Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kafka’ya dair çok şey öğreten bir kitap bu...
“İki kişiyken, tek başına olduğundan daha yalnız hissediyor insan kendini.”

Kafka’nın günlüklerini sonunda okumayı başardım. Kafka’yla ilgili kavrayışımı derinleştirmek ve zenginleştirmek maksadıyla giriştiğim bir işti, böyle bir derdiniz varsa muhakkak okuyun bu kitabı çünkü en mahrem, en gerçek, en kendi olduğu halini görüyoruz yazarın. Ama bunun kolay bir okuma olmadığını, gerek içeriği (zira çok karamsar bir metin bu) gerek dili itibariyle zorlayıcı olduğunu belirteyim - ayrıca 750 sayfa.)

Neredeyse tüm eserleri gibi bu kitap da ölümünün ardından yayınlanmış. Bu konuda kafam karışık, bir insanın (yazar olsa da olmasa da) güncesini kendisinden izinsiz yayınlamak bir tür mahremiyet işgali değil midir acaba? Öte yandan metnin insanlarla buluşmasında bir kamu yararı varsa ki burada var zira müthiş bir metin bu, o zaman o sınır esnetilebilir mi? Zor sorular. Neyse, sonuçta ben şunları okuyabildiğim için çok mutluyum.

Aslında okuyunca Kafka’nın Milena’ya karşı ne kadar içten olduğunu gördüm - mektuplar ve günce farklıdır malum, mektupta bir muhatabınız olur ve o muhataba karşı büründüğünüz kişiliğin gölgesi siner yazdıklarınıza ve insan, en sahici olanı bile, başkasına karşı asla kendine karşı olduğu kadar dürüst değildir. Oysaki günce yazarken tek muhatabımız kendimizizdir. Ve fakat Kafka güncesinde de, Milena’ya yazdığı mektuplarındakinden çok da farklı biri değil gibi. O mektuplardan aklımda kalan en temel duygu korku olmuştu, aynı korku bu metinde de mevcut. Hayattan, gelecekten, anlaşılamamaktan, kendinden, başkalarından - herkesten ve her şeyden duyulan derin bir korku. Çok kuşatıcı bir şey bu, Kafka’nın yazdıklarını yayınlayamamasına sebebiyet veren şey de en temelde aynı korku bence.

Metnin kimi gündelik detayları biraz sıkıcı olsa da, özü itibariyle Kafka’ya dair çok şey öğreten bir kitap bu. Onun yalnızlığına ve tedirginliğine bir süreliğine de olsa ortak olmak bambaşka bir deneyimdi. Ayrıca bazı öykülerinin taslaklarını da barındırıyor bu günlükler ve nasıl tekrar, tekrar, tekrar yazdığını görebiliyorsunuz, bunu keşfetmek de pek acayipti.

İşte böyle. Ölümünün 100. yılında, bir kez daha iyi ki vardın Kafka - kıymetin geç de olsa biliniyor, ne mutlu.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
insanın zihninin bir kenarında durup arada bir şeyler fısıldaması bile kıymetli...
“İki kişi arasındaki aşk buluşması iki çocukluğun anlaşmasıdır.”

Ünlü Fransız yazarlar Julia Kristeva ve Philippe Sollers’in farklı zamanlarda yaptıkları konuşmalardan derlenmiş bir kitap bu, ismi ile elbette Thomas de Quincey’in ünlü eseri “Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Cinayet”e göz kırpıyor. Kristeva da, Sollers de isimlerini çokça duyup hiç okuma şansı bulamadığım yazarlardı, dolayısıyla bu kitap aslında her ikisiyle de tanışma kitabım oldu.

Çok sevdim. İsmini eleştiren çok olmuş, oysa bence şahane bir isim bu. İki insanın birbiriyle uzun, çok uzun süre beraber kalmayı başarması bir sanat çünkü sahiden, en güzelinden bir sanat hem de. Dört bölümden oluşan kitabın “Kafa Denkliği, Gülmeler, Kırgınlıklar” başlıklı ilk bölümü ile “Ötekini Sevmek” başlıklı son bölümü; aşka, sadakatin tanımına, sevmenin biçimlerine, tahammülün dinamiklerine, ikinin bir olması / birde iki olma meselelerine dair nefis içgörüler sunuyor. “Akıntıya Karşı İçsel Deneyim” başlıklı uzun ikinci bölüm beni biraz zorladı, burada biraz fazla felsefi ve takibi güç bir tartışma yürütüyor ikili, özellikle Kristeva’nın psikanalist olmasından kaynaklı olarak yüzdükleri Freudyen sular beni seviyemi aştı ama yine de anlayabildiğim kadarından epeyce keyif aldım.

Benim de üzerine epeyce akıl yürüttüğüm konularda müthiş pencereler açtı bazı konuşmaları. Örneğin şu pasaj, burada da dursun: “Ben her zaman Çin’in yin yang’ına dönerim; iki insan Batı’nın hep düşündüğü gibi tek bir insan olmak için bir araya gelmiyor: Metafizik açıdan, iç içe geçen bir birlik olmalı. Çin perspektifinden baktığınızda, iki kişi iseniz, dört kişisiniz demektir. Neden mi? Onun dişiliği asla benim dişiliğim olmayacak, benim erilliğim asla onun erilliği olmayacak, o halde dört ediyoruz. Saygı ve aşk dolu bir eşitliğin, dört kişi olduğunu bilmesinden ibaret iki kişilik bir diyalog.”

Ne müthiş tanımlama. Özümsemesi de, uygulaması da çok zor belki ama insanın zihninin bir kenarında durup arada bir şeyler fısıldaması bile kıymetli. Romantik ilişkilere dair kafanız iyi anlamda karışsın istiyorsanız, muhakkak bakınız bu kitaba. Arz ederim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
bir insan hikâyesi anlatıyor...
“İbram Abi bu hiç bitmeyecek mi? Ben buraya her şeye yeniden başlamak için geldim. İnsanlarla kavga etmekten bıktım artık. Kuşla, balıkla yaşamak istiyorum.”

Senelerdir birileri bana durmadan “Deli İbram Divanı”nı oku diyip duruyor, neden bunca bekledim bilmiyorum. Vardır bir hikmeti herhalde. Sonunda yolumuz kesişti ve hem kalbimi, hem ciğerimi teslim ettim Ahmet Büke’nin kelimelerine.

50’lerin İzmir’indeyiz, bugün Uzun Ada diye bilinen Köstence’de geçiyor öykü. Bu minik kasaba üzerinden bir iktidar, kapitalizm, hırs, talan, açgözlülük, adaletsizlik öyküsü anlatıyor Büke. İçinden geçtiğimiz günlerde okumak ayrıca acayip oldu, küçük Köstence oldu benim zihnimde kocaman bir İstanbul - isimler, partiler, araçlar değişiyor da insanın gaddarlığı aynı öyküyü başka zamanlarda yeniden ve yeniden yazmaya devam ediyor işte.

Ada halkınca avlanmasının günah olduğu düşünülen yunusları avlamanın ne kadar kârlı olacağını fark eden bir taşra müteşebbisi tüm devleti harekete geçiriyor; valisinden savcısına, imamından polisine herkesi seferber ediyor, adalıları o yunusları avlamaya ikna ediyor. Adanın delisi İbram da işte bu dönemi anlatıyor.

Ama ne anlatmak. Ben kitaplarda başka diyarlara gitmeyi seven biri olarak daha çok çeviri metin okuyan biriyim malum - ama insanın kendi dilinde, o dilin tüm imkanları kullanılarak yazılmış, aynı lezzette çevirilmesi imkansız bir metni okurken aldığı haz da bambaşka şüphesiz, Deli İbram Divanı’nı okurken bunları düşündüm tekrar ve tekrar. Doğayla iç içe yaşayan insanların bilgeliğini Ege ağzıyla öyle bir anlatmış ki Ahmet Büke, bazı bölümleri içmek istedim resmen.

Hele ki o avın anlatıldığı bölümler... Evet bir insan hikâyesi anlatıyor Büke; Osman’ı, Leyla’yı, Yusuf’u, Balıkçı’yı, Asım’ı, Aynur’u anlatıyor ama benim için bu romanın baş kahramanı o isimsiz ve kadersiz yunuslar olacak her zaman. Yunuslara dair yazdığı bölümler beni mahvetti, korkudan büyümüş gözlerini gördüm, inlemelerini işittim resmen.

İnsan ne kötü, ne vahşi. “Vahşet”i uygarlaşmamış, yabani bir şiddet biçimi gibi tanımlıyoruz oysaki insan uygarlaştıkça vahşileşiyor, okurken sürekli bunu düşündüm.

İşte böyle. Çok, çok çarpıldım.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
iyilik-kötülük meselesini güzelce didikleyen bir metin...
“Hiçlikte her şeyi bulacağım.”

Bence artık biliyorsunuz, Shakespeare külliyatını eksiksiz okumak diye bir amaç peşinde ilerliyorum. Vaktiyle en bilinen eserlerini okumuştum sadece; şimdi tüm külliyatı, eskiden okuduklarım da dahil olmak üzere en baştan okuyorum. Bu seferki durağımız da kendisinin görece az bilinen tragedyalarından biri, Atinalı Timon.

Çok da iyi bulunmayan pek çok Shakespeare metni gibi bununla ilgili de türlü tartışmalar var, aslında o yazmadı bu başkasının metni, başkası başladı o bitirdi, o başladı başkası devam etti vs. Mina Urgan’ın şahane ön sözünde hepsine değiniliyor. Yaygın kanaat Shakespeare’in metni yarım bırakıp, düzeltmeden o sırada üzerinde çalıştığı bir başka metne, Kral Lear’a odaklandığı yönündeymiş. Okuduklarımdan anladığım kadarıyla son derece olası.

Sahiden ham bir hali var Atinalı Timon’un. Karakterler, yine ön sözde belirtildiği gibi, karakter değil de, metafor gibiler; bir şeyleri temsil etmek üzere metnin içindeler, temsil ettikleri şeyler çok net, kendileriyse öyle değil. Belki Shakespeare bu metin üzerinde çalışmaya geri dönse karakterleri somutlaştırıp derinleştirecekti, bilemiyoruz. Şu haliyle arka arkaya sıralanmış olaylar dizisi gibi, bu kadar kısa bir metin için korkunç bir olay enflasyonu var ama karakterlerin duyguları, motivasyonları, dertleri, arzuları yeterince açılmamış.

Tüm bunlara rağmen, Shakespeare okumak Shakespeare okumak tabii ki; her şeye rağmen son derece lezzetli bir metin bu. Zengin ve cömert Timon’un varını yoğunu yitirdikten sonra yapayalnız bırakılmasıyla beraber sürüklendiği nihilizm ve insanlara duyduğu öfke çok iyi anlatılmış. Ve Shakespeare’in “iyilik etmek” meselesi üzerine düşünmeye daveti de hala geçerli bence - neticede iyilik edince aldığımız hazdan ötürü yapmaz mıyız pek çok iyiliği? Hal böyleyken, “gerçek iyilik” diye bir şey var mıdır, nasıl tanımlanabilir o?

Her zamanki gibi insan olmanın binbir karmaşasına dair, iyilik-kötülük meselesini güzelce didikleyen, bence biraz da hakkı yenmiş bir metin Atinalı Timon. İnsan sevmemekte çok haklısın ayrıca Timoncuğum, hakkını teslim etmeden bitirmek istemem. Arz ediyorum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
küçücük detaylar ne çok şey söylüyor...
"Hiçbir zaman anne olmayacaktım, ama bu, asla çocuk doğurmayacağım anlamına gelmiyordu. Doğuracaktım, ama onlara asla annelik yapmayacaktım. Sürüsüyle çocuk doğuracaktım; kafamdan, koltukaltlarımdan, bacaklarımın arasından çıkacaklardı; bir sürü çocuk doğuracaktım, asmadan sarkan üzümler gibi sarkacaklardı benden, ama onları bir Tanrı gibi kayıtsızca yok edecektim. Sabah çocuklar doğuracaktım, öğlen onları içimden gelen suyla yıkayacak, gece ise yiyecektim, bütün halde, tek lokmada yutacaktım onları. Bir var, bir yok olacaklardı."

Ay bu nasıl sert, nasıl güçlü, nasıl lezzetli, nasıl hırpalayıcı bir metin, nasıl müthiş! Annemin Otobiyografisi, Karayiplerde bir ülke olan Dominikalı yazar Jamaica Kincaid'in okuduğum ilk eseri oldu. Öncelikle - ne muhteşem bir kitap ismi o? "Annem ben doğduğum an öldü" diye başlıyor kitap. Anlatıcımız Xuela, doğduğu andan itibaren tüm hayatını anlatıyor bize ve metin gitgide hiç tanımadığı annesinin otobiyografisine dönüşüyor sahiden.

Xuela kaskatı, sevgisiz bir kadın, Kincaid bence bu kadar sert ve buz gibi bir insanı konuşturup onun okurda bir duygu yaratmasını becererek zaten muazzam bir başarıya imza atıyor. Bu son derece keskin, köşeli, bağımsız, sert, soğuk kadının kelimeleri insanın yüreğine saplanıveriyor.

Bir yandan öyküsünü anlatırken bir yandan da sömürgecilik, cinsiyet meselesi, iktidar, ırkçılık, adalet, kilise, ahlak... Hepsini ince ince yerle bir ediyor, hiç büyük laflar etmeden, sadece sakince konuşan o anlatıcının bakışları ve sözleriyle. Çok kişisel bir şey anlatırken müthiş politik bir çerçeve çizmeyi başarıyor. Küçücük detaylar ne çok şey söylüyor - örneğin babasının hep üniformalı gezmesine dair yazdıklarını hiç unutmayacağım.

O kadar çok yerin altını çizdim ki elemek zor ama şu pasajı da ekleyip bitireyim: "Cahil bir adam değildi, adalet duygusu vardı, neyin doğru neyin yanlış olduğunu anlayabilecek biriydi. Hatta cesur olduğu bile söylenebilirdi, kendini suçlayabiliyordu. Ne var ki kendinizi suçlamanız kendinizi bağışlamanız anlamına gelir ve insanın başkalarına karşı işlediği suçlar nedeniyle kendisini bağışlamak gibi bir hakkı yoktur."

Çok, çok sevdim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
azıcık kelimeyle bir sürü, bir sürü şey anlatıyor...
"Hiç de bir şey söylemek zorunda değilsin. Yapmak zorunda olmadığın bir şey olarak hatırla bunu daima. Çoğu insan sırf bulunmaz bir hiçbir şey söylememe fırsatını kaçırdığı için çok şey kaybetmiştir."

İrlandalı yazar Claire Keegan'ın son kitabı "Böyle Küçük Şeyler" Booker Ödülü'nde kısa listeye kalınca artık kendisiyle tanışmayı daha fazla erteleyemeyeceğime karar verdim ve kitaplığımda beklemekte olan minik novellası Emanet Çocuk'u bavuluma attım.

70 sayfalık bir kitaba ancak bu kadar duygu sığarmış, öyle güzel ki. 1980’lerin başında, İrlanda kırsalında geçiyor hikâye. Küçük bir kız çocuğu, yaz aylarını geçirmesi için ailesi tarafından daha önce hiç tanışmadığı çocuksuz Kinsella çiftine bırakılıyor. Biz de bu küçük kızın ağzından bu yeni evi, insanları, çevreyi anlama çabasını okuyoruz.

Bir çocuğun ağzından yazabilmek bence büyük maharet isteyen bir iş. Claire Keegan da bunu nefis kotarmış. Azıcık kelimeyle bir sürü, bir sürü şey anlatıyor. Minicik detaylar, küçük kızın söylediği ve söylememeyi seçtiği kelimeler, bakma ve anlama biçimleri - hepsi bir araya gelip acayip yoğun bir his bırakıyor insanda.

Küçük kızın Kinsella ile sahile gittiği bölümdeki cümlelerden bana akan buruk, incelikli ve iyileştirici şefkati unutmayacağım.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Borges'i gerçekten anlamak isteyenler için de başucu kitabı gibi...
"Her yazar öncülerini kendi yaratır. Yazdıkları, geleceği değiştireceği gibi geçmişi algılamamızı da etkiler, değiştirir. (...) Edebiyat tüketilir gibi değil, bunun basit ve yeterli kanıtı, tek bir kitabın bile tüketilemez olması. Kitap soyutlanmış, yalıtılmış bir nesne değildir; bir ilişkidir, sayısız ilişkiler eksenidir. Bir edebiyat ötekinden farklıdır, biri ötekinden önce gelir; bu farklılık metinden kaynaklanmıyor, okuma biçiminden kaynaklanıyor."

Borges okumaya nereden başlamalı sorusunun cevabını hala bilmiyorum ama nereden başlamamalı sorusunun cevabını buldum: Öteki Soruşturmalar'dan. Kötü bir kitap olduğundan mı, hiç değil, muazzam bir kitap - zaten sorun da bu, fazla muazzam. Şayet Borges'le bu kitap üzerinden tanışırsanız "bu adam bir dâhi (ya da Tanrı) ve ben de zavallı bir gerizekalı (ya da ölümlüyüm)" demeniz ve kendinizi berbat hissetmemek için koşarak uzaklaşmanız çok olası.

Öteki Soruşturmalar; Borges'in, kendi tabiriyle "edebiyat ve metafizik kargaşaya adanmış ömrü"ne dair en somut fikri edinebileceğiniz eseri. Aralarında yüzlerce yıl olan metinler ve sözlü anlatıları birbirleriyle çarpıştırıyor, fikirlerin nüvelerini kovalıyor, edebiyatın içine gömülmüş olan felsefi unsurları kazıyor, buluyor, çıkartıyor. Borges'in zihninin labirentlerinde (Ah Borges ve labirentler!) müthiş kafa açıcı ve beyin yorucu bir yolculuk bu. Öyle sonsuz bir kütüphane var ki beyninde, tam yolunuzu buluyor gibi hissederken tekrar kayboluyorsunuz.

Borges'in çok sevdiğim kurgusal metinlerinde yineleyen unsurlara neden takıntılı olduğunu, o hikâyelerin nasıl zihinsel süreçler neticesinde doğduğunu aydınlatan bir okuma oldu benim için. (Haritalar, dil, uzayda sonsuzluk ve metinde sonsuzluk, zamanın döngüselliği vd.)

Acayip zor bir kitap ama Borges'i gerçekten anlamak isteyenler için de başucu kitabı gibi bir şey olmalı bu. Talep ettiği beyinsel mesainin karşılığını kesinlikle veriyor.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İnsan bir kitaptaki tüm karakterleri nasıl sevebilir bilmiyorum...
"Her şeye boşveren bir hıyar olmak istemişimdir ben hep. Ama eğer hıyarın teki değilsen, işte o zaman hıyarın tekiymişsin gibi bir duyguya kapılırsın, öyle ya, gerçek hıyarlar hiçbir şey duymazlar. Öyleyse kendini bir hıyar olarak görmek istemiyorsan hıyarın teki olacaksın, başka yolu yok bu işin."

Of ya, of. Seni öyle çok seviyorum ki Romain Gary. Bilemezsin ne kadar çok. Romain Gary halini ayrı, Emile Ajar halini ayrı seviyorum. Gary ile ilk tanışmamız bundan 20 sene evvel Emile Ajar mahlasıyla yazdığı Onca Yoksulluk Varken kitabıyla olmuştu. O kitabı okurken aldığım hazzı hiç unutamadım - edebiyatın içimde ve hayatımda edineceği yeri ilk kez o zaman sezinlemiştim, büyülenmiştim çünkü. Sonra çok Gary okudum, hepsini de çok sevdim ama uzun zaman sonra Onca Yoksulluk Varken'de aldığıma benzer bir lezzeti Kral Salomon'un Bunalımı'nda aldım. Gary, Ajar mahlasıyla yazdığında farklı yazıyor hakikaten. Bunu becerebilmek ne büyük yetenek.

85 yaşında, hayatının ve servetinin kalan kısmını iyilik etmeye adamış Salomon ile anlatıcımız taksi şoförü Jean'ın tanışmasıyla başlıyor öykü. Salomon'un savaş sırasında tanıdığı Matmazel Cora'nın da konuya dahil olmasıyla dallanıp budaklanıyor.
İnsan bir kitaptaki tüm karakterleri nasıl sevebilir bilmiyorum ama hepsini çok, çok sevdim. Kral Salomon müthiş birisi zaten; hayatla kurduğu bağ, ölüme karşı koyuşu, umudu, neşesi, alaycılığı. Matmazel Cora apayrı naif ve hoş, anlatıcımız Jean zaten. Jean sanki Onca Yoksulluk Varken'deki çocuğun büyümüş hali gibi ki bu verdiği his kendisine bayılmam için yeterli.

Gary hem her zamanki gibi çok komik (son 50 sayfayı baya sesli kahkahalarla okudum), hem dili muazzam lezzetli, hem de bu neşeli anlatısının içine hayata dair muazzam bilgelikler serpiştirmiş hep yaptığı gibi. Sevmeye, yaşlanmaya, iyiliğe dair öyle besleyici bir anlatı ki bu. Gerçekten hayret ediyorum, bu kadar umut dolu metinler yazabilmiş bir adam nasıl intihar eder, ne zaman Gary okusam aynı soru kafamda dönüp duruyor, çözemiyorum.

Neyse. Bayıldım sonuçta. Hem de nasıl bayılmak.

"İnsanların yüreği budala olmaz da nasıl olur, anlayamıyorum. Budala bir yüreğin yoksa, hiç yüreğin yok demektir."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
çok lezzetli, çok besleyici, epey kafa karıştırıcı ve aynı anda ufuk açıcı bir kitap bu...
"Her şey, dünyada, bir kitaba varmak için vardır" demiş Mallarmé, bu kitaptan öğrendim.

Italo Calvino'nun ölümünden bir sene kadar evvel Harvard Üniversitesi'nde verdiği bir dizi konferansın metinlerini içeren Amerika Dersleri, Calvino'nun bazı kitaplarının sırlarını barındıran, bence yazarın düşünme ve yazma biçimini daha iyi anlamak için muazzam bir anahtar sunan bir küçük kitap. Kısacık olmalarına rağmen oldukça yoğun ve felsefî denemeler bunlar, okurken epey odaklanmayı gerektiriyor.

Konuşmaların metinlerini ölümünden önce düzenleme şansı olmamış Calvino'nun, o nedenle bu kitaba kendisi olsa ne isim seçerdi bilemiyoruz. Ama eşi Esther Calvino'nun seçtiği ismin alt başlığı "Gelecek Binyıl İçin Altı Öneri" olmuş. Yeni milenyuma adım atmamıza 15 sene kala Calvino edebiyata ve kurtarmamız / taşımamız gereken bazı şeylere dair akıl yürütüyor. Listesi şöyle: hafiflik, hızlılık, kesinlik, görünürlük, ve çokluk. Bu kavramlar çerçevesinde hem kendi eserlerini, hem de başka yazarların eserlerini inceliyor. Dante, Cervantes, Proust, Dickens, Conrad, Balzac, Mann, Flaubert, Joyce, Pessoa, Kundera, Dostoyevski, Musil, Perec ve elbette ki Borges gibi tanıdık isimler var kitapta.

Tanıdığım yazarların okuduğum eserlerine dair Calvino'nun düşüncelerini okumanın hazzı bir yanda, kütüphanemde bekleyen ancak henüz girişemediğim eserlere dair beni heyecanlandıran analizler okumak ve yeni yazarlarla tanışmak bir diğer yanda. Çok lezzetli, çok besleyici, epey kafa karıştırıcı ve aynı anda ufuk açıcı bir kitap bu. Özellikle yazmayı deneyen herkesin okuması gerekir diye düşünüyorum.

Ancak tadına varabilmek için en azından Calvino'nun bazı kült kitaplarını okumuş olmak lazım. Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu, Palomar, Kozmokomik Öyküler ve Görünmez Kentler'e başka türlü bakmanın ipuçları var içinde, Calvino'yu bu çok sevdiğim eserleri yazmaya götüren itkileri onun ağzından dinlemek muhteşem oldu.

Her okurun seveceği bir kitap değil ama yazmanın dinamiklerine, kitaplar arasındaki çıplak gözle görünmeyen örtülü kavramsal bağlara, edebiyat denizinde yüzerken kaçırdığımız izleklere dair kendinizi zorlamak isterseniz - buyrunuz.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
öykülerin hepsi bir matematiksel mantığa ve bütünlüğe oturuyorlar...
"Her şey sihirli bir süt şişesinden cinin çıkıp da bana, Picasso olmayı mı bir Picasso'ya sahip olmayı mı tercih ettiğimi sormasıyla başladı. İkisine de razı gelebilirdim ama 'sadece biri' diyerek uyardı beni."

Sevgili Cesar Aira, canım Aira. Dördünü buluşmamız itibariyle kâni oldum ki sana asla alışamayacağım, yanında asla tam bir konfor hissedemeyeceğim, tam tuhaf zihnini anladığımı sandığım anda çok acayip bir cümle kuracaksın ve hop ben yine kafam karmakarışık halde suratına bön bön bakacağım - ama gel gör ki bunlar olurken bir yandan sürekli güleceğiz (ben, en azından) ve bu yüzden senden asla kopamayacağım. N'apiyim, sen de böylesin işte ve ben seni de, geometrik çalışan tuhaf hayal gücünü de çok seviyorum. Bak, sayende bir hayal gücünü geometrik olarak nitelemek gibi saçma sapan bir iş yaptım. Hadi buyur.

Müzikli Beyin'e gelelim. Gelmeyi deneyelim yani en azından. Aira'nın üzerindeki Borges etkisini en somut biçimde gördüğüm eseri oldu bu. Daha önce üç novellasını okumuştum, bu görece hacimli öykü derlemesiyle kendisine azıcık daha yaklaşabilmiş hissediyorum. Bu kitaptaki metinlerin kimileri öyküler, kimileri hayata dair çeşitli düşünceler. Denemeler diyemeyeceğim, değiller çünkü, bunlar başka bir şey. Aira'nın kimseye benzemeyen zihninden çıkan tuhaf, çokça komik ama bir yandan da müthiş ufuk açıcı birtakım şeyler.

Aira'yı tanımlamak çok zor, çok. Çok avangard, çok oyuncu ve -boşuna seçmedim o sözcüğü- çok... geometrik. Yani nasıl demeli, bu ele avuca sığmayan öykülerin hepsi bir yandan da bir matematiksel mantığa ve bütünlüğe oturuyorlar, ne tuhaf bir iştir bu? Kitap boyunca Mona Lisa'nın çerçevesinden çıkıp dünyaya yayılan boya damlacıklarını (bir tanesi Papa ile evlenmeye kalkıp onu kilisede terk ediyor, mesela...), aynı kitabı sürekli ama daha ucuza satın alarak kâr ettiğini ve zenginleştiğini düşünen bir adamı, bir süpermarket arabası ile dostluk kurduğunu sanıp aldanan bir diğerini filan okuyacaksınız. Beyninizi bugüne dek bildiklerinden arındırmaya razı değilseniz (ki zorlanıyor insan) denemeyin diyeceğim. Başka türlü bu kitabı anlamak da, sevmek de imkansız bence.

Ama ben çok sevdim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir