Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

muftuihsan Tarafından Yapılan Yorumlar

30.04.2010

Genelde vasat seviyeye ulaşmaya çalışan ‘yaya kalmış bir yazarın’ (s.144) romanı. Roman 1950’li yıllarda Mısır-İtalya hattında yaşanıyor. Ancak, Hıristiyanlık, ateizm, komünizm, aykırılık ve anarşizmi ustalıkla işleyen ve tüm bunları yumuşaklık ya da zararsız kelime ifadeleriyle propagandamsı bir roman havası hissettiriyor.
Kuvvetli kalemiyle, edebi ifadelerle havai bir yaşam sunan yazar, kitap içerisinde kısa bir gezi olmasına rağmen ‘çöl kitabı’ ismini aslında gizem için kullandığı düşüncesini veriyor insana. Yazarın, Mısır’ın yerel giysisi gallabiyya ve mutfağının meşhur yemeği ful’un zikredilmesi ayrıca Fatih ve Atatürk’ten bahsetmesi de okuyucunun dikkatine yönelik ilginç açılımlar ve okuyucuya kültür zenginliği mesajı göndermesinde bulunuyor. Üç ayrı bölümden oluşan ve bölümler arasında bağlantı kurmaya çalışan yazar, bölümlerden birisini kendisine olağanüstü bir fikir gibi gelen metne destan ekleyerek(s.144) sağlamış.
‘Aptes’ ile ‘müezzinler (ezana diyecek yerde)duaya başladılar’ ifadelerini/hatalarını çevirmene havale edersek, özellikle yazarın romanının bir bölümünü rüyasında gördüğüne ‘Hazreti Muhammed de buna benzer bir biçimde Kur’an’ın bir bölümünü düşünde görmedi mi?’ delil olarak getirmesi de diğer din ve kültürler hakkında boş olmadığını gösteriyor. Ancak ‘İshak’ın, babası tarafından Tanrı’ya kurban edilmesi’ (s.239) ifadesi Hıristiyan inancına göre olduğunu belirtmeliyim. İslam’a yani biz Müslümanlara göre kurban edilen İshak değil, İsmail’dir. Zaman zaman yazarın dinler arası diyalog ya da tüm dinlerin ortak yaşam vurgusunu da az da olsa hissettirmeye çalıştığını görüyoruz. Örnek: Herkes Müslümanlar, Hıristiyanlar ve ateistler kutsal Kurban Bayramı’nı kutlarlar. (s.239)
“Okunması amma da zor bir kitap” demeden geçemeyeceğim. Her seferinde “şimdi bırakacağım elimden” diyerek sayfaları çevirmek “sona ne kadar kaldı” merakından bir türlü kurtulamamak... Kitap zorlaşınca daha bir kalınlaşıyor, daha da ağırlaşıyor. Siz nereden bu kitaba düştünüz diye sorarsanız; ‘Çöl kitabı’ ismi ile ‘kelepir’ tuzağına yakalandık. Vakti boş olmayanlara diyeceğim yok. Eğer boş vaktiniz varsa siz bilirsiniz, yorumcular gibi ile de okunması gereken bir kitap diyemem, amma zaman yoksa zaten yapacağımız bir şey yok.

Alıntılar şöyle.
Fazla anı, kimseye iyi gelmez. Hüzün verir. Erkenden yaşlandırır insanı. İlk anda, anılar bir şeylere yarar gibi görünür, ama bu doğru değildir. Sonuç olarak yalnızca zarar verirler. (s.40)
Özlem başa gelebilecek en aptalca hastalıktır. (s.60)
Yaşamda özlem olmaz, yaşam gelir geçer. (s.63)
Çölde iki kişi olunca her yere, yalnız olunca hiçbir yere gidilmez. (s.66)
Çölde binlerce yıldır süren trafik, Batılıların basit değerlendirmelerine uymaz. (s.72)
İtalya ‘çizme’ denmesi, sırf Afrika’ya tekme atsın diye oraya konduğunu düşünmeden edemezsiniz, neyse ki Mısır’a ancak topuğu gelebilir. (s.81)
Melekler genelde kondukları yerde silinmez izler bırakırlar: Kur’an’da da böyle söylüyor, Kutsal Kitap’ta da. (s.115)
“İçini sarsan en küçük sarsıntıya bile dayanamayan, duygularına kapılıp sonunda duyarlılığının altında ezilen insanlar vardır.”
Kutsal kitap, …okuma isteği uyandırmak için söyledikleri gibi bir roman değil. Olsa olsa bir günlük olabilir. İnsanlar ile Tanrı arasındaki açık hesapta harcananların uzun bir listesi.(s.116)
Siz Batılılar bazı şeyleri kullanılamayacak hale getirecek kadar karıştırmakta ustasınız.(s.116)
İnsan özel bir tutkuyla sevmediği bir şeyi okurken kahve içmez. (s.117)
İyi bir yazar kesinlikle büyük bir kitap yazmalıdır diye bir kural yoktur. (s.145)
İnsanın gece gördüğü düşlerden hoşnut olması, yalnızca bir kaçış yolu değildir. Bunun bir hastalık olduğunu da söyleyebilirim. Anlattığın zaman düşler, düş olmaktan çıkıp öykü olurlar. (s.154)
Aşk bir gübreliktir efendim, içinden temiz çıkmak mümkün değil, gerçek şu ki, aşk değdiği yere zarar veriyor. (s.168)
Korku geldiğinde insana kötü bir arkadaştır, ama kalırsa iyi bir öğretmendir. (s.172)
Şişkin karın boşalır, ama boş karın dolmaz.
Yalnız başına sevinen üzüntü beklesin, ama sevinirken başkalarını da düşünürseniz asla mutsuz olmazsınız. (s.199)

29.04.2010

Batının çıkarlarına yönelik 'sömürgeciliğin keşif kolu’ (E.Said)olan oryantalizm, konusunda Malik b. Nebi’nin bu özlü eseri, fikri mücadele sahasında geçen yüzyıldan bugüne ayna tutan ve yol gösterebilen çalışmalardan biridir. Doğru fikri diri tutmak/diri kalabilmek endişesinde olan her müslümanın tahlil etmesi gereken eserlerden biridir. Kitap, şu başlıklardan oluşuyor:
• Oryantalistlerin eserleri ve çağımız İslam düşüncesine etkisi,
• Fikirler evreni
• Fikirlerin sahihliği ve etkililiği
• Yeni hastalık ‘ekonominin putlaştırılması’
• Müslümanlar ve İslam dünyası.
Kitaptan alıntılar şöyledir:
Ölüm uykusuna yatmış milletlerin tarihleri yoktur. Olsa olsa, efsanevi zorbaların veya mitolojik kahramanların büyüleyici çehrelerin cirit attığı kabusları veya rüyaları vardır.(s.7)
“Ölülerin gerçek mezarı, yaşayanların gönülleridir.”(s.11)
Malik b. Nebi, İbn Teymiye ve Muhammed Abduh’tan daha çok İbn Haldun’a yakın bir düşünürdür. Malik b. Nebi, bir Gazali imanına, İbn Haldun’un fikri kapasitesine, Cemaleddin Efgani’nin gerilimine ve Hasan el-Benna’nın azmine sahip bir düşünürdü. Tantavi Cevherî’nin şu sözünü sık sık tekrarlardı: “Eğer Müslümanlar kendilerine söylediklerimi unutuyorlarsa, ben onlara Âd ve Semud milletlerini yerin dibine batıran aynı felaketin kendi başlarına da mutlaka geleceğini haber veriyorum.”(Raşid b. İsa)(s.15)
Günümüz müslüman toplumlarında, biri veya birileri bu toplumun herhangi bir meselesi üzerine eğilecek olsa görecektir ki, ideolojik savaş ajanları(sömürgecilik), söz konusu problemlerin üzerinde, ya daha önce düşünüp bir çözüm ortaya atmış, ya da onu inceleme yolundadır. Yani, sömürgecilerin ajanları, konuya ya daha önce eğilmiş veya eğilmek üzeredirler.(s.29) Biz ona bir çözüm bulduğumuzda da, şu veya bu yolla o çözümü her zaman çarpıtmak ve bozmak için uğraşır.(s.51)
Tarihin en kesin dönüm noktalarında, herhangi bir toplumun varlığını tehlikeye düşüren şey, o toplumdaki vasıtaların kıtlığı değil, aksine fikirlerin yetersizliğidir.(s.53)
Fikrin gelişimi ve doğru düşünmeyi vurguladıktan sonra zihni bulanıklıktan ve zan tehlikesinden kurtarmanın yolunun ancak ilim basamaklarını tırmanmakla mümkün olduğunu şu örnekle anlatır: Hz. Ali’nin Sıffin savaşı öncesi komutanına tavsiyesini de örnek gösterir:“Bilenlerin tekliflerini dikkatle dinle, onların sözlere kulak ver ve öğrendiklerini bilmeyenlere öğret”(s.73)
Kendi fikirlerimizle doldurulmayan her ideolojik boşluk, bize zıt ve yabancı düşünceler tarafından işgal edilir.(s.78)
“Delilini fikir ile getiremeyenin ses tonunu yükseltmeye başlaması kaçınılmazdır.”
Oryantalistlerin eserleri, ‘ideolojik savaş’ adı verilen genel çerçeve içinde kullanılırlar.
Kendi ana fikirlerini, kendisine yön verecek düşünceleri bizzat kendisi imal etmeyen bir toplum, ne kendi tüketim maddelerini üretebilir, ne de kendi donanım malzemelerini. (s.81)
Toplumlar, medeniyetler ve imparatorluklar, kendini doğuran ana fikirlere ihanetlerinden ötürü yıkılırlar. Tarihin bütün bozgunlarına bakarsanız, oralarda, ihanete uğrayan fikirlerin intikam aldıklarını görürsünüz.(s.83)
Bir toplumda etkili olan iki türlü fikir vardır:
a.İnsanı değişime uğratan fikirler
b.Eşyayı değişime uğratan fikirler.
Birinciler, yani insanı başkalaştıran fikirler, toplum yeni bir medeniyete adımını attığında, o toplumun enerjisini harekete geçiren fikirlerdir. İkinciler yani eşyayı başkalaştıran fikirler ise, ikinci aşamada maddeyi şekillendirme gücüne haizdirler. İnsanı değişime uğratan fikirler güçlerini, yeni toplumda meydana gelen kültür ortamının ya kutsal niteliğinin veya dünyevî niteliğinden alırlar. İnsanları ancak bu iki şıktan birine dayanarak değiştirip başkalaştırabilirler. Sırf dünyeviliği esas alan fikirler, insanları harekete geçiremez.(s.86)
Ortada fikir yoksa her kullanılan kelimenin konuyu aydınlatmak yenine, ona bir karanlık daha eklediği sadece bir laf kalabalığı vardır.(s.93)
İslam toplumu, sömürgecilik ve sömürgeleştirme problemini gündeme getirmiş, fakat kendiliğinden sömürgeleşme veya sömürgeleştirilmeye eğilimli olma meselesini bir türlü kavrayamamıştır. Bu ikinci şıkkı anlamaya çaba göstermemiş, bunu ihmal etmiştir.(s.94)
Dünyadaki sömürü çarklarını sömürenler değil, sömürülenler çevirmektedir.
Sahih bir fikir her zaman etkili ve geçerli değildir. Fikrin sahihliği onun özünde yatar.(s.97)
Verimliliğin ve üretkenliğin esas alındığı bir yüzyılda, haklı olmak için doğruyu söylemek yetmez. Nitekim ‘iki kere iki üç eder’ diyen ve bunu iddia ederken az çok karnını doyurabilen birine karşı, ‘iki kere iki dört eder’ der, ardından da açlıktan ölürseniz size itibar edilmez. Öyleyse İslam toplumu, kendisinin üstün fikri gücünü ve onun yanında da etkili olmanın yolunu mutlaka bulmalıdır.(s.108)
Hiçbir ekonomik gerçeklik içermeyen bir hava kabarcığı olan Ekonomi için ekonomi; bir insan toplumunun işlerini, bilançosu biri gelirler diğeri giderler olmak üzere iki işlemle yapılıveren basit bir koltuk meyhanesinin yönetimi biçiminde ele alır.(s.117)
İslam davasının asıl vazifesinin seviyesine ve çağının düzeyine yükselebilmesi için akımlar, kurumlar ve bireyler çapında gelip serpilmesi gerekir. Yoksa şevkini ve azmini kaybedecek ve başarısızlığa mahkum olacaktır.
İslam davasını, tehdit eden en vahim tehlikeler arasında özellikle şu ikisini hatırlatalım:
1. Geleceğe yönelmek yerine, geçmişin ihtişamını sayıklamak. Olması ve yapılması gerekenleri inceden inceye düşünmek, bunların hazırlığıyla uğraşmak, bunlar için mücadele etmek yerine, olup bitmiş şeylerin anılarını tekrarlayıp durmakla yetinmek.
2. Eksikleri ve yanlışları kabul edip samimiyet ve ciddiyetle bunları aşmak ve bunlardan kurtulmak yerine, sistemli bir şekilde onları haklı ve mazur gösterme çabasına girişmek. (s.125)
İslam’ın mücadelesi bütün alanlarda ve bütün cephelerde yürütülen sürekli bir savaştır. Onun için, duraksamadan ve sahip oldukları tüm vasıtalarla bu mücadeleyi sürdürmek çalışkan Müslümanlara düşmektedir.(s.126)
27.04.2010

Kitap, 2000'li yıllarda Türk Halkının DİYANET’e olumlu ve olumsuz yönleriyle bakışını bir araştırma (İstanbul örneği) ile ortaya koymaya çalışıyor. 2000’den bugüne kadar olan gelişmeler, yeni bir araştırmaya muhtaç. Kitap, dört bölümden oluşuyor:
1.Araştırma hakkında bilgiler
2.Din ve toplum, dinin kurumsallaşması, Osmanlı’da şeyhülislamlık kurumu ve DİB
3.Türk toplumu ve DİB araştırma, döküm ve tablolar
4.Sonuç, genelleme ve öneriler. Ek olarak DİB’nın teşkilat şeması tablolarla gösterilmiş.

Şeyhülislamlar, Divan-ı Hümayun üyesi değillerdi, ancak önemli konularda kendilerine danışmak amacıyla zaman zaman Divan-ı Hümayun’a davet ediliyorlardı.(s.70)
Şeyhülislamların vermiş oldukları fetvalar doğrultusunda tahttan indirilen padişahlar III. Selim, Abdülaziz, V. Murat ve II. Abdülhamid’dir.(s.75)
Ülkemizde laikliğin benimsenmesi, Hıristiyan-Batı dünyasında olduğu gibi tarihî ve sosyolojik sürecin tabii bir neticesi değil, ‘dinin siyasete alet edilmemesi’ ilkesinden hareketle yapılan bir tercihin sonucudur.(s.87)

Araştırmanın bulgularına dayalı önerileri şöyledir:
•DİB, din hizmetlerini yerine getirirken toplumun her kesimini göz önünde bulundurmalı, yapılan eleştirileri dikkate alarak toplumumuzda bütünleştirici rolünü artırıcı yönde çalışmalarda bulunmalıdır.
•Laiklik ilkesine uygun bir kamu kurumu olan görülen DİB, yapılan tartışmaları bir tarafa bırakılarak, hizmetlerin daha fonksiyonel bir şekilde yerine getirmenin yolları aramalıdır.
•Toplumun çoğunluğunca, hizmetlerini yerine getirirken siyasi otoritenin etkisi altında kaldığı iddiası kabul gören DİB, siyasetin dışında tutulmalı ve devlet yapısı içerisinde özerk bir statüye kavuşturulmalıdır.
•Toplum tarafından DİB’nin dini konulara ilişkin vermiş olduğu beyan ve fetvalar büyük oranda itimat edildiği ve uyulduğu görülmekte, bu güven düzeyinin sürmesi ve daha da artması için DİB, dinin hükümlerini açık ve net olarak ortaya koymalı, ayrıca görsel ve yazılı basın aracılığıyla halkı aydınlatıcı ve güven verici açıklamalarda bulunmalıdır.
•DİB, toplum üzerinde yeterince etkili olabilmesi için, en yüksek danışma ve karar organı olan Din İşleri Yüksek Kurulunu etkin bir şekilde devreye sokmalı ve bu kurulun daha fonksiyonel katkı sağlamasına imkân verecek düzenlemeler yapmalıdır.
•Hizmet politikasıyla toplumsal statüdeki güvenirliği daha da yükselebilmesi için DİB, gerekli tedbirler almalı, başta İlahiyat Fakülteleri olmak üzere ilgili kurum ve kuruluşlarla işbirliğine giderek, din hizmetlerini daha ilmî ve rasyonel bir şekilde yapılandırılmalıdır.
•Türk toplumunun, DİB’nin varlığının dini hayata ilişkin ortaya çıkan yanlış yorumların tehlikeli boyutlara ulaşmasını engellediği yönündeki kanaatının devam edip daha da artması için DİB, özellikle sosyal olaylar ve güncel dini meseleler ile ilgili gerekli açıklamaları yaparak toplum üzerinde ağırlığını hissettirmeli ve çözüm noktasında gerekli katkıyı sağlayarak, kurumun saygınlığını yükseltecek bir tutum sergilemelidir.
•Din hizmetlerini yürüten DİB personeli, gerek mesleki ve gerekse beşeri münasebetler açısından, yeterli düzeye çıkarmak için gerekli iyileştirme girişimlerinde bulunulmalı ve günümüzün şartlarına cevap verecek düzeyde bir eğitime tabi tutulmalıdır.
•Halkımızın çoğunluğunca tasvip edilmeyen camilerde yardım toplaması konusunda DİB, hizmetlerin maddi açıdan desteklenmesi için bir takım yeni düzenlemeler yapmalıdır.
•Hutbe ve vaazlar günümüzün şartlarına uygun hale getirilmeli, cemaatin ve bölgenin ihtiyaçları göz önüne alınarak hazırlanmalı ve daha doyurucu bilgiler ihtiva etmelidir. Bazı bölgelerde uygulanan merkezî sistemle vaaz uygulaması da gözden geçirilmelidir.
•Halkımız tarafından dini bilgileri öğrenme açısından güvenilir kaynaklar arasında görülen DİB yayınları konusunda, günümüz şartları ve insanların beklentilerini de içeren iyileştirmeler yapıllmalı ve din ile ilgili yayınları takip ve kontrol edilerek hurafelerle dolu, İslam’ı ve Müslümanları rencide eden yayınlar hakkında kamuoyunu aydınlatmalıdır.
•DİB’na bağlı Kur’an kursları için gerekli düzenlemeler yapılarak din eğitimine olan katkılarını artırıcı tedbirleri alınmalı ve toplum hayatında etkin bir şekilde varlığını sürdürmeleri sağlanmalıdır.
•Halkımızın çoğunluğu, Ramazan orucu, dini bayramlar, fitre miktarı, ezan vakitlerinin tespiti vb. konularda DİB’nın kararlarını esas almakta ve bu kararlar doğrultusunda davranmaktadırlar. DİB, toplum üzerindeki etkinliğini yaygınlaştırma hususundaki gayretlerini artırmalı ve muhtemel tefrika ve çatışmaların önüne geçmelidir.
•Halkımızın çoğunluğu tarafından başarılı bulunan DİB Hac ve Umre organizasyonu, bu konuda yapılan eleştirileri dikkate alınarak aksayan yönleri düzeltmeye dönük çalışmalarda bulunulmalı, kurumun yıpranmaması ve daha sağlıklı bir şekilde yürütülmesi için, organizasyon rekabete açılmalıdır.
•DİB, yurtdışında yaşayan vatandaş ve soydaşlarımıza yönelik önemli bir boşluğu dolduran yurtdışı hizmetlerine azami düzeyde önem vermeli, hizmet götürdüğü ülkelerin din adamlarıyla da işbirliği yaparak çalışmaları geliştirmelidir.
• DİB’nın diğer dinlerin mensuplarıyla yürüttüğü, ‘diyalog’ çalışmalarının, belirli bir hassasiyet içerisinde devam ettirilmesi ve geliştirilmesi, dinimiz ve ülkemiz açısından faydalı neticeler doğuracaktır.
• DİB tarafından düzenlenen ve dini ve sosyal konulu konferans, sempozyum vb. faaliyetler daha genişletilmeli ve güncel dinî ve sosyal meseleleri tartışmaya açılarak, bilim adamlarının da katkılarıyla çözüm önerileri geliştirilmelidir.
• DİB kuruluşundan günümüze kadar, görev sahası ile ilgili konularda çok önemli hizmetler görmüştür. Son yıllarda yaşanan hızlı değişme ve gelişmeler karşısında, toplumun dinî alandaki ihtiyaç ve beklentilerini karşılayacak şekilde, yalnızca din hizmetlerinin gerekleri ve ihtiyaçları gözetilerek, ‘DİB Teşkilat Kanunu’ bir an önce çıkartılmalı ve teşkilat yapısı, günün şartlarına göre yeniden yapılandırılmalıdır.(s.207)
22.04.2010

Elli yaşına varmadan vefat etmesine rağmen bilhassa hadis sahasında kıymetli, eserler vermiş olan İmam Nevevi, Peygamberimizin, ümmetine hadis ulaştırılması konusunda verdiği emre uyarak, ayrıca kırk hadis nakletme hakkındaki hadisi de göz önünde bulundurarak bir kırk hadis kitabı tertip ettiğini, kendinden önce de birçok alimin bu yoldan gittiğini bildirmiştir. Kırk hadisten maksat, çok hadisin nakledilmesidir. Yoksa 39 veya 41 hadis olması, Peygamberimizin; kırk hadis nakledene verileceğini vaat ettiği sevaptan mahrum olmayı gerektirmez. Nitekim İmam Nevevi de ‘kırk hadis’ isimli eserinde 42 adet hadisi bir araya getirmiştir.(s.10)
Eser, kırk hadis külliyatı içerisinde geniş malumatı ve hadislerin başında ravileri ile ilgili bilgiler vermesi ile farklılığını gösteriyor. Diğer kırk hadislere nazaran verimli ancak yeni bir dizgi ve kontrolden geçmesi daha faydalı olacaktır. Kitaptan şunlar altı çizili cümleler:
Hz. Ali(ra)’den rivayet edilen şu hadise de oldukça ibret vericidir:
Bir gün İmam Ali namaz kılmak için mescide gelir. Atını kapıda bekleyen bir adama teslim eder. Çıkarken elinde iki lira vardır. Atı bekleyen adama verme niyetindedir. Fakat adam, atın yularını alıp gitmiştir. İmam Ali eve dönüp gelince hizmetçisini yeni bir yular almaya gönderir. Hizmetçi yuları iki liraya satın alıp dönünce Hz. Ali yuları eline alınca çok şaşırdı. Bu yular çalınan yular değil miydi? Hırsız onu bilmeden hizmetçiye satmıştı. Bunun üzerine Hz. Ali şöyle der:
Kul rızkı için acele hareket eder, sabır göstermez. İnsan sabretmemekle sadece, helal olan rızkını harama çevirir. Asla kendisine takdir edilen rızkı arttıramaz.” (s.66)
Asr-ı saadette İslamî yaşayışın en mükemmel örneğini veren sahabenin hayatında hiç kimse emirleri hafife almamış, ‘kaderin mecbur kılan hükümleri karşısında biz ne yapabiliriz?’ dememiş, ‘boşuna yorulmayalım’ düşüncesine kapılmamış, üzerine düşen vazifeleri yerine getirme hususunda ciddiyetten ayrılmamışlardır. Habib-i Ekrem Efendimiz, ashab arasında işlenen hiçbir hata karşısında susmamış, derhal müdahale etmiş, doğru ve hak olanı göstermiştir. Halbuki bu konuda, insanın çalışmasının bir değeri olmasa cennet veya cehennem insanın imanı, çalışması ile değil de takdirde ne ise o şekilde olacak olsa o zaman ‘kendinizi boşuna yormayın. Kader sizi asıl durağınız olan cennete veya cehenneme sürükleyecektir’ demesi icap ederdi. (s.67)
Mevlana ile zamanın veziri Süleyman Pervane arasında geçen şu hadise ibret vericidir:
Bir gün Süleyman Pervane:
-Daima riayet edeceğim bir nasihat isterim sizden, der. Mevlana, bir zaman düşündükten sonra:
- Sizin küçük yaştan beri Kur'anı ezberlediğini duyuyorum, doğru mu? dedi. Pervane:
- Evet doğrudur efendim.
- Ayrıca, Şeyh Sadreddin'den hadis dersi okuduğunuzu işitiyorum.
- Evet o da doğrudur. Bunun üzerine Mevlana şöyle buyurmuştu:
- Öyleyse Emir Pervane kendine gel. Mademki, Allah’ın kitabını ve peygamberinin sözlerini okuyorsun... O sözlerden öğüt alamıyorsan, hiçbir ayet ve hadis'in emrine uyamıyorsan, benim nasihatimi nasıl dinler ve ona uyarsın. Yoksa bizim sözümüzü onlardan üstün tutmaya mı çalışıyorsun? Pervane, bu sözler üzerine ağlayarak dışarı çıkar. (s.100)
“Sizi nehyettiğim şeyden çekininiz, emrettiğimi de gücünüz yettiği nispette yapın…” (Buhari) Allah Teala’nın nehiylerine olan itina ve ihtimam, emirlerine olandan fazladır. Emredilenin güç yettiği kadarıyla yapılması istenilirken, nehydilenlerde böyle bir durum olmadığı görülür. Yani gücünüz yettiği kadar terk edin denilmiyor. Emirleri tutmak bir ibadettir. Nehyedilenlerin terkine öncelik tanınmalıdır. Bir ev yerleştirilirken önce temizlenmesi icap eder. Yerleştirme daima temizlikten sonra yapılır. Nikah iyi bir şeydir, fakat zinanın terk edilmesi, zinaya yaklaşılmaması ondan daha üstün bir hayırdır.(s.123)
Eğer bir cemiyette dil sebebiyle meydana gelen huzursuzluklar bertaraf edilse, geride kalanlar ancak bir güle diken olacak kadardır. Yahut kılıçlarıyla baş kesenlerden ziyade dilleriyle kalp parçalayanların ağzını kapamak mümkün olsaydı dünya insanlar için bir saadet yuvası halini alırdı. Dilin açtığı yaraların sayısı da, acısı da, büyüklüğü de hiçbir veçhile maddi silahlarla ölçülemez. Bu sebepledir ki dil ile açılan yara merhemini bulamamış, bu yüzden gönlü perişan olanlar ızdıraplarını dindiren bir tabibe rastlayamamıştır. (s.153)
“Göster Allah'ım, bu millet kurtulur, tek mucize / Bir utanma hissi ver gâib hazinenden bize.” M. Âkif (s.203)
Peygamber Efendimiz, çok ibadetten ziyade devamlı ve intizamlı ibadeti tavsiye buyurmuşlardır. İbadetlerin her biri pırıl pırıl parlayan birer inciye benzetilirse bu incilerin ince bir zevk duygusu altında bir ipliğe dizilmesi de, ibadetlere devamı temsil eder. Bir çeşmenin devamlı akması bile, günün belli saatlerinde akması, gelişi güzel saatlerde, belli belirsiz zamanlarda akmasından daha iyidir.(s.242)
Yıkanlar hatır-ı nâ-şâdımı ya Rab şâd olsun / Benimçün nâ-murâd olsun diyenler ber murâd olsun. (Ş.Yahya Efendi)(s.336)
Emr-i bil-maruf imiş ihvânı İslamın işi / Nehyedermiş bir fenalı görse kardeş kardeşi (M.Akif) (s.344)
İki hasetçi bir padişahın karşısında durdurulur. Padişah ikisinin de haset gibi çirkin bir hastalığın müptelası olduğunu bilmektedir. Onlara der ki:
-Dileyin benden dilediğinizi. Fakat şunu iyi bilin ki, birinci ne isterse ikinciye onun iki misli vardır. Bunun üzerine iki hasetçi birbirine, ‘sen iste’, ‘sen iste’ diye tekliflerde bulundular. Arkadaşına iki mislinin verileceği üzüntüsü hiçbirinin önceden ‘şunu isterim’ demesine imkan bırakmıyordu. İkisi de başları önde bir müddet düşündükten sonra nihayet biri başını kaldırdı:
-Padişahım, emredin benim bir gözümü oysunlar, dedi.
Karşısındakine nimet gitmemesi için kendi gözünün bile çıkmasına razı olacak derecede insanî duygulardan uzaklaştıran bu pis huydan muhafaza buyurmasını Rabbimizde niyaz ederiz.(s.349)
Koca okyanus küçük tekne ile geçilmez. (s.366)
12.04.2010

Kitap, Kur’an’dan çıkarılan inci taneleri olarak, yazarın 94-98 yılları TRT radyosu için ‘bir ayet-bir yorum’ adıyla hazırlanan konuşmalardan oluşuyor. Ayrıca iki ayrı dergide yayınlanan birer makalesi de konulmuş. Ayetlere getirdiği ufuk açıcı tesbit, yorum ve çıkarımlar okuyucunun dikkatine sunulmuş. Kitaptan seçilen paragraflar şöyle:

Frank Koch, şu hadiseyi anlatır: "Eğitim filosuna bağlı iki savaş gemisi, günlerdir kötü hava şartlarında manevra yapıyordu. Ben en öndeki gemide vazifeliydim. Hava kararmıştı. Köprüde nöbet tutuyordum. Sis sebebiyle görüş mesafesi kısaydı. Dolayısıyla komutan köprüde kalmış, bütün faaliyetleri denetliyordu.
Karanlık çöktükten kısa bir süre sonra, iskele tarafındaki nöbetçinin sesi duyuldu: "Işık! Sancak tarafında."
Komutan seslendi: "Düz mü gidiyor, kıça doğru mu gidiyor?”
Nöbetçi “Dümdüz ilerliyor, komutanım” diye cevap verdi. Bu, o gemiyle tehlikeli bir çarpışma rotası üzerinde olduğumuz anlamına geliyordu.
Komutan nöbetçiye emir verdi: “Gemiye mesaj gönder. Çarpışma rotasındayız, rotanızı 20 derece değiştirmenizi öneriyoruz.
Karşıdan şu sinyal geldi:
-Rotanızı 20 derece değiştirmeniz önerilir.
Komutan:
-Mesaj gönder! Ben komutanım, rotayı 20 derece değiştirin, dedi.
Karşıdaki:
-Ben deniz onbaşıyım, rotanızı 20 derece değiştirseniz iyi olur, diye mesajı cevapladı. Komutan bu arada iyice öfkelenmişti. Hırsla emretti:
-Mesaj gönder! Ben bir savaş gemisiyim. Rotanızı 20 derece değiştirin.
Karşıdaki ışıklarla cevap verdi:
-Ben de bir deniz feneriyim!
Mecburen rotayı değiştirdik.”(s.14)

“... hem ölümü, hem hayatı yaratan O’dur.”(Mülk, 2) burada ölümün hayattan önce zikredilmesi enteresan bir gerçeği ortaya koymaktadır. Ölüm, insana kul olduğunu hayattan daha çok öğretmekte, ona daha çok ibret olmaktadır. Ebu’d-Derdâ (ra)’nın rivayet ettiği bir hadise göre Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Üç şey olmasaydı âdemoğlu boyun eğmezdi: Fakirlik, hastalık ve ölüm.”(s.31)

Kur’an’da hemen her şey çift olarak anlatılır. Emir-yasak, yer-gök, cennet-cehennem, müjde-tehdit, aydınlık-karanlık, levh-kalem, melekler-şeytanlar, arş-kürsü, ümit-korku, adalet-zulüm, iman-küfür. Kur’an’ın bu diyalektik özelliklerini artırmak mümkündür. Şevkanî’nin de dediği gibi Kur’an’da karşıtı olmayan, diyalektiği bulunmayan tek varlık sadece Allah Teala’nın kendisidir.(s.47)

Kur’an çalışırken, samimiyet iç rahatlığı, ön yargılardan tecrit, kulluk bilincinin zirvede yer alması hususlarıyla birleşebildiği anda Kur’an hazinesi muhataplarına çeyiz sandığının kapağını aralayarak mücevherlerini teker teker göstermeye başlar. Her seferinde gerekli olan odaklanma tahakkuk ettirilebildiğinde Kur’an’ın gösterdiği mücevherlerin şekli ve türü de değişebilir. Çünkü Allah’ın kelimelerini yazmak için bütün denizler mürekkep olsa yine de O’nun kelimeleri bitmeden, denizlerin kupkuru kalacağı şüphesizdir.(s.58)

Ölüm ölene bayram bayrama sevinmek var;
Oh ne güzel, bayramda tahta ata binmek var!..(Necip Fazıl/Çile)(s.115)

“Böylece sizi vasat bit ümmet yaptık”(Bakara, 143) Ayette geçen ‘vasat’ kelimesi, Türkçemizdeki genelde anlaşılan karşılığıyla kullanılmamaktadır. Nitekim Türkçede vasat kelimesi ‘orta, ara’ anlamına gelmektedir. Örneğin ‘Ahmet vasat bir öğrencidir’ dediğimizde Ahmet’in ne tembel ne çalışkan, iki derece arasında yer alan orta bir öğrenci olduğu anlaşılmaktadır. Bu anlamda vasat olmak övünülecek bir seviye olmadığı gibi kendisine imrenilecek, gıpta edilecek bir düzey değildir. Oysa Arapçada bir şeyin vasatı demek, onun en hayati, en gözde ve en mükemmel kısmı anlamına gelir ki, tabir yerindeyse bir şeyin omurgası manasını ifade etmektedir. Araplar ‘vasatü’l-vâdî’ deyişiyle vadinin hem ot, hem de su açısından en bereketli, en elverişli ve en güzel kısmını kastederler. Peygamberimizin “İşlerin en hayırlısı en vasatıdır” buyurması da aynı anlamı ifade etmektedir. Hz. Ali de bir sözünde “Size vasat olan tarzı öneririm. Çünkü yüksek olan ona iner, alçak olan da ona yükselir” söyleyerek aynı mananın mesajını vermektedir. Binaenaleyh ümmet-i Muhammed’in vasat bir ümmet olması, ancak bu ümmetin, ilkeli, prensipli ve olmazsa olmaz değerindeki esaslara sahip olmasına bağlıdır. Daha açık bir ifadeyle ümmet-i Muhammed; standart ümmet, klas ümmet, omurga ümmet demektir.(s.159)

Kitapta yer alan konu başlıkları ve açıklanan ayetler şöyle:
Salih Kullara Müjde(Enbiya,105) Ayete’l-Kürsi(Bakara,255)
Allah’la Elçilerini Ayırmak(Nisa,150-151) Kur’an En Güzel Öğüt Verir(Mülk,1-2)
Kur’an Mutluluk Kaynağıdır (Tâhâ,1-3) Kendini Bilen Rabbini Bilir(Rûm,8)
Allah’a Kulluk Kendini Bulmaktır(Yusuf,39) Kur’an Sözlerin En Güzelidir(Zümer,23)
Hiçbir şey Allah’tan Büyük Değildir(Zümer,36-37) Allah’a Niçin Muhtacız(Al-i İmran,26)
Tevhit, Tek Bir Ümmet ve Kardeşlik(Bakara,213)(Tebliğ dergisi Haziran 97)
Ölüm En Güzel İbrettir(Enbiya,34-35) Müslümanın Hareket Noktaları(Nisa,59)
İzzeti Yanlış Yerde Aramak(Fâtır,10) İnsanın Üstünlüğü(Hicr,29)
Orta Yol Hayırdır(Furkan,67) Dış Görünüşle Yetinmemek(Rûm,7)
Dinlemek ve En Güzele Uymak(Zümer,18) Dosdoğru Olabilmek(Hûd,112)
Kötülüğü Güzel Görmek(Fâtır,8) Müslüman Kibirli Olamaz(Nahl,23)
Müslüman Korkak Olmaz(Âl-i İmran,198) Kanaat Sahibi Olmak(Nahl,97)
Korku İle Ümit Arasında Olmak(Araf,97-99) Deprem Felaketi(Hacc,1-2)
Hepimiz Kardeşiz(Hucurat,13) Irk Bir Övünç Kaynağı mıdır?(Hucurat,13)
Kur’an’da Adab-ı Muşaret(Mücadele,11) Emanetleri Ehline Tevdi Etmek(Nisa,58)
Sağlıklı Bir Müslüman Toplum(Hadid,25) İslam Düşmanlarına Karşı Tavır(Mücadele,22)
Standart Ümmet Olmak(Bakara,143) En Hayırlı Ümmet Olmak(Âl-i İmran,110)
Kalbin Günahkarlığı (Bakara,283) Kur’an ve Sanat (Mülk,3-5)(Şafak dergisi Aralık 97)
İnsan Hayatının Önemi(Maide,32) Kur’an’ın Kadına Bakışı I-II(Bakara,187,Tevbe,/71-72) Özel Hayatının Mahremiyeti(Hucurat,12) İnsanlarla Alay Etmenin Kötülüğü(Hucurat,11) Aklın Korunması(Maide, 90-91) Dinin Korunması(Hicr,98-99)
Neslin Korunması(İsra,32) Malın Korunması(Bakara,188).