Onaylı Yorumlar

Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
21 Ocak 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sâdık Hidâyet candır! Farkında bile olmadığınız o genel mutsuzluğunuzun sebebini en basit haliyle size sunacak çünkü.
Sanırım kitapla ilgili söylenmesi gereken en önemli şey, karamsar bir ruh halindeyken okunmaması gerektiği. Sekiz öyküden ilki bir köpek üzerinden toplum eleştirisi yapıyor. Ancak bunu yaparken öyle cesur bir dili var ki kendi karakteri dışına çıkarak, kalemi engel olmadan toplumun en acımasız yönlerini sunabiliyor. Öyle ki durup izliyor oluşuna kızarken buluyorsunuz kendinizi. Aslında tam da bu yüzden etkisi büyük. Aylak Köpek öyküsü de dahil olmak üzere pek çok öyküde, çözümden ziyade tatsız durumların çıkmazlığına yaptığı vurgu insanı melankoliye terk ediyor. Yine de hayata tam olması gereken yerden, doğrudan yaşayanın gözünden bakma zorunluluğu sunan diline hayran olmamak mümkün değil. Bir okuma süreci boyunca köpek olma şansı sunulan okurun, sokakta karşılaştığı bir köpeğe bir daha aynı gözle bakamayacağını düşünüyorum. Yanından geçip gittiğimiz çoğu şeye karşı bir farkındalık oluşturuyor. İnsanın kendi yalnızlığını ve ruhunu başka bir bedende görmesi uykuda olan ve hatta belki de öldüğü düşünülen pek çok düşünceyi, duyguyu ayağa kaldırıyor. Beslenen kötü duygulara konu ettiği öyküleri öyle sıradan bir cümlelerle bitiyor ki bu da bana kötünün normalleştirildiği ve bu konuda bir farkındalık yaratılabileceğine dair yazarın da umudunun kalmadığını, toplumun çoktan razı geldiği ruh yalnızlığına artık itiraz edecek gücünün olmadığını düşündürüyor.

Sâdık Hidâyet, zaten Vejetaryenliğin Yararları kitabında da böyle iz bırakmıştı. Bu sekiz öykünün her birine bakınca toplumun öğrettiği, bir gen gibi nesilden nesile aktardığı için normal gibi düşünülen, kiminin sorgulamayı dahi düşünmediği ve doğrudan kabul edip üstelik kendi değerini bu dayatmalarla belirlediği noktalara eleştiriler görmek mümkün. Ancak bir an bir adım geri çekilip de olan bitene dışarıdan bakabilenlerin hissettiği çaresizliği, çabaları da var bu satırların arasında. İnzivaya çekilip toplumdan uzaklaşarak kendini uyuşturma, korumaya alma, ailenin tamamen bencil nedenlerle dünyaya getirdiği çocukları daha fazla mutsuzluğa iterken bunu normalleştirmesine karşı duruş ve beklentilerin karşılanmadığına aşılanan utanç hisleri, okurun yüreğini de zihnini de karman çorman ediyor.

Tüm okurlara tavsiyem şudur, bu yazarın kitaplarından herhangi birini okumadan evvel kendinize güvenli bir alan seçin. Çünkü dünyayı artık başka bir pencereden göreceksiniz. Herkese ve her şeye bakışınızı değiştirecek. Çünkü eleştirilerini didaktik olarak değil, doğrudan kişiler veya şeyler üzerindeki etkisiyle aktarıyor ki bunun usul usul kana karışan bir etkisi var.

Yanıtla
4
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
20 Ocak 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
“Umutlu Ol, Umut Ol.”
Çocuklara yönelik yazılmış kitaplara kendi özelimde ilgi duyuyor, olabildiğince izlemeye çaba gösteriyorum. İçlerinden eleyerek çocuğuma kendisine ait ilk kitaplarından oluşan rafine bir kitaplığa önayak olmak amacım. Kitapları sevmesi ve onlarla büyümesi… Elbette, büyüdüğünde kendi kitaplığını oluşturacağını umuyorum. Bu yolculukta rastladığım kitaplardan birisini sizinle paylaşmak istiyorum: Anıl Basılı’nın “Nohut Adam” adlı hikaye kitabı.

Hepimizin doğal olarak geçtiği çocukluk dönemi ve bu dönemde yaşadıklarımız, yaşamımızın sonraki dönemlerinde hatırladığımız ve unutamadığımız anılarla dolu… Kurduğumuz hayaller, bu hayallerle beslediğimiz dünya(ları)mız. Hele hele, günümüzün sağladığı imkanların çocuklarımızın üzerindeki olumlu ve olumsuz etkilerini gördüğümüzde hayallerin ne kadar önemli olduğunu fark ediyoruz. Yararlandığımız birçok buluşun arkasında bir çocuğun hayallerinin yattığını unutmayalım. Bu temel noktayı çok çok önemli olan insani değerlerle bezediğimizde; bu çabanın sonucunda insanlık için yararlı çocuklar yetiştirdiğimize tanık olabileceğiz.

Hikaye, hayalleri olan ancak görünümünden dolayı dışlanan Nohut’un bu olumsuzluklara aldırmayarak umudunu koruması, akranlarının çekememezlik ve kıskançlıklarına muhatap olmasına, yalnızlığa terkedilmesine karşın dostluğunu sürdürmeye çalışması üzerine kurulu. Sonuçta “İyiliğin” ve “doğru davranışın” kazandığı bir hikaye. Hikayedeki önemli obje “Şapka”. Tam burada mesajımızı vererek noktayı koyalım: ”O, sadece bir şapka. Kusur olarak gördüklerimizi örter, onları düzeltmez.” (s.57)

Size çocuğunuzla (6-10 yaş) birlikte okuyacağınız, sonraları çocuğunuzun kendisi ve arkadaşlarıyla okuyacağı güzel bir kitabı: “Nohut Adam”ı öneriyorum.
Yanıtla
54
11
Destekliyorum  6
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Ocak 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
BAŞARI MADALYONLARININ ARKA YÜZÜ
Kitap ilk bakışta isminden ötürü, başarılı insanlar hakkında yazılmış bilindik kitapların herkesin ezberden söyleyebileceği savlarını anlatıyor sanılabilir. Evet, tüm başarıların ardında ezberden söyleyebileceğimiz: çok çalışma, yeteneğini doğru kullanma, yılmama vs. gibi unsurlar muhakkak yer alıyor. Fakat çokça ihmal edilen, belki de bilinçli olarak ihmal ettiğimiz başkaca şeyler de var.

Hayatta sıfırdan başlayıp, bir şeyler için didinip başarı elde etme hikayeleri; -hatta işi biraz zor getirelim- bir şeyler için didinip de başaramadıktan sonra yılmayıp tekrar didinip başarı elde etme hikayeleri; -yetti mi yetmedi biraz daha çetrefilli olsun- didinip başaramayıp yenilmek, biraz daha didinip yine yenilip ama daha güzel yenilip bir daha didinip çok daha güzel yenilme hikayeleri hep tatlı gelir. Hepimiz bu hikayelerle büyüdük, hepimize genellikle çabanın tek başına yeterli olduğu hikayeler anlatıldı motive olmamız için. Tabii çabanın kutsanmasının kapitalist propaganda öğretisi olarak da ayrı bir yeri muhakkak var, ancak buna bu yorumda girmeyeceğim. Öğretmen öğrencisini, patron işçisini, arkadaş arkadaşını, TED konuşmacısı üniversite mezunu işsizleri bu hikayelerle motive etmeyi denedi bunca zaman. Bunlar elbette ki iyi niyetli anlatılardı. Azimli olmaya teşvik etmek elbette güzel ve de olmazsa olmazdır. Fakat bir yerde gerçekçi olmak gerek. Dünyada yüzbinlerce insan çocukluktan itibaren “çizginin dışındakilerden” olabilmek için didiniyor fakat bu payeyi alabilmiş olanların sayısı çok çok az. Senenin hangi ayında, hatta doğduğunuz ayın hangi gününde doğduğunuz, IQ puanınızın sayıca kaçın üstünde olduğu ve hatta kaç puanın altında olduğu (belli bir puanın altında olması da kitapta anlatılan hikayeye göre avantaj teşkil edebiliyor), ailenizin mensup olduğu sosyo-ekonomik sınıf, kültürel kökenleriniz, doğmuş olduğunuz yüzyılın hangi çeyreğinde gençliğinizi yaşadığınız vs. birçok etken, en az gösterdiğiniz çaba kadar “çizginin dışında” olabilme ihtimalinizi etkiliyor. Ayrıca yaşadığımız çağda artık bu tek başına çabayı kutsayan hikayelerin motivasyondan ziyade insanda yetersizlik psikolojisini tetiklediğini görür olduk. Bu kitap, işte başarı konusunda madalyonun arka yüzünü göstermeyi hedefliyor ve büyük ölçüde başarıyor. Başarı, aslında ihmal ettiğimiz çokça diğer etmenlerin de içinde bulunduğu bir bileşim. Yazar, kitapta bu tanımdan öte bir mesaj kaygısı gütmeksizin dengeli bir anlatım yoluna gitmiş. Bu eser ne başarısızlığa dair bir olumlama, ne de çizginin dışındaki insanların başarılarına dair bir küçümseme içeriyor. Sadece realiteleri ortaya koyuyor. Herhangi bir didaktisizm ve mesaj kaygısı yok. Çıkarılması gereken bir ders varsa onu da okura bırakıyor. En çok da bu yanını sevdim. Ve okumanın bana kazandırdığı en güzel şeylerden biri: kendimi yeterliliklerim konusunda değerlendirirken daha gerçekçi ve ölçülü olmam gerektiğini anlamam oldu. Kitabın doğrudan mesaj vermemesi, didaktik olmaması ama dersler çıkarma adına çokça malzeme sunması da okura ihtiyacı olan şeyi kendi kendine bulma özgürlüğü veriyor.

Yazarın anlattığı her bir faktör için seçtiği insanlar ve hayatlar çok isabetli olmuş. Bunların ayrıca birbirinden çok farklı alanlarda uğraşlar vermiş kişiler olması anlatıma büyük ölçüde zenginlik katmış. Çok incelikli bir derleme. Ayrıca birbiriyle çok benzer şeyleri anlatmasına rağmen üslubu sıkmıyor, tekdüze gitmiyor: bu, bu türden metinler için önemli bir yazar başarısıdır. Çeviriyi de ayrıca güzel buldum. Yalnızca yayınevinin kitabın yazı boyutunu biraz daha büyük olarak basmasını dilerdim.

Başarı konusunda saplantıları olduğunu düşünen yahut kendisini yetersiz bulmaya meyilli olan kimselerin, hatta herkesin bu kitabı en az bir kere okumasını öneririm. Ayrıca kitaba giriş kısmında anlatılan Roseto hikayesi de çok etkileyici. Kitabın ana fikrinden bağımsız ama çarpıcı ve dost meclislerinde anlatıldığında güzel bir etki uyandıracak ve dikkatleri üzerinize çekecek bir hikaye. Kitabı beğenmeseydim bile sırf o hikayeye rastlamam “kitabı iyi ki okumuşum” diyebilmem için yeterli olurdu. Gladwell bu kitabında herkesin kanıksadığı bazı meselelere, tabir yerindeyse “galat-ı meşhur olgulara” biraz daha yukarıdan ve geniş perspektiften bakabildiğini ortaya koymuş. Eminim ki birçok okurda da diğer kitaplarına dair bir tecessüs uyandıracaktır bende uyandırdığı gibi.
Yanıtla
59
4
Destekliyorum  7
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Ocak 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dracula Hayatı ve Efsaneleri
İlk bölümde Vlad Drăculea'nın yaşamını hurafelerden arındırarak anlatıyor Haumann, hurafeli halini şu filmde (Dracula:Başlangıç) görebilirsiniz. II. Mehmed'i Dominic Cooper abimiz oynuyor, padişahın sarayda beraber büyüdüğü Vlad'la karşı karşıya gelmesi yüksek ihtimaldi, gerçekleşti. Öncesine bakalım, Vlad 1431 doğumlu, Sighişoara'da doğduğu söylense de Nürnberg'de de doğmuş olabilir, kendisiyle aynı ada sahip babası o sırada hamile eşiyle birlikte kutsal bir meclisin açılışına katılmak için şehirdeymiş, Kutsal Roma İmparatorluğu'nun o dönemki kralı Sigismund'un davetlileri arasında olduğu bu mecliste Kilise'ye kafa tutan Hussitlere karşı mücadele yöntemleri tartışılmış. Kral Sigismund'un Vlad'ı çağırtma sebeplerinden biri Osmanlı'nın ilerleyişiymiş, Papa'nın iteklemesiyle kurulan zayıf ordu bir de doğunun ateş çocuklarından tokat yemesin diye Vlad'ı kullanmak istemişler. Ejderha Tarikatı'nın şövalyesi yapılan Vlad'a "Drakul" lakabı verilmiş, o sıralarda yeni doğmuş oğluna da "Drăculea" demişler, ismin temeli bu. Söylendiği gibi "Şeytan" anlamına gelmiyormuş bu lakap, Vlad kendisini asla bu şekilde adlandırmazmış... "Küçük bir prensliğin voyvodası olarak onu dünyanın en kuvvetli imparatorluklarından birine kafa tutmaya yönlendiren neydi? Vlad, Mehmed'i şahsen tanıyordu. Vlad'ın 'Güzel' (cel Frumos) lakabıyla tanınan kardeşi Radu ile eşcinsel bir ilişki içine girmesinden ötürü onu hakir görüyor olabilir miydi? Ama bunu yapmasının ardındaki en önemli itici güç, Vlad'ın mutlak hükümdar olmak yolundaki arzusuydu." (s. 31) Sonrasında Fatih Sultan Mehmed sefere çıkar, yanına müstakbel voyvoda Radu'yu da alarak Vlad'ı kovalamaya başlar... Vlad iki yıl hapis yatıp çıktıktan sonra Osmanlı'yla savaşmaya devam etse de rakiplerinden biri Eflak'ın iyice zayıfladığını görünce şehre saldırır, Vlad savaşta öldürülür. Söylentilere göre bedeni Snagov Katedrali'ne defnedildi, 1980'lerde Vlad'a ait olduğu düşünülen mezar açıldığında mezarın boş olduğu görüldü. Neden, çünkü adamı vampir yaptılar... Vlad'ın kan lüplettiğine dair resmi bir kayıt yok, cezalandırma yöntemini sıra dışı biliyorduk ama binlerce yıldır kullanılan bir işkence yöntemiymiş meğerse, bu adamın anormalliğinin kaynağı ne o zaman? Vampirlerin tarihine dair malumat veriyor Haumann, o kısma hiç girmeden dönemin siyasi atmosferine bakmalı. Batı, Eflak'a göre Daha Da Batı kazık olaylarından ötürü dehşete düşmüş gibi görünse de çok daha beterlerini yapmışlar, Vlad krallarla arayı biraz bozduğu için daha ipe sapa gelmez bilgilerin yer aldığı bildiriler dolaşmaya başlamış ortalıkta. Hemen hepsi Matthias Corvinus'un eseri: "Vlad'ın sözde ihaneti ve yaptığı zalimlikler, kısa bir süre önce 'Türklere' karşı önemli askerî zaferler elde etmiş olmasına rağmen, Hristiyan ordusunun başına neden onun değil de Macar kralının geçirilmesi gerektiğini de açıklıyordu. Matthias, aynı gerekçeleri III. Friedrich ve Papa II. Pius'a da sunuyordu. İnsanları böylesine acılar çektirerek öldürmekten zevk alan biri, batı dünyasının temsilcisi olamazdı." (s. 48) "Kana susamış kazıklı voyvoda" imgesi patlıyor o dönem, hatta bazı resimlerde ve oymalarda Vlad'ın yüzünü Türk savaşçılarının yüzü olarak görmek mümkün.

Dalga bir kez yükseldikten sonra inmek bilmiyor, Vlad'ın yüzünü 1400'lü yılların ortalarından itibaren İsa'nın çarmıha gerilişini gösteren resimlerde bile görmeye başlıyoruz. 15. yüzyılın sonlarından itibaren Rusya'ya da ulaşan hikâyeler... Hristiyan çocukların kanını içen Yahudilerle bir tutulan Vlad'ın itibarı yerle bir, 19. yüzyılda Romen milliyetçiliği Vlad'ı bağrına bastığında da o kan emici despotu lider olarak görmek istemeyenler var. "Aydınlanmış" Batı'nın mutlak monarşileri huzursuzluk yaratan her türlü inanca karşı saldırıya geçtiğinde halkın elinde bu inançlardan başka hiçbir şey yoktu, Haumann'a göre kontrol edilemeyenin sınırında olmak isteyenler için batıl inançlar kurtuluş demekti. Katoliklerin Ortodokslara çıkışmasının sebebi aforoz edilenlerin cennete gidemeyeceklerine dair Ortodoks inancı. Şeytan bu bedenleri ele geçirip kötü şeyler yaptırabilirmiş, Batı'ya göre bir sürü zırva. Batı'nın Doğu'yu hakir görmesinin başlangıcına tarihlenebilir bunlar, "medeniyetin merkezi" olan Batı için Rusların sözde barbarlığı, Doğu'nun gelişmemişliği, Balkanların ne işe yaradığının bilinmemesi falan, keskin ayrım "öteki Avrupa"yı çemberin dışına atmak istediği için vampir mitosunu fiştekliyor bir güzel. İlginç, 1991'de Yahudi cemaatlerinden birinin başkanının altmış yıllık mezarına iki metreden uzun bir kazık çakılmış, ölülerin geri gelmesini engellemek isteyenler bu tür uç önlemler almayı sürdürüyor.

Son bölümlerde Dracula'nın popüler kültürdeki hallerini görüyoruz, kült filmlerin yanında Alacakaranlık da inceleniyor ki vampirlerin nereden gelip nereye gittikleri, huyları suyları anlaşılsın. Grimm Kardeşler'den bahsedip bitireyim, masal yazmaya başlamadan önce ülkelerinde yayımlanan bir mizah dergisinde vampirlerle Yahudileri bir tutan çizimler yapmışlar, o dönemde kara propaganda çok tesirli. "Son olarak, Dracula figürünün o anki tasarımı, zamanın ruhunu ifade edebilir: Aynı anda hem bir çağın yaydığı dehşeti hem bir başkasının coşkulu kaygısızlığını hem de bir diğerinin tıkanmışlığını ve alternatif yaşam biçimlerine yönelik özlemini temsil edebilir." (s. 119)

İlgilisi için iyi bir kaynak.

Yanıtla
3
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
17 Ocak 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yüreklerimize dokunan bir metindir “Uzun Hikaye”
“Uzun Hikaye”, bizleri uzun bir hikaye serüvenine doğru sürüklerken, daha önce yaşanmışlıkların bir daha asla ve asla tekrar etmeyeceğini hatırlatıyor. Kelimelerden hüzünler dökülürken, günümüzde yağ tenekelerine çiçek dikme ihtimalinin ortadan kalktığına da işaret eder. Sosyalizmin ne olduğunu bilmeden sosyalistçe yaşayan ve adı bu yüzden Sosyalist Ali’ye çıkan bir baba ile oğulun hikayesidir karşımızda duran. Ali’nin günümüzde bilinen manasıyla sosyalist olmadığını da belirtelim. Yazar bu eserinde sosyal adalete de dikkat çekmektedir. Haksızlığa ve zulme karşı direnen Ali ile asıl memleketinin neresi olduğunu, hangi şehirden, hangi kasabadan, hangi köyden olduğunu çocukluğundan itibaren sorgulayan oğlunun anlatıldığı hikayede masum bir aşkı okurken aile kavramının ne kadar kıymetli olduğu okura sunulmaktadır. Bulgaristan’dan birlikte geldiği dedesiyle İstanbul’da hayata tutunma mücadelesi veren Ali, Eyüp’ün güzel kızlarından birine sevdalanmasıyla gelişen hadiseler sonrası Anadolu’nun ücra köşelerinde bitmek bilmeyen bir azimle hayat mücadelesine çekirdek ailesiyle devam eder. Oğlunun hafızasından ve dilinden yüreklerimize dokunan bir metindir “Uzun Hikaye”.
Yanıtla
27
2
Destekliyorum  2
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Ocak 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Türkler Hakkında
Türkler hakkında çok şey söylenir ve yazılır. Tarih boyunca Türkler, temasta oldukları her coğrafyada derin izler bırakarak adlarından söz ettirirler. Bu nedenle geçmişte yazılmış tarih kaynaklarının büyük bir kısmı Türklere yer verir. El- Ömeri’nin Mesaliku’l Ebsar isimli eseri de Türklere hatırı sayılır şekilde yer ayıran eserlerden birisidir.

Ömeri, Memluklu Devletinde görev yapmış, önemli bir edebiyatçı, fakih, devlet adamı ve bürokrattır. 14. yüzyılın başında Şam’da dünyaya gelen, iyi bir eğitim alan, İbn Fazlullah olarak anılan Ömeri; nisbesini soyunun Hz. Ömer’e dayanmasına istinaden almıştır. Orta Çağ’da önemli bir görev olan sır katipliğini babasından devralarak yapmıştır. Devletin önemli kademelerinde görev yapması, edebi kimliğinin olması, devrin kaynaklarına kolay ulaşması; onun kalemine güvenilir bir tarihçi hüviyetine bürünmesine neden olmuştur.

İbn Fazlullah’ın en önemli eseri 27 ciltlik Mesaliku’l Ebsar’dır. Ele aldığımız eser; Mesaliku’l Ebsar’da Türklerin anlatıldığı üçüncü cildinin tercümesidir. İbn Fazlullah dönemin tarih anlayışına binaen yazdıklarını okudukları, duydukları ve birebir gördükleriyle inşa etmektedir. Fakat Ömeri eserini kaleme alırken kendisine gelen bilgileri olduğu gibi satırlara geçirmek yerine, elindeki malumatı diğer kaynaklarla karşılaştırarak doğruladıktan sonra kullanmaktadır. Ömeri’nin bu titiz anlayışı, devrinin bazı kaynaklarına nazaran onun daha güvenilir olmasını sağlamaktadır.

İbn Fazlullah yaşamı boyunca Mısır ve Suriye dışına çıkmamıştır. Ama devrinin önemli kalemlerini okumuş, mensup olduğu devletteki görevi gereği döneminin güncel siyasi olaylarını takip etmiş ve bölgesine gelen insanlardan dinlediklerini ince eleyip sık dokuyarak eserine yansıtmıştır.

Orta Çağ’ın meşhur tarihçileri gibi Ömeri de öncelikle bölgenin coğrafi ve mimari yapılarını anlatır. Genel bilgilendirmelerden sonra özele yönelir. Anlatımında coğrafi bir bölümlemeye gider. Bu sayede Hindistan, Harezm, Gazne, Türkistan, Deşt-i Kıpçak, Anadolu gibi bölgelerin tarihi hakkında bilgiler verir. Harzemşahlar, Gazneliler, Anadolu Türk Beylikleri, Selçuklular ve Selçuklu Atabeylikleri gibi Türk devlet ve devletçikleri hakkında kıymetli bilgiler bu şekilde satırlar arasında zuhur eder.

Ömeri’nin bu genel anlatımının en büyük özelliği dönemin hikayeci anlatım özelliğine binaen yorum içermemesidir. Olaylar direkt dile getirildiği için neden-sonuç ilişkisi gibi modern tarih anlatımının özelliklerine anlatımda rastlanmaz. Zaten eserin yarısından fazlasında kronolojik bir anlatım söz konusu olup (İslam Tarihinde Türkler kısmı), önemli olaylar yıl yıl ayrılarak verilir. Her yılın önemli siyasi ve askeri olayları bazen en ince detaylarına varıncaya kadar verilir. Tabii her ne kadar siyasi ve askeri olaylar ağırlıkta olsa da Ömeri açısından diğer önemli olaylar da es geçilmez. Misal büyük Türk filozofu Farabi’nin vefatı, depremler, salgınlar vs. anlatıda kendisine yer bulur.

Ömeri’nin en önemli özelliklerinden birisi dilinin fazlasıyla tarafsız oluşudur. Ele aldığı olaylardaki kavim ve milletlere karşı dili objektiftir. Hatta Suriye, Irak ve Anadolu’yu talan eden Haçlılar ve Moğollara karşı bile nefret söylevinde bulunmaz. Bu yüzden yazdıklarından bazen onun etnik kimliği kolaylıkla fark edilmez. Eserin yazıldığı dönem düşünülecek olursa, din ve mezhep taassubunun fazla olduğu hesap edilirse yazarın sadece bilgilendirmeyi amaç edindiği ortaya çıkar.

Olaylar önce televizyondaki haber bültenlerinde olduğu gibi kısa ve öz sunulur. Dönemin önemli karakterleri üzerinde ayrıca durulur. Beyliklerin ve devletlerin yöneticilerinin faaliyetleri aktarılır. Şayet önemli birisi anlatılan yıl içinde hayatını kaybetmiş ise; bu vefatiyat haberi sonrası ölen kişi hakkında bilgilendirme yapılır. Özellikle Mısır, Anadolu, Suriye, Irak, Deşt-i Kıpçak ve Türkistan bölgesi paralelinde kronolojik olarak sunulan bilgiler vasıtasıyla Eyyübiler, Memluklar, Selçuklular, Harzemşahlar, Haçlılar ve Moğollar gibi büyük devletler ve bu devletlerin parçalanmasıyla ortaya çıkan küçük devletçiklerin birbirleriyle olan mücadelesi bazen küçük askeri çatışmalara varıncaya kadar verilir. Hatta sosyal hayat, etnik toplulukların birbirlerine karşı algıları, yönetici halk ilişkisi gibi farklı konulara da yer yer değinilir.

Türkleri merkeze almakla birlikte Türk tarihinde kıyıda köşede kalmış diye izah edebileceğimiz bazı bilgilere rastlanması, eserin üst düzey bir referans kaynağı itibarı görmesine neden olmaktadır. Misal Moğol istilası sonrası Anadolu’da ortaya çıkan beylikler hakkında kıymetli bilgiler verilir. Misal Osmanoğulları Beyliği Bursa başlığı altında ele alınır. Verilen bilgiler ilginçtir: “(Bursa Beyi’nin) Atların üzerindeki bileğine sağlam süvarileri ruhları avlarlar. Askerlerinin fakir olmasının sebebi reayanın dürüst insanlar olmamasından, komşularının ona karşı engeller çıkarmasından kaynaklanmaktadır. Derler ki, onun (Orhan b. Osman) halkının kalbi kötüdür ve hilekardır; sarıkları hile ve desise üzerine üç kat sarılmıştır (s.165).” Yine Hindistan Türk medeniyeti ve bölgede kurulan Türk devletleri hakkında verilen bilgilerin tarih anlatımızda geri planda kaldığı malumdur. Ömeri verdiği bilgilerle Hindistan’daki Türk asırlarının sergüzeştini gayet iyi ifade eder. Bu açıdan eserin Hindistan’daki Türk varlığının önemini vurguladığı söylenebilir.

Bir Orta Çağ birinci el kaynağı için fazlasıyla doyurucu olan eserin çevirisi gayet iyidir. Zaten çeviriyi yapan Ahsen Batur’un bu konudaki maharetine diyecek yoktur. Eser içinde sıkça dipnot ve bilgilendirmelerle muallakta kalan noktalar çevirmen maharetiyle ortadan kaldırılır. Bazen bir iki sayfayı bulan notların anlatılan olaylara önemli dayanak noktaları oluşturduğu rahatlıkla söylenebilir. Zaten çevirinin sadece tercüme boyutunda kalmadığı eserin sonunda verilen faydalanılan eserlerden anlaşılmaktadır.

Türkler hakkında yazılanlar Türk tarihinin şekillenmesinde önemli bir kalemdir. Özellikle etnik taassuptan uzak sadece bilgi kazandırmayı temel hedef edinmiş Orta Çağ kaynaklarının dilimize kazandırılması okurun temennisidir. Ele aldığımız esere benzer kaynaklar Türk tarihinin Arap coğrafyasındaki serencamını netleştirir. Türk tarihinin külliyetli bir yekûn tutması daha çok kaynağın dilimize kazandırılmasını gerektirmektedir. Bu tarz eserlerle tarih anlatımızın zenginleşeceğine şüphe yoktur. Bu zorlu çeviriler verilen emek bağlamından düşünüldüğünde kesinlikle okunmalı kaynak olarak kullanılmalıdır.
Yanıtla
9
0
Destekliyorum  2
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Ocak 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Osman Bir Yitik Oğlan
Bizim kuşak için Osman, Barış Manço'nun "bir deli oğlan" diye nitelediği, "ay parçası Şerife'ye" aşık masumiyet timsali köy çocuğuydu. Ayfer Tunç'un Osman'ı ise kodları eksik yazılmış burjuvazimizin yitik oğlanı. Cumhuriyetle birlikte gelen aydın/elit seçkinci kuşağın çocuklarında adeta bir üretim hatası gibi vücut bulan amaçsızlık, Oblomovluk, oturmamışlık ve kaçınılmaz yitip gitme, kalabalıklar arasında yalnızlık Osman'ın içine doğduğu kitlenin kaderi. Osman da bu kaderi dibine kadar kendine yaşatanlardan. Burjuvanın üyelerinin temel ahlaki değerlerinde sınıf atlama içgüdüsü bir habis ur gibi yiyip bitirirken insanı, '80'lerde ilk gençliğini yaşayan kuşakta bu ura bir de "yırtma", "köşeyi dönme" kanseri eklenmişti. Osman da bu kansere doğuştan yakalananlardan.

Kendi günlüklerinde kendine bile yalan söyleyebilen bir adam Osman. İnsan kendine yalan söyleyemez denilir ama insan en çok kendine yalan söyler. Bir roman kahramanı (daha doğrusu anti-kahramanı) olarak Osman da bir yalanı çoğaltabilen ve kendi yalan dünyasını yaşayan burjuva çocuğu. Osman'ın belki de en doğru yaşamı Yeşil Peri Gecesi'nin bittiği yerden sonra sürdürdüğü yaşamı. Bir enstrüman çalabildiği için kendini müzisyen zanneden, ama sanatçı olmak için gereken oturmuş ruh ve karaktere sahip olamayan nicelerinden biri olarak, belki de yaşadığı tek gerçek an gece kulübünde piyanoyla farkında olmadan sunduğu resital. Tıpkı Şebnem gibi yaşamını başkalarının kötülüğüne dair bahanelere odaklayan, içe dönemeyen, kendi olmamışlığından nefret eden ancak olmamışlığını itiraf edemeyen bir karakter Osman. Ayfer Tunç'un üçlemesinde belki sadece Selda karakteri hariç tüm karakterler böyle. Cumhuriyetin, 12 Eylül'ün biçimlendirdiği, piyasa ekonomisinin yonttuğu üçüncü kuşağında bulunması gereken ne varsa Osmangillerde hepsi mevcut.

Osman, serinin en kolay okunan ve yine özdeşleşmeye izin vermeyen bölümü. Kurgu diğer iki romanda olduğu gibi Ayfer Tunç'un titizlikle ördüğü bir zaman çizgisi üzerinden ilerliyor. Ölmüş gitmiş bir adamın -ama sıradan bir adamın- hayatını kitaplaştırma gayretinde olan bir hayali yazarın, o sıradanlıkta ne aradığını anlamaya çalışıyorsunuz. Şebnem skandalının perde arkasıyla gölgelense de bir kuşağın doymazlığının ama neye aç olduğunu bilememesinin ibretlik vesikasını anlamaya. Belki de şükrediyorsunuz Osmanlardan biri olmadığınıza. Ayfer Tunç okura bir "ötekini deneyimleme" hologramı sunuyor. Bu seri burada bitmeli. Bir dördüncü romanda tekrara düşme riski çok büyük. Haliyle Osman, tam da bitmesi gereken yerde biten bir olmamışlık serüveni.
Yanıtla
28
5
Destekliyorum  1
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Ocak 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
"Kıştan sonra, her zaman ilkbahar gelir."
C. P. Estes, İsviçre Zürih’teki “Uluslararası Analitik Psikoloji Kurumu” tarafından ‘Jungcu Psikanalist Diplomatı’ seçilen bir psikanalist olmasının yanı sıra hem bir “cantadora” (öyküleri toplayan kişi) hem de bir şairdir. Tüm bunların yan sıra iyi bir okuyucu, alanında doktoralı bir araştırmacı ve özel olarak hasta tedavisi yapan bir psikanalist olduğunu da ekleyelim. Dolayısıyla incelemeye tabi tuttuğumuz bu kitap sıradan yahut popülist bir kaygı ile yazılıp; feminist kitleyi hedef alan ucuz bir kitap olmaktan çok ama çok uzaktır. Kitap, teknik sınırlılıklar haricinde, son derece bilimsel (20 yıl süren) bir çalışmanın tezahürüdür. Naçizane yorumumu yalnızca meraklı bir okurun kişisel tecrübesi olarak değerlendirmenizi rica ederim.

Daha önce “Deli Dumrul” ile alakalı benzer (yalnızca metot olarak) bir çalışmanın varlığından haberdar olmama karşın kitabın ismi, konusu ve iddiası kitabı okumak istememe neden olan en büyük etken oldu. Yazın dünyamızda (telif yahut çeviri) benzer bir çalışmanın olmadığını ya da çok çok az olduğunu da düşünürsek kitabın önemini daha iyi idrak edebiliriz sanıyorum.

“Kendini had safhada yavan, yorgun, kırılgan, çökkün, kafası karışık, suskun, dizginlenmiş, heyecansız hissetmek. Kendini korkmuş, aksak ya da zayıf, esinsiz, cansız, ruhsuz, anlamsız, utangaç, sürekli kızgın, hafif meşrep, sıkışıp kalmış, yaratıcılıktan uzak, bastırılmış, aklını yitirmiş, güçsüz, çekingen, uyuşuk, döngülere hapsolmuş hissetmek…” (s. 24-5). Yazarın, kadının içerisinde bulunduğu durumu anlatırken kullandığı ifadeler, gerçekten, çok sarsıcı. Satırları okurken hayatın içerisinde karşılaştığımız birçok olay netlik kazanmaya başlıyor ve ister istemez empati kurmaya başlayıp; gördüğünüz ancak üzerine çok fazla düşünmediğiniz şeyleri düşünmeye başlıyorsunuz. Her insan ayrı yaratılışta olsa dahi ortak nokta ruhtur (s. 28). Kadın, aslında vahşidir (bu ifade olumsuz anlamıyla düşünülmemeli, yukarıdaki anlatıya karşı geliştirildiği unutulmamalıdır) fakat zaman içerisinde tahakküm altına alınmış, baskılanmıştır. İşte kitabın bize özellikle değinmeye çalıştığı ve belki de ortaya çıkartıp farkındalık sağlamaya hevesli olduğu şey tam olarak budur. Bu farkındalık giriş metninden sonra hikayeler aracılığı ile sağlanmaya çalışılmıştır. Kitabın içerisinde onlarca farklı öykü olmakla beraber öykülerin sonunda öyküye dair çözümlemeler sunulmuştur. Yazar bu çözümlemeleri yaparken; “Olayları gereğinden fazla entelektüel bir zemine oturtmak, kadınların içgüdüsel doğasına ait örüntüleri gizleyebilir” (s. 39) fikrinden hareketle son derece rahat okunabilir bir metin ortaya çıkarmayı başarmıştır. Burada her öyküyü ayrı ayrı yorumlamak, ne yazık ki, teknik olarak mümkün değildir.

Kitabı, herkese şiddetle tavsiye ediyorum ancak özellikle “erkeklerin” okuması gerektiğini söyleyebilirim. Kadınlar, kitabı okurken -muhtemelen- içinde yaşadıkları hayatın (belki de esaretin) kağıda dökülmüş haliyle karşılaşacak fakat erkekler neredeyse tamamen habersiz oldukları (ve belki de nedeni oldukları) bir dünyaya giriş yapacak, empati kuracak ve yine belki de (eğer gerekliyse ve yapabiliyorsa) kendine çeki düzen verecektir. Kitabın çevirisini orijinal dili ile karşılaştırmadığım için değerlendirme şansım bulunmuyor ancak yine de kullanılan Türkçenin anlaşılabilir ve rahat bir okuma sunduğunu söyleyebilirim. Kitabı bir roman gibi hızlıca okumaya çalışmanızı tavsiye etmem. Yavaş yavaş, bölüm bölüm okumak çok daha mantıklı bir tercih olacaktır. Teknik boyuta gelecek olursak (ki bu bölüm aslında uzmanlık gerektireceğinden yapacağım yorumları, yukarıda da belirtmiş olduğum üzere, meraklı bir okurun söylemleri olarak değerlendirmenizi rica ederim) öykülerin ilk kez bu kadar anlamlı bir şekilde kullanıldığını, hatta halk biliminin ve yapılan çalışmaların (Türkiye’de bu çalışmalar daha çok -zaman zaman sadece- yöresel öykü toplama gibi bilim dışı bir şekilde cereyan ettiğinden) bekası için önemli olduğu kanaatindeyim. C. P Estes’in yaptığı gibi diğer bilimler yahut disiplinler de toplanan bu öyküleri bu şekilde işleyebilir, kullanabilir yahut değerlendirebilirse halk bilimcilerin yukarıda belirtmiş olduğum toplayıcılığı anlaşılabilir ve meşru olacaktır. Elbette konu eğer bilim ise bu öykülerin, doğası gereği, birçok problemi (ne kadarı günümüze kadar ulaştı, ne kadar değişime uğradı vb) beraberinde getirdiği unutulmamalıdır. Dolayısıyla yapılan değerlendirmelerin doğruluğu “elimize ulaştığı” kadar ile sınırlı kalmak durumundadır. Neticede bilim “veri” ile ilerlediğinden ve elimizde de veri olduğundan yalnızca sınırlılıklara değinmek yeterli olmuştur sanıyorum. Tüm bunların haricinde, yaptığım tüm yorumların -ister istemez- bir erkeğin bakış açısı ile yazılmış olduğunu da itiraf etmek lazım gelir. Dolayısıyla bir hanımefendinin de kitap hakkındaki, görece hacimli, yorumlarını yine bu mecrada okumak isteriz. Son olarak kitabın çevirmeni Hakan Atalay’a, Ayrıntı Yayınları’na ve kitapyurdu’na teşekkürlerimi iletmek isterim.

Herkese sağlıklı, bol kitaplı günler!
Yanıtla
82
8
Destekliyorum  12
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Ocak 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ezber Bozan Bir Araştırma
Ignac Kunos’u özellikle Türk masalları kitabıyla tanıyoruz. Bunun dışında halk bilimi derleme çalışmalarına öncülük eden bir Türkolog olarak anılmaktadır. Yayınlamış olduğu eserler kendisinden sonraki birçok araştırmaya kaynaklık etmiştir. Eserleri bugün hala örnek gösterilmekte, temel çalışmalar arasında sayılmaktadır.

Melek Çolak’ın kitabında ise Ignac Kunos ile ilgili ezber bozan bilgiler yer almaktadır. Şimdiye kadar araştırmacılar Kunos’un eserlerini değerlendirirken, Çolak bu çalışmada Kunos’un defterlerini, arşivini ve mektuplarını incelemeyi tercih etmiştir. Eserleriyle özel arşivleri karşılaştırdığında çok önemli sonuçlara ulaşmıştır. Birçok bilginin farklı ve yanlış aktarıldığını belgelerle anlatmaktadır. 1885-1890 yılları arasında Adakale üzerinden İstanbul’a gelen Yahudi kökenli Macar Türkolog Kunos, hocası Budenz tarafından Türk halk edebiyatı ürünlerini derlemek ve dilbilimsel bazı veriler elde edebilmek için gönderilmiştir. Kunos’un eserlerine baktığımızda Anadolu’da halk ağzından masal, türkü, ninni gibi halk edebiyatı malzemeleri derleyerek, Köroğlu destanı ve Orta oyununu yazıya geçirmiştir. Bu anlamda folklor araştırmalarında bir ilk olduğu bilinmektedir. Ancak Kunos’un yapmış olduğu araştırma ve derleme çalışmaları hakkında yeterli akademik çalışma olmadığından, kazandırdığı eserlerin ne şekilde derlendiği hakkında kesin bir bilgiye ulaşılamamaktadır. Onun hakkında yapılan çoğu çalışmada onun çeviri eserlerinden faydalanılarak yapılmıştır. Ancak Melek Çolak’a ait olan bu çalışma, bahsi geçen boşluğu doldurarak, özel mektuplardaki izleri sürmüş ve Kunos’un yazdığı eserlerle karşılaştırıldığında bilinen birçok bilginin eksik veya yanlış olduğu ortaya çıkmıştır.

Kunos’un hocası Budenz’e yazdığı mektuplarda verdiği bilgilerle, yayınlanan eserlerindeki bilgiler birbiriyle örtüşmemektedir. Özellikle Anadolu gezilerinde derlemelerle ilgili verdiği bilgiler, birbirlerinden çok farklıdır. Bu bilgiye göre, bire bir halk ağzından derlendiği sanılan derlemelerin, aslında bir kısmı o dönem yazılan halk hikâyelerinin taş baskılarından toplanmıştır. Yani aslında birer kopya metindir. Yazdığı mektuplardan Kunos’un Türkçeye hakimiyetinin de söz konusu olmadığı ortaya çıkmaktadır. Çünkü yazdığına göre, gezilerde halktan duyduklarını anlamakta zorluk çekmektedir. Bu da “lehçelerine varıncaya kadar Türkçeye hakim olan Macar Türkolog” imajının doğru olmadığını ispatlamaktadır. Derlediği metinlerde kaynak kişilerin adlarını vermemesi önemli bir ayrıntıdır. Derlemeleri yanındaki yardımcıları ile Macarcaya çevirmiştir. Yine bilinenin aksine derlemeleri Anadolu’yu köy köy dolaşarak değil, İstanbul’da iken yapmıştır.

Melek Çolak, alanda yeterli akademik çalışma yapılmamış bir açığı bu kitabıyla tamamlamıştır denilebilir. Yeni tartışmalar doğuracak bir kitap olarak değerlendirilse bile, kişinin zihninde önemli bir soru işareti bırakmayı başarmaktadır. Benim fikrime göre, Melek Çolak’ın bu çalışması, doğru soruyu yakalamanın akademik bir çalışmada ne kadar önemli olduğunun bir kanıtıdır.

Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Ocak 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İnsan Olmak
“İçinde yaşadığımız dünyanın zor bir alan olduğundan yakınarak zamanı tüketmek yerine, onu ve gerçekleri kabul ederek savaşmalıyız.” diyor Engin Geçtan.

“İnsan Olmak” iyi ki okuduğum dediğim kitaplardan biri oldu. Aslında bir yönüyle de okuma sürecinin yüzleşmeye döndüğünü söyleyebilirim. Yaklaşık 35 yıl öncesinden günümüze fısıldanan cümlelerin peşinde ilerlerken kendi hayatımdan izlerle karşılaştım. Davranışlarımızı şekillendiren dinamiklerden aile yapısının hayatımızı etkileyişine, kendimize yönelik dinmeyen öfkemizden kalabalığın içindeyken bile hissettiğimiz yalnızlık duygusuna kadar ulaşan bir yolculuk hali diyebilirim. Temelde oluşan kısırdöngüler ve yaşanabilecekken ertelenen ya da bastırılan hayatın çarpıcı bir itirafı. En güzel yanıysa öneriler üzerinden değil de sorgulama şekliyle ilerletmesi. Okurken kendimi sorguladığım, cevapsız kaldığım için eleştirdiğim epey nokta oldu. Çok geniş, belki yılların tecrübesiyle verilecek bir cevabın peşinde, güçlü bir soru: İnsan Olmak nedir? Ne kadar çok cümlenin altını çizdim bilmiyorum. İşte onlardan biri:

“Oysa insan, gerçeklerini tanıyabildiği oranda kendisiyle uzlaşır ve çevresine karşı da daha hoşgörülü olur. Bunu başaramayan biri ise hoşlanmadığı ve kabul etmediği bilinçdışı benliğini diğer insanlara yansıtır, onları eleştirir ve kınar. Bunu yaparken, aslında, tanımadığı gerçek benliğini seyretmekte olduğunun farkında değildir…”

Yanıtla
82
3
Destekliyorum  15
Bildir