Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Ocak 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tarih Tekerrür Eder Derler..
Tarihsel olaylar bir milletin geçmişten günümüze ne gibi süreçlerden geçtiğinin izleridir. Milletler bu olaylar zincirini irdeleyerek çevresel faktörleri de dikkate alarak kendi yollarını belirlemeye çalışırlar."Zeytindağı" Osmanlı İmparatorluğu'nun son evrelerini ve Birinci Dünya Savaşı'nın karmaşası içinde Ortadoğu'daki güç savaşlarında topraklarını yitirmesinin canlı tanığı olan yazarından okuduğumuz önemli bir kitap.

"Tenha çöllerde Türklerin savaşını görmeyenler Türklerin kahraman olduğunu nasıl anlayabilir?...Irak, Çanakkale, Kafkasya, Galiçya ve Romanya cephelerinde her mevsime, her düşmana ve her iklime karşı savaşan bu cesur adamlar Herkül'ün on iki imtihanını verdiler."(s.158) Bu nedenle aile geçmişinizi sorguladığınızda bu topraklarda savaşmış bir büyüğümüze mutlaka rastlarız.

Günümüzde de aynı coğrafyada meydana gelen olaylar "Zeytindağı"nda Falih Rıfkı'nın anlattıklarından pek farklı değil. Kitabı önemli kılanda bu bence. Bu nedenle okunmasını özellikle öneriyorum.

Yanıtla
10
0
Destekliyorum  2
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Ocak 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Çakırdikeni adamın bacağını köpek gibi kapar. İşte o tarlada çift sürerim. Abdi Ağa beni her gün döve döve öldürür. Dün sabahleyin gene dövdü beni. Her yanım döküldü. Ben de kaçtım oradan...
İnce Memed dönemin toplumsal hareketlerini ve baskı mekanizmalarını tartışabilmek açısından en zengin kaynaklardan biridir. Eğitimsizliğin ve ekonomik yetersizliğin betimlenmesi, bölgenin kültürel gerçekliğini önemli ölçüde ortaya koymaktadır. Zamanın köy insanı yaşadığı köyü bütün dünyaya kapalı bir ülke gibi görüp, köyün ağasını dünyanın sahibi gibi düşünür, korkardı. Ne de olsa köy küçük, sohbet edebildiğin üç beş insan da yine aynı dar kültüre maruz kalmış. Gazete, dergi, televizyon hak getire... Ufkunu genişletebileceğin bir örnek olmamasının yanı sıra, kendini gerçekleştirebileceğin bir ortam da yoktur. Hal böyle olunca cehalete karşı çaresizlik diz boyudur. Yani uyanık, bencil ve zengin toprak ağasının eziyeti için tüm koşullar müsaittir.

Dikenlidüzü köyünde yaşayan Memed, uzun süre Abdi Ağa’nın zulmüne maruz kalır. Dayanamayarak köyden kaçar ve dağlara sığınarak eşkıya olur. İşte Memed ne zaman köyden kaçar dağları evi sayar, o zaman düşünür taşınır hakkını savunmanın yollarını arar. Efsaneleşeceği savaşlar açar. Bu savaşta sadece silahını kullanmaz, aslında en büyük savunma şekli cehalete karşı kullandığı ince zekasıdır. Gel zaman git zaman, Memed'in derdi dağları aşar ve çok şeyler yaşanır. Küçük yerde haberler iyisiyle kötüsüyle çabucak yayılır. Memed de bir halk kahramanı gibi yaptığı hamlelerle köylünün gözünü iyiden iyiye açmaya başlar. İnce Memed, destanlaşan bir eşkıyadır. Cesur, zeki ve adaletli bir karakterdir. Dolayısıyla okuyucuya güçlü ve zalimin karşısında pes edilmemesi gerektiğini, haklarını önünde sonunda alabileceklerini güdüler.

Yaşar Kemal’in tasvirleri, akıcı ve yalın dili, güçlü karakterleri ve karakterler arasındaki diyaloglar fazlasıyla samimidir. O kadar bizden, evimizden, mahallemizdendir ki özellikle köylüler iyi, saf, temiz kalpli, emeği sömürülen insanların yoksulluğu ve çaresizliği tüm gerçekliği ile aktarılır. Diğer yandan da zamanla ilerleme kaydederek ve yine de çekinerek, yavaş yavaş ağaya başkaldırmaya, hakkını istemeye yani bir nevi gözlerini açmaya başlayan köylüyü gözler önüne serer.

İnce Memed, toplumsal alanda yaşanan adaletsizliklerden, eşitsizliklerden, törelerden beslenmekte ve aynı zamanda bu durumların nasıl üstesinden gelinebileceğine dair efsanevi bir karakter sunmaktadır. Çaresizliğe karşı en büyük çarenin özgür irade ve boyun eğmeme olduğunu anlatır. Romanda konuşmaların doğallığı, yöreyi anlatırken yapılan coğrafi betimlemeler günlük Türk kültürünü naklen aktarır. Bence zamanla dönüp tekrar okunacak kadar keyifli ve dokunaklı bir seridir. Bizleri okuyucu tarafımızdan tutup, gerçekliğin merkezine bir zaman makinesindeymişçesine yaşattıran Yaşar Kemal'e saygılarımla...
Yanıtla
9
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
17 Ocak 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
"Osmanlı Dönemi Kırım Hanlığı" Konusunda Önemli Bir Başvuru Kaynağı...
Kıymetli okurlara yorumu sunmadan önce, yorumlama maksadıyla ele almış olduğumuz kitabın yazarını kısaca tanımakta fayda görüyorum: Vasiliy Dmitriyeviç Smirnov, 1846 yılında Astarhan’ın “Biryuçaya Kosa” köyünde dünyaya geldi. Babasının Ortodoks bir din adamı olması, onu Astarhan ve Perm’deki ruhban okullarına, ardından 1865’te Petersburg Ruhban Akademisi’nde yüksek teoloji eğitimi almaya yöneltti. Kısa bir zaman sonra, Petersburg Üniversitesi’nde Doğu Dilleri Fakültesi’nde öğrenim görmeye başladı. 1871 yılında Arap, Fars ve Türk dilleri bölümlerinden mezun olarak eğitimini tamamladı. Ayrıca, doğduğu bölgede Türkçe konuşan insanların yoğunluklu olması, onun Türkoloji çalışmalarına yatkınlığının önemli bir tesiriydi. Parlak bir akademik kariyere sahipti. Çağdaşları tarafından önemli bir Osmanlı Tarihçisi ve Türkolog olarak anıldı. Smirnov, 25 Mayıs 1922 tarihinde Petersburg’da öldü.

Ele almış olduğumuz bu eser, Smirnov’un 1887 yılında tamamladığı “XVIII. Yüzyılın Başına Kadar Osmanlı Hakimiyetinde Kırım Hanlığı” adlı çalışmasıdır. Ahsen Batur’un çevirisiyle 2016 yılında dilimize kazandırılmıştır. Smirnov’un bu eseri, okurların Kırım Hanlığı hakkında ilgi gösterdiği başvuru kitaplarından biri olarak listelerde yer alır. Görüntü itibariyle epey hacimli olan bu eser, aynı hacmi içeriğinde de sunuyor. Nitekim Kırım Hanlığının oluşum sürecinden başlayarak Osmanlı idaresine geçişi ve ardından Rusya tarafından ilhak edilişine kadar olan dönemi ayrıntılı bir şekilde ele alıyor. Yazıldığı dönem itibarıyla, bu konu üzerine Ruşça dilinde kaleme alınan en kapsamlı eser olması, bu çalışmayı literatürde de ayrıca değerli kılıyor. Kırım bölgesinin genel özelliklerinin tanıtıldığı bir giriş bölümü ile Kırım bölgesinin tarihsel gelişimine de geniş bir girizgah yapıldığı görülmektedir. Böylelikle okuyucunun hafızasına Kırım’ın genel bir tasviri yerleştirilmiş oluyor. Eserin ilk bölümüne gelindiğinde, Türk halklarının Kırım’a geliş süreci ile Kırım’da bir hanlığın kurulmasına kadar olan süreç derinlikli bir şekilde ele alınıyor. Hatta Kırım sözcüğünün kökeni meselesine de bu bölümde değinildiği görülmektedir. Bu bölümde Smirnov, “(…) Ancak tarihi-coğrafya sahasında onların da sahip oldukları bilgiler muğlaklık açısından diğerlerinden farklı değildir. Yine de Osmanlı Türklerinin verdikleri bilgileri küçümseyemeyiz. Eğer muahhar Türk tarihçi ve coğrafyacıları kendi zamanlarında Osmanlı İmparatorluğu’nun bir vassalı durumundaki Kırım Hanlığının toprak mesahası hakkında tam bir malumata sahip değilseler, kendilerinden önce bu topraklarda bulunan ve burada yaşayan Tatarlarla tanışan Selçukluların çok fazla bir şey bilmemelerine şaşılacak bir şey yoktur.” (s.60) ifadesiyle dönemin Osmanlı tarihçilerine bir tenkitte bulunuyor. Kitabın ilerleyen bölümlerinde ise, Hanlığın kuruluşunun ardından yaşanan iç bunalımlar ve çevresiyle kurulan siyasi temaslarına da değiniyor. Özellikle de Osmanlı İmparatorluğu ile olan temaslarını iyi bir şekilde işliyor. Böylelikle Hanlığın Osmanlı İmparatorluğu ile arasındaki ilişkilerin olumlu ve olumsuz taraflarını iki ayrı pencereden yansıttığı anlaşılmaktadır. Kırım’da bulunan siyasi oluşumların akıbetinin tamamıyla Konstantinopolis’teki gelişmelere bağlı olduğu vurgusu, Kırım’ın Osmanlı İmparatorluğu ile kurduğu temasların derinliğini açık bir şekilde aktarmaktadır. Konstantinopolis’te yaşanan siyasi değişimlerin yankılarının aynı şiddetle Kırım’da hissedildiği anlaşılıyor. Esas itibariyle Kırım’ın varlığı boyunca yaşanan sarsıntılı siyasi atmosfer, bağımsızlığının önündeki en büyük engeldi. Nitekim bir süre sonra Osmanlı İmparatorluğu’nun bölge hakimiyetinin zayıflaması ve aynı süreçte Rusya’nın Kırım’ı kontrol etmek amacıyla baskılarını artırmaya başladığı o yoğun dönemi, zamanın tarihçilerinin değerlendirmelerine de yer vererek okuyucunun zihninde bütün ayrıntılarıyla resmediyor. Bu dönemde, Osmanlı İmparatorluğu ile Rusya arasında Kırım’ın kontrolü üzerine bir dizi savaş yaşanmaya başladı. 1774’te, Osmanlı İmparatorluğu ile Ruslar arasında yapılan Küçük Kaynarca Antlaşması ile, Osmanlı İmparatorluğu’nun Kırım’ı tamamen Rus etkisine bırakmasını önceliyordu. Bu antlaşma, Kırım’ın Osmanlı idaresinden çıkışında önemli bir dönemeç olarak görülüyordu. Smirnov’a göre, Kırım meselesi baştan beri Şahin Giray’ın hatalarından kaynaklanıyordu ve yerli halkın ona karşı takınmış olduğu olumsuz tavır da bu süreci hızlandıran en kritik nedendi. Eserin son bölümünde de Kırım’ın Rus kontrolü altına giriş sürecini ele almasının ardından Giray ailesinin akıbetine yer vererek cümlelerine son veriyor.

Eserin dili, okuma süreci boyunca keyif veren bir akıcılığa sahipti. Ayrıca bölümler arasında verilen Kırım ve Kırım Hanlarının görselleri de eserin zenginliğine zenginlik katıyor. Hacmine rağmen verilen her detay ile kaliteli bir okuma konforu sunuyor. İncelemeyi bahane ile, bu kitabın çevirisini üstlenerek kitaplığımıza katkı veren değerli Ahsen Batur’u minnet ve rahmetle anıyor; bir teşekkür ve tebriği de eseri yayınlama ve bizlere ulaştırma yükünü omuzlayan Selenge Yayınları’na sunuyorum. Daha nicelerini yayınlaması dilekleriyle…
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
17 Ocak 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Toros’ta Her Çalı Bir İnce Memed Olmuştur...
Yaşar Kemal, "İnce Memed" serisinin bu üçüncü kitabında destansı anlatımını devam ettiriyor. İnce Memed’in, ikinci cildin sonunda Ali Safa Bey’i öldürmesinin ardından bu ciltteki olayların akışı başlıyor. Bu ciltte şöyle bir farklılık var: Okur olarak İnce Memed’i kitabın neredeyse yarısına kadar görmüyoruz. Bu bir taraftan avantajken diğer taraftan bir dezavantaja dönüşüyor. Şöyle avantaj: Diğer ana karakterlerin hikâyesine daha çok değiniliyor ve daha derinlemesine inceleniyor o karakterler. Mesela romanın belki de ikinci önemli karakteri Murtaza Ağa’yı daha yakından tanıyoruz ki Murtaza Ağa’lı bölümleri oldukça ilgi çekici yazmış yazar. Şöyle diyor sanki Yaşar Kemal: Ben sadece bir karakter üzerine bir roman inşa etmedim, irili ufaklı rolleri olan karakterlerle bir destan inşa ettim. Dezavantaj ise şu bu durumla ilgili: Doğal olarak İnce Memed’li kısımlar daha merak ettirici ve daha akıcı oluyor. İnce Memed’in olmadığı kısımlar biraz daha durağan diyebiliriz. Öyle ki ben ilk yüz sayfayı çok zorlanarak okudum. Yüzüncü sayfadan sonra akıp gitti roman.

Okurlar arasında şöyle bir inanış var: “İnce Memed sadece ilk cilttir, diğerleri zorlamadır. Serinin kalitesi her ciltte biraz daha düşmüştür.” Ben bu inanışa çok katılmıyorum. Evet, ilk cilt çok iyiydi ama en azından bu üçüncü ciltte Yaşar Kemal ustalığını daha iyi konuşturmuş. Sadece merak unsurunu işe koşmamış aynı zamanda toplumsal bir roman yazmış Kemal. Hatta en çok bu ciltte yazarın dünya hakkındaki, adalet hakkındaki fikirlerini görüyoruz. Sadece fikirlerini karakterlere söyleterek okura yansıtmamış, onların davranışlarını da bu yönde oluşturmuş. İyiyle kötüyü, adaletle adaletsizliği, insanların çıkar için ne kadar alçalabileceğini net görüyoruz okur olarak.

Okur olarak şöyle bir sıkılganlığım oldu. Roman diğer iki cilde göre çok uzun. Yani Yaşar Kemal 629 sayfayı daha kısaltabilirdi. Bu biraz yoruyor okuru. Dördüncü cilt daha da uzun. Bu ciltler daha kısa olabilirdi. O zaman bence daha vurucu olurdu.

Ben birçoklarının aksine Yaşar Kemal’i Türkiye’nin en iyi romancısı olarak görmüyorum. Çok satmak en iyi olmak anlamına gelmiyor. Ama bu onun romanlarının niteliğine gölge düşürmez. Yaşar Kemal İnce Memed’i en iyi romanı olarak görmese de en bilinen romanı. Bu bilinirliği de hak ediyor bence.

Yanıtla
3
2
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
16 Ocak 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Imparatorluğun Çöküşü
Yazarımız Falih Rıfkı Atay'ın kendi yaşamını konu aldığı "Zeytindağı" Osmanlı Devleti'nin son döneminde, subay göreviyle Cemal Paşa’nın karargahına yani Zeytindağı’na gitmesiyle anılarına başlar. Burada yaşamış olduğu olaylar ile Cumhuriyetin ilk dönemini, Osmanlı Devleti'nin nasıl birkaç kişinin elinde kukla olduğunu okuyucularına süper bir dille aktarır.

Yazarımız Zeytindağı'nda Cemal Paşa, Talat Paşa ve Enver Paşa'yı da anılarına katarak, onların tavırlarıyla İttihat ve Terakki Cemiyeti hakkında düşüncelerini gözden geçirir.

Falih Rıfkı, Cemal Paşa ile beraber çalışmaya başladıktan sonra, olayları daha açık ve net bir şekilde görebilmektedir. Suriye, Filistin ve Hicaz’da yaşamış oldukları olaylar ile bir dönem İmparatorluk olan Osmanlı Devleti yok olmaktadır.

Kitapta o dönem o kadar güzel anlatılıyor ki... Örneğin; Osmanlı sadece coğrafyada büyüyebilmişti. Çünkü, bu kazanılan toprakların hiçbirinin kültürlerine, dillerine, ticaretlerine ve maddiyatlarına egemen olunamamıştı. Hatta Osmanlı, Arapları Türkleştireceğine oradaki Türkler Araplaşmıştı. (s. 84)

“Bu kıtaları ne sömürgeleştirmiş, ne de vatanlaştırmıştık.” Osmanlı İmparatorluğu buralarda, ücretsiz tarla ve sokak bekçisi idi. Eğer, medrese ve şuursuzluk devam etmiş olsaydı, Araplığın Anadolu içlerine kadar gireceğine şüphe yoktu.(s. 117)

Filistin topraklarının daha önceden alınmak istendiğinin kanıtı olan ve "100 Temel Eser" olarak bilinen bu eseri herkesin okumasını tavsiye ederim...

Şimdiden keyifli okumalar...
Yanıtla
12
0
Destekliyorum  5
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
16 Ocak 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hayallerinin peşinde olanlar...
"Fareler ve İnsanlar", yazıldığı dönemin ruhunu iyi yansıtan bir novella. Dönemin şartları, siyasi ruhu, kültürel ve sosyolojik çerçevesi arka planda başarılı işlenmiş. Bu başarının sırrı ise yazar Steinbeck'in 1930'lu yıllarda baş gösteren "Büyük Buhran" dönemini acı bir şekilde tecrübe etmesi.

Kitap, George ve Lennie adlı iki ana karakteriyle yol almaya başlıyor. George zayıf, çelimsiz ama zeki olan. Lennie ise kontrolsüz bir güce sahip ancak fevkalade akılsız. Bu iki yoldaşı bir arada tutan ise birbirlerine olan bağlılıkları. George'un zekiliği, Lennie'nin güçlü oluşu birbirlerini tamamlamaya yetiyor. Böylece daha rahat iş bulabiliyorlar fakat Lennie'nin kontrolsüz gücü çoğu zaman başlarına ciddi işler açıyor. Ve sürekli kaçmak zorunda kalıyorlar. Yalnızlık ve çaresizlikle sınanan bu ikili oldukça masum bir hayal peşinde. Kendilerine ait ufak bir toprak parçasına sahip olmak ve kimsenin boyunduruğu altında olmadan mutlu mesut yaşamak. Bu nedenle çalışmak zorundalar. Çalışmak için gittikleri son çiftlik onlar için bir nevi son durak. Ancak makus talih peşlerini bırakmıyor.

Yazarın simgesel anlatısı çok başarılı. Döneme dair ne varsa karakterleri üzerinden işlemiş. Toplumun üst ve alt tabaka olarak sınıflandırılmasını "Fareler ve İnsanlar" olarak simgelemiş. "Fareler" ezilen ve hor görülen kesim iken, "İnsanlar" kaymak tabakanın kişileri. Yazar bu başlıkla güzel bir ironiye imza atmış. Ayrıca ırkçılık, kadının metalaştırılması, gücün "zayıfın" üzerinde test edilmesi gibi bir takım göndermeler de kitabın gücünü sağlamlaştırmış.

Kısa ama etkili bir hikaye. Hedefi 12'den vuruyor.

İyi okumalar...
Yanıtla
15
0
Destekliyorum  7
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Ocak 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İlk Adım Rehberi
Vejetaryenlik herkesin sık sık duyduğu ama üzerine düşmediği bir kavram. Alışkanlıklar ve öğretiler bir araya geldiğinde, kültürümüzün bir parçası halini almış hayvan yemek nasıl bu anlatılanlar kadar korkunç olabilir ki diyerek gerçekleri göz ardı ederiz. Bu beynimizin konfor alanından çıkmamak için verdiği otomatik bir tepkidir aslında. İki saniye kulağımıza çalınan bilgiyi irdeleyip ardındaki gerçekleri görmeyi reddederiz. Ama bir kez kurcalamaya başladığımızda ise bir daha görmemezlik edemeyiz. Gerçekler o kadar çarpıcıdır ki bildiğimizi sandığımız çoğu şeyin aslında gözümüze indirilen kapitalist perdeler olduğunu fark ederiz. Her koşulda ve türde eşitliğe inanıyorsanız, bu kavramın gerçek olabilmesi için atabileceğiniz en sağlam adım vejetaryenlikten başlar.

Bu kitap, vejetaryenliğin en temelinden ne olduğunu, nasıl geliştiğini ve bize neler kattığını anlamamız için sunulan, güzel bir başlangıç. Yazarın konuyu ele alış biçimi yeni vejetaryenler veya bu konuda araştırma yapıp bilgi kazanmak isteyenler için öğretici bir ders niteliği taşıyor. Türcülüğün yarattığı dehşet ve etik açıdan oluşan yıkımın yanı sıra hayvancılığın çevreye verdiği çarpıcı zararın etkisini de göz önünde bulundurmanızı sağlıyor. Ve üstelik et yememenin dışında, yapılan deneylerle verilen acıların da bahsedildiği çok yönlü bir eser. Naveganlardan sıklıkla duyabileceğiniz bir cümle olan (aksi kanıtlar birçok makalede ve araştırmada yer alsa da) “Et yemezseniz protein alamazsınız” tezini de ayrıntılı bir şekilde tüm beslenme biçimlerini açıklarken rahatlıkla çürütüyor.

Çevrenizde konuyla ilgili soru işaretleri olan tanıdıklarınıza geniş bir açıdan bakabilmeleri adına önerebileceğiniz bir ilk adım rehberi denilebilir. Yine de bence bu kadar derin ve sancılı bir konuyla ilgili başka kaynaklardan da mutlaka yararlanılmalı.
Yanıtla
4
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Ocak 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sadece Parşömenler değil, insanlar da yakıldı.
Öncesinde şunu söylemek isterim ki kitabın beklentimi karşıladığını ifade etmem bu hacimdeki bir çalışma için biraz fazla olacaktır. Yahudiler çoğunlukla diasporada olduklarından ve birçok kültürün içerisinde ve onların tarihlerinde yer aldıklarından incelemesi de elbette kolay olmamaktadır. Bu noktada kitap fazla ayrıntıya takılıp, bütünden uzak ve olayların siyasi ve dinsel boyutunu dışlayarak bir bilgi aktarımı yapmış.

Yazar Yahudi tarihini, Alman ve Avusturya Yahudileri üzerinden Orta Çağ ve Yeni Çağ ile sınırlamış. Yine kültürel yapılarını da İspanya ve Doğu Avrupa, Alman ve Avusturya Yahudiliği ( Hasidizm, Haskala) üzerinden değerlendirmiş.

Kitabın ağırlıklı konusu yan anlamlarda Yahudi karşıtlığına tepki, tabi bu benim tespitim, eminim ki bir başka okuyucu farklı tespitler yapacaktır.

Kitabın içerdiği konulara ana başlıklar üzerinden bakarsak; Yahudi karşıtlığının ön koşulları ve Mısır'dan sürgün sureci kitabın ilk on iki sayfasında kısaca değinilmiş. Daha sonraki sayfalarda ise Kitap-i Mukaddes sonrası Yahudiliğin ortaya çıkışı, Yahudilik ve Helenizm etkileşimleri, antik dünyadaki Yahudi karşıtlığı, Orta Çağ'daki Yahudilik ve Yahudi karşıtlığı ve onlara yapılan suçlamalar, Orta Çağ'daki Yahudiliğin konumu, saray Yahudileri ve dönemi, çok kısaca Batı'daki Sabataycılık, 19. yüzyıldaki Antisemitizm ve kısa da olsa Siyonizm.

Benim açımdan kitaptaki en anlamlı cümle; "Sadece parşömenler değil, insanlar da yakıldı, ancak Yahudilerin yaşam enerjisi, dini ve kültürü yok olmadı." "Yahudilik, holokosttan sonra bile dünya üzerinde yüzyıllar boyunca süren yaşam gücünü göstermişti"( s.135)

Şu da bir gerçek ki, bu kadar zulme uğramış bir topluluğun, günümüzde başka bir topluluğa zulüm yapması da üzerinde düşünülecek bir konu.
Yanıtla
6
0
Destekliyorum 
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Ocak 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yüzüncü yılın en güzel armağanı
İlber Ortaylı, Cumhuriyetimizin 100'ncü yılında yayımlanan "Cumhuriyetin Doğuşu" kitabıyla tarih severlere muhteşem bir eser hediye etmiş... 100 yıllık Cumhuriyet tarihinin hangi aşamalardan geçtiğini en hassas kısımlarına değinerek aktarmış.

Osmanlı Devleti'nin son demleriyle başlayan anlatı "Kurtuluşumuz ve Cumhuriyeti Kurma" mücadelemizle devam etmiş. İlber Hoca, sürecin içine dahil olan her anı detaylandırmadan ancak kilit noktalarına temas ederek anlatmış. Bu anlatı, okuru "özellikle bilmesi gereken" hassas kısımlar konusunda doyuruyor. Hocamız ayrıca Cumhuriyet tarihinde yapılanmış olan kurumları ve günümüze dek geçirdikleri değişimi irdelemeyi de ihmal etmemiş.

Milli bayramları kutlamanın önemi, Çanakkale Savaşı'nın milletimize kazandırdıkları, eğitim ve sağlık konusunda gelişmenin gerekliliği çoğu sayfada karşımıza çıkan altı çizilesi notlar. Hocanın bu ısrarlı vurguları, Cumhuriyete sahip çıkmakta yetersiz kalındığını gözlemlemesi.

Lozan antlaşması, On iki ada meselesi, Ermeni tehciri ile ilgili kısımlar öylesine güzel ki bunca zaman ortaya atılan spekülasyonları bir kalemde silip atıyor. İlber Hocanın tek isteği, tarihi gerçek kaynaklarından öğrenmemiz. Bunun için de okumamız gereken bazı kitapları dipnotlara eklemiş.

Mustafa Kemal Atatürk ile ilgili kurduğu her cümle tüyleri diken eder cinsten. Paşa'ya olan hürmeti satırlarında öylesine belli ki okurken imreneceksiniz. Çünkü Atatürk'ün dehasına hayran kendisi. Ayrıca Kazım Karabekir, İsmet İnönü ve diğer hatırı sayılı paşalarla ilgili tespitleri ve onların Atatürk ile ters düştükleri noktalara olan temaslar ve açıklayıcılık çok keyifliydi doğrusu.

Hocamıza bu kitap için teşekkür ederim.

Cumhuriyet'le kalın.

Yanıtla
8
3
Destekliyorum  12
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
03 Ocak 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Geçmişten Geleceğe Genel Türk Tarihi
Geçtiğimiz yüzyılın ikinci çeyreğinin başında büyük Türk tarihçisi Zeki Velidi Togan’ın girişimleriyle İstanbul Darülfünunu'nda Umumi Türk Tarihi Kürsüsü kurulur. İlerleyen yıllarda diğer üniversitelerde Genel Türk Tarihi Ana Bilim Dalı olarak isimlendirilen bu sahaya ilişkin araştırmacılar ve akademisyenler yetişmeye başlar. Yapılan araştırmaların gün geçtikçe artmasıyla beraber Türk tarihiyle ilgili bilinmezlerin sert kabuklarını kıran, anlayışları değiştiren yeni bilgiler ortaya çıkar. Üstelik yabancı tarihçilerin istediği gibi at oynattığı bir sahada bundan böyle Türk tarihçiler yeni tezleriyle kendilerini gösterirler. Bu sahada yapılan çalışmalar yeni metodolojik problemleri de beraberinde getirir.

Araştırmacı sayısının artmasına ek olarak Genel Türk Tarihi konularındaki zenginliğe ve genişliğe bağlı olarak ortaya çıkan yeni problemlerin çözümlenmesi için ilki 2017 yılında düzenlenen çalıştaylar yapılmaya başlanır. Dördüncü çalıştay Kahramanmaraş’ta 2022 yılında yapılır. Bu çalıştayda sunulan bildiriler 2023 yılında kitaplaştırılarak, “Genel Türk Araştırmaları ve Günümüzdeki Durumu” ismiyle raflardaki yerini alır. Doksan bilim insanının katıldığı bu çalıştayda sunulan bildirilerle alanı daha iyi bir konuma getirme amacı ilk aşamada göze çarpar.

Altı oturumda tasarlanan dördüncü çalıştayda GTT ( Genel Türk Tarihi-yazıda bundan böyle bu şekilde kullanılacaktır) çeşitli başlıklarla masaya yatırılır. Her bir oturum ayrı bir bölüm olarak kitapta yerini alır. Sunulan 27 farklı bildiri ilgili bölüm altında sınıflandırılır. Bu bölümlerden ilki oldukça dikkat çekicidir. Geçtiğimiz yıllarda hayatını kaybeden GTT alanında kıymetli hizmetleri olan Enver Konukçu, Abdulkadir Donuk, Mustafa Kafalı ve Salim Cöhce gibi müstesna Türk tarihçileri öğrencileri tarafından biyografik olarak ele alınır. Vefayı önceleyen bu güzel başlangıcın başarıya giden yolda yeni tarihçileri motive edici yönünün olduğunu da kabul etmek gerekir. Zira hedeflerine yönelen yolda sebatkar davranarak Türk tarihinin kilometre taşlarını döşeyen bu isimlerin çalışkanlıkları, azimleri, ilmi yöntemleri ilgililere çok şey anlatır.

Eserin diğer bölümlerine bakıldığında, GTT ilmi sahasının metodolojisi üzerine yeni önerilerin olduğu görülür. Misal ikinci bölümde GTT’nin zamansal ve mekansal sınırları üzerine derin tespitler yapılır. Türklerin geniş coğrafyaya yayılması, geniş zaman dilimlerinde adlarından söz ettirmesi aslında bu konuda konuşmayı ve tartışmayı zaruri kılmaktadır. Burada dikkat çeken husus Türk tarihini kendi kalıplarına oturtmaya çalışan Batılı tarihçilere karşı tezlerin bu alanda sunulmasında yatmaktadır. Alanın (GTT) zamana ve mekana dair sınırlılıkları, ortak tarih anlayışlarının tekamülü, başka tarihi ekollerin etkileri vb. konuların sayfalara yansıdığı bu bölümde ufuk açıcı birçok bilgiyi edinmek mümkündür.

Yeni bilgilerin yeni sahaları da beraberinde getirdiği vakidir. Misal eserin üçüncü bölümünde Türk tarihinin hedeflerine dair tespitlerin yapıldığı önemli bildiriler yer alır. Öncelikle GTT alanıyla ilgili konulara bakıldığında, belli coğrafya ve devletlere yoğunlaşıldığı görülür. Fakat kıyıda kalmış yüksek önemi haiz daha az çalışılmış bölge ve siyasi oluşumlara yönelmek gerekmektedir. Bu GTT’nin hedeflerine uygun bir yaklaşımdır. Misal İran, Sibirya ve Hindistan gibi Türk tarihinin ciddi manada teşekkül ettiği alanlara dair yapılan sunumlar hem coğrafya millet ilişkisini ortaya koyar hem de tarihçiye yeni bakış açıları kazandırır. Ayrıca arkeoloji tarih ilişkisini anlatan bildiride olduğu gibi yeni metodolojik yaklaşımların GTT’nin bakir alanlarında nasıl kullanılacağına dair tüyolar verilir.

Eserin dördüncü bölümü ise, tarihin olmazsa olmazlarından en önemlisi olan kaynaklara ayrılır. GTT’nin kaynak dökümünün tahmin edilenden daha fazla olduğunu kanıtlayan bu bölümde, başta bilinenler olmak üzere adından daha az söz edilen kaynaklar da masaya yatırılır. Misal Çin kaynaklarını ele alan bildiride okuyanı yönlendiren ve yardımcı olan bir bilimsel metot izlenir. Çin kaynaklarının efektif kullanımına dair bu bildirinin rehber olma açısından fazlasıyla pragmatik olduğu dikkat çeker. Ek olarak kaya resimleri, Soğd belgeleri, İdil-Ural Tatar süreli yayınları, SSCB arşiv kaynakları, Kilise kayıtları vb. kaynaklar detaylı ele alınır. Her zaman her yerde rastlanmayan bu kaynaklara dair yapılan tespitlerin tarihçinin ufkunu genişleteceğine şüphe yoktur. Üstelik bu kaynak dökümünün GTT sahasının olanaklarını artıracağını, araştırmaları zenginleştireceğini, okuyanı spesifik alanlara yönlendireceğini düşünmek olasıdır.

Eserin beşinci bölümü ise daha özelleşmiş konulara ayrılır. Başka bilimsel ortamlarda da sunulmasında herhangi bir sakınca olmayan bu bildiriler GTT’nin araştırma sahasının zeminin ne şekilde işlediğini kanıtlamaktadır. Özellikle coğrafya ve konu bağlamındaki çeşitliliği gösteren bu sunumlardan Genel Türk tarihçisinin olaylara yaklaşımını algılamak mümkündür. Aslında bu kısım GTT alanında çalışan tarihçileri Türk tarihinin diğer alanlarında ter dökenlerden hangi yönleriyle ayrıldıklarını da ispat etmektedir. Misal kabaca 19. yüzyılda Bulgarcılık akımı, Babür ordusundaki ortaya çıkan bir çatışma, Farsname-i Nasıri isimli eserdeki Türk izleri, Türkistan’ın Rusya tarafından sömürüsünün yazılı izleri gibi mikro düzeye inen araştırma konularının incelenmesi GTT sahasının ne kadar geniş ve güçlüklerle dolu olduğunu göstermektedir.

Eserin son bölümünde ise, günümüzde GTT’nin ne durumda olduğu ele alınmaktadır. Bu bölümde Türk üniversitelerinde GTT alanına giren derslerin müfredattaki konumu ve durumu hakkında bilgi verilmektedir. Tablolarla zengin bir bilgi aktarımının söz konusu olduğu makale yardımıyla akademik dünyada GTT’nin artıları ve eksileri ortaya çıkmaktadır. Bu bölümdeki bir diğer makale ile GTT derslerinin diğer tarih derslerine nazaran durumunu da takip etmek mümkündür. Esasında çalıştayın işlevsel olarak kendini en iyi gösterdiği oturumun, bu bölüm başlığında düzenlendiğini düşünmek yanlış olmaz.

Eser her ne kadar birbirinden bağımsız konular üzerine bilimsel gelişmeyi sağlamaya çalışan ilim insanları tarafından sunulan bildirilerden oluşsa da Türk tarihine hizmet şiarı noktasında önemli çalışmalar için kıvılcım kabilinden bir etkiye sahiptir. Üstelik sunumlarının didaktik yönüne binaen alanın mensupları için bildirilerin fazlasıyla doyurucu olduğu görülmektedir. Yirmi yedi yazarın ayrı ayrı tezleri, bilgilendirmeleri, önerileri, metodolojik yaklaşımları, analitik değerlendirmeleri alan için çok önemli bir kazanımdır.

İlgili literatür düşünüldüğünde bu tarz çalıştayların kitap haline getirilmesi alanda uzmanlaşacaklara mühim katkılar sunacağı açıktır. GTT alanında eser vereceklerin kaynaklara, teorik yaklaşımlara, metodolojik görüşlere, yeni çalışma sahalarına hakim olmaları için eserin ehemmiyeti inkar edilmez. Ayrıca eserde makalesi bulunan akademisyenlerin çalışmalarına olan ilginin artması olasıdır. Üstelik sadece eserlere değil, Türk tarihinin zengin geçmişine dair önemli araştırma konularındaki çalışılmamış sahalara ilgiyi kanalize eden çalıştay bildirilerinin yeni eserleri müjdelediğini düşünmek mümkündür.

Eserin bilimsel bir toplantıda akademik bir topluluğa sunulan bildirilerden oluşmasına karşın dilinin ağır olduğu ya da fazla terminoloji içerdiği söylenemez. Bu nedenle eserin derin ihtisas konuları hariç genel okuyucu kitlesine uygun olduğu savunulabilir. Bununla beraber eserin bu güçlü yönlerine nazaran bazı ufak tefek eksiklikler de yok değildir. Misal bildiri sahiplerinin sadece çalıştığı üniversite ve akademik unvanlarının verilmesine karşı kısa biyografik bilgileri yoktur. Oysaki bu tarz bilgilendirmeler okurun daha fazla bilgi edinmesini sağlayabilirdi.

Son olarak, GTT konusunda ümitvar olmamızı sağlayacak güçlü bir kadronun ülkemizdeki tarih disiplinini iyi noktaya getireceğini düşündürecek çok şey vardır. Geçmişle kıyaslandığında iyi bir noktada olduğumuz eserdeki bildirilerden anlaşılmaktadır. Yine GTT alanında dirsek çürüten ama çalıştaya katılamayan akademisyenlerimizin olduğu da bilinmektedir. Yapılan çalışmalar sempozyum, konferans, kitap, makale, çalıştay vb. gibi düşünüldüğünde son zamanlarda Atatürk’ün “tarih yazmak tarih yapmak kadar mühimdir” sözünün altının doldurulduğu görülür.
Yanıtla
6
0
Destekliyorum  1
Bildir