Onaylı Yorumlar

Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Şubat 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mustafa Kemaller Yirmi Yaşındadırlar
Gazeteci ve yazar Falih Rıfkı Atay, Mustafa Kemal ile ilk kez Balkan Savaşı sonlarında karşılaşmıştır. Bu karşılaşma, adını hayatının sonuna dek gururla telaffuz edeceği Atatürk ile esas tanışması değildir. Mustafa Kemal'i Birinci Dünya Savaşı'nın en karanlık günlerinde takip eden gazeteci, Kurtuluş Savaşı boyunca yazıları ile milli mücadelenin koyu bir destekçisi olmuştur. Hakkında Damat Ferit Hükümeti tarafından 'behemehâl idam edilmesi' istense de İkinci İnönü Zaferi'nden sonra kurtulmuştur.

Büyük Taarruz'un sonunda İzmir kurtulduğunda, yakın dostu Yakup Kadri ile Mustafa Kemal'i karşılamaya gelenler arasındadır Falih Rıfkı. Mustafa Kemal'le asıl tanışmanın yaşandığı bu karşılama, Falih Rıfkı'nın milletvekilliği yolculuğunun da başlangıcıdır. Cumhuriyet Dönemi'nin önemli isimlerinden olan yazar, 1923-1950 yılları arasında milletvekili olarak görev yapmıştır. Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarına, Kurtuluş Savaşı ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş günlerine tanıklık eden Atay, Mustafa Kemal'in devrimlerinin uygulanmasında aktif rol oynamıştır. Atatürk'ün ölümüne dek yanında yer almış, aynı zamanda Atatürk'ün başyazarlığı görevini de üstlenmiştir. Falih Rıfkı, Atatürk'ü en iyi tanıyanlardandır.

Mustafa Kemal Atatürk'ü tanıma ve anlama yolunda okunması gereken önemli eserlerden biri olan Çankaya, Falih Rıfkı Atay'ın 1952'de Dünya gazetesinde yayınlanan hatıralarının gözden geçirilerek 1968'de yeniden yayınlanan hâlidir. Çankaya - Atatürk'ün Doğumundan Ölümüne Kadar- alt başlığıyla Pozitif Yayınları'ndan çıkan bu edisyon her yaştan ve her görüşten Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının kitaplığında yer almalıdır.

Çankaya için bir Atatürk biyografisi demek yanlış olmasa da bu tanımın eksik kalacağını belirtmekte fayda var. Salt bir hatırat değil, tarihi bir belge niteliğindedir bu eser. Osmanlı Devleti'nin son yıllarını, Kurtuluş Savaşını, Cumhuriyetin kuruluş ve yükseliş yıllarını, Mustafa Kemal'in hep yanı başında bulunmuş, tarihi olaylara göz tanıklığı etmiş usta bir yazardan dinliyoruz Çankaya'da.

Çankaya'nın, sonraları Kemalizmi benimseyecek olan bir Mustafa Kemal taraftarı tarafından yazıldığının da bilinmesi gerekmektedir. Bu durum yine de Kemalizm karşıtlarının kitabı okumasına engel değildir. Bizler bugün, Türkiye Cumhuriyeti'nin 100. yılında, Atatürk düşmanlarının onu anlamaya yanaşmaması kadar Atatürk'ü sevenlerin dahi onu yeterince anlayamadığı gerçeği ile karşı karşıyayız. Bugün en önemli mesele bir taraf seçmekten çok anlama çabası olmalıdır. Peki, nereden başlamalıyız? Bu sorunun yanıtı birden fazladır ancak ilk sıralarda elbette Nutuk ve Çankaya gelir.

Çankaya Mustafa Kemal'in çocukluğu ve ilk gençlik yılları ile başlar. Burada çocuk Mustafa'nın ders kitaplarında ezbere bilinen yaşamının detaylarına değinilir. Önce askeri okul, sonrasında bir Osmanlı Paşası olduğu yıllar, içine fırlatıldığı dünyanın tüm griliği ile verilir. Gerçek şudur ki Mustafa, daha çocukluk yıllarında güçlü bir kişiliğe sahip önemli bir dehadır ve 'Kemal'i hak edendir. Bir sonraki bölüm Meşrutiyet ve ardından Birinci Dünya Harbi'ne sürükleniş. Mustafa Kemal'in askerliği ve düşünceleri ile nasıl sivrildiği ve bu yükselişin pek çoklarının hoşuna gitmediği, ilk dostların, ilk düşmanların kazanıldığı dönemdir. Çanakkale Harbi'nde ortaya konan askeri deha ve başarının yanında Atay'ın da şiddetle eleştireceği Sarıkamış faciası kitapta önemli yer tutmaktadır.

Çanakkale Zaferi büyük bir başarı olsa dahi 'Çökme' önlenememiş ve 'Milli Mücadele Devri' belki de "Gerilla Dönemi" başlamıştır. Tarih sahnesinde çok önemli zıtlıkları bir arada göreceğimiz Kurtuluş Savaşı'nda, Mustafa Kemal'le tamamen farklı düşünen insanların düşmanlıklarını anlayabilirken, onunla aynı ülküyü taşıyanların düşmanlıklarını anlamakta zorlanmamak elde değildir. Manda seviciler, Halifelik sevdalıları, hür, tam bağımsız, laik bir Türk devleti hayali ile çarpışanları elbette benimsemeyeceklerdi. Ancak Mustafa Kemal'in askeri ve siyasi liderliğini hazmedemeyenler çok daha fazladır. Tarih sahnesinde yalnız, yapayalnız bir Mustafa Kemal ve umutsuz bir Türk halkı vardır.

Falih Rıfkı Atay, Çankaya'da, okuyanlara salt bilgi vermekle kalmayacak, onları hiç kuşkusuz pek çok araştırmaya yönlendirecektir. Kurtuluş Mücadelesi'nde "Gerilla Devri"nden düzenli orduya geçiş süreci en az işgal kuvvetleri ile mücadele kadar yorucudur. Mandacı mütefekkirler, yararlı ve zararlı cemiyetler ve özellikle çetelerin nasıl zararla karışık yarar sağladığı özel araştırma konusu olmalıdır. Kuvâ- yi Milliye ve Kuvâ-yi Seyyâre'yi, Çerkez Ethem, Yörük Ali ve Topal Osman'ın rollerini hayretle okuyacaksınız Çankaya'da. Çerkez Ethem ve kardeşinin Mustafa Kemal'i öldürmeye geldiği o 'an' ki zamanın göreceliğinin en önemli örneğidir. Düzenli ordunun taarruzuna son ana dek inanamayan, yorgun ve çaresiz halkın, Yunan Komutanı Trikopis'in Uşak'ta yakalandığı müjdesine erişmesi sanki aylar, haftalar değil de asırlar sürmüştür.

Çankaya'yı iki bölüme ayırmak gerekseydi Kurtuluş Dönemi ve Yeni Devir olarak bölümlendirilmesi makbul olurdu. Yeni Devir, zafer sonrası Türkiye Cumhuriyeti'ni kurma adımları ve irtica ile mücadele dönemidir. Yönetim şeklinin belirlenmesi, yeni başkent Ankara'nın başkentliğe uygunluğuna varan detaylı düşüncelere yer verir yazar. Saltanat ve Halifeliğin kaldırılması, Kemalizm ve beraberinde gelen iç didişmeler, Mustafa Kemal'i öldürmek için yapılan suikast girişimi, devrimler, laisizm ve ekonomi... En az Kurtuluş Savaşı'nda olduğu kadar düşmanlarla iç içe yeni bir hayat kurma çabası. Tüm mücadelesi ve sonsuz yalnızlığı sonunda, hissizliği ile kırmızı böceklere yenik düşen Ata...

Çankaya, Atatürk'ün son zamanlarının ardından, Atay'ın anı ve fıkraları ile sonlanıyor. Bir bütün olarak bakıldığında Çankaya'da Falih Rıfkı'nın Atatürk ile uyuşan ideolojik görüşlerinin yanı sıra Atatürk'e eleştirel bakabildiğini de görmek mümkündür. Özellikle Serbest Fırka konusunda tamamen ayrı düşünürler. Neticede Atay bir Atatürkperest ve aynı zamanda bir Enverland düşmanıdır. Çankaya yalnız Atay'ın anılarından oluşmuyor, Atatürk'ün sesinin yanında pek çok ismin mektuplarına da yer veriliyor, özellikle karşı kutuptan Yüzbaşı Armstrong gibilerin mektupları ve düşünceleri dikkate değer.

Mustafa Kemal Atatürk'ün yanı başında, sofrasında, çalışma masasında uzun yıllar yer alan yazarın Atatürk'ün kişisel özelliklerini çok iyi tanıması doğaldır ama bu özellikleri edebi bir dille aktarabilmek güç olsa gerek. Şahsen Atay'ın üslubunu çekici buldum. Kitapta zaman zaman vurgu amaçlı da olsa tekrarlar bulunmakta ve kitabın sonunda yararlanılan kaynaklar belirtilse de Falih Rıfkı Atay'ın bize bir kaynakça ve de dizin borcunu göz ardı edemeyiz. Atatürk'ün özel yaşamına bu kitapta neredeyse hiç yer verilmemesi de bir diğer eksiklik.

Tarih yazımının güçlüğü herkesçe bilinmektedir ve tarafgir anlatıların gerçekleri ne kadar yansıttığı daima tartışma konusudur. Burada bir tarafı suçlamak ile ancak zaman kaybedilir. Okur daima uyanık olmalı ve olayları çok yönlü tartmak için çaba harcamalıdır. Neticede Çankaya, Atatürk'ün yakınında olan bir isim tarafından yazılmış olsa dahi Atay, Atatürk'ü pek çok yönden eleştirmiştir. Kişisel okuma deneyimimde Falih Rıfkı sayesinde Atatürk'ün kişiliğine, küçük, büyük olaylara her yaşında verdiği tepkilerle, aklımdaki Atatürk yargıları değişmedi, aksine güçlendi. Kitabı okurken sık sık Platon'un ideal hükümdar filozof düşüncesini sayıkladım.

"Hükümdarlar filozof, filozoflar hükümdar olsaydı, kentlerin yüzü ışırdı."

Nitekim bugün 100. yılını kutladığımız Türkiye Cumhuriyeti'nin aydınlığını her şeye rağmen kaybetmeyişini biz bu filozof liderin fikirlerine borçluyuz. Elbette eleştirilecek pek çok husus, politik hatalar var ama o noktaya gelene kadar Selanikli, yapayalnız bir yetimin yarım asır boyunca durmadan halk için nasıl çalıştığını anlamaya çalışmalı... Nedeni anlamak, sonucu karalamaktan daha zor olsa da...

"Mustafa Kemaller yirmi yaşındadırlar" diyerek veda ediyor ve özellikle gençleri bu yolculuğa davet ediyorum.

Yanıtla
7
1
Destekliyorum  2
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Şubat 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Edgar Allan Poe Üzerine Bilgilendirici Bir Çalışma...
Kitap, Edgar Allan Poe’nun sefalet ve mücadele içinde geçen yaşamı ve edebiyatçı kimliğini yaratma uğruna verdiği büyük çabayı birlikte işliyor. Arkadaşları ve sevgilileri ile karmaşık ilişkileri, alkol sorunu, eşinin hastalığı ve ailevi kökeni gibi yaşamına dair olaylar ile eserlerini yazdığı sıradaki durumu, öykülerinin açık ya da örtük anlamları, dışa vurdukları, tarz arayışları, edebiyatın doğası hakkındaki düşünceleri, okur ve editörlerden aldığı tepkiler, eserlerinin konuları ve yüzeysel teknik analizi eş zamanlı olarak ele alınıyor. Ağırlıklı olarak Poe’nun ıstırap dolu yaşamı ve insan ilişkilerinde yaşadığı güçlükleri görüyoruz. Edebiyat sevgisi uğruna türlü fedakârlıklar yapan Poe, karşılığında yarı aç yarı tok fakir bir yaşam, hor görülme ve dışlanma ile karşılaşıyor. Zekâsı ve yeteneği ile dikkat çekse de fakirliği ile elitlerin kendisine yönelik küçümseyen bakışlarının hedefi oluyor. Uslanmaz sivri dili ve eleştirilerinde politik davranmamakta direnişi iş fırsatlarına ulaşmasını ve övgü almasını güçleştiriyor. Alkole olan bağımlılığı ve bu yüzden kendini kaybetmesi de çekilmez görünen hayatını iyice cehenneme çevirip yakın çevresi için de zor bir yaşam yaratıyor. Bu yönüyle kitap baştan sona büyük bir adamın dramı olarak kabul edilebilir. Böylesine bir dehanın maddi imkânsızlık, şüphe, üzüntü, çekişme ve kavgayla geçen kısacık ömrü okurun ağzında acı bir tat bırakacak nitelikte. Öte yandan her şeye rağmen edebiyat yeteneğine olan sarsılmaz inancı, en zor koşullarda dahi ilkelerinden taviz vermeyişi, yaratıcılığı ve çalışkanlığı da okurda hayranlık da yaratacak güçte.

Yazar, Poe’nun eserlerini incelerken zamanın edebiyat anlayışını ve dehasıyla kendinden sonraki edebiyat dünyasına etkisini de aktarıyor. Eserler, temaların benzerliği ve Poe’nun belirli fikirlerine uygunluğuna göre birlikte incelenirken kronolojik olarak da sıralanmış. Özellikle ünlü hikâyeleri başta olmak üzere birçok öyküsü tanıtılmış. Görece önemine göre bazıları daha ayrıntılı olarak ele alınan öykülerle Poe’nun yazarlık deneyimi ve düşüncelerindeki evrim de ortaya konulmuş. Örneğin edebiyatın ikincil bir amaç (eğitsel vb.) taşımaması ve yalnızca zihinsel deneyimi hedeflemesine dair düşünce ile Poe’nun eserleri ile hedeflediği şeyin bir zihinsel yolculuk olduğu sıklıkla vurgulanmış. Bulmaca çözme becerisi ile Altın Böcek öyküsü arasındaki ilişki gibi kişilik özelliklerinin eserlerine nasıl yansıdığı da değerlendirilmiş. Bununla birlikte yalnızca kendi zamanda değil günümüzde de yaygın olarak görülen bir yanlış değerlendirme ile Poe’nun kişiliğini eserleri ile bir tutmanın neden yanlış olduğuna da dikkat çekilmiş. Poe her zaman eserlerindeki hastalıklı ya da sorunlu ruh halleri, hüzün, tuhaflıklar ve dehşet ile anılsa da okura şaşırtıcı gelecek şekilde kişiliğinin kahramanlarınınkinden farklı olduğu ifade edilmiş. Spordaki başarılı profili, askeri hayatı, meydan okumaya asla kayıtsız kalamayışı ve çoğu durumu bir meydan okuma gibi görmesi gibi ilginç detaylar kişiliğinin sanıldığından çok daha farklı olduğunu gösteriyor bize. Poe’nun edebiyat teorisinin sanat dünyasında resimden günümüz sinemasına kadar uzanan etkileri de hikâyelerinin analizi çerçevesinde tartışılmış. Hikâyelerin film uyarlamalarından da bahsedilmiş. Edebiyat ve diğer sanatlarda, polisiye, gizem ve bilimkurgu türlerinin tohumlarının Poe ile nasıl atıldığını bu kısımlarda özetleniyor. Poe yalnızca “kaçış edebiyatı” açısından değil bütünsel bir edebiyat anlayışı bakımından da önemli bir figür olarak öne çıkıyor. Şair olarak yetenekleri ve bu türe hevesi finansal zorunlulukları tarafından gölgeye itilse de şiir anlayışından da ayrıca bahsedilmiş. Bazen absürtlüğe varan hiciv yazılarının ardında da çoğu kez bir isyan görüyoruz.

Kitabın önemli bir kısmı Poe’nun editörler, dergiler, yayımcılar ve edebiyat çevreleriyle olan sorunlu ilişkisini aktarıyor. Amerika’yı adeta şehir şehir gezen Poe’nun bin bir titizlikle yarattığı ve tekrar tekrar düzenlediği eserlerini yayınlatma çabası, bu eserlerin edebi değerinden çok mali değeri ile ilgilenen ve zamanın düşüncesine uygun kolay satılır eserler peşinde olan editörler ile arasındaki sorunların temelini oluşturuyor. Bir yazar olarak her zaman editörlerin takdirini kazanamasa da eleştirmenliği ve dergi işlerindeki becerisi ile faydalı olabileceğini de gösteriyor Poe. Kitap boyunca sayısız dergi ve editör adı anılmış. Dergilerin birçoğuna eser gönderip bir kısmında da bizzat görev alan Poe dergi yöneticileri ile sonu hep kötü biten ilişkiler yaşıyor. Hep hayalini kurduğu kendine ait bir dergi kurma ideali de okurda heyecanlı bir bekleyiş haline geliyor. Zamanın yayımcılık dünyası kadar önde gelen yazarlar, editörler ve okurlarının profilini ve Poe’yu nasıl ve ne kadar değerlendirebildiklerini de görüyoruz.

Kitap küçük sayılabilecek boyutuna rağmen, Poe’nun yaşamı, kişiliği ve zamanının edebiyat dünyası hakkında genel anlamda bilgilendirici denilebilir. Hacmi ile Poe’nun eserlerini incelemek açısından oldukça yetersiz görünse de esasen biyografi odaklı kitabın bu zayıflığı makul görülebilir. Yazarın Poe’nun eserlerinin anlamına ilişkin düşünceleri kimi zaman aydınlatıcı görünse de kimi zaman zorlama çıkarımlara yaklaştığından kitabın özellikle eleştirilebilir kısımlarını oluşturmuş. Benzer şekilde yazarın Poe’nun hikâyeleri arasındaki ilişkilere dair yorumları ve çıkarımları da oldukça öznel kalmış. Poe’ya hayranlık duyan okurlar kadar, özellikle Amerikan edebiyatı olmak üzere edebiyat tarihi ve teorisine ilgi duyan okurlara da hitap edebilecek bir kitap. Kısa ve çileli bir yaşamdan çıkan büyük yaratıcılığın öyküsü okunmaya değer.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Şubat 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yitip Giden Koca Bir Asrın Ardından
Falih Rıfkı Atay'ın daha önce herhangi bir kitabını okumamıştım. Zeytindağı kitabını okurken yazarın anlatım diline ve olayları aktarma biçimine hayran kaldım. Çünkü tarihi bir gerçekliği aktarıp yıkılma dönemindeki bir imparatorluğun içinde bulunduğu hazin durumu oldukça güzel bir şekilde aktarıyor. Kitapta anlatılanlar o dönemdeki paşaları yermek için yazılmış şeyler değil aksine tarafsız ve insani bir pencereden bakmayı amaçlıyor. Balkan savaşından sonra yıpranan Osmanlı İmparatorluğunun 1. Dünya Savaşı döneminde savaştığı cepheler ve bu savaş sırasında cephe gerisinde yaşanan olaylar maharetli bir el tarafından kaleme alınarak kitaba aktarılmış. Bu tür tarihi kitapları okumayı her zaman sevdiğim için kitabı okurken oldukça keyif aldım. Gelecek, ancak geçmişten gelen köprüler üzerine inşa edilirse sağlam bir şekilde kurulabilir. Bu yüzden de tarihe ışık tutan bu tür kitapları okumak hepimizi için oldukça faydalı. Geçmişte yapılan hataların, özellikle devlet adamlarının ve askerlerin yaptıkları hataların yıllar boyunca sürecek etkilerini gözlemlemek açısından oldukça faydalı kitaplardır bu tür kitaplar. Geçmişten ders alarak geleceğe umutla bakmak. Bu aralar belki de en çok ihtiyacımız olan şey bu. Keyifli okumalar dilerim.
Yanıtla
12
1
Destekliyorum  2
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Şubat 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Medeniyetin Kurucusu Peygamberler
Sezai Karakoç’un Eylül 1974`ten Ocak 1976`ya kadar Aylık Diriliş Dergisi`nde, 21 Haziran 1976-14 Ekim 1976 arasında Diriliş Pazartesi-Perşembe Günlüğünde Zülküf Canyüce takma adıyla yayınlanan bu kitabındaki yazılarında; insanlığın yitirdiği cenneti tekrar bulma çabası anlatılmaktadır.

Hz. Âdem ile başlayan yitik cenneti bulma yolculuğu, son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.) ile nihayete erer. Her peygamber kurtuluşa açılan bir kapı ve insanlık medeniyetinin mihenk taşıdır. Hz. Muhammed (s.a.v.) ise kurtuluştur ve insanlık medeniyetin nihai tamamlayıcısıdır.

Hz. Âdem varoluş hikmetini, Hz. Nuh varoluşun temellenmesini, Hz. İbrahim inancın temellenişini, Hz. Yusuf devlet ilkelerini ve yönetimini, Hz. Musa zulmün karşısında bir duruşu ve hakikatin mutlak yasasını, Hz. Süleyman ideal devleti ve hakimiyeti, Hz. Yahya şehadeti ve inananlarının sesini, Hz. İsa yeniden dirilişi ve dimdik ayakta duruşu, Hz. Muhammed (s.a.v.) ise kurtuluş kapılarının ardını ve cennetin kendisini sembolize eder.

Kitabı okumadan önce kitapla ilgili herhangi bir bilgim yoktu ve kitapla ilgili bir inceme de okumamıştım. Bu durumun da etkisi ile ilk başlarda bölümler arası bağlantıyı kuramadım ve biraz sıkıcı gelmişti ancak sonradan büyük zevkle okumaya devam ettiğimi söyleyebilirim. Özellikle medeniyet bağlamında ele alınan konular sosyolojik yönden öylesine temelli ele alınıyor ve inanç-medeniyet ilişkisi de bir o kadar harika anlatılıyor ki bu kitabı okurken Sezai Karakoç tarafından yapılan tespitlere sık sık hayranlık duydum diyebilirim.

Sezai Karakoç “İnsanlığın Dirilişi” adlı denemesini “Kabuktan öze gidiş, hakikate dışından ve çevresinden bir bakış” diyerek tarif ederken, “Yitik Cennet” isimli bu denemesini ise “İçten dışa, özden kabuğa gidiş” olarak tarif ediyor. Bu sebeple bu kitaptan önce yazarın “İnsanlığın Dirilişi” adlı kitabını okumak daha doğru olabilirdi.
Yanıtla
5
0
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Şubat 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yunan Sanatından Roma Sanatına
Paul Zanker, sanat eserleri ve onların oluşumuna yol açan somut tarihi şartlara odaklanıyor. Kendisinin de belirttiği gibi, kitabın odak noktası imparatorluğun merkezidir. Okurlar için belirtmekte fayda var, çünkü eserin asıl amacı, Roma hayatının her alanını derin olarak ele almak değil. Romalıların MÖ 3. yüzyıldan itibaren Yunan kültüründen etkilenmelerini ve kendilerine has kültürü geliştirmelerini anlatmaktır.

Yedi bölümden oluşan kitap, Romalıların ilk Yunan eserlerini nerede gördükleri ile başlıyor. Kendine özgü Roma tasvir ve imge dünyasının nasıl ortaya çıktığını görüyoruz.

Yunan sanatından alınan eserlerin en sadık kopyalarının yapılması ve buradan Roma sanatının özgün eserlere doğru ilerleyişi portreler, duvar resimleri, mezarlar ve mimari yapıların görselleriyle bizlere aktarılıyor.

Kitabımızda sadece yüksek sanattan değil halk sanatından da bahsediliyor. Yaşayanların hafızasında kalmak için dikilen anıt mezar heykellerinin halk için farklı, bir komutan ve imparator için farklı olduğunu paylaşılan resimlerden fark edebiliyoruz. Aslında Roma’nın kerpiç ve tuğladan bir şehirden nasıl mermer bir şehre dönüştüğüne geniş bir açıdan bakıyoruz. Burada Romalı politikacıların ve komutanların heykellerle onurlandırıldığı dönemler önemli. Çünkü merkezi yerleşim yerlerini bu heykellerin etkilemiş olduğunu görüyoruz.

Son olarak, Roma Sanatı bizlere görseller üzerinden anlatılmaya çalışılıyor ancak görseller renkli basım değil. Sanat tarihi kitaplarında renkli görseller kullanıldığında okurlar için çok daha keyifli bir okuma oluyor.

Herkese keyifli okumalar.
Yanıtla
5
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Şubat 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Takıntıyı Anlamak...
“Takıntı her insanın az çok deneyimlediği bir düşünce biçimi. Takıntıların rahatsız edici hale gelmesi ise onları nasıl algıladığımız ve nasıl karşılık verdiğimiz ile ilgili”. İşte bu fikir üzerine temellenmiş kitap her ne kadar Obsesif-Kompulsif bozukluklara yönelik bir bilişsel tedavi yöntemini ele alsa da aslında insan beyninin takıntılı düşünceye ilişkin yapısını anlamak açısından da bir kılavuz rolü üstleniyor. Hastalarına ilişkin hatırı sayılır deneyimlerini, takıntı ve bilişsel tedavi konusundaki araştırmaları ve farklı uzmanların düşüncelerini harmanlayan Purdon ve Clark, okura takıntılara karşı kendi başına uygulayabileceği çözümler öneriyor. Kitapta; takıntı ne zaman bir hastalık kabul edilebilir? Takıntı ile boğuşan insanlar nasıl tepki verir? Zorlantı, nötrleştirme ve kaçınma davranışları takıntıya nasıl etki eder? Takıntılar kontrol edilebilir mi?/ edilmeli mi? Zihinsel kontrol yanılgısı ve açmazı nedir? Takıntılar neden dirençlidir? Takıntılar ne zaman rahatsız edici olmaktan çıkar? Nihai şekilde kurtulmak mümkün müdür? Soruları yanıt buluyor. Takıntılar, istenmeyen ve ciddi ölçüde rahatsız edici düşünceler olarak ifade edilirken, kişinin hiç istemediği halde yapabileceğine veya yaptığına inandığı davranışlar veya aklında belirmesinden rahatsızlık duyduğu imgeler; din, ahlak, tiksinti, şiddet veya cinsellik gibi farklı takıntı türleri çerçevesinde ele alınıyor. Farklı davranış kalıplarına yol açan bu türlerin temelde aynı düşünce şeklinin çeşitleri olduğu kitabın temel kabulleri arasında. Yazarlara göre sıkıntı veren takıntılar insanın kişiliğine aykırı olan düşüncelerin belirmesi ve bunların yarattığı endişelerden kaynaklanıyor. Dindar bir kişi için ibadet sırasında akla gelen dine aykırı düşünceler, barışçıl bir kişi için saldırganlık düşünceleri, ahlaki değerleri yüksek bir kişi için ahlaka aykırı eylemler gibi kişinin düşünüyor olmaktan veya yapabileceği ihtimalinden rahatsızlık duyacağı imge ve olaylar rahatsızlığa ve sonuç olarak bu rahatsızlıklardan kurtulma arayışlarına yol açıyor. Rahatsızlıkların altında yatan temel sebebin takıntı konusundaki yanlış fikirler olduğu kitapta altı önemle çizilen bir konu. Takıntılardan rahatsız insanların diğer insanlardan farklı olduğu veya takıntıların önemsenmedikleri takdirde dramatik sonuçlara yol açacağı gibi yanlış inançların ve takıntıyla baş etmekte kullanılan zorlantı, kaçınma, nötrleştirme ve ritüelleşmiş davranışlar gibi stratejilerin aslında nasıl kötü sonuçlara yol açtığı açıklanıyor. Kısaca kitabın amacı öncelikle kişinin kendi ve takıntıları konusunda bilinç kazanmasını sağlamak, değerlendirmelerinin ve çıkardığı sonuçların yanlış olduğunu ve bunların nasıl rahatsızlığa sebebiyet verdiğini göstermek, sonrasında ise çeşitli uygulamalar ile yanlışlığın farkına varmasını sağlamak olarak ifade edilebilir. Kitabın sunduğu tedavi yöntemi takıntılarla yüzleşme üzerine kurulu. Takıntı ne kadar rahatsız edici olursa olsun kişi ondan kaçınmadan o deneyimi yaşamalı ve bu sayede her kaçınmanın sorunu nasıl büyüttüğünü görmeli diyor yazarlarımız. Bu sav, insanın düşünme şeklini ele alan deney ve örneklerle de desteklenmiş. “Bir şeyi düşünmemek için ne kadar uğraşırsanız o şey kafanızda o kadar büyük bir yer bırakır ve bir şeyi düşünüp düşünmemek aslında insanın tercihi değildir. Tercih olan, düşünceleri nasıl yorumladığımızdır. Aynı olay bir kişide rahatsızlık yaratmazken diğerinde yaratıyorsa bunun sebebi rahatsız kişinin diğerlerinin kafalarında yer tutmayan düşünceleri beyinlerine nasıl kazıdığıdır. Aslında herkeste ortaya çıkan istenmeyen düşünceler istenmeyen durumlara sebebiyet vermediği gibi bunları istemsizce düşünüyor olmak da kişinin kontrolü kaybetmesi anlamına gelmez. Zihnimiz her zaman istediğimiz şekilde kontrol sahibi olabileceğimiz bir araç değil ve esasında buna gerek de yok”. Bu düşünceler çerçevesinde sunulan tedavi yöntemi kişinin rahatsızlıklarına yönelik yapacağı çeşitli tabloları ve kademe kademe takıntıya maruz kalma alıştırmaları ile bu tablolardaki değişimi gözlemlemeyi kapsıyor. Ayrıca yazarlar kitabın bir uygulama kitabı olduğu ve her bölüme ayrı bir çalışma ve tekrar zamanı verilmesi gerektiğini de özellikle belirtiyorlar. Bir başka önemli mesajları da bir günde ortaya çıkmayan takıntıların aniden ortadan kalmasının kolay olmadığı. Bununla birlikte doğru uygulanan tedavi yöntemi ve sabır ile başarının kaçınılmaz olacağını da ileri sürmüşler.

Kitap herkesin rahatlıkla okuyup anlayabileceği bir dille ve gerekiyorsa uygulayabileceği basit yöntemlerle oluşturulmuş. Tek başına önemli oranda faydalı olabileceği öne sürülürken ihtiyaç duyulduğunda destek tedavi alınabileceği de öneriliyor. Kitaba başlamadan, takıntılara karşı tek başına ne kadar etkili olacağına yönelik soru işaretleri doğabilir. Ancak buna kitabı okuyup karar vermek daha doğru olacaktır. Platon’un ünlü mağara alegorisi ile benzetirsek; gerçekleri görebilmek bazen insanın içinde bulunduğu duruma dışarıdan bakmasını gerektirir. Dışarıdan bakış ne kadar inanılmaz görünse de bunu anlayabilmek için o deneyimi yaşamak gerekir. Takıntıya ilişkin gördükleri gerçekleri paylaşan yazarlarımızın sözlerine kulak vermek sıkıntıyı deneyimleyenler için ne kadar inanılmaz görünse de bir şansı hak ediyor. Mağaradan bir kez dışarı adım atan bir daha aynı insan olmayacaktır. Kitap, yalnızca bu rahatsızlıktan sıkıntı duyanlar için değil insan beyninin gizemli yapısı hakkında farklı bir deneyim yaşamak isteyenler veya psikoloji meraklıları için de önerilebilir. Keyifli okumalar.
Yanıtla
9
0
Destekliyorum  2
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
02 Şubat 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Aşkın rengi olmaz
Roman, ilk kez 1937 yılında Viyana'da Almanca olarak yayımlanır. Yazar ismi olarak ise Kurban Said adı kullanılır. Ancak çeşitli kaynaklarda yazarın bu ismi bir mahlas olarak kullandığı söylenir. Bir takım araştırmacılara göre Kurban Said, Yusuf Vezir Çemenzeminli isimli bir Azeri bürokrattır. Kimi kaynaklarda ise bu kişinin Essad bey olduğu söylenir. Bu belirsizliğin en büyük nedeni ise romanın yazıldığı dönemde Almanların Hitler dönemini yaşaması ve henüz özgür olmayan bir millete mensup yazarın fikirleri nedeniyle başına gelebileceklerden dolayı korkmasıdır. Görüldüğü üzere Ali ve Nino daha en başından dikkat çekmeyi başarmış bir romandır. Asıl üne ise 1969 yılında İngilizceye çevrilince kavuşur. Birçok ülkede en çok satanlar listesine girer.

Roman oldukça geniş bir kültür yelpazesine sahiptir. Azerbaycan tarihi ve kültürü tüm yönleriyle aktarılır. Gürcü halkına mensup Kafkaslar ve İran halkının Şiileri de kitabın içinde kendine fazlasıyla yer bulmaktadır. Ayrıca 1.Dünya savaşının öncesi ve sonrasında Bakü'nün stratejik pozisyonu, Türkler' in Anadolu'daki ilerleyişi, İranlıların mezhepsel durumları ve Bolşeviklerin işgali de satır satır anlatılmaktadır. Tüm bu değerlendirmeler ışığında esas konu: Müslüman bir ailenin oğlu olan Ali Han Şirvanşir ile Hıristiyan Gürcü kızı Nino Kipiani arasındaki aşktır...

Alihan'ın ataları olan Şirvanşir ailesi toprak bütünlüğü için gözünü kırpmadan savaşmış ve can vermiştir. Ataerkil bir ailenin oğlu olması sebebiyle Alihan'da aynı duygularla yetiştirilmiştir. Fakat aşık olduğu genç kız Nino ise bir Gürcü güzelidir ve Avrupai bir tarzda büyütülmüştür. Ailesel yönden birbirinden oldukça uzak kimliklere sahip bu ikili aradaki tüm engellere rağmen aşklarından asla vazgeçmez ve yaşadıkları ya da yaşayacakları her şeye rağmen birbirlerini asla yalnız bırakmazlar..

Ali ve Nino gerçek bir aşkın nasıl yaşandığını gösteren muazzam bir romandır. Roman her yönüyle Azerbaycan edebiyat tarihinin önemli bir kilometre taşıdır. Ölümsüz bir eserdir. Okunmalı ve okutturulmalıdır.

Herkese iyi okumalar...
Yanıtla
3
0
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
02 Şubat 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İlber Ortaylı'dan ders niteliğinde ve sohbet tadında Cumhuriyet'in kuruluş ve gelişme dönemleri...
Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinden başlayıp zaman zaman günümüz Türkiye'sine kadar uzanan ders niteliğinde ve sohbet tadında bir kitap.

Yazar kitaba "cumhuriyet" kavramının bizdeki anlamı ve dünyadaki karşılıklarını anlatarak başlıyor.

Osmanlı'nın son dönemlerinde Atatürk'ün ve arkadaşlarının savaşlarda kazandığı deneyimlerden bahseden yazar, Osmanlı İmparatorluğunun 1800'lü yılların sonunda başlattığı askeri okul-kurmaylık sisteminin ülkemizin kurtuluşunda mücadele eden Atatürk ve silah arkadaşlarının askeri, kültürel ve siyasi anlamda kendilerini geliştirmelerinde çok önemli bir yere sahip olduğunu vurguluyor.

Atatürk'ün Samsun'a çıkışından cumhuriyetin ilanına kadar giden süreçte yaptıklarını bölüm bölüm anlatan yazar saltanatın kaldırılması, harf inkılabı gibi değişikliklerin hangi gerekçelerle yapıldığını yorumluyor.

1. ve 2. Dünya Savaşı dönemlerinde ülkemizde yaşananları ve bu savaşlar sırasında ülkemizin diğer ülkelerle olan ilişkilerini de anlatıyor yazar.

Kurtuluş ve kuruluş dönemlerine ait birçok yanlış bilgiyi düzeltiyor ve iftiraları açık bir şekilde çürütüyor.

Atatürk'ün ölümünden sonraki Türkiye'yi de anlatan yazar yer yer günümüze kadar yapılan doğru ve yanlış bulduğu işleri yorumluyor.

Kitabın son bölümlerinde ülkemizin daha iyi yerlere gelmesi için yapılması gerektiğini düşündüğü şeyleri anlatıyor.

Ülkemizin kurtuluş ve kuruluş dönemlerini anlayabilmek için okunabilecek çok faydalı bir eser.

Yanıtla
4
2
Destekliyorum  24
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
02 Şubat 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Strugatski Kardeşlerin "Ölü Dağcı Oteli"ne Dair...
Uzayda Piknik romanlarıyla geniş çapta tanınan Arkadi ve Boris kardeşlerin 70’lerde yazdıkları kitap, bilimkurgu içerisinde yeni bir form yaratmayı deneyerek polisiye-bilim kurgu türünde bir yapıt ortaya koymaya çalışıyor. Klasik bir cinayet öyküsü gibi başlayıp uzun süre bu yönde gelişim gösterdikten ve bilimkurgu olup olmadığı konusunda okuru şüpheye düşürdükten sonra sert bir şekilde yön değiştirerek finalde bilimkurguya adım atan ilginç bir yapıt. Aslında dedektif öyküsü gibi başladıktan sonra konuyu metafizik varlıklara bağlayan korku öyküleri az sayılmaz. Hatta Lovercraft’ın korku-bilimkurgu öykülerinde de kısmen benzer başlangıçlar görürüz. Ancak klasik bir polisiye sahnesini sona doğru bilimkurguya dönüştürmenin farklı bir girişim olduğu açık. Her ne kadar yazarlar bu girişimi başarısız olarak görse de öyküdeki polisiye ve bilimkurgu öğeleri kendi içinde ilgi çekici sayılabilir. Öykünün gelişiminde gördüğümüz tuhaf karakterler bize klasik cinayet öyküsünden farklı bir durum olduğunu sıklıkla hissettirse de bunlar uzun süre tuhaflık dışında bir anlama işaret etmiyor.

Öykü çok bilindik Agatha Christie romanlarındaki kurguya benzer şekilde; kapalı bir mekânda işlenen bir cinayet, mekândaki kişilere yönelen şüpheler, bu kişiler arasındaki tuhaf ilişkiler ile tesadüfen orada bulunan bir polis müfettişinin olayı çözmeye çalışması temalarını işliyor (kitapta Christie’nin meşhur dedektifi Hercule Poirot’un adı da telaffuz edilmiş). Bu yönüyle haddinden fazla öykünme gibi dursa da karakterlerin gariplikleri alışılmışın dışına taşıyor bizi. Bunaltıcı iş ve aile yaşamından uzaklaşıp nefes almak için sevdiği dağ oteline gelen müfettiş Grebsky kendisini hiç istemediği halde zorunlu olarak görev başında bulur. Dağda kaybolan bir dağcıya ithafen ölü dağcı oteli adını alan otel, tek bir geçit ile ulaşılabilen sarp bir yolun sonunda eşsiz bir dağ manzarasının içinde bulunmaktadır. Otel sahibi Snevar ile arkadaş olan müfettiş otele geldiğinde birbirinden tuhaf konuklarla karşılaşır; aristokrat tavırlı huysuz ve agresif Moses ve soylu görünüme sahip eşi Olga, gösteri sanatçısı Du Barnstoker ve erkek mi kadın mı olduğu bir türlü anlaşılamayan asi yeğeni Brun, tuhaf espri anlayışlı fizikçi Simon, hastalık iznindeki Hinkus ve Viking görünüşlü irikıyım arkadaşı Olaf. Ayrıca otelin bir de saf hizmetçisi Kaisa vardır. Burada biraz spoiler vererek sonunu aktarmadan öyküyü özetleyebiliriz: otelde öncelikle kaybolan eşyalar ve hırsızlık iddialarıyla beliren şüpheler Olaf’ın şaşırtıcı bir halde odasında ölü bulunması ile doruğa ulaşır. İçeriden kilitli odasında boynu tamamen tersine dönmüş şekilde bulunan ve fiziğiyle güçlü mitolojik karakterleri andıran Olaf’a bunu kimin nasıl yapmış olabileceğinin cevabı bulunamaz. Soğuk havada sürekli çatıda oturan arkadaşı Hinkus da kendine özgü tuhaf bir tiplemedir. İmzasız uyarı notları şüpheleri bir oraya bir buraya yöneltir. Otel sahibi Snevar’ın Olga’yla ilgili tesadüfen şahit olduğu bir durum karmaşayı daha da arttıracaktır. Olaylar, konukların çığ düşmesi sonucu otelde mahsur kalmasıyla daha da tehlikeli bir boyut alır. Çığdan zor bela kurtulup yarı baygın bir halde kapıya gelen Luarvik’in sıra dışı hali ve Olaf’la ilgili ısrarlı talepleri durumun tuhaflığını iyice arttırır. Yol açılana kadar herhangi bir yardımdan ve iletişimden mahrum kalan otel sakinleri kendilerini gergin ve şüphelerle dolu bir ortamda bulurken müfettiş istemeyerek içine çekildiği bu sorunun kendisini giderek daha zor bir duruma soktuğu gerçeği ile yüzleşir. Otelde anlatılan doğaüstü öyküler kadar fizikçi Simon’un inanılmaz görünen açıklamaları da müfettişin katı gerçekçiliğini aşamaz. Öykü beklenmedik bir sonla biterken olaylar da kendi içinde nispeten mantıklı bir açıklamaya kavuşur.

Kitabın sonundaki ekte gerek kitabın öyküsüne gerekse yazarların düşüncelerine dair önemli bilgiler aktarılmış. Kardeşler deneme olarak gördükleri ölü dağcı oteline ilişkin samimi açıklamalarında; kendine özgü olarak gördükleri kitabın sonuçta tatmin edici olmadığını ve “başarısız bir deney” olduğunu itiraf ediyorlar. Polisiye geleneğinin yerleşik anlayışı içinde böylesine bir deneyin başarılı olmasına aslında imkân olmadığının ayırdına vardıklarını da açıklıyorlar. Burada ayrıca Sovyet ideolojisinin siyasi sansür ortamında bir bilim kurgu metninin başına gelenleri de görüyoruz.

Kurgusu yer yer oturmamışlık hissi verse de tuhaflıkları ve gerilimiyle ilgi çekebilecek bir kitap ölü dağcı oteli. Hikâye bazen ağır ilerlemekle birlikte merakı sürekli olarak canlı tutmayı başarıyor. Karakterlerin abartılı tiplemeleri animeleri hatırlatsa da (kitap çocuk ve gençlik edebiyatı yayınlarında da yer almış) öyküyü yüzeysel bir sınıfa sokmamızı gerektirecek ölçüde sayılmaz. Bilimkurgu diyebilmek için bilimkurgu içeriği zayıf görünüyor. Ancak Uzayda Pikinik’te olduğu gibi küçük olayların arkasında daha derin imalar bulmak da mümkün. Bilimkurgunun önemli isimleri Stuartski kardeşlerin edebiyat uğraşlarını görmek, ölü doğsa da yeni bir denemenin heyecanını ve bilimkurgunun şaşırtıcı dünyası içinde polisiye deneyimini yaşamak isteyenler için önerilebilecek bir eser. Okur bu kitapla başarısızlıklardan çıkan derslerin ne kadar öğretici olabileceğini de görebilir.
Yanıtla
4
2
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
02 Şubat 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Peter Carnavas'ın "Fil" ine Dair Değerlendirme...
Sadece çocuk kitabı demek, yetişkinlere haksızlık olur. Hem çocuklara hem de yetişkinlere hitap eden bu kitap hayatımızın kaçınılmaz bir parçası olan ve insanlığın doğası gereği sıklıkla deneyimlediği üzüntü teması üzerinde yoğunlaşıyor. Hikaye sevginin iyileştirici gücünün farkına varan ve küçük yaşta annesini kaybetmiş Olive isimli bir kız çocuğunun gözünden anlatılıyor. Olive bu farkındalığa odaklanmadan ve henüz onu belki de spontane yaşarken, babasının üzüntüsü hayatının merkezine kuruluyor. Okuyucu bu üzüntünün sebebinin eşinin kaybı olduğunu bilmesine rağmen kaybın üzerinden geçen süre veya üzüntüyü hala bu denli diri tutan sebepleri detaylı olarak göremiyor.

Çocuğun yas sürecini anlamlandırmasını sembolik anlatım ve metafor ile destekleyen yazar böylelikle konuyu çocuklar için biraz daha yumuşak biçimde ele almış. Yas ve üzüntü gibi oldukça gerçekçi olgulardan çocukların tamamen soyutlanmaması gerektiğine inandığım için, konu en baştan benim için ilgi çekiciydi. Kitabı elime aldığımda isminin neden fil olduğu ve üzüntü ile nasıl eşleştirildiği üzerine düşündüm. Aklıma ilk gelen filin ile üzüntünün ağırlığının benzetilmiş olabileceğiydi ama asıl nedeninin bu olup olmadığını merak ediyordum. Fakat yazarın filin hayali bir varlık olduğunu daha ilk sayfalarda deşifre etmesi açıkçası benim heyecanımı biraz köreltti. Bu bilginin son sayfaya kadar hissettirilmemiş olmasını dilerdim ve doğrudan verilmesi yerine üzerine düşünmeyi teşvik eden birkaç küçük ipucu ile okurun yorumuna bırakılması, hem merak duygusunu daha diri tutabilirdi hem de hayal gücüne göre renkli yorumlar çıkmasını destekleyebilirdi. Ta ki son sayfalara gelindiğinde açıklığa kavuşmalı, okuyucunun o ana kadar bu merakını korumalıydı. Tıpkı Freddie gibi.

Yazarın üzüntüyü temsilen hayvanları kullanmasının amacı üzüntüyü daha az korkulu ve biraz daha sevimli kılmak olduğu kuvvetli ihtimaller arasında. Fakat çocuğun üzüntü ile hayvanları eşleştirmesi, filin artık Olive için üzüntüyü ve büyük bir yükü temsil etmesi belki de üzerine çok düşünülmeyen, masum görülen fakat içinde farklı yaratıcılık tohumları barındıran tüm çocuklar için çeşitli anlamlar doğurabileceği gibi bu anlamlar yanlış varsayımlara da dayanabilir. Bunu istatiksel verilere dayandırmak için bu kitabı okuyan çocuklardan konu hakkında veri alınması daha sağlıklı bir sonuç ortaya koyacaktır.

Hikayede gri hayvanlar insanların mutsuz olmasına sebep olan varlıklar olarak değil üzüntünün sonucu olarak gösterilmiş. Buna göre gri bir hayvanın var ise bir üzüntün de var demektir. Bundan ziyade gri hayvanlar, insanlar üzüntülerini yaşarken onları taşımalarına yardım eden birer eşlikçi olsaydı ve üzüntü azaldığında veya tamamen bittiğinde hayvanın insandan uzaklaşması yerine artık gri değil de renkli bir hale dönüşseydi, büyük olasılıkla bu, hayvanlarla çocukların bağını daha da kuvvetlendiren bir yaklaşım olacaktı.
Gri filin babasının üzüntüsünü temsil ettiği açıklandıktan sonra, gördüğüm şey aslında Olive’in de babasının filine ortak olup onu taşıdığıydı. Onun üzüntüsü için yeni bir hayvan çıkmadan önce Olive’in zaten ruhunda taşıdığı gri bir hayvanı vardı. Şimdi düşünüyorum da, çocukların gri rengine de bir önyargıları olmasın!? :)

Sevdiklerinin üzüntülerinden kurtulmaları için gri hayvanları defetmeye çalışan Olive, çareyi onları ( baba ve dede) mutlu etmekte aradı. Sevginin ve mutluluğun örneklerine çoğu kez rastladığı dedesi bu konuda ilham kaynağıydı. Mutluluğu bulma operasyonu olarak adlandırdığım bu süreci Olive, babası ve dedesi olmak üzere üç taraftan ele alalım. Babası eşinin kaybından dolayı üzüntü ve hatta depresyon halinde. Kayıp hakkında pek bilgi verilmediği için süreç biraz muallakta. Şuan okuduğum ‘’İyi Hissetmek’’ isimli kitabın yazarı Dr. David Burns’a göre üzüntü, kayıp veya hayal kırıklığı içeren olumsuz bir olayı çarpıtmadan tarif eden gerçekçi algılar tarafından yaratılan, normal bir duygudur. Depresyon ise her zaman bir şekilde çarpıtılmış düşüncelerin neden olduğu bir hastalıktır (Burns, 2022). Biri belli bir zaman sınırını içerirken diğeri sürekli tekrar etme eğilimi gösterir. Olive’in ve babasının kaybının çokta yeni olmadığını, Olive’in o dünyaya geldikten bir süre sonra annesinin gitmiş olduğunu söylemesinden anlayabiliyoruz. Yas süresinin oldukça uzun olmasından dolayı, babanın üzüntüden ziyade depresyonun pençesinde olduğu söylenebilir. Okuyucu olarak bende ister istemez babanın üzüntüsünü sorumlulukları ve yaşama amacı ile harmanlayıp, bunda başarılı olamasa bile o şekilde hareket etmek konusunda çaba göstermesi yönünde bir arzu hissi ortaya çıktı. Elbette herkesin yas süreci biricik ve ona alışmakta ihtiyaç duyulan zaman da öyle. Bu sebeple kesin etiketleme yapmak doğru olmayacaktır. Çünkü kitapta babanın detaylı duygu betimlemeleri olmadığı için bazı bilgiler kara bir delik. Fakat çocuk bunu fark edip müdahale etmeye kalkana kadar babanın kendisi de dahil çevresindeki kimsenin yardımı olmamış mı diye düşünmeden edemiyorum çünkü Olive’in babasını kazanmaya çalışma çabasından kaynaklı sırtındaki yükün ağırlığı altında zaman zaman ezildim. Hikayenin sonlarına doğru, Olive’in birkaç denemeden sonra ancak başarabildiği ve babası ile dedesini mutlu edebildiğini gördüğümde, babasının bu duygu değişiminin sağlıklı olup olmadığı konusunda şüphe ettim. Çünkü çok uzun süredir acısını anlamlandırıp, üzüntüsüyle barışıp hayatın akışına dönememiş bu adamın içinde neyin değiştiği açıklanmadığı için duygu durumunun gerçekten iyiye döndüğüne inanmakta zorlandım. Belki çocuklar bunu detaylı olarak düşünmeyecek. Bu noktada kendi anlayışımı ve bakış açımı çocuğun bakış açısına indirmekte zorlanıyorum çünkü ben bu durumun çokta sağlıklı ve uzun soluklu olmadığını düşünürken, çocuk için kitapta bu durum oldukça basit görünebilecek ve gerçek hayatta ne yazık ki bu çoğunlukla böyle değil.

''Çocuklar da yetişkinlerin zor zamanlarında onlara destek olabilir'' mesajı çok güzel. Fakat bir konuyu çocuk boyutuna indirirken elbette sivri köşelerin yumuşatılması gerektiği gibi, olayların çokta gerçekçilikten kopartılmadan ve aşırı süslenerek yapaylaştırılmadan sunulmasının önemine çok inanıyorum. Çocuk bir kitap veya oyun yoluyla gerçek hayattaki bir olguyu deneyimleme fırsatı bulacaksa, bu konu onu fazlasıyla tetikleyip üzmesin ama aynı zamanda kandırmasın da isterim. O sebeple bu durum, babanın çok net aktarılmayan yas sürecinin uzun olduğunu ve aslında küçük bir jestten daha fazla yardıma ihtiyacı olduğunu gösteriyor. Fakat daha yüzeysel gideceksek elbette çocukları bu gibi durumlarda bilinçli, durumu tanımlayabilen, onları anlamlandırabilen ve devamında ellerinden gelen desteği sağlayabilen bireyler olarak hazırlamak açısından kitabı çok sevdim. Belki kendisinin de deneyimlediği fakat anlamlandıramadığı için aktaramadığı bir duyguyu başka birinin yaşadığını görmesi, o çocuk için bazı şeyleri daha konuşulabilir hale getirecektir.

Olive her ne kadar babası tarafından derecesini bilemediğim şekilde ihmal edilmiş olsa da dedesi onun şansı olmuş. Oysa baktığımız zaman kendi kızını kaybetmiş olduğu için yas o dedenin de yası. Buradan o daha çok acı çekmeli ve derbeder olmalı gibi bir sonuç çıkarmıyorum çünkü önceden de söylediğim gibi herkesin yas süreci ve ona bağışıklığı farklıdır.

Devamında dedenin küçük ama anlamlı izler bırakan mutluluklarla beslediği, hayatın griye dönmüş yerlerini renklendirmek için yaratıcı çözümler sunan torunu Olive’in dedesinin de bir gün gri bir hayvana sahip olduğunu görmesi ve bunun üzerine okulunun 100. yaşına özel ‘’eski şeyler’’ konseptli partisinde, dedesini ve şarkılarını seçmesi beni en etkileyen kısımdı. Bu partinin olduğu bölüm, hikayenin sonuna uygun bir anlam ile sonlandığı için hikayenin tamamında bir bütünlük sağlamıştı.

Kitapta altını çizdiğim yerlerden biri ‘’Herkesin her şeyini tamir etmekte üstüne yok, benimkiler hariç.’’ diyen Olive, araba tamircisi olan babası hakkında güçlü bir gözlem yapmış. Aslında üzüntünün hayatta çok olağan olduğu, gelip ve bir daha hiç dönmemek üzere giden bir şey olmadığı, bundan ziyade bizi besleyen ve korkulacak bir şey olmadığını çocuklara uygun seviyelerde sunarken ve onların bilinçli bireylere dönüşmelerine tanıklık ederken, aslında onların artık bu bilinç seviyesi ile gözlem yapıp olayları anlamlandırabileceğinin de farkında olmalıyız. Üzüntülüysek ya bunun kabullenilmesi için bir zamana ya da onunla hareket etmek için bir sorumluluğa sahip olduğumuzu, onun bizi yönetmesinden ziyade (istisnalar ve patolojik vakalar hariç), bizim onu yönlendirecek özerkliğe sahip olmamız, bizden sonra yanımızdaki küçük bireylere de güç verecektir. Böylelikle ebeveynler bu duygu durumundayken çocuklar onları gözlemlediğinde nelere öncelik verebildiklerinin ama buna rağmen aynı doğrultuda neleri erteleyebildiklerinin veya yapamayacaklarını söylediklerinin tezatlığını fark edecek yetiye sahip olacaklardır. Genel anlamda baktığımızda yetişkinler sahip oldukları üzüntülerin ağırlığından çocukları korumalarının yanı sıra, duygularını saklamak için köşe bucak kaçmak zorunda kalmayacaklardır.

Olive’in arkadaşı Arthur’un ‘’Baban bisikletini hiç tamir etmeyecek; sen babanı tamir etmedikçe.’’ sözü dokunaklı olsa da ve ‘’iyileşmeye katkı’’ kısmında çocuğa harekete geçme motivasyonunu aşılasa da çocuğun mutluluğunun dışa bağımlı olduğu mesajının verilmesinden ve omuzlarına yük bindirme tehlikesinden kaçınılmalıdır. Bunun yanı sıra ‘’Yardım etmekten mutluluk duyarım, fakat başkasının düşünce ve inançlarından kaynaklanan duygu durumunun sorumluluğu bana ait değildir. Ben kendimden sorumluyum.’’ mesajı vurgulanarak çocukların sorumluluk ve zorunluluk arasında denge kurmaları desteklenebilir.

Bende şunu söyleyebilirim ki; mutluluklar beni günbegün iyileştirebilir ama her zaman üzüntüyü tamamen ve bir daha karşılaşmamak üzere silip atacağına dair garanti vermez. ''Her Güne Bir Kafka’’ isimli kitapta da söylendiği gibi ‘’Çok fazla uzamadığı ve kendimize acımaya varmadığı sürece üzüntü hoş geldi sefa geldi.’’ Çocuklar da bunu bilmeli!
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir