Toplam yorum: 3.099.708
Bu ayki yorum: 4.244

E-Dergi

Elif Konar Özkan Tarafından Yapılan Yorumlar

23.12.2004

Ne Kadar da Güzeldir Gitmek; farklı zaman ve mekanlardaki çeşitli insanların yaralarına dem vuruyor… kırgınlıklar; sevinçler; yıkımlar; düşler; görünürün dışındaki var oluşlar, hissediş ve duyuşlar; kaybediş ve buluşlar…
Ayrıntılara derinlemesine dalış ve sözcüklerden öteye geçiş ile yaralı yaşamlardan kalan anılarda seyahate çıkarıyor öyküler okuyucuyu. Kitap boyunca hakim olan mevsim; hüzün.
Barbarasoğlu için, “gidebilmek, özgürlüğe açılan bir kapı” olduğundan, öykülerdeki kahramanlar (genel olarak kadınlar) bir yerlere giden ya da gidecek kişiler.. yol almasalar da öykü sonunda mutlaka o an bulundukları yerin az veya çok uzağına gitmekteler… Hayatlarının büyük çoğunluğunu bilemesek de, gündelik yaşamın ayrıntıları içinde küçük gibi görünen, ama temelde önemli olan durumları yansıtan acıtıcı, yaralı söylemleri olan kişilerden kesitler… varılan noktadan çok alınan yolun önemi…

Arka kapak tanıtımında İnci Aral; “Nalan Barbarasoğlu, bu ilk kitabındaki öykülerin olgunlukları, taşıdıkları duygu yükü, yapısal sağlamlıkları ve imgelerle zenginleştirilmiş bir dili kullanmaktaki başarısı ile ustalık çizgisinde duruyor ve bize, doğuştan bir öykücü olduğunu kanıtlıyor.” demekte…
23.12.2004

“… Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde, güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında, toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremeyeceksiniz. Bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. Sizin için kötü olacak. Benden hikayesi.” diyor Sait Faik, Son Kuşlar adlı hikayesinde. Bu kitabın ilk hikayesini okumaya başlayınca bile aslında Sait Faik’ten öykü okumakla ne kadar yerinde bir seçim yaptığınıza kanaat getiriyorsunuz. Ve hâlâ kuşlara yetişebilen bir nesil olmanın şanslılığını duyarken yüreğinizde bir hüzün kaplıyor içinizi birden, çünkü gerçekten dünya değişiyor ve güzelliklerin çoğu “türü tükenenler” listesinde yerini alıyor gün geçtikçe. Kış’ın şiirselliğini duyuyorsunuz rüzgârların çeşitliliği içinde… tıpkı balıkların, kuşların ve daha nice şeyin nice ismini öğrendiğini Sait Faik’ten.

“Edebi eserler, insanı yeni ve mesut, başka iyi ve güzel bir dünyaya götürmeye yardım etmiyorlarsa ne işe yarar?” diyen yazarın sözünün arkasında durduğunu görüyorsunuz okudukça.

102 sayfadan oluşan bu öykü kitabının kapağındaki fotoğrafına bakınca da Sait Faik’in içindeki zenginlikleri, hüznü ve çocuk saflığını hissediyorsunuz. Daha bir coşku ile devam ediyorsunuz okumaya hikayeleri bir bir.

İnsani yaşanmışlıklara tanıklık ediyorsunuz satırlar arasında gezinirken… aslında tanıdık bildik bir arkadaşınızla sohbet ediyorsunuz gibi bile hissediyorsunuz bir aralık! Ve gülümsüyorsunuz.

23.12.2004

Şair’e göre, “Şair, hem hayatın tam ortasındadır hem de kıyısında; ama daha çok tepeden bakar. Çünkü anlamak ve farkında olmak tepeden bakmayı gerektirir. Şair, işlenen cinayetin sonunu görebilir, bu yüzden ukaladır.”
Maraş’ta, şiir şehrinde, uzun kış gecelerinde insanların toplanıp kitap okuyup, türküler söylediği bir köyde büyüyen Keklikçi, “Eğer bana şiire ne zaman başladığımı sorarsanız, bir cevap veremem; çünkü henüz okumayı bilmiyorken kendi kendime şiirler söylerdim.” diyor. Keklikçi’nin şiiri sevmesinde 126 yaşında asli hayata geçiveren dedesinin rolü olduğu da kendisiyle ilgili yazılanlar arasında yer almakta…
“Göremeden ölürsem, gözlerim açık gider.” dediği şehir İstanbul’a 2001 yılında gelen şair, “Edebiyat ortamında hep iyi bildiklerimizin o kadar da iyi olmadığını buraya gelince anladım. Benim şiirim kavrayışla çok ilgili, insanları ve hayatı sağlıklı bir şekilde kavramak da ancak bu şehirde mümkün.” demektedir.
“26 yaşındayım ve yirmi altı bin çeşit olumsuzluk yaşadım. Bu, düz bir mantıkla hayra alamet değildir. Acıyı ve yalnızlığı benim çağırdığımı söylüyorlar; ama tam tersine ben acıya maruz kalıyorum. Üç öğün aç durduğum günler oldu; ama bunu ben istemedim.” diyen şair, hayatta yapabileceği en iyi işin şiir yazmak olduğuna inandığını belirtiyor, yine kendisiyle yapılan söyleşilerde.
Ayrıca, yine kendisiyle yapılan söyleşilerden anlaşıldığına göre, şair anlaşılmayı önemsiyor, fakat herkes tarafından anlaşılmak gibi bir kaygısı da yok; “Ben futboldan anlamam ve bir futbolcunun beni okumasını beklemem. Ancak her insanda şairane bir yan olduğuna inanırım. Çünkü bir ruha sahip olan herkeste iman, aşk ve şiir potansiyeli vardır. Ancak insanlar, kolaycılığa kaçıp hayatın yapaylığı içinde kaybolmayı seçerler.”

Tanınma Korkusu; iki bölümden oluşuyor. İlk bölüm Bakır Duruşmalar; 1998-2000 yılları arasında yazılan şiirlerden seçmeler… bölümün başında; “gün güne değmeden gidiyor” mısraı yer alıyor. İkinci bölüm Herkese Günaydın’da; 2001-2003 yılları arasında yazılan şiirlerden seçmeler bulunuyor; bölüm başında ise “biz işimize bakalım yani şu mezarlığa” mısraı var.
Tanınma Korkusu’nda; istihza (alay), yalnızlık, intihar, mistisizm, hüzün, eleştiri, öfke, hınç, ölüm dikkati çeken unsurlar arasında…

23.12.2004

Anafikir: İnsanın sadece gerçeklerle yetiştirilemez; hayaller, sevgi ve ümit de gereklidir. Eğitimin temelini hayal, ümit ve sevgi oluşturur.
Konu: Sevgisiz bir eğitim olamayacağı…
23.12.2004

Kitap, hepsi birbirinden ilginç ve düşündürücü altmış küsur öykünün bulunduğu sekiz bölümden oluşuyor. Önsözünde öykülerin ne tam telif, ne çeviri, ne de gerçek anlamda derleme olmadıkları belirtiliyor. “Bir kısmı tercüme sayılsalar bile, Türkçeleştirilirken –orijinal öykülerin yazarının hoşgörüsüne sığınarak- kuru çeviriyi aşan zenginleştirme çalışmalarının konusu oldular.” diyen yazar, şunu da ekliyor; “Kitaptaki öykülerin çoğunluğunun yazarı ne yazık ki bilinmiyor. Mutlaka bir yazarı vardı, ama sanırım o zaman içinde unutuldular ve anonimleştiler.”

Büyük küçük her kesimden okurun zevkle okuyabileceği (hatta pek çok öykü çocuklara da okunabilir) öykülerden oluşan bu kitabı, kitabî hayatın zevkini tatmış olanlara tavsiye ederim.