Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mayta'nın Öyküsü
Mario Vargas Llosa’yı çok seviyorum, çok sevdiğim için kitapları bitmesin istiyorum, o yüzden kendimi tuta tuta, yavaş yavaş okuyorum - Mayta’nın Öyküsü de çok uzun zamandır kitaplığımda beklettiğim eserlerindendi, sonunda artık dayanamadım.

Mevzubahis Mayta, Llosa’nın kurguladığı bir Troçkist bir devrimci; tıpkı bizdeki gibi çok parçalı Peru solunun idealist, hayalci ve hüzünlü devrimcilerinden biri. Llosa’nın kurmacanın türlü imkanlarını kullanarak anlatıyla oynamayı ne kadar sevdiğini biliyoruz, burada da yine aynı işi yapıyor. Mayta’nın öyküsünü, (güya) kendisinin okul arkadaşı olan bir yazarın ağzından dinliyoruz. Arkadaşının devrimci olduğunu ve sonunun hapiste bittiğini öğrenip öyküyü araştırmaya başlayan bir yazarın ağzından okuyoruz. Ne ne kadar gerçek anlamak güç ama Llosa’nın çevresinde buna benzer hikâyelere sahip çok sayıda insan olduğunu tahmin ediyorum, dolayısıyla gerçekliği kurmacayla çok becerikli bir biçimde harmanladığını söyleyebiliriz.

En ustalıklı örneğini Yeşil Ev’de verdiği geçişken anlatıyı burada da kullanıyor, “ben” diye konuşan anlatıcımız Mayta’yı tanıyan insanlarla konuşup onun tarihinde bir kazı çalışması yaparken zaman zaman bizzat Mayta’ya dönüşüyor, onun ağzından anlatıyor, gittiği sokaklarda zaman birden değişiyor, 30 sene öncesinin karmaşasına bürünüyor, günümüzde başlayan paragraf geçmişte bitiyor. Takip etmesi belki biraz zor gelebilir ama alışınca müthiş haz veriyor, Llosa’nın okurla bu biçimde oynamasına ben zaten bayılıyorum.

Devrim nedir, devrimci kime denir, şiddet mücadelenin neresinde durur, adaleti nasıl tanımlarız, büyük halk hareketlerinde bireyi nereye koymak gerekir, ahlakın sınırları nerede başlar nerede biter gibi bir dolu kocaman soruyu da soran ve Mayta’nın hayat öyküsü üzerinden türlü yanıtlar üreten; hem anlattıkları, hem anlatma biçimiyle ziyadesiyle akılda kalıcı, lezzetli bir roman bu. Baskısı yok şu sıra ama Can Yayınları Llosa külliyatını yeniden yayınlama işine giriştiği için yakın zamanda gelecektir diye tahmin ediyorum. Arz ederim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Katedral'de Sohbet
Mario Vargas Llosa'nın "eğer yazdıklarım arasında yangından sadece bir romanımı kurtarmak zorunda kalsaydım onu kurtarırdım” dediği ve yıllardır dilimize çevrilmesini beklediğimiz Katedral'de Sohbet sayesinde uzun bir Peru yolculuğu yaptım, döndüm.

"Acaba Peru tam olarak ne zaman çuvallamıştı?" diye soruyor kitaptaki Santiago - sorunun içinde gizli diğer soru ise "peki ben ne zaman çuvallamıştım, hayatımın hangi anıydı?". Bir burjuva çocuğu olan ve ailesinden farklı bir hayatı seçen Santiago'nun, babasının eski şoförü Ambrosio ile yıllar sonra Katedral adlı tavernada oturup bu sorulara cevap aramak üzere geçmişi deşmelerini okuyoruz.

Llosa, Yeşil Ev'de de yaptığı manyaklığı bu kitabın bazı bölümlerinde de yapıyor: Aynı anda 4 farklı öyküyü anlatıyor, her paragrafta diğer öyküye geçiyor, mekân ve karakterler durmadan değişiyor, dikkatinizi bir an kaybederseniz hikâyeden kopmanız olası. Ama kendisi bize acımış olsa gerek ki bu deliliği bu kez sadece bazı bölümlerde yapmış. Her ne kadar diğer kısımlarda da kitap lineer ilerlemiyor olsa da, Yeşil Ev kadar zorlu da değil asla. Zamanda sürekli ileri geri giderek parçaları birleştiriyor Llosa ve 800 sayfanın sonunda elimize ihtişamlı bir çöküş öyküsü bıraktığını fark ediyoruz.

Teknik olarak çok etkileyici bir kitap, büyük yazarlık böyle bir şey hakikaten. Latin Amerika toplumları ile benzerliklerimiz hep söylenir, burada da aynı şeyi görmek mümkün. Ya ezen ya ezilen tarafta yer almak zorunda kaldığınız, ara pozisyonları benimsemenin imkansızlaştığı bir siyasi ve toplumsal çürüme içinde hayatta kalanları okuyoruz. Ve tabii herkese yayılan bir büyük umutsuzluk hali... (Tanıdık geldi mi?)

Bu kitap Peru'nun Odria diktatörlüğü döneminin değil, baskı altında yaşamak zorunda kalan her toplumun öyküsü bence. Çürümenin toplumun her sosyoekonomik sınıfına yansımasının kaçınılmaz olduğunun öyküsü.

Ben çok sevdim ama benim için yine de bir "Teke Şenliği" olmadı, zira o bambaşka bir şeydi. Ama Santiago, Ambrosio ve özellikle de Don Fermin'le tanışmanızı çok isterim. (O nasıl müthiş çizilmiş, nasıl gerçek bir karakterdir ya!)

Böyle. Llosa'cığım, iyi ki.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Malina & Ingeborg Bachmann 100 Yaşında
Malina çok zor bir kitap, ben de kendisini çok zor bir zamanda okudum. Savaştan ötürü odaklanmakta güçlük çekerek, kendime zamanlar çalmaya çalışarak. Bir yandan da içine savaşın bu kadar sindiği bir kitabı okumak için daha doğru bir zaman da olamazdı belki, kim bilir. “Mutlak aşkın romanı” mı bu kitap hakikaten? Bir cinayet romanı mı? Ya da hatta bir toplu katliamın romanı mı? Nasıl tarif etmeli Malina’yı bilmiyorum, sanırım arka kapaktaki “yaşadığımız çağa ilişkin ağrılı bir öngörü” olabilecek en doğru tanım gibi. Aslına bakarsanız Malina kim, onu da hala bilmiyorum. Bunca belirsizliğe rağmen olağanüstü bir haz duyarak okudum bu kitabı ama, onu biliyorum. Çok tekinsiz, çok depresif ve fakat müthiş şekilde iyi yazılmış bir kitap bu. Kadın anlatıcımızın gerçeklikle ilişkisi koptukça biz de patriarka – faşizm ekseninde çok acayip bağıntılara varıyoruz. Bu ikisinin ne kadar beraber çalıştıklarını, nasıl günlük gerçekliğimizin doğal parçaları haline geldiklerini, durmadan işleyen ve biz kadınları biçimlendirmeye çalışan mekânizmalar olduklarını çok sarsıcı şekilde anlatıyor Bachmann. İyi ki yazılmış bu kitap. Hayatımın çeşitli dönemlerinde kendisine geri döneceğimi ve her dönüşümde kendisinden başka şeyler işiteceğimi biliyorum. “Dil, ceza demektir. Her şey dile geçmek zorundadır ve her şey, suçuna ve bu suçun kapsamına göre, yine dil içerisinde yitip gitmek zorundadır.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yanardağın Altında
Malcolm Lowry'nin "Yanardağın Altında"sını sonunda okudum, epeydir bir kitabı okurken bu kadar zorlanmamıştım. Kitabı biraz İskenderiye Dörtlüsü'nü anımsattı, belki Yvonne'u Justine'e benzettiğimden, belki Meksika'nın sarı sıcağı İskenderiye'yi düşündürdüğünden, belki de batılı anlatıcılarımızın kentle kurduğu ilişki Durrell'ın anlatıcılarını hatırlattığından. Ama bilinç akışı tekniğiyle yazıldığı ve akan bilinç delirium tremens noktasına gelmiş bir alkoliğin zihni olduğundan ondan çok daha zor bir metin bu elimizdeki.

Lowry, kitabın sonuna eklenmiş, yayıncısına yazdığı mektupta bu kitabın anlaşılabilmesi için "en az üç dört kez okunması gerektiğini" söylüyor zaten. O mektup ve oradaki açıklamaları kitaptaki sayısız alegoriyi anlamam için epeyce aydınlatıcı oldu ancak açıkçası çağdaş sanatla sorunumdaki gibi bir sorun burada da baş gösterdi; bir eseri anlamak için bu kadar açıklamaya ihtiyaç duymamalı sanki insan.

Ancak anlayıp anlamamaktan bağımsız bana estetik bir haz da verdi metin, ki bundan çok hoşnutum. Tamamı tek bir günde geçen öyküde ana karakterimiz Konsolos ve kendisini terk edip geri gelen büyük aşkı Yvonne'un yer yüzündeki son günlerine eşlik ediyoruz. Her ikisinin de öleceğini kitabın başında öğreniyoruz ve o karmaşık, tekinsiz son günlerini okuyoruz - üstelik Meksika'nın ünlü Ölüler Günü'ne denk geliyor bu tarih. Lowry bu kitabı aslında bir üçlemenin ilki olarak düşünmüş, üçlemeyi Dante'nin İlahi Komedya'sına referansla kurgulayacakmış ve Cehennem, Araf, Cennet biçiminde olacakmış eseler. Bu ilk kitap da sahiden okuru yer yer boğacak denli cehennemvari, zehirli, hüzünlü ve karamsar. Her yerine sinmiş bir yenilmişlik duygusu var sahiden yıpratıcı oluyor okumak.

Çok iyi kurgulanmış, çok "büyük" bir eser olduğu şüphesiz. Çok güzel yazılmış, kelimeler dans ediyor resmen bazı yerlerde anca hikâyeyi takip etmesi çok güç. Yazarın kırk sekiz yaşında intihar ettiğini ve yaşamöyküsünü kaleme alan Douglas Day’in "Lowry alkolik olduğu için delirmedi, deli olduğu için alkole sığındı" dediğini göz önüne alınca, metnin karamsarlığına şaşırmamalı belki de.

Sevdim ama çok yoruldum. Kendini sınamak isteyen okurlara öneririm diyeyim. Bir büyük sınav zira.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Harro ile Libertas & Bir Aşk ve Direniş Hikayesi
Mahvoldum, mahvoldum. Daha yılı yarılamadık ama Harro ile Libertas’ın bu sene okuduğum en iyi kitaplardan biri olacağı şimdiden belli. En son ne zaman bu hale geldiğimi hatırlıyorum: Malaparte’nin Kaputt’u'nu okurken. Evet o da olağanüstü bir İkinci Dünya Savaşı kitabı ancak arada bir fark var: orada beni ağlatan şey şiddetin ve kötülüğün ta kendisiyken, burada bambaşka bir şey, daha yüce, daha görkemli bir şey: Direnmenin, iyiliğin, insan olmanın ve insan kalmanın büyülü gücü. Yazarın son bölüme verdiği ad bence bu kitabın tüm derdini anlatıyor: “restitutio memoriae”, yani “hatıranın itibarını iade.” Nazi Almanyası’nda tarifi zor bir cesaretle bir direniş gösteren Harro Schulze-Boysen ile eşi Libertas’ın ve dostlarının gerçek öyküsünü, olağanüstü detaylı bir araştırmayla topladığı belgelere dayanarak bir roman gibi yazmış Norman Ohler. Ama ne yazmak, nasıl yazmak. Bir kahramanlık öyküsünü -ve trajediyi- hem bunca süssüz hem bunca görkemli, hem böyle serinkanlı hem böyle yürek dağlayıcı biçimde anlatabilmek… (Bu arada Tanıl Bora çevirisi okumayı da, İletişim'in çok sevdiğim Faşizm İncelemeleri serisini de çok özlemişim, hatırladım.) Kitabın son 100 sayfasını dışarıda okudum, daha doğrusu okuyamadım: Sık sık durup nefes almak zorunda kaldım, en sonunda sonunu ağlamadan getiremeyeceğimi anlayınca kendimi eve attım, evde bitirebildim. Ama yinelemek isterim: beni ağlatan şey şiddet yahut işkence değildi, o tür bölümler yok denecek kadar az, beni ağlatan şey bu bir avuç insanın dünyayı değiştirebileceklerine duydukları inançtan devşirdikleri cesaretle yapabildikleri oldu. “Sadece yaşamak ve sevmek isteyen” bu insanları tanıdığım, dünyadan geçtiklerinden haberdar olabildiğim için mutluyum şimdi. Harro Schulze-Boysen’in ölümününden hemen önce yazıp hapishane duvarına gömdüğü ve savaş bittikten sonra bulunan şiirinden şu cümlelerle bitirmek istiyorum: “Öleceksek de biliyoruz ki: tohum yeşerecektir / Kelleler gitse bile, ruh devleti altedecektir.” Bu müthiş insanların ruhlarına o halde.

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Taşların Anlattığı
Mahvoldum ya. O kadar hazırlıksız yakalandım ki, mahvoluşum katmerlendi. Konusunu bilmeme, çok etkileyici olduğunu duymama rağmen aptalca bir özgüvenle “119 sayfa bana ne yapabilir ki” dedim. Çok şey yaptı çünkü o kadar iyi, o kadar incelikli yazılmış bir metin ki bu, yapmaması imkansızmış zaten. Clara Dupont-Monod’un Taşların Anlattığı kitabı, epeydir okuduğum en özel metinlerden biri oldu.

“Biz, bu hikâyeyi anlatmaya yeltenen avlunun kızıl taşlarıyız, bizim için aslolan sadece çocuklardır. Anlatmak istediğimiz onlardır. Duvara gömülü olan biz, onların hayatlarına bakarız. Asırlardan beri tanığız. Hikâyelerin unutulmuşları hep çocuklardır.”

Anlatıcımız taşlar, kadim taşlar. Fransa’nın ücra bir köyünde sessiz sakin bir hayat yaşayan bir ailenin öyküsünü dinliyoruz onlardan. Aileye doğan üçüncü çocuğun engelli olduğu ve çok yaşamayacağı kısa sürede anlaşılıyor ve bunun ardından ailenin tüm bireylerinin dönüşümü başlıyor. Acıya, çaresizliğe, korkuya her biri bambaşka tepkiler veriyor, büyüyen ama büyüyemeyen bu çocuk hepsini ayrı biçimlerde sınıyor, biz de işte taşların ağzından dinliyoruz hepsini.

Taşlar, dedikleri gibi, çocukları anlatıyorlar. Üç bölümden oluşan kitapta da önce hayatını bu savunmasız çocuğu korumaya adayan ağabeyi, sonra çocuğun ailede yarattığı dönüşüme büyük bir öfke duyan kız kardeşi, en sonda da aileye sonradan eklenen küçük kardeşi anlatıyorlar bize. Ama ne anlatmak, nasıl anlatmak. Bu kadar zor bir konuyu asla duygu sömürüsüne başvurmadan anlatabilmek, “normal” kavramını didaktikleşmeden bu derinlikte didikleyebilmek, isimsiz karakterleri bu ölçüde katmanladırabilmek, tüm bunların taşların ağzından anlatabilmek... Tanrı anlatıcı gibi ama değil gibi, o kadar özgün bir yöntem bulmuş ki, hayran kaldım.

Sevgiye dair okuduğum en unutulmaz anlatılardan biri olarak kalacak bende. Çok yerin altını çizdim, aklımda çok şey yer etti - hoyratlığın kırılganlıktan doğabileceği, bizden evvelki travmaların bize neler edebileceği, sevginin yasa dönüşebileceği...

Çok, çok, çok sevdim. Şu cümleyle bitireyim: “Kız artık bağların farklı şekilleri olabileceğini biliyordu. Savaş bir bağdır. Keder de öyle.”
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sen Gittikten Sonra...
Maggie O'Farrell'ın yayınlanan ilk romanı Sen Gittikten Sonra, kendisinden -şimdilik- okuyacağım son eser oldu, zira böylece dilimize çevrilmiş tüm kitaplarını tamamlamış oldum. Bu kitap umarım tez zamanda yeniden basılır da bu rezil kapaktan milletçe kurtuluruz, sokakta okurken utandım resmen, "valla ben iyi bir edebiyat okuruyum, sandığınız gibi değil" diyesim geldi insanlara. Neyse.

Bir ilk roman için sahiden iyi bir kitap bu, ilk romanı bu olan birinin sonradan Hamnet'i, Cehennem Sıcakları için Talimatlar'ı filan yazabilmiş olmasına şaşırmamalı. Ama yazarın külliyatı içinde görece zayıf kalıyor bence.

Yine bir sürü kadın var, çünkü artık biliyoruz, kadınları anlatmayı seviyor kendisi ve çok da iyi beceriyor bu işi. Baş kahramanımız Alice. Çocukluğundan beri ailenin ayrıksı olanı, diğer iki kız kardeşinden çok farklı, asi, uyumsuz. Annesi Ann ile durmaksızın çatışıyor. Ann zor, çok zor bir kadın. O da yaralı, dertli, mutsuz biri aslında. (Nitekim yazar kitabı annesine ithaf ederken şöyle yazmış: "Anneme, Alice'inki gibi olmadığı için...") Bu bol kadınlı romanda bir de daha üst kuşak olan babaanne var ki asi torununu ailede en iyi anlayan o olmuş belki de.

Alice John'a aşık oluyor. Ancak John'un babası oldukça dindar bir Yahudi ve bu ilişkiyi asla kabullenmiyor. Bu baskılar altında beraber olmaya çalışıyor Alice ve John, biz de onların öyküsüne eşlik ediyoruz, bir yandan da Alice'in ailesinin geçmişindeki sırrı çözmeye ve annesinin öfkesinin sebebini anlamaya çalışıyoruz.

Yine zamanda ileri-geri giderek yazmış O'Farrell, ileride ne olacağını bilip geçmişte ne olduğunu bilmediğimiz o tersten akan kitaplardan biri bu da, ama insan kolayca bırakıyor kendini akışa. Müthiş sürükleyici ve kendini okutan bir roman, yazarın dili her zamanki gibi güzel ama diğer kitaplarına göre derinliksiz buldum Sen Gittikten Sonra'yı. Dediğim gibi, bir ilk roman olduğu için anlaşılır ama O'Farrell'ın burada edebi gücünü henüz kazanmadığı çok açık. Özellikle diyaloglar ve aşkı anlatış biçimi yer yer çok klişeydi. Merakla okumama rağmen biraz sabun köpüğü hissi verdiğini belirtmem lazım.

Neyse, olsun, hep dediğim gibi, yazarların büyüme yolculuklarını gözlemlemek de çok güzel.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Buda'da Bir Boşanma
Macar yazar Sandor Marai'nin "Buda'da Bir Boşanma" kitabı, yazardan okuduğum üçüncü eser oldu. Kendisinin edebiyatının temel izleklerine daha fikir sahibi oldum diyebilirim sanırım.

Bunların ilki; hayatta bazı karşılaşmaların yaşam çizgimizi sonsuza dek dönüştüreceği meselesi. Buda'da Bir Boşanma'da da hayatını "olması gerektiği biçimde" yaşayan, mesleğinin ve sınıfının gerektirdiği biçimde davranan yargıç Kömives'in hayatının ardındaki katmanları ve gizi didikliyor Marai. Değerlerine sadık, sorumluluk sahibi bu adamın içinde kendisini huzursuz eden, yer yer beliriveren karanlığın sebebini deşiyoruz. Bu süreci tetikleyense yargıcın aldığı bir boşanma davasıyla beliren eski bir tanışıklık.

Sınıf dedim yukarıda, Marai edebiyatının temel izleklerinden bir diğeri de bu sınıf meselesi zaten. 1900'de, yüz yılın tam başında doğan ve 89 yaşında intihar ederek hayatına son veren yazar, Macaristan'ın en büyük siyasi ve toplumsal dönüşümlerini yaşadığı dönemlere tanıklık ettiği için belki, en kişisel hikâyeleri anlatırken bile eksenini sınıf üzerine kuruyor. Burada da İki Dünya Savaşı arasında geçen dönemde çözülen ve yeniden inşa olan toplumsal katmanların insanları nasıl tanımsız ve bağlamsız bıraktığını, sınıflar arası geçişlerin bireyleri nasıl zorladığını, sınıf atlayanlar ve düşenlerin yaşadığı uyumlanma sorunlarını, bir boşanma hikâyesi üzerinden aktarıyor yazar.

Sanırım çoğunluk kitabın Kömives'i tanıdığımız ilk yarısını değil de, boşanma hikâyesine odaklanan ikinci kısmını daha çok seviyor. Bense ilk kısmını daha etkileyici buldum. İkinci kısımda kitap biraz 19. yüzyıl Rus romanlarına dönüyor, yazarın büyük büyük tarif ettiği süslü -ve son derece soyut- yabancılaşmayı yeterince geçiremediği kanaatindeyim. İkinci bölümdeki uzun monoloğu okurken yer yer Dostoyevski'nin erken dönem romanlarındaki buhranlarını anlamakta güçlük çektiğimiz karakterlerini dinler gibi oldum. Mevzubahis romanların 100 sene evvel yazıldığı düşünülürse, biraz bayatlamış bir konu ve teknik kullanıyor gibi geldi bana yazar. Tuhaf şey; İşin Aslı, Judit ve Sonrası'ndaki son derece modern anlatımla ilgisi yok bu kitaptaki konunun ve dilin bence.

Neyse. Zayıf bir roman kanaatimce, maalesef.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kalbin Yardımcı Fiilleri
Macar yazar Péter Esterházy ile Kalbin Yardımcı Fiilleri ile tanıştım. Epey deneysel bir metin ile oldu bu ilk tanışmamız - açıkçası bu kısacık kitap beni epeyce zorladı ama bu tür postmodern metinlere genelde yaptığım gibi bir noktadan sonra anlam bütünlüğü aramayı, hikâyeyi takip etmeye çalışmayı bırakıp kendimi sadece okuduğum sayfaya, o sayfadaki kelimelerin gücüne bıraktım, bunu yapmaya başladıktan sonra daha akışkanlaştı kitap.

Yazar bu kitabı annesinin ölümünden sonra yazmış, dolayısıyla epeyce kişisel bir metin karşımızdaki. Hastanede geçen birkaç günün ardından annenin ölmesiyle başlıyor anlatı. Her bölümün sonunda büyük harfle yazılmış, başka yazarlardan alınmış pasajlar var. (Kimden olduğu belirtilmiyor.) Ben çoğunu tanıyamadım - birkaç Borges alıntısı hariç çünkü Alef’i okuyan herkes gibi ben de Beatriz Viterbo’yu unutmadım, onun adını görünce bağlantıyı kurmak zor olmadı.

Bir tür iç konuşma gibi başlıyor metin ancak ilerledikçe anlatıcı muğlaklaşıyor, adamın sesinden annesinin sesine geçiyoruz - bu aşamada ölen de muğlaklaşıyor, anne, oğlu ölmüş de kendi kalmış gibi anlatmaya başlıyor, savaş yıllarına, gençliğine, çocukluğuna gidiyor. Bunlar fiziksel ve ruhsal olarak acı çeken iki insanın sayıklamaları gibi yazılmış biraz, gitgide daha kopuk ve tutarsız bir hal alıyorlar. Her bölümün sonundaki alıntılar (ki büyük harfle yazıldıkları için sanki öfkeli cümleler gibi okuyor insan onları ister istemez), o iç sesleri daha açıklayıcı kılmak yerine daha da belirsizleştiriyor anlattıklarını.

Belki de bu kitabı giriş bölümündeki şu cümle anlatıyor en iyi: “dili kullanmıyorum, gerçeği anlamak istemiyorum ve size anlatmak gibi bir derdim de yok.”

Zor bir metin, başta da dediğim gibi benim için biraz fazla postmodern, kimi zaman Carlos Fuentes’in zorladığı kadar zorladı beni ama onun kadar da haz vermedi sanki. Ve fakat yasın dehşetengizliğini, tekinsizliğini ve gürültücülüğünü insana geçirdiği şüphesiz. Her şeye rağmen şiirli dilini sevdim ben ama genel olarak çok bayılmadığımı söylemem lazım, herkesin de kalemi bir kitap değil kanımca.

Neyse, başka Esterhazylerim de var, bakalım onlarda ne bulacağım?
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Neredesin Mathias?
Macar yazar Agota Kristof’un bir kısa öyküsü ve bir oyun metninden oluşan minik kitabı Neredesin Mathias yazarla tanışmak için doğru kitap değil şüphesiz ama yazarı tanıyanlar için tanıdık bir yere gitme duygusunu yaşatacak, hacminden beklenmeyecek ölçüde derinlikli bir kitap. Çok seviyorum seni Kristof, sahiden çok.

Kitabın son sözünü yazan Marie-Therese Lathion’dan alıntılıyorum zira çok iyi bir özet bu: “(Kitaptaki her iki metin de), farklı yollardan olsa da, yazarın takıntılarını ortaya çıkarır: çocukluk ve onun sürüklenen bir dünyadaki ürkütücü zekâsı, ikiz idealine duyulan özlem, sözcüklerin aldatıcılığı, hayatın umutsuzluğu, zamanın seyrelmesi. Kristóf sürgünün hayatında yarattığı kopuşun ötesine geçerek, taviz vermez bakışıyla saptadığı, hayatını bütünüyle kaplayan hayal kırıklığı yığınından azade kalabilmiş görünen o tek alana, sert ve zorlu çocukluğuna özlem duymaya devam eder. Dışarıdaki dünyanın gidişatını pek umursamadan, onu harekete geçirebilecek bir meselenin, tek bir meselenin varlığından söz eder: ‘Çocuk ve çocukluk meselesi.’”

Bu kitabın iki kahramanı var bence, çocukluk ve zaman. “Line, Zaman” adlı oyun metninde zaten çok görünür ama Neredesin Mathias öyküsünün de gizli kahramanı zaman. Ateşli bir gecede gördüğü sanrılı rüyada kendi çocuğuyla karşılaşan, kendi de çocuk olan Sandor’un hikâyesi bu ilk öykü ve Kristof’un üçlemesini üzerine inşa ettiği ikiz temasının nüvelerini görebiliyoruz burada. Zamanı bükerek farklı kuşakların çocukluklarını aynı ana hapseden bu son derece sofistike metinde Kristof alışkın olduğumuz tekinsiz dünyasına anında çekiveriyor okuru. İkinci metindeyse zaman yine tüm döngüselliğiyle başrolde; yıllar geçiyor, bazı şeyler biter ve dönüşürken bazıları yeniden yaşanmak üzere başa sarıyor.

İlk öyküdeki şu cümleyi ekleyip bitireceğim çünkü bence anlatmaya çalıştığım zaman meselesini çok iyi anlatıyor: “Saati durdurmak lazım Mathias, rahatsız ediyor beni.”

Dönüp tekrar okusam bambaşka şeyler yakalayacağımı düşünüyorum, bu kadar küçücük bir metnin böyle hissetirebilmesi olağanüstü. Kristof’u özleyenler buyursun, kısa ama lezzetli bir kavuşma bu bence.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir