuvallamıştım, hayatımın hangi anıydı?". Bir burjuva çocuğu olan ve ailesinden farklı bir hayatı seçen Santiago'nun, babasının eski şoförü Ambrosio ile yıllar sonra Katedral adlı tavernada oturup bu sorulara cevap aramak üzere geçmişi deşmelerini okuyoruz.

Llosa, Yeşil Ev'de de yaptığı manyaklığı bu kitabın bazı bölümlerinde de yapıyor: Aynı anda 4 farklı öyküyü anlatıyor, her paragrafta diğer öyküye geçiyor, mekân ve karakterler durmadan değişiyor, dikkatinizi bir an kaybederseniz hikâyeden kopmanız olası. Ama kendisi bize acımış olsa gerek ki bu deliliği bu kez sadece bazı bölümlerde yapmış. Her ne kadar diğer kısımlarda da kitap lineer ilerlemiyor olsa da, Yeşil Ev kadar zorlu da değil asla. Zamanda sürekli ileri geri giderek parçaları birleştiriyor Llosa ve 800 sayfanın sonunda elimize ihtişamlı bir çöküş öyküsü bıraktığını fark ediyoruz.

Teknik olarak çok etkileyici bir kitap, büyük yazarlık böyle bir şey hakikaten. Latin Amerika toplumları ile benzerliklerimiz hep söylenir, burada da aynı şeyi görmek mümkün. Ya ezen ya ezilen tarafta yer almak zorunda kaldığınız, ara pozisyonları benimsemenin imkansızlaştığı bir siyasi ve toplumsal çürüme içinde hayatta kalanları okuyoruz. Ve tabii herkese yayılan bir büyük umutsuzluk hali... (Tanıdık geldi mi?)

Bu kitap Peru'nun Odria diktatörlüğü döneminin değil, baskı altında yaşamak zorunda kalan her toplumun öyküsü bence. Çürümenin toplumun her sosyoekonomik sınıfına yansımasının kaçınılmaz olduğunun öyküsü.

Ben çok sevdim ama benim için yine de bir "Teke Şenliği" olmadı, zira o bambaşka bir şeydi. Ama Santiago, Ambrosio ve özellikle de Don Fermin'le tanışmanızı çok isterim. (O nasıl müthiş çizilmiş, nasıl gerçek bir karakterdir ya!)

Böyle. Llosa'cığım, iyi ki.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Malina & Ingeborg Bachmann 100 Yaşında
Malina çok zor bir kitap, ben de kendisini çok zor bir zamanda okudum. Savaştan ötürü odaklanmakta güçlük çekerek, kendime zamanlar çalmaya çalışarak. Bir yandan da içine savaşın bu kadar sindiği bir kitabı okumak için daha doğru bir zaman da olamazdı belki, kim bilir. “Mutlak aşkın romanı” mı bu kitap hakikaten? Bir cinayet romanı mı? Ya da hatta bir toplu katliamın romanı mı? Nasıl tarif etmeli Malina’yı bilmiyorum, sanırım arka kapaktaki “yaşadığımız çağa ilişkin ağrılı bir öngörü” olabilecek en doğru tanım gibi. Aslına bakarsanız Malina kim, onu da hala bilmiyorum. Bunca belirsizliğe rağmen olağanüstü bir haz duyarak okudum bu kitabı ama, onu biliyorum. Çok tekinsiz, çok depresif ve fakat müthiş şekilde iyi yazılmış bir kitap bu. Kadın anlatıcımızın gerçeklikle ilişkisi koptukça biz de patriarka – faşizm ekseninde çok acayip bağıntılara varıyoruz. Bu ikisinin ne kadar beraber çalıştıklarını, nasıl günlük gerçekliğimizin doğal parçaları haline geldiklerini, durmadan işleyen ve biz kadınları biçimlendirmeye çalışan mekânizmalar olduklarını çok sarsıcı şekilde anlatıyor Bachmann. İyi ki yazılmış bu kitap. Hayatımın çeşitli dönemlerinde kendisine geri döneceğimi ve her dönüşümde kendisinden başka şeyler işiteceğimi biliyorum. “Dil, ceza demektir. Her şey dile geçmek zorundadır ve her şey, suçuna ve bu suçun kapsamına göre, yine dil içerisinde yitip gitmek zorundadır.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir