Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Adriana Mater
Kısacık bir libretto metni, üzerine söyleyecek çok bir şey yok ama bende sahnelenmiş halini izleme hevesi uyandırdı ki bu da mühim bence. Savaşa, barbarlığa, intikama, şiddete, bağışlamaya dair bir küçük anlatı. "Ne var ki savaş zamanı ulusun / Kötü çocuklarına işi düşer / Serserilerine, katillerine işi düşer / Onun elleri temiz kalsın diye / Ellerini kirletecek birileri gerekir."

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kralın Bedenleri
Kıraathane'nin ilk kitabıydı Kralın Bedenleri, epeydir sırasını bekliyordu kitaplığımda, sonunda okudum. İçinde daha okumadan çok sevdiğim, Kıraathane'nin çantalara ve defterlere de bastığı iki cümle barındırıyor olsa da, kitap beklentimin altında kaldı maalesef.

Cümleler şunlar: "Edebiyatı ciddiye alışımız insanın yüreğini burkuyor" ve "Madam Bovary tüm kadınlardır." Bu iki cümlenin basılı olduğu çantalarım ve defterlerim hala gözümün bebeği, o ayrı.

Fransız yazar Pierre Michon'un Beckett, Flaubert, Faulkner, ve Hugo gibi hayatında yer etmiş yazarlara dair kısa denemelerini içeriyor kitap; Homeros, Dante, Joyce, Sartre, Gombrowicz, Pessoa gibi isimlere de uzanıyor. Nesnel denemeler veya teknik analizlerden çok, epeyce kişisel metinler bunlar; yer yer de çok iyi yazılmış metinler. Kimi zaman yazarların bir fotoğraftaki duruşundan, bakışından, elinde tuttuğu sigaradan yola çıkarak yazıyor, kimi zaman onların metinlerinin kendi hayatıyla kesiştiği yerleri aktarıyor.

Kimi bölümleri epey ilginç olmakla beraber, yazarın neyi neden anlattığının havada kaldığı çokça bölüm var kanımca. Kullandığı poetik dil okurken insana haz verse de, bazı kısımlarda "yani?" sorusunu sormama mâni olamadı. Bir de son birkaç sayfada anlattığı, genç bir barmen kızı taciz edip dayak yemesiyle sonlanan tuhaf hikâyeye gerek var mıydı hiç emin değilim...

Neyse. Şu alıntıyla bitireyim hadi: "Yapıtın yetkinliğini gösterebilecek tek bir kanıt, maskeyi kesin olarak un ufak etmenin tek bir yolu, yazının her şeye yeten gücünün doğaüstü tek bir onayı olabilir: O da zevkten ölmektir. Kusursuz sanatçı şarkısının güzelliğinden ölür. Kusursuz bir bicimde hakli kılınan ve onaylanan bu kusursuz sanatçıya Madame Bovary'de, çileden çıkmış, birbirlerinin bedenleri için deliye dönmüş Emma'yla Léon'un bir kılavuz eşliğinde Rouen Katedrali'ni gezmeye sürüklendiği, derken kavasın sözlerine takılıp kaldığı gülünç sahnede rastlanır: 'İşte, dedi gösterişli bir havayla, büyük Ambroise çanının çemberi. Tam kırk bin libre ağırlığındaydı. Bütün Avrupa'da eşi benzeri yoktu. O çanı döken işçi sevinçten ölmüştür...'

Gökyüzünden düşüp yaratıcısının kafasına inen bu yirmi tonluk çan öldüren metindir."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Seyahat Sanatı
Kitaplar ne güzel sürprizlere gebe ya. Şöyle; bu kitabı yakın zamanda okumak hiç aklımda yokken adını görünce Avignon’a giderken bavuluma atıvermiştim. Varınca okumaya başladım, Avignon-Arles arasında trende tamamladım. Alain de Botton, Seyahat Sanatı’nda da sıklıkla olduğu gibi günlük hayatın altındaki felsefi mekânizmaları didikliyor ve onları yalın diliyle okuyucuya aktarıyor. Bu defa konu seyahat, hem de yazarların, resimlerin, sanatın izinde seyahat. Lawrence Durrell’in peşinden Avignon’a gelmişken bundan daha doğru bir kitap alamazmışım yanıma - tam da benim yaptığım işi detaylandırıyor çünkü de Botton. Ama asıl sürpriz sonra karşıma çıktı çünkü kitabın Arles treninde okuduğum son bölümlerinden biri yazarın, Van Gogh’un izinden Arles’a yaptığı bir seyahati anlatıyor! Müthiş heyecan verici oldu bununla karşılaşmak, resmen edebiyat tanrılarının beni gözettiğini hissettiğim bir an oldu, yaşasın!

Bu şahane sürpriz kitapla kurduğum ilişkiyi bambaşka bir yere taşıdı tabii ama onun dışında da çok sevdim kendisini. Alain de Botton’un basit bir dille bir sürü zihin açıcı şey anlatmasını çok seviyorum, üstelik acayip çok şey öğreniyor insan okurken.

Kitap genel olarak seyahat etme dürtümüzü didikliyor. Bizi seyahat etmeye iten şey nedir, ne umarız, ne buluruz, seyahate bizi sürükleyen sebepler nelerdir, seyahatte dünyaya nasıl bakarız, güzelliği mi yüceliği mi ararız, her yerin keşfedildiği bir çağda merakı nasıl canlı tutarız, seyahat etmenin mutlulukla ilişkisi nedir... Bir sürü soru soruyor de Botton ve bu soruları kendi deneyimleri ve yazarların seyahatle ilişkilerine dair metinlerinden bir harmanla yanıtlamaya çalışıyor.

Çok leziz bir kitap yani - ve sahiden, tam yolda okumalık!

Kitaptaki bayıldığım şu Ruskin alıntısıyla bitireyim: “İnsanların dünya üzerinde görülmesi gereken her şeyi görmeleri mümkün değildir; daha fazla şey görebilmek için yavaş yürümeleri gerekir, hızlı yürümek onlara hiçbir şey kazandırmaz. Asıl değerli olan düşüncedir, bakıştır, hız değil. Hızla yol almak merminin hedefe ulaşmasını kolaylaştırmaz; gerçek bir insan olmak isteyen yavaş gitmekten zarar gelmeyeceğini bilmelidir, çünkü insanın zaferi gitmekte değil var olmaktadır.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Onu Sevdiğim Zamanlar
Kemal Varol’un son romanı “Onu Sevdiğim Zamanlar”, ismi itibarıyla sanki bir aşk hikâyesi anlatma vaadinde bulunuyor gibi olsa da, aslında aşktan daha büyük meseleleri olan bir anlatı. Odağına göçmenlik meselesini alan bir karşılaşma hikâyesi anlatıyor Kemal Varol. İki insan sahiden karşılaşabilirse ne olabilir gibi bir soru etrafında örülü; şiddetin, acımasızlığın ve zorbalığın içinde umudun yeşerebileceğine dair bir öykü bu.

İki farklı zamanda ilerliyor hikâye; biri 2019 Paris’inde, biri 1980’lerin Türkiye’sinde; pek tabii Kemal Varol’un edebi coğrafyası olan Arkanya’da. Bir bölümde Paris’te göçmenler için kurulmuş bir Geri Gönderme Merkezi’nin müdürü olan anlatıcımız kadını dinliyoruz, bir bölümdeyse orada karşılaştığı bir illegal göçmenin çocukluk hatıralarını okuyoruz. Bu iki öykü iç içe geçiyor, birbirine eklemleniyor, birleşiyor ve ayrışıyor. Müstakbel okurlar için romanın heyecanını kaçırmadan öyküyü anlatmak güç ama sonunda umulmadık ve acı bir sürprizin sizi beklediğini söyleyeyim.

Kendisi de bir zamanın göçmeni olan bir kökten gelen, babası Ermeni olan bir kadın baş kahramanımız. Ailesinin Fransa’da geçirdiği uzun yıllar onu artık “makbul” kategorisine sokmuş, öyle ki devlet memuru olmuş, yeni göçmenleri göndermek üzere çalışan bir kurumun başına kadar yükselmiş - ne acı bir ironi. Kendini tamamen Fransız olarak gören ve merkezden geçip giden göçmenlerin hikâyeleriyle hiç ilgilenmeyen bu kadın bir gün bu göçmenlerden birinin öyküsünü merak ediyor ve işte hikâye böyle başlıyor.

Dediğim gibi - “bir yabancıyla gerçekten karşılaşırsak ne olur” bence bu romanın sorusu. Açıkçası içinde yaşadığımız dünyada bu kitaptaki gibi bir karşılaşma mümkün mü; ezberlerimiz, önyargılarımız, inşa edilmiş aidiyetlerimiz buna izin verir mi bilmiyorum ama tüm acısına rağmen ümitvar bir masal gibi okudum ben ve göçmen karakterin çocukluğuna dair kısımların kimisi (kendi veli toplantısına gittiği bölüm örneğin) kalbime çok fena dokundu. Romanın sonundaki şarkı listesi de çok leziz biçimde tamamlıyor anlatıyı.

İşte böyle. Karşılaşmaların mümkünlüğüne inanmak istiyorum.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  5
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Saplantı
Katalan yazar Javier Cercas'ın 1986'da yayımlanan ilk romanı "Saplantı". 60 sayfalık bir novella bu ve açıkçası bir ilk roman olarak bence çok başarılı. Hayatını edebiyata adamış bir adamın bir roman yazmaya (ve ölmekte olan romanı savunmaya) soyunması, romandaki karakterleri için model alabileceği kişiler bulmak amacıyla komşularına yakınlaşmasıyla başlıyor öykü. Kahramanımız Alvaro komşularının hayatına girdikçe, tepkilerini gözleyebilmek için onları romanında davranmalarını istediği biçimde davranmaları için yönlendirmeye ve manipüle etmeye başlıyor, olaylar gelişiyor.

Yani aslında edebiyatın o büyük sorusuyla uğraşıyor yazar: kurmaca gerçeklikten ne kadar uzaktır, oradaki ilişki hakikaten tek yönlü müdür? Sadece gerçek mi kurmacayı şekillendirir, kurmaca da gerçeği şekillendirmez mi? Bunlar üzerine düşünmeye bayıldığım sorular olduğu için ben çok zevk alarak okudum bu kitabı.

İlk kitap olmasının getirdiği belli zayıflıklar yok değil, mesela bence çok daha uzun olabilirmiş bu metin, o malzemeye sahip çünkü, uzun ve daha detaylı olsa çok daha ikna edici de olurmuş ama yazdıklarına çok da güvenmediği için çok uzatmamaya çalışan bir genç yazarın ürkekliği var satırlarda, bunu da çok anlaşılır buluyorum - daha ilk kitabından kendi kelimelerine aşık olup metni süsledikçe süsleyen yazarların tavrına bin kere tercih ederim.

Cercas külliyatının en iyilerinden biri değil şüphesiz ama benim gibi bir oyunbaz metin sevdalısını tavlamayı başardı diyebilirim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Enigma
Katalan yazar Antoni Casas Ros’la münasebetimiz Enigma ile sürüyor. Çok katmanlı ve pek çok okuru müthiş tavlayacak bir fikrin üstüne bina edilmiş bir eser bu: kitapların sonlarını değiştirmek.

Öncelikle, edebiyatta cinsellik okumak sizi rahatsız ediyorsa (Zambra’nın Şilili Şair’ini bile müstehcen bulanlar olduğu için artık ne düşüneceğimi bilemiyorum) Antoni Casas Ros’a bulaşmayın.

Bir edebiyat profesörü, yazar olmak isteyen bir genç kadın, hem şair hem kiralık katil olan bir adam ve sessiz bir Japon kadın, hikâyemizin anlatıcıları. “Bartleby ve Şürekası” isimli bir kitapçı ve yayınevi kuruyorlar. (Not: bu kitabı okumadan önce Enrique Vila-Matas’ın aynı adlı kitabını ve Roberto Bolano’nun Uzak Yıldız’ını okumuş olmak iyi olur, zira kitapta bu iki metne çok atıf var, onları okumuş olmanın faydasını gördüm.)

Kendilerine “Yatak Odası Filozofları” diyen bu dörtlünün ortaklığı hem entelektüel, hem de cinsel düzeyde, yani tüm zerreleriyle iç içe geçmiş durumdalar diyebiliriz. Birbirleriyle cinselliğin farklı biçimlerini keşfedip kendileriyle de tekrar ve tekrar tanışırken, kurdukları yayıneviyle de korsan bir işe girişiyorlar: sonlarını beğenmedikleri kült romanlara yeni sonlar yazarak onları piyasadaki asıllarıyla değiştirmek.

Bu fikir muhteşem gerçekten. Amaçlarına ulaşıyorlar ve büyük bir sansasyon kopuyor tabii edebiyat dünyasında. Epey eğlenceli yazılmış bu bölümler aracılığıyla aslında bir dolu şeyi sorgulatıyor yazar: Gerçeklik nerede biter, kurgu nerede başlar, edebiyat bize ne yapar yahut dahası: biz ona ne yapabiliriz? O bölümlerden şu çok sevdiğim cümleyi de aktarayım: “Belki de bazı kitaplar kendi sonlarından sıkılıyor ve yazarın iznini istemeden, kendi başlarına değişiyorlardır; tıpkı özgürlüğünü kazanan bir ergen gibi.” Bu kitaba, kitaptaki karakterlerin hiç sevmeyeceği bir son yazmak da şahane bir şaka olmuş bu arada, bayıldım buna.

Fakat metinde aksayan bir şeyler olduğunu da düşünüyorum maalesef. İnsanların günahlarını gören melek ve tuhaf gece kulübünü içeren mistik kısımlarını, yahut aralarındaki cinselliğin bazı dinamiklerini ikna edici bulamadım. Oraları okuru daha içine alacak, gerçeklikten koparacak biçimde yazabilse kusursuz olurmuş.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Aşk, Delilik ve Ölüm Öyküleri
Karanlık bir kitap bu. Ama tuhaf biçimde de çekici; tekinsiz bir çekicilik. Quiroga gerçekten iyi bir öykücü, sanıyorum beklentim biraz daha yüksekti gerçi, bayılmayı, çarpılmayı bekliyordum, öyle olmadı ama sevdim; özellikle birkaç öyküyü (Güneş Çarpması, Menenjit ve Gölgesi & İlk Sigaramız) çok sevdim. Kitabın sonuna eklenen öykü üzerine denemelerinden “İlk Öykücü için Dekalog” ise nefisti; kurgu yazmaya soyunan herkesin okuması gerekir diye düşünüyorum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kafka ve Oyuncak Bebek
Kafka’nın kahramanı olduğu ve gerçekliği tartışmalı bir öykünün resimli versiyonu Kafka ve Oyuncak Bebek. Larissa Theule’ün hikâyesini Rebecca Green şahane resimlendirmiş. Kafka’ya dair bu çok anlatılan hikâyeyi zaten çok severdim, bu halini daha da çok sevdim.

Dediğim gibi gerçek olup olmadığını bilemiyoruz bu meşhur öykünün. Yazarın o dönemki sevgilisi Dora, olayın tanığı olarak anlatıyor ve ben her zaman onun tanıklığına güvenmekten, Kafka’nın parkta tanıştığı ve bebeğini kaybettiği için üzgün olan bir küçük kızla bu ilişkiyi kurduğuna inanmaktan yana oldum. Bu tatlı metni okuyunca inancım daha da kuvvetlendi.

İçim yumuşacık oldu, sizin de olsun. Çocuklarınızı Kafka diye bir amcanın varlığından haberdar etmek, akıllarında yer etmesini sağlamak ve kurmacanın sonsuz imkanlarının kudretiyle tanıştırmak için de şahane bir başlangıç olur bu kitap.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kayıp (Amerika)
Kafka’nın ‑yine tamamlamadığı‑ ilk romanı. Niçin tamamlamadığını anlamak güç değil. Özellikle Dava ve Şato’da muazzam şekilde gördüğümüz Kafkaesk unsurların belki öncüleri diye adlandırabileceğimiz ögeler görüyoruz romanda ama bir yere bağlanabileceğe benzemiyorlar. Yani diğer iki eserde bunlar bir amaca hizmet etmek üzere (bürokrasi ve sistem eleştirisi mesela) ortada bulunuyorken, burada biraz rastgele, sırf asap bozmak için yerleştirilmiş gibiler. Ardı arkası kesilmeyen bir talihsizlikler, yanlış anlaşılmalar, iftiralar, izah edememeler şeklinde ilerliyor roman. Ruhum, kalbim daraldı okurken. Bu da bir başarı mıdır, evet öyledir; çünkü biliyorum, bunu yapmak istiyor Kafka – ama o aynı duygu Şato’da, Dönüşüm’de tuhaf da bir haz da verirken bu kez o lezzeti alamadım. Bir de buna “Kafka’nın en eğlenceli romanı” diyorlar, yav siz hayatınızda hiç mi eğlenmediniz? Beni sinirlendirmeyin lütfen. Neyse, yine de Kafka’nın Kafka olma yolculuğunun ilk izlerini görebilmek güzeldi.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gündoğumuna Yolculuk
Julian Barnes’la ilişkimizi bir türlü stabilize edemedik, vallahi yoruldum. Bazen acayip iyi anlaşıyoruz, gözlerimden kalpler fışkırıyor, bazen “yok” diyorum, “olmuyor bu iş”, bazen de kendisini idare ediyorum. Bu defa üçüncüsü oldu diyebiliriz. Bundan önce okuduğum Barnes kitabı Flaubert’in Papağanı’na öyle vurulmuştum ki arayı açmayayım dedim, Gündoğumuna Yolculuk’u okudum. Gelin görün ki kafam karıştı ki zaten bence bu da kafası karışık bir kitap.

Acayip nefis, zekice ve komik kısımları var, bir yandan da süper dağınık. 99 yaşına gelmiş bir kadının hayat öyküsünü okuyoruz, fonda savaşlar oluyor, dünya ve İngiltere değişiyor, toplumsal cinsiyet rolleri yeniden biçimleniyor, biz de bunlara tanıklık ediyoruz. Aslında yazarın bilgisayarların hakim olduğu bir gelecek kurguladığı 3. bölüme dek görece daha iyi gidiyordu metin ama bu son bölümde kendisi nedense konuyu tamamen bırakıp birtakım varoluşsal sorulara yanıt aramaya girişmiş ve her ne kadar sorduğu soruların bazıları ilginç olsa da, genel olarak fazla dağılmış mesele gibi geldi.

Barnes’ın yazım tarzı her zaman biraz garip, bazen çok ukala, bazen çok mesafeli, okuması zaman zaman zor olabiliyor ama bu kitapta normalden de tuhaf geldi, diyalogların kimisi çok zorlama ve çok kesik kesikti. Tekrarlayan iki tema (cesaretin doğasına dair sorular ve ölüm korkusu) ve sürekli karşımıza çıkan metaforlar biraz fazla tekrarlıyordu diyeceğim, açıkçası öyküyü bir arada tutması için yinelenmiş olmalarına rağmen sonlara doğru biraz bıktırıcı gelmeye başladılar.

Üzücü, çünkü bence baya potansiyeli olan bir kitap bu. Çok, çok güzel yazılmış bölümleri var (mesela şu cümle: "Acılar diner, bunu biliyordu, öte yandan sözcükler cerahat toplardı"), sonu böyle olmasa epeyce başka bir hisle bitirebilirdim. Neyse, Barnes'a sevgim bâki ama, kayıtlara geçsin. "Hayatın büyük kısmı edilgendir; şimdiki zaman, icat edilmiş geçmişle tahayyül edilen gelecek arasında bir sinek ısırığı kadar can sıkıcıdır."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir