Onaylı Yorumlar

Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Ocak 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kelimeler, kavramlar, değerlerin ölçüsü ve dengesi
Sosyolojik, tarihsel ve politik inceleme/yorum ve tespitler içeren bu kitap;383 sayfa olup 4. baskısını yapmıştır. 9 bölüm halinde, Göktürkler ’den, Türkiye Cumhuriyeti’ne kadar geçen süreci, sebep-sonuç ilişkilerini irdelemiştir.

Daha önceleri; farklı zaman ve coğrafi bölgelerde yaşanan, etnik kimlik ve inançlardan kaynaklanan, insan hakları ihlalleri konusunda eserler okumuştum. Türklerin de maruz kaldığı haksızlıkları konu edinen eserleri okusam da bu kadar detaylı, derli-toplu ve güncel yorumlarla desteklenen bir çalışmayla karşılaşmamıştım. Bu arada, Selenge Yayınları’nın kurucusu ve Türk Tarihi kitaplarının yazarı; Merhum D. Ahsen Batur (1954-2022) hakkında, kitapta kısa da olsa bir özgeçmiş bilgisinin olmamasını, bir noksanlık olarak görüyorum.

Okuduğum ve incelemeye değer bulduğum bu kitap; yoğun bir şekilde Türklerin geçmişinden ve sorunlarından bahsettiği için; ilk anda önyargılı olarak, “üstün ırk yaratma çabası, ırkçılık söylemi” gibi algılanabilir. Bazı anlatımlara, duygular karışmış olabilir, yanlış/noksan bilgi aktarımı da olabilir. Fakat genel bir çerçeveyle gözlemlediğimizde; gözden kaçırdığımız, görmezlikten geldiğimiz, fark edemediğimiz nice sorunlar olduğunu göreceğiz.

Bireysel, grupsal, toplumsal ve küresel; sorun/ayrışma/çekişme/çatışma ve vuruşmaların ana kaynağı; kelimeler, kavramlar ve ortak değerlerin ölçüsünü ve dengesini tutturamamaktan kaynaklanmaktadır. Bilinç farklılıkları, zihinlerde oluşan enerjilerin çarpışmasından; kanlı savaşlara kadar varan bir kaos ortamını tetiklemektedir. Bu inanç ve düşünce farklılıkları; koca evrende, birlikte yaşam alanlarını daraltmakta ve kıyasıya bir mücadele ortamı yaratmaktadır. İlk etapta hatırımıza; Moğol İstilası, Haçlı Seferleri, Kerbela Vakası ve diğer savaşlar/ihtilaller/ayaklanmalar gelmektedir. En büyük algı ve mantık hatalarımız; elma ile armutların aynı kefeye koyulması, tuz ile şekerin karıştırılması, baskül ile altın tartılması, inançla aklın karşı karşıya getirilmesi, bilimin din ile açıklanması, elekle su taşınmasına benzer çelişkiler ve gereksiz sentezlerden doğmaktadır.

İnanç, kültürel kimlik, coğrafik aidiyet, soy bağı; farklı farklı değer ve anlam ifade etmektedirler. Dayanışma içerisinde olabilirler fakat karıştırıp tek parça yapılmaları; yaradılışa, doğal gerçekliğe ve insanın beklentilerine aykırıdır. Sayfa 342’de anlatıldığı gibi; “Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık; sonra da birbirinizi tanıyasınız diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, en ziyade takvâ sahibi olanınızdır. Allah ise her şeyi bilir, her şeyden haberdardır. K.K. Hücûrat Süresi 13. Ayet) kutsal beyanı da inancın ve soy kimliğinin ayrı ayrı karşılık bulmasının gereğini açıklamaktadır. Bütün Türklerin aynı dini inanca, aynı mezhep anlayışıyla bağlanma zorunluluğu yoktur. Aynı dine inananların da hepsinin aynı etnik soydan olması beklenemez. Bir ateist de inanmadığı için, coğrafik/kültürel ve etnik kimliğinden dışlanamaz. Yaratan ile doğuran özneler farklıdır. Uygulayan ile seçen farklıdır. Eğiten ve öğreten unsurlar farklıdır. Kendi kimliklerimizi koruyarak biz, irademiz, tercihlerimiz ve eylemlerimizden sorumluyuz.

Yazar eserinde; Göktürkler’ den sonra “Türk” kelimesinin kullanılmadığını, Osmanlı’nın son dönemlerinde “Jöntürkler” olarak sürgünden geri döndüğünü belirtmektedir. Çok uluslu Osmanlı Devleti’nin dağılış ve yıkılış sürecinde, her topluluk kendi başının çaresine bakınca, Anadolu’da kalanların, kurtuluş mücadelesinden sonra kurduğu Cumhuriyet ile birlikte Türk olmanın ön plana çıktığı vurgulanmaktadır.

İnanç ve sözde dini gereklilik uğruna, Türk kimliğini/ milli değerlerini/ gelenek ve göreneklerini gereksiz görenlerin; Arap kültürünü ön plana çıkarmaları, İngiliz Muhipler Cemiyeti ve Amerikan mandacılığına taraftar olmaları; mantıksızlık, tutarsızlık, akılsızlık ve bir tür ihanet olmuyor mu? Demokrasi, Laiklik ve hukuk devleti düzleminde; anayasal yurttaşlık bağıyla aynı vatan topraklarını kendine yurt edinmiş bireylerin; diğer kimlikleri de önemlidir/gereklidir/ değerlidir fakat ayrışmaya ve vuruşmaya neden olacak nitelikle, ön plana çıkarılması, bütünlük açısından sakıncalıdır. Ayrıca bir inanç veya ideoloji öğretisi; kültürel ve etnik bir kimliği ön plana çıkararak yürümeyi uygun bulmayabilir fakat bünyesine katıp eritmesi/yok sayması da uygun değildir.

500 Yıl önce İspanya’dan göçe zorlanan Sefarad Yahudilerine kucak Açan Osmanlı, bünyesinde aynı zamanda; Müslüman ve Hıristiyan toplumları da barındırıyordu. Bu birliktelik; gelişen bilimsel, siyasal, teknolojik ve sosyolojik ilerlemeler karşısında, mukavemet ve dayanışmasını sürdürebilseydi, Osmanlı Devleti, dünyanın en güçlü, en gelişmiş, en adil, en örnek alınacak ülkesi olurdu.

30. sayfada, Rus tarihçi Lev Gumilev’den yapılan; “Türkler köle edilecek, hafife alınacak bir millet değildir.” cümlesi her ne kadar bir özgüven aşılasa da, tarihsel gerçekler ve kitabın adının “1200 yıllık sürgün” ile hazin serüvenlerden bahsetmesi, bu özgüven ile çelişiyor. 281. sayfada, Celali(öfkeliler) isyanlarının da, bu tür kimlikleri yok sayma girişimlerine tepki olarak çıktığını anlatmaktadır. Lozan Anlaşması’ndan sonra mübadele döneminde, Anadolu’daki Hıristiyan Türklerin ve Rumların; Yunanistan’daki Müslüman Türklerle mübadele yoluyla anayurtlarından edilmesi de insanın doğasına aykırı, savaş ve kargaşa şartlarında aceleden alınmış hatalı bir karardır. Vatana olan bağlılık ve aidiyette; inanç ve etnik kimlik unsurları arasında bir ayrım yapılmamalıydı.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: “Tanışıp, kaynaşasınız diye sizleri kavim kavim yarattık” ilahi mesajı ışığında da değerlendirecek olursak; “Müslüman değilse Türk değildir, her Türk Müslümandır” reddiyesi yanlıştır, tutarsızdır. “Türk ise başka bir aidiyete, inanca, kimliğe ihtiyacı yoktur” mantığı ve özgüveni hatalıdır. “Türk’ün Türk’ ten başka dostu yoktur” karamsarlığı gereksizdir. “Mutluluğun kaynağını, yeterliliğini, Türk olmaya bağlamak” noksan bir önermedir. “Osmanlı torunu” tarihsel coşkusuyla, kavim kimliğinin, etnik aidiyetlerin yok sayılması hayallere teslim olmaktır. Dört yanlış bir doğruyu götürdüğü gibi, kırk yanlışın toplamından da bir doğru çıkmıyor maalesef. Fakat okuduğumuz/gördüğümüz/gözlemlediğimiz yanlışlar, doğruları bulmamıza kılavuzluk ediyor.

İyi okumalar..

Yanıtla
4
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
03 Ocak 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Türk Tarih Araştırmaları İçin Rehber Niteliğinde Bir Eser
Büyük şarkiyatçı, tarihçi ve etnogenez teorisinin kuramcısı Lev Nikolayeviç Gumilöv'in en meşhur eseri olan "Eski Türkler" adlı bu eser, yazarın hayatındaki büyük bir kırılmadan sonra kaleme alınmıştır.

Gumilöv, Leningrad Üniversitesi Şarkiyat Enstitüsü'nde burslu bir şekilde çalışmalarını yürütürken V. Paşuto ve B. Rıbakoff'la girdiği akademik tartışmalar ve polemikler nedeniyle üniversiteden ayrılmış ve bursu kesilmiştir. İşsiz kalan Gumilöv geçinebilmek için Leningrad Psikoterapi Hastanesi kütüphanesinde bir iş bulmuş ve burada hem çalışmış hem de akademik araştırmalarını sürdürmüştür. Nitekim bu dönemde hastane yönetimi tarafından destek gören Gumilöv "Eski Türkler" adıyla kaleme aldığı doktora tezini başarıyla tamamlamıştır.

Ortaya çıkan bu şaheser üzerinden 60 yıldan fazla bir zaman geçmesine rağmen, Türk tarihine dair yapılmış en kapsamlı ve nitelikli akademik çalışmalardan biri olma özelliğini taşımaktadır. Gumilöv kaleme aldığı bu eser ilk Türklere, ilk kağanlıklara, Türklerin siyasi ve sosyal yaşamlarına ışık tutan bir rehber niteliğindedir.

Bu eserin önemli ve kıymetli olmasının bir diğer nedeni ise, eserde müellifin analiz ve sentez metodunu kullanarak önemli kanaatler oluşturmasıdır. Yazar eserinde tarihi kaynakları tenkid etmekte, onomastik ve etnogenetik sorunları derinlemesine incelemektedir.
Yanıtla
8
5
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
02 Ocak 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ahi Evran'a dair bir hikaye...
Romanda Selçuklu İmparatorluğu'nun Moğollarla savaştığı dönemlerde, 13.yy.ın başlarında İran'dan Anadolu'ya gelen Ahi Evran'ın hayat hikayesi çevresinde günümüz İstanbul'unda geçen bir hikaye de katılarak, o dönemin ahilik birliğinin Selçuklu Devleti'ne olan etkisi ve Türklerin Anadolu'ya yerleşme çabaları anlatılıyor.

Yazar, romanda Ahi Evran'ın ve kurduğu Ahilik birliğinin Türklerin Anadolu'ya yerleşmesindeki önemini, biraz tarihi olaylarla biraz da kendi oluşturduğu kurguyla okuyucuya aktarmaya çalışıyor.

Bir çok kitapta, dizi ve filmde karşımıza çıkan, Türk tarihinde kim oldukları hiç bir zaman bilinmeyen fakat tarihimize her zaman yön veren "ak sakallılar" tezi de kabul görüyor kitapta.

Ayrıca kısa kısa da olsa Kayı Obası'nın Anadolu'ya gelişi ve Ahilerle olan temaslarından, Ahilerin Osmanlı Devleti'nin kuruluşuna verdikleri katkılardan, Ahi Evran ile Nasreddin Hoca'nın aynı kişi olduğu tezinden, Ahi Evran ile Mevlana'nın çekişmesinden de bahsediliyor romanda.

İlk defa bir kitabını okuduğum yazarın dili akıcı ve sade. Ayrıca romanın 1200'lü yıllarda geçen bölümleri de dahil, yazar bana göre bir çok yazarın doğru bulmadığım şekilde kullandığı gibi kitaplarında geçen dönemlere ait ağdalı eski sözcükleri kullanmadan ve konu bütünlüğünü bozmadan güzel bir Türkçe ile yazmış.

Selçuklu Devleti'nin o dönemlerdeki durumu hakkında genel olarak bilinen konulardan bahsedilen kitapta, Ahi Evran ve Ahilik Teşkilatına dair çok dile getirilmeyen farklı düşünceler ve tezleri okuyup üzerinde düşünüp araştırma yapılabilecek bir roman olmuş.

"Çok gün görmüş, çok diyar gezmiş ve çok gönüle girip çok sır örtmüşlerdi." (s.16)

"Dünyada bilinmeyen bir şey yoktur, bilmeyenler vardır." (s.88)
Yanıtla
8
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
30 Aralık 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Nazilerin Kutsal İncili
Stanford'da klasik eserler profesörü olan Christopher B. Krebs tarafından hazırlanan ve birinci yüzyılda Romalı tarihçi Tacitus tarafından Latince yazılmış, erken bir tarihsel etnolojik monografi olan “Dünyanın En Tehlikeli Kitabı Roma İmparatorluğu’ndan Nazi Almanyası’na Tacitus’un Germania’sı” adlı eser bütün bir ulusun kültürel kimliğini derinlemesine irdelemektedir. Christopher B. Krebs, Germania'nın geniş kapsamlı etkisinin izini sürerek, eski bir metnin nasıl dünyanın en tehlikeli kitapları arasında yerini aldığını ortaya koyuyor.

Romalı tarihçi Tacitus, eski Almanlar hakkında pek pohpohlayıcı olmayan küçük bir kitap olan Germania'yı yazdığında, yüzyıllar sonra Nazilerin onu "bir İncil" olarak göklere çıkaracağını ve Almanya'yı toprakları üzerinde diriltmeye yemin edeceğini öngöremezdi.

Eser, birçok kuzey kabilesinin geleneklerini, tarihlerini ve karakterlerini tanımlamakta ve tüm yönleri ile ele almaktadır. Aynı zamanda eser kurgusu ve anlatısı ile Germen halkları için yüceltici ve kutsallık barındıran bir metindir. Nitekim bu halkların geçmişi ve geleceğine dair ulusal ahlaki erdemleri barındırmakta ve yol göstermektedir.

Kitapta Germen halklarının çetin ve zor şartlar altında nasıl bir ulus inşa ettikleri ve sahip oldukları milli bilince sıklıkla atıfta bulunulur. Bilhassa onların sert, sadık, savaşçı, iffetli ve kahramanlıkları sıklıkla dile getirilir. Almanlar ırksal olarak homojendir. Tacitus, ortak vücut tiplerinin mavi gözler, sarı saçlar, kocaman çerçeveler olarak ifade etmektedir.

Yazar eserinde Alman halklarının yüceliğini ve saflığını şu sözleri ile vurgulamaktadır: “Almanya halkının diğer halklarla evlilik yoluyla asla lekelenmediği ve kendine özgü bir ulus olarak öne çıktığı görüşünü kabul ediyorum. Almanlar, saf ve türünün tek örneğidir.”

Bu kitap, Nazi ideolojisinin fikirsel temellerini inşa eden en önemli kitaplardan biridir. Adolf Hitler’in ve ekibinin eylemlerini harekete geçirmede en temel motivasyon kaynaklarından biri olan bu kitap Alman halklarını, tarihini, gelenek-göreneklerini ve Nazi ideolojisini anlamak için araştırmacıların ilk başvuru eserlerinden birisidir.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum  3
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
30 Aralık 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Barthold’un Orta Asya Tarihi ve Uygarlığı Yorumları
Vasily V. Barthold, Orta Asya tarihi üzerine yapılan akademik çalışmalarda eserlerine atıf yapılmadan geçilmeyen otorite isimlerden biri (1869-1930). Mezun olduğu üniversitede çalışmalarını sürdürüp 32 yaşında profesör olan yazar, “Moğol İstilasına Kadar Türkistan” ve “Müslüman Kültürü” gibi onlarca verimli çalışmaya imza atmış. Rusya’da yaşanan karışıklıklar ve rejim değişikliği de bilimsel çalışmalarındaki hızını etkilememiş. Bir Rus olarak Arap, Fars ve Türk dillerine değişik lehçeleriyle vâkıf olması, hayranlık uyandıran bir özelliği olmuş. Prof. Dr. Fuad Köprülü’nün davetiyle Türkiye’ye gelen Barthold, Türkiyat Enstitüsü’nde dersler vermiş (1926). Ders notları kitaplaştırılmak suretiyle günümüze kadar ulaştırılmış.

“Orta Asya”, yazarın farklı çalışmalarının bir araya getirilmesi suretiyle 4 bölüm halinde tanzim edilmiş. İlk bölümde Türkistan coğrafyası, tarihi ve Türkler hakkında genel bilgiler verilmiş. “Bozkırdan Türkistan’ın uygar bölgelerine gelen insanlar, yerli kültürün etkisinde kalmak ve yerleşik düzene geçmek zorundaydılar. Bununla birlikte onlar, nüfusça kalabalık oldukları için, yalnızca dillerini korumuyor, aynı zamanda onu yerli halk arasında yaygınlaştırıyorlardı da. Başlayan ve henüz bitmeyen bu süreç, bölgenin tedrici surette Türkleşmesi sürecidir. Geçmişteki Farsça isminin yerine Türkçe isim alan ilk şehir, bilindiği kadarıyla Taşkent’ti. Bu isim, X. Yüzyıl coğrafyacılarının eserlerinde geçen Binket yerine artık XI. Yüzyılda kullanılmaktaydı.” (s. 43)

İlk bölümün dikkat çeken diğer konusu, Moğol istilası öncesi bölgedeki Hristiyanlık inancı. Aslında bu başlık altında sadece Hristiyanlık inancı değil, Budizm ve İslam gibi diğer inanışlar üzerinde de durulmuş. “IV. Yüzyılda Doğuda önemli ölçüde Hıristiyan hareketi başlamıştı (muhtemelen bazı misyonerler buraya daha önce gelmişlerdi); 334’de Merv’de bir Hıristiyan piskoposluğu görmekteyiz. Ama Hıristiyan yayılması düalist faaliyetlere göre bariz şekilde zayıftı. Pers hükümdarlarının Hıristiyanlara karşı dini takibat başlatması, Hıristiyanlığın Roma İmparatorluğu’nda hakim din haline gelmesinden sonra Batı İran’daki Hıristiyanların (ki oradaki Hıristiyanlar Doğudakilerden hayli fazlaydılar) kolayca Roma topraklarına kaçabildikleri sırada başlamıştı. Bundan başka Rafızilerin yayılışı, yabancı propaganda olarak görüldüğü için, her yerde sıkı takibat altındaydı. Buddistler, Hıristiyanlar ve Marchionitler Horasan’a kapağı atmışlardı; Deysanîler, Maniheistler ve Mazdakîler Sâsânî İmparatorluğu sınırları ötesinde necat bulabilirlerdi.” (s. 53)

İkinci bölümde, Yedisu Tarihi kapsamında 7 başlıkta Usunlar, Karluklar, Türkler, Karahanlılar, Karahitaylar, Kalmıklar ve Moğulistan hakkında detaylar verilmiş. “Türklerin ülkesinde ilk Müslüman hanedan olarak Karahanlılar, elbette İslam’ın yayılmasıyla ilgilenmek zorundaydılar ve bu bağlamda onların saltanat dönemi Orta Asya tarihinde oldukça önemli bir yer tutar. İbn el-Esîr, 349/960 yılında 200 bin çadırdan müteşekkil bir Türk kitlesinin İslam’ı kabul ettiğini nakletmektedir ki, bu kayıt elbette Yedisu ve Doğu Türkistan sakinleriyle, özellikle de Doğu Türkistan’daki göçebelerin sayısı hiçbir zaman bu kadar kalabalık olmadığı için Yedisu halkıyla ilgilidir.” (s. 108)

Üçüncü bölüm, genel olarak Orta Asya tarihinden yansımalara ayrılmış. Bu kapsamda Timuriler, Tacikler, Kırgızlar ve Türkmenler incelenmiş. Burada özellikle Türkmenler için İslam öncesi dönemden 19. yüzyıla kadar ayrıntılı bilgiler verilmiş. (s. 259-337) Kitabın diğer kısımlarında olduğu gibi bu kısımda da dini hayata ve Türklerin İslam’ı kabulüne ilişkin satırlar mevcut: “Halifeliğin Türk komşuları yavaş yavaş İslam kültürünün etkisi altına girmek ve Müslümanlığı kabul etmek zorundaydılar. Kaşgarya’da Müslümanlığın yayılışıyla ilgili en eski efsanelerde, Müslüman kervanlarının taşıdıkları malların, -örneğin pahalı kumaşlar ve şeker- Türklerin hoşuna gittiği, böylece bilâhare bu güzergah üzerindeki Türklerin İslam diniyle tanıştıkları anlatılmaktadır. Muhtemelen aynı şey diğer bölgelerde de olmuştur. X. Yüzyılda Oğuzlar arasında İslam’ın yayılma süreci yavaş seyretmiştir. İbni Fadlan, 922 yılında Oğuzlar arasında tıpkı VIII. Yüzyılda Moğolistan’daki Türklerde uygulanan pagan defin geleneklerine şahit olduğunu yazmaktadır.” (s. 276)

Türkmenlerin, kurulan devletlerdeki konumlarına dair fazlaca bilgiye rastlanılıyor: “Türkmenler, Selçuklu hanedanının tüm fetih hareketlerine iştirak ettiler ve onun çökmesinden sonra atabek hanedanlarını kurdular (küçük yaştaki Selçuklu şehzâdelerine vasilik eden ve bilâhare bağımsız hâkimler haline gelenlere bu isim veriliyordu). Örneğin Suriyeli Nureddin Mahmud 1164’de Mısır’a ordu sevk ettiğinde, ordu saflarında Türkmenler vardı. İşte bu ordunun komutanlarından biri olan Kürd Salahaddin Yusuf, Mısır, Suriye ve Trablus’u ele geçirerek Eyyubi hanedanının temellerini attı; onun Afrika’daki seferlerine ‘Guzlar’ da katılmışlardı ki, bunlardan bir kısmı Kuzey Afrika ve Güney İspanya’yı hakimiyet altına alan Muvahhidlerin emîri Ebu Yusuf Yakub’un (1184-1199) saflarına katılmışlardır. Oğuz beylerinden Şaban adlı birine İspanya’da yıllık 7000 dinar (yaklaşık 35 000 Ruble) geliri olan büyük bir dirlik verilmişti.” (s. 293)

Son bölümde, uygarlık tarihinden yansımalar kapsamında Amu-derya, Sır-derya ve Horasan bölgeleri işleniyor: “Tüm Türkistan gibi, Amu-derya havzasıyla ilgili detaylı bilgilere ancak Arap fetihlerinden itibaren rastlıyoruz. Kitab-ı Mukaddes’teki Gihon nehriyle ilgili rivayetlerden yola çıkarak, ülkenin eski kültürüyle alâkalı bir şeyler bulma girişimleri daha önce de başarısızlığa uğramıştı. Göründüğü kadarıyla İncil’de geçen nehir adı Amu-derya’ya ancak İslamî dönemde verilmişti. Nehrin eski Farsça adı Vahş, Yunanlılar tarafından ‘Oks’ şeklinde tercüme edilmiş ve günümüze kadar nehrin bir kolunun adı olarak korunmuştur. Yunanlılar, bu ismi nehrin orta akımlarında bir yerde işitmişlerdi, ama göründüğü kadarıyla Harezm’de de kullanılıyordu.” (s. 373)

Oldukça kapsamlı olarak hazırlanan bu eserde, derlemeyi ve çeviriyi yapan merhum D. Ahsen Batur’un emeğini vurgulamak gerekir. Ülkemize kazandırdığı diğer eserlerinde olduğu gibi burada da çevirinin ötesinde bir gayretle esere değer kazandırdığını, dipnotlarla, eklemelerle eseri çok daha fazla istifadeye hazır bir seviyeye çıkardığını görmemek mümkün değil.

Eser, Orta Asya üzerine çalışanlar için içeriği ve kaynakları itibariyle çok kıymet arz ediyor. Faydalı bir okuma olması dileğiyle!
Yanıtla
5
2
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
30 Aralık 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kış Askeri
Avusturya'nın büyük savaşlardan önceki cafcafı meşhur, Zweig'ın umutsuzluğunda o günlere dönemeyecek olması pay. Edebiyat, müzik, sanatın bütün dalları yükselişte, balolar şenlikli, yaratıcılık açısından ideal ortam. Lucius gibiler için bilim var, çocukluğunda ilgi duymaya başladığı tıbba yönelen genç adam dönemin bilimsel gelişmelerini izleyerek "sanatında" diyeceğim, hızla ilerliyor, Profesör Zimmer'in ilgisini çekerek röntgen yoluyla damarların daha net görüneceği bir karışım üzerinde çalışmaya başlıyor. Frenoloji gibi zırvalar bırakılmış ama buluşa tamamen hazır zihinler henüz ortada yok, Lucius umut vadediyor. Marie Curie'yle tanıştıktan sonra doğru yolda olduğuna kanaat getiriyor iyice, tek sorun üzerinde çalışacağı deneklerin yokluğu. Zimmer zar zor buldukları köpeklerin ölümünden pek rahatsız değil, oysa Lucius kesin icatlar için en ideal kaynakları elde edemediği için orduya katılmaktan erinmeyecek, ailesinin ve hocasının ısrarlarına rağmen cephe gerisinde değil de savaşa en yakın noktada görev alacak. Birinci Dünya Savaşı henüz çıkmasın, Lucius tıp okumaya da başlamasın, ağzından kanlı köpükler saçarken bulalım onu. Zırvaların da altın çağı değil mi o dönem, spiritüalizm zirvede, bilim tuhaf konseptlerin etkisi altında, değişik. Mason'ın metnini kabaca bölümlersek az matrak, çok tuhaf ailenin, hocaların, arkadaşların dünyası ilk bölümü oluşturur, ikinci ve en uzun bölümde savaş vardır, üçüncü bölümse Modiano'ya çark eder resmen, Lucius yıllar önce gördüğü bir kadının peşine düşüp tehlikenin göğsüne bombalama atlar. Davranışlarının nedenleri öyle saklı değildir, Mason okura çözümlenmesi gereken pek bir giz bırakmaz: Lucius'un kekemeliğinin sebebi sosyal fobisidir, annesi yüzünden kalabalık içine çıkmak istemez Lucius. Askere gitmek istemesinde babasının sevgisini kazanmak istemesi vardır da esas nedeni tıp öğrencilerine pratik imkanı sunulmamasında bulabiliriz, arkadaşı Feuermann'la birlikte koşa koşa giderler cepheye. Luc nörolojiyle ilgili araştırmalarını rahatça sürdürebileceğini umar, cepheye yaklaştıkça işlerin pek de istediği gibi gitmeyeceğini dehşetle fark eder.

Luc hep ateş hattına gitmek istese de Ruslar adım adım ilerleyince birkaç atama iptal olur, Luc istediği işi bir türlü yapamaz. Okulunu henüz bitirmemişse de savaş şartları gereği doktor olarak çalışabilecektir artık. Kasaba dönüşecektir Luc, yaralı askerlerin yaşaması için kesip biçmeye başlar, uzun zamandır askerlerle ilgilenen rahibe Margarete'in yardımlarıyla ehlileşir, yaşadığı şokun etkisini hemen atlatıp ortama uyum sağlar. Hikâyelerin insanı yeni bir yaşama adapte edebildiğini görmek hoşuma gidiyor, Kolıma Öyküleri ve İzak Babel'in metinleri aklıma geldi hemen, deneyimle birlikte anlatının parçası haline gelmek lazım sanıyorum. Bir yandan salgınlarla boğuşurlar, tifonun kimi alıp götüreceği belli değildir, her şeyin geçici olduğu bir ortamda insan kalmaya çalışırlar ve başarılı olurlar, öyle ki Margarete'ye ilgi duymaya başlar Luc. Hata yapacaktır elbet, savaşın en civcivli günlerinden birinde getirilen Macar askeri çırılçıplak soyup karların ortasında bekletir, adamın soğuktan kıvrandığını görünce Luc'u uyarmakla yetinir. Herkes için travmatik bir olaydır Macar'ın uzuvlarını kaybetmesi, Luc neden olduğu faciayı yıllar boyunca unutmayacaktır. Margarete de unutamayacaktır ki onun unutamaması bambaşka bir hikâyeyi doğuracaktır, metni okuyacaklar için sürpriz.

Luc ve Margarete arasında yaşananları başlangıçta her an ölümle yüz yüze gelmelerine bağlayabiliriz. Bitmek bilmeyen yolculuklar, sayısız insan, yıkım manzaraları, müthiş detaylar. Kahraman esas evine dönüyor ama kolay olmuyor açıkçası, ülkelerin sınırları yeniden çizilirken dostla düşman karışmıştır, Luc kendini bilinmeyenin ortasına atmıştır, maceralardan macera beğenir. Tesadüfler, şanssızlıklar, ölüm korkusu iç içe geçer, haftalar boyunca süren yolculuk hiç beklenmedik bir yerde sonlanır. Hayattır, üzülürüz veya seviniriz sonuca, arayışın bittiği nokta Luc'un yeni hikâyesinin başlangıcıdır. Tek bir cümleyle bildirir bunu Mason, son bir cümleyle.

Klasik bir anlatım, mizah kıvamında, döneme dair ayrıntılar şahane, cephe gerisinin detayları zengin. İlgiyle okunur, Luc'a sempati duyulur, sonunda Mason'ın diğer metinleri beklenir.

Yanıtla
12
9
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
30 Aralık 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Geçmişle şimdiki zaman arasında…
Her insanın geleceğe taşıdığı anıları mutlaka vardır ve hayat pek boşluk kabul etmez. Bu arada geçen olaylar sevinç, mutluluk, acı, keder, üzüntü, göç gibi tek düze olmayıp değişkenlikler taşıyacaktır. Kapka Kassabova’yı “Sınır” kitabıyla tanıdım. Anlatımındaki rahat dil ve gözlemlerini okuru sıkmadan detaylandırması dikkatimi çekti. Bu kitabını da bitirdiğimde, sanki beraber büyüdüğümüz mahalle arkadaşı olduğumu hissetmem oldu.

1990 yılında Berlin Duvarı’nın yıkılışının ardından bir Demirperde ülkesi olan komünist Bulgaristan’dan ayrılarak, önce İngiltere daha sonra Yeni Zelanda’ya göç etmiş bir ailenin ferdi. Kendisi Almanya, Fransa derken İskoçya’ya yerleşmiş. On beş yıl sonra memleketi Bulgaristan’a giriş yapmış. Akrabaları ziyaret, arkadaşlarına uğrama ve ülkesini yeniden gözlemleme fırsatı; sonuçta elinizdeki kitabın ortaya çıkması kaçınılmaz olmuş. Yazarın edebiyatçılığı, kitabın dilinde ve havasında kendini belli ettiğini söyleyebilirim. İyi bir çevirmenin elinde kitap, bu havayı solumanıza büyük katkı sağlıyor. Kendisinin dediği gibi,”…her şeyden öte istediğim, bir halkın zamandaki yolculuğunu yazmaktı. Ben de onlardan biriyim.” (s.15)

Kapka ile çıkmış olduğunuz yolculukta, kitabın ilk sayfalarında verilen harita, okur için büyük bir kolaylık. Anlatıyı haritayla birlikte götürdüğünüzde, coğrafi ve tarihsel izlek zihninizde daha anlamlı hale geliyor. Başlangıçla son arasındaki tüm hikaye, okur olarak sizi bekliyor kısacası. “…bütün önemli yolculuklar daireseldir, daireyi kapatmak zorundayım.” (s.310)

“Farkına varmadan haritada saat yönünün tersine yolculuk etmişim. Sofya’dan başladım ve yine burada bitirdim.” (s.317)

İyi okumalar dileğiyle.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
29 Aralık 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Türk Tarihine Dair Kapsamlı Bir Tenkid
Ahsen Batur bu eserinde, gerçek tarihi kaynaklara dayanarak, Göktürklerden Türkiye Cumhuriyeti'ne kadar olan tarihi süreç içerisinde "Türk" kelimesinin aldığı anlam, ne sıklıkla kullanıldığı ve değerini akademik bir bakışla ele almaktadır.

Türk tarihinde "Türk" kelimesinin oluşumu, gelişimi ve dönüşümünü anlatan bu kitabın asıl tezi, Göktürklerden sonra Türk adının fazla kullanılmadığı, unutturulmaya çalışıldığı ve Türklük bilincinin kaybolmaya başladığı üzerine kuruludur.

Türklerin İslamlaşmasıyla birlikte kadim Türk kültürünün siyasi, sosyal ve ekonomik alandaki izlerinin yavaş yavaş ortadan kaybolduğu ve yerini farklı kültürlerin aldığı hakikati eserde vurgulanan önemli noktalardan birisidir. Özellikle de Türklerin Fars ve Araplarla kurdukları ilişkiler neticesinde, Türk devleti ve toplum yapısı bu milletlerin kültür dairesi içerisinde girmiş ve büyük bir dönüşüm geçirmiştir.

Ahsen Batur’un tezine göre Türk devletinde, bürokrasisinde ve askeriyesinde görev alan yabancı unsurların, Türk adını ve varlığını unutturmaya çalışarak farklı bir devlet ve toplum inşa etmeye çalıştıkları ifade edilmektedir. Yazar, eserinde birincil tarihi kaynaklara başvurarak ve tarihi şahsiyetlerin söz ve eylemlerinden hareketle bir metin üretmiştir.

Bu eser Türk tarihine dair yapılmış kapsamlı bir tenkid ve analizdir. Bu çalışma bu konuda yapılmış ilk çalışma olması bakımından da ayrıcalıklı bir konumdadır.
Yanıtla
4
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
28 Aralık 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Osmanlı Hanedanının Sürgün ve Dönüş Süreci
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ve rejimin değişmesi neticesinde Osmanlı hanedanının akıbeti konusu, geçiş döneminin en önemli meselelerinden biri olmuştu. Çünkü, savaştan çıkmış bir ülkenin yeniden imar edilmesi ve kurulan rejimin güvenilir bir ortamda kendini sağlam temeller üzerine inşa edebilmesi için, tehdit oluşturabilecek tüm unsurlardan korunması o günün şartlarında önem arz ediyordu. Cahide Sınmaz Sönmez, hazırladığı bu eserde, geçiş döneminde Osmanlı hanedanı hakkındaki sürgün kararının nasıl alındığını, hanedan üyelerinin gurbette neler yaşadıklarını ve geçen yılların tehdit algısını zayıflamasıyla beraber hayatta olanların vatana dönmesine aşamalı olarak nasıl izin verildiğini ele alıyor.

Bilindiği gibi saltanatın kaldırıldığı 1 Kasım 1922 sonrası Sultan Vahideddin, 17 Kasım’da ülkeyi terk etmişti. Hanedan üyelerine ilişkin yoğun meclis tartışmalarından sonra, 3 Mart 1924’te çıkarılan kanunla bu sefer hem hilafet kaldırılmış hem de kanun kapsamındaki 155 kişi sınır dışına çıkmak zorunda kalmıştı.

Dönüşe izin veren ilk kapsamlı düzenlemeye kadar, 1939’da ve 1949’da ülkeye girişe istisnai olarak bazı izinler verilmiştir (s. 20-52). 1950’de tek parti döneminin bitmesine sebep olan iktidar değişikliği, sürgündeki hanedana mensup kadınların ve bunların çocuklarının ülkeye dönmesine izin verilmesinin temelini oluşturmaktadır. 23 Haziran 1952’de yürürlüğe giren ilgili kanunla yaklaşık olarak 80 kişi yeniden Türk vatandaşı olma hakkına kavuşmuştur (s. 53-118). Kapsam dışında bırakılan şehzâdelerin, ülkeye geri dönmeye izin almaları ise yarım asırlık bir sürenin geçmesinden sonra mümkün olmuştur. 15 Mayıs 1974’te çıkarılan Genel Af Kanunu kapsamına alınan bir düzenlemeyle hanedan mensubu erkeklerin ülkeye girmesine ve vatandaş olmasına imkân tanınmıştır. Sürgüne gönderilen ve hayatta kalan 10 şehzadeyle, sürgünde doğup da o tarihte hayatta olan 11 şehzade bu haktan yararlanabilmiştir (s. 119-160).

Eser, elli yıllık bir süreci işlemesine rağmen oldukça anlaşılır bir dille “efradını câmi, ağyarını mâni” bir belgesel üslûbuyla, 163 sayfada, konuyu gayet güzel anlatıyor. Her bölümde önce genel çerçeve sunuluyor ve sonrasında hanedan üyeleri özelinde yaşananlar bir bir aktarılıyor. Akademik anlayışın bir gereği olarak dipnotlar, kaynakça ve ekler, bu bütünü tamamlıyor. “Sürgünden Vatana”, Cumhuriyet döneminde, hanedan üyelerinin neler yaşadıklarıyla ilgilenen tüm okurların kütüphanesinde bulunması gereken nitelikli bir eser.

Faydalı bir okuma olması dileğiyle!
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
27 Aralık 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tahrif, Suistimal ve İdeolojik Tarih Yazımına Karşı En Nitelikli Tenkid!
Günümüzde tarih akademik bir disiplin ve bilimsel bir faaliyet alanı olarak ele alınmaktadır. Özellikle de 18. yüzyıldan itibaren tarih araştırmalarında doğru ve gerçek bilgiye ulaşmak için ortaya atılan metodolojik usuller, tarihin gerçek dışı olay, olgu ve bilgilerden arındırılmasını sağlamıştır. Fakat, buna rağmen tarih ideolojik olarak tahrif edilen ve suistimal edilen bir alan olmaya devam etmektedir.

Ahsen Batur'un kaleme aldığı "Kürdoloji Yalanları" adlı bu eser de Kürt tarihine dair yapılan çalışmalarda yer alan gerçek dışı olay, olgu ve bilgileri gözler önüne sermekte ve tenkidini sunmaktadır. Ahsen Bey'in bu eseri Türkiye'de bu konuya dair yapılmış ilk ve tek çalışma olma özelliğini taşımaktadır.

Kürt tarihi, edebiyatı ve folkloru hem ülkemizdeki hem de yurtdışındaki muhtelif araştırmacılar tarafından konu edinilmekte ve araştırmalar yapılarak çalışılmaktadır. Fakat, bu yapılan çalışmaların önemli bir çoğunluğu ideolojik saiklerle yapılmakta olup, tarihi gerçeklerle uyuşmayan ve tahrif edilmiş bir tarih anlatısını taşımaktadır. Bu tahrif edilmiş anlatı, genellikle belgelere dayalı olmayıp şifahi söz ve efsaneler üzerinden yürütüldüğü için rahatlıkla suistimal edilmekte ve gerçeğe aykırı bir tarihsel kurgu üretilebilmektedir.

Ahsen Batur'un bu çalışması da içerik olarak "Kürdoloji" alanında yapılmış, tahrif, suistimal ve ideolojik bakışa karşı nitelikli bir eleştiri kitabıdır. Aynı zamanda bu konuya dair en geniş kapsamlı bir tarih çalışmasıdır.
Yanıtla
15
0
Destekliyorum  2
Bildir