Onaylı Yorumlar

Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Eylül 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Deneme Kitabından daha Fazlası.. Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler
Yazarımız Rasim Özdenören 7 güzel adam olarak hatırlanan, Türk edebiyatının önemli isimlerinden biri. 1940 yılında Kahramanmaraş’ta doğan Özdenören, lise hayatından itibaren çeşitli dergi ve gazetelerde görev almış. 1967 yılında basılan ilk hikaye kitabının ardından öykü ve deneme türünde birçok kitabı yayınlanmış ve çeşitli ödüller almıştır.

Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler kitabına gelecek olursak, kitap yazarın 1970-1980'li yıllarda yazdığı denemelerin kitap haline getirilerek sunulmuş halidir.

Yazar, Müslümanca yaşamanın ancak İslamiyet'i gerçek mahiyetiyle anlayarak, onu asıl bize gönderildiği zaman ki haline göre düşünerek içselleştirmek ile mümkün olabileceğini anlatmaya çalışır. Yaşadığımız çağda İslamiyet hakkındaki bildiklerimizin, içi boşaltılmış veya değiştirilmiş kavramlar ile bize ulaşmasından dolayı aslında onu layıkıyla anlamamızın önüne setler çekildiğinden yer yer bahsediyor.

Örneğin “Bir Handikap Daha: İslam'ı Anlamamak” başlığı altında geçen bir paragrafta ; “Zihinlere İslam’ın öngördüğü ilkeler değil, fakat İslam dışı dünyanın gözümüze taktığı gözlükler yerleştirilmiştir. İslam’ın söyledikleri kendi şartları ve kendi doğruları içinde anlaşılmaktan çok, İslam dışı ölçütler o şartları nasıl göstermek istiyorsa öyle algılanmaktadır.” şeklinde ifade etmiştir.

İslam dünyasının, halen dünyanın her yerinde, kendilerine ait olmayan bir hayat tarzını yaşadıklarından bahsediyor yazar. Ancak bu durum o kadar kanıksanmış ki, gelen her yeni nesil halihazırdaki “gerçekle” dünyaya gözlerini açtığından, bu gerçeği Müslümanların içinde yaşaması gereken olağan ve doğru bir durum diye algılayabilmektedir.

Kitapta, yoğun olarak üzerinde durulan bir konu da Batı dünyası ile İslam dünyası arasındaki düşünce ve yaşayış farklılıkları. Ve elbette İslam dinine mensup olarak yaşadığı halde batı özentisi ile ömrünü sürdürenlerin aslında hangi konularda hangi yanlış düşüncelere takılı kaldıklarını anlatmaya çalışıyor...

Kitabı okurken, son zamanlarda sıkça yaşamaya başladığımız, gençlerimizin Batı ülkelerine olan hayranlığı ve kendi değerlerimize olan mesafeli yaklaşımını düşününce, bu kitabın ve bu konuları dert edinmiş olan yazarımızın diğer kitaplarının çokça okunup yol gösterici ve fikir verici bir kılavuz olarak kullanılması gerektiği kanaatim oluştu. Bazen arkamızdan gelen nesillere bazı kavramları aktarmak, anlatmak ve yanlış bildiklerini düzeltmek noktasında yetersiz kalınabiliyor.

Yedi Güzel Adam’ın 2022' de aramızdan ayrılan bu güzel insanı, Rasim Özdenören’ in bu kitabı okunmalı, okutulmalı ve yaşatmaya çalışılmalı kanaatindeyim...
Yanıtla
8
1
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
25 Eylül 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mitoloji ve polisiye sevenler için
Ahmet Ümit'in "Kayıp Tanrılar Ülkesi" kitabında kurmaya çalıştığı mitoloji ile modern dünya arasındaki o bağı gerçekten takdir ettim. Arkeoloji ve mitoloji meraklılarının ilgisini çekebilir. Mitolojik referanslar, kitaba yeni bir katman ekliyor. Bu referanslar, okuru düşünmeye ve sorgulamaya teşvik edecek cinsten. Özellikle Almanya'daki göçmen sorunları ve aidiyet duygusu gibi evrensel temaların işlenişi, kitabın toplumsal ve felsefi bir derinlik kazanmasına yardımcı olmuş.

Milletler ötesinde insanlığı, hatta daha genelde canlı sevgisini ve haklarını savunan biri olarak baskılayan bir probleme işaret eden ara satırları okumak her zaman beni iyi hissettirir. Almanya'da göçmenlerin yaşadığı problemler, post-Nazi sancıları ve hâlâ insanların aidiyet hissiyle mücadele ediyor olması gerçekten etkileyici. Dolayısıyla bu haliyle kıymet merdiveninde üst basamaklara tırmanabilir. Sadece çok fazla göze sokan, itici cümleler olması rahatsız ediciydi. Özellikle Yıldız karakterinin iyi işlenememiş olması ve onunla bağ kurmakta zorlandığımızı düşünürsek elbette bu durumu daha da rahatsız edici bir odağa çevirmiş olabilir.

Kitaptaki en başarılı dokunuşlar kesinlikle mitolojik bölümlerde yapılmıştı. Dil ve biçem olarak yadırgamadım. Yer yer çok güçlü karakteristik özellikler okuyabildik o metinlerde. Bir de o bölümlerin sonda bağlandığı yer anlamlıydı. Beklenmedikti, hoşuma gitti kesinlikle. Sonunu söylemeden nasıl ifade edebilirim bilmiyorum ama kitabın bence de öyle bitmesi gerekiyordu. Eğer diğer türlü bitseydi, Yıldız karakteri o sözleri etmeseydi gerçekten çok gevrek bir tadı olacaktı kitabın. Her ne kadar güçsüz bir kurgulama olarak baksam da bu haliyle olabilecek en doğru sonla bittiğine inanıyorum.

Mitolojideki baba-oğul çatışmasını günümüz baba-oğul çatışmasına bağlamak bence harika fikir. Klişe ama hâlâ kanayan bir yara bu. Kitapta ilerlerken katilin kim olduğu konusunda tahminim farklıydı. Kaderci anlayışı sarsacak bir twist bekliyordum. Zeus Altarı'nın Berlin'e götürülüşünü, duvarın yıkılışını, doğu ve batı Almanya gerçeğinin halktaki yansımalarını ve ailelerde yarattığı travmaları kitabın bir parçası olarak okumak, kesinlikle daha fazla araştırmaya sevk etti. Daha farklı bir gözle bakmamı sağladı Almanya'daki yaşama. Bir duyarlılık da geliştirdi denebilir. Ancak karakter gelişimi ve dil kullanımı gibi bazı alanlarda geliştirilebilir. Eğer karakterler üzerine yeniden çalışılıp kurgu tamirine gidilirse çok isterim tekrar okumayı. Yine de bu haliyle okuyup başka bir bakış açısı kazanmak için bile Kayıp Tanrılar Ülkesi alınabilir.

Yanıtla
8
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
22 Eylül 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Çocuğu Sınavlara Hazırlanan Ebeveynler İçin Süreç Yönetim Rehberi
“Anababalar, sınava hazırlanan çocuklarının başarısı için onlara çok önemli katkılarda bulunabilir. Birçok anababa, çocuğunun başarısına destek olmak niyetiyle bazı şeyler yapar, bazı şeyler söyler ve ne yazık ki destek yerine çocuğun başarısına köstek olur.” Başarıya Götüren Aile'de temel konu, bu şekilde ifadesini buluyor. Çocuk yetiştirmede birçok rehber eser kaleme alan Doğan Hoca, bu kitabında, çocuğu sınavlara hazırlanan her ebeveyne, süreç yönetiminde ışık tutuyor.

Çocuğunun sınav maratonunda yanında olmak, gerçek anlamda ona destek olmak, her ebeveyn için önemli bir kaygı nedeni olarak görülüyor. Bu süreçte, hata yapmadan, ortalığı yıkıp dökmeden, başarıya destek olacak mahiyette bir yöntem izlemek çok önemli. Aksi halde maddi ve manevi anlamda telafisi mümkün olmayan zararların doğma ihtimali yükseliyor. İşte bu noktada Doğan Hoca yardıma yetişiyor: “kitabın temel amacı, çocuğu sınava hazırlanan anababaların farkında olması gerekenleri söylemek, onların, çocuklarının başarılarına destek olacak anneler ve babalar olmasına katkıda bulunmaktır.”

Başarı kavramından anlaşılması gereken nedir? Çocuğunuz sizin beklentilerinizi mi yaşamalı? Başarıyı destekleyen bir aile ortamı nasıl oluşturulmalı? Çocukla kurduğumuz iletişimde yapılan temel hatalar nelerdir? Sözlerimiz ve davranışlarımız ne kadar tutarlı? Çok çalışmak ile etkili ve verimli çalışmak arasındaki farklar nelerdir? Hayatta gerçekten başarılı olmuş insanların ortak özellikleri nelerdir? Başarıyı engelleyen ve destekleyen tutumlar nelerdir? Kendini hayat başarısına adamış ebeveynlerin sorması gereken sorular nelerdir? Bu gibi birçok önemli soru kitapta cevabını buluyor.

Rahmetli Doğan Hoca, diğer kitaplarında olduğu gibi “Başarıya Götüren Aile” eserinde de karşılıklı sohbet eden kıvamdaki tatlı üslubuyla, akılda kalan canlı örneklerle, güzel hikâyeciklerle sınav döneminde çocukları olan ebeveynlere rehberlik ediyor. İlk baskısı 2006’da yapılan bu sade ve özgün çalışma, şimdiye değin yüzlerce aileye ulaştı. Birçoğuna gerçekten nitelikli faydalar sağladı.

“Sınav dönemi geçecek ama yaşam devam edecek!” Bu kitap, çocuk yetiştirilmesinde sağlıklı adımlar atma konusunda ebeveynlere önemli katkılar sunmaya devam ediyor. Yararlanmak sizin elinizde.

İyi okumalar!
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Eylül 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
"Bir Hiçsin Direnmeyeceksen"
Osamu Dazai (1909 - 1948) Modern Japon Edebiyatı'nın en önemli yazarlarından biridir. Otuz dokuz yıllık yaşamına pek çok eser sığdıran Dazai, sonradan aristokrat olan bir ailenin on iki çocuğundan biri olarak dünyaya gelir. İlerleyen yaşlarında Fransız Edebiyatı Bölümü'nde okuma tercihi, Marksist eylemlerin içinde yer alması ve çarpık ilişkileri yaşamındaki önemli sayılacak devrimlerdir. Yaşamının pek çok evresinde intihar teşebbüslerinde bulunan Dazai, kırk yaşına varmadan, uzun "intihar mektubu" İnsanlığımı Yitirirken'i tamamlayarak sevgilisi ile birlikte intihar eder ve sonunda varoluş sancılarından kurtulur.

İnsanlığımı Yitirirken, Modern Japon Edebiyatı'ndaki önemli bir tür olan I Novel (Ben Roman) türünde sınıflandırılır. Ben Roman, Natüralist gelenekten doğan, bireyin merkezde yer aldığı, ben anlatıcı ve kahraman bakış açısının hakim olduğu, toplumun kokuşmuş bireylerini; yoksullar, alkolikler, fahişeler ve özellikle işçi sınıfını anlatan önemli bir akımdır. Yazarın öz yaşamındaki sahnelerin yoğrulup yarı otobiyografik şekilde anlatıldığı Ben Roman'da kahraman yazarın ta kendisidir.

İnsanlığımı Yitirirken, giriş, üç hatırat ve kapanış bölümlerinden oluşan, Dazai'nin itiraf dolu intihar mektubudur. Daha çocukluk ve ilk gençlik yıllarında öğrendiği ahlâk mekanizmasına ters düşen aile davranışları, romanın başrolü Yozo'da derin izler bırakır. Hakikatle erken tanışmasına bir panzehir olarak "soytarı" yaratan Yozo, bu soytarının arkasına saklanarak yaşamını sürdürür. Yozo'nun yalnızlığı, korkaklığı, kendini ifade etme güçlüğü yarattığı alter ego "soytarı"da görülmez. Saklanarak yaşamanın bir sonucu olarak yaşamı boyunca soytarısını yakalatma korkusuyla mücadele eder.

Dazai'nin yaşadığı dönem Japonya için son derece kritik bir dönemdir. Hiroşima ve Nagazaki'ye atılan atom bombaları halkta derin tahribatlar yaratırken, Dazai eserinde bu konuya neredeyse hiç yer vermez. Osamu Dazai için önemli olan bireydir ve en büyük savaşını birey ve toplum yargılarını yerle bir etmek üzere verir. Yalnız, yabancı, öteki, topluma ait olamayan ama onun gibi yığınların birleşerek toplumu oluşturduğu bir dünyada anlattığı yalnız birey, "ben" dir.

İnsanlığımı Yitirirken'i İthaki Japon Klasikleri'nin 7. Sayısı olarak Peren Ercan çevirisi ile okudum. Çevirmenin Türkçesine güveni ve emeği ile uzak olduğumuz bir dili ve dünyayı son derece akıcı bir şekilde okuma şansına sahip oldum. Dazai, yarattığı anti kahramanın ta kendisi ve bizlere çok da uzak değil. Karanlık ama önemli sorularla dolu bu eserin okunmasını kesinlikle öneririm. Herkese keyifli okumalar.
Yanıtla
22
0
Destekliyorum  11
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Eylül 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mola, anlatının orta yerinde...
Az gelişmiş bir ülkenin memuru Martín Santomé steril, şipşak ilişkilerle, emeklilik hayalleriyle atlatmaya çalıştığı yaşlılığın önünde küçücük kalan, sıradan yaşamının sıradanlığını kabul ettikçe öfkelenen ve kabullenmenin rahatlığıyla dinginleşen bir karakter, belki eski sosyalist, kesinlikle dul. Günlüğü, ilişki kurduğu kadınları, anıları, çocukları, yalnızlığı sayesinde sonsuza kadar yaşayacakmış gibi duruyor, yanılgısını görünmez kılmayı da iyi biliyor, hikâye çatabilecek kadar bükebiliyor gerçeği, tamamdır, iyi kurulmuş bir karakter var elimizde. Ülkesini eleştirdiği bölümlere bakıyorum, halkın tutkudan uzak, sünepe bir yaşam sürmesini kabullenemiyor, devrimin taşlarını döşeyecek heyecan olmayınca insanların uyuşuk halinden ironiyi çekip çıkarıyor, denk geldiği an batırıyor iğneyi: "'Artık herhangi birisi geldi de öbürünün önüne geçti diye kimse sorun yaratmıyor. Neden biliyor musun? Çünkü koşullar elverse hepsi aynısını yapar da ondan. Kimsenin bana öfkeyle bakmayacağından eminim, imrenecekler asıl.'" (s. 37) Kimse diğerinin derdine eğilmez, geleceğin belirsiz olduğu yerde herkes anlık itkilerle yaşar. Bir rolden başka bir role geçebilen insanlar arasında kalmaktan da içten içe şikayetçi Martín, insanların pek bir şey hissetmeden yaşadıklarını, bu yüzden de sömürülmeye açık olduklarını belirtiyor, sermaye bu hissizliği kullanarak insanı eziyor, demir ökçenin diğer teki devlete ait. Dört koldan kuşatılmış insanların yaşayabilecekleri bir hayat yok, sokuldukları yollarda ilerliyorlar, bu yüzden kopuşlar oldukça şiddetli. Eleştirdiği insanlardan farksız, biçimlendirilmiş değer algılarıyla sürdürdüğü yaşamından kurtuluş için kopuşlar şart. Blanca'nın "kötü polis" açıklaması aileyle ilgili her şeyi söylüyor aslında. O sıra çalıştığı devlet kurumundaki Avellaneda'nın tam bir başkalaşıma yol açması belirliyor aslında gidişatı, hikâye yörüngeye oturuyor resmen, dağınık halde verilen düşünce parçaları aşkın etrafında toplanmaya başlıyor. Dengesizdi, aşk çarpıverdi ve şeker bir adama dönüştü Martín. Helal. Şahit olduğu tuhaflıkları hikâyecikler halinde günlüğüne almayı da unutmadı, oradan eğlenceler çıkardı, mesela her yıl ofise gelip yabancı dillerde yazışmalar yapabileceğini iddia ettiği için denemeden geçirilen adamın çok kötü bir çevirmen olduğunun tekrar tekrar ortaya çıkması, eski kayınvalidesinin -varsa böyle bir şey- her karşılaştıklarında buz gibi bakışlarla işkence etmesi, işleri rüşvetsiz yürütemeyenlerin komik talepleri. Bu son dediğim yok romanda, ben yine şöyle bir kısmı alıntılayayım: "'Uzun bir süre boyunca beynimi yedikten sonra şu sonuca vardım ki kötü olan şey teslimiyet. İsyankârlar yarı isyankârlara, yarı isyankârlar ise vazgeçmişlere dönüştüler. Bence şu ışıl ışıl Montevideo'da son dönemde en çok ilerleme gösteren iki meslek grubunu ibneler ve vazgeçmişler oluşturuyor.'" (s. 63)

Avellaneda yavaş yavaş belirir piyasada, Martín'in dikkatini daha çok çekmeye başlar, nihayet adamın ilgisini bildiğini ima eder. Sevgilisi vardır ama ayrılırlar bir gün, söylediğine göre anlaşamadıkları için her gün savaş alanında koşturmakla geçen günlere nokta koymak istemiş, kaosu bir miktar azaltabilmek için kırk dokuz yaşında, emekliliğine altı ay kalmış Martín'e tutulmuştur. Zannediyorum. Bir ağırlık, eminlik, güç vardır adamda, kendisi de bilir bunu, anlatır, ölümlerden ve çocuklarını bir başına büyütmekten belli bir olgunluğa ulaşmıştır, tabii huysuzluğa da. Bereket, zamanla geçmektedir bu huysuzluk, kadınla sevgili oldukları zaman ev bile tutar, aslında durumu çok iyi değildir ama gücü yetmektedir buna. Sonlara doğru durumunun iyi olduğunu söyler. Başlarda sofrada otururken birkaç lokma yiyecekten bahseder. E, hangi gerçekliğin esas olduğunu bilmek mümkün değil de o dönemin Uruguay'ında paranın değerinin zart zurt değiştiğini sembolize etseydi bu, efsane olurdu. Kader ağlarını örmüş, örük ağla ne yapacağını bilememiş, anlatının orta yerine atıvermiştir, öyle görünüyor, başka türlü o son keskinliği nasıl okumalı bilmem.

Dünyanın öbür ucunda olan biteni görürüz, orta yaşlı bir adamın buhranlarını dikizleriz, iyi romandır.

Yanıtla
2
4
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Eylül 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Medeniyetin Toprakları...
Yazar Charlotte Perkins Gilman, kadınlar konusunda sayısız konferans vermiş dönemin ünlü aktivistlerinden biri. O, eserini oluştururken kendi düşünce tarzını kaleme almış.

Femin bir ruhla yazılan "Kadınlar Ülkesi" sıradışı bir ütopya. Ataerkil toplumdan çıkıp feminist bir dünyaya adım attırıyor. Cinsiyet eşitliği, kadının toplumdaki yeri kitabın temel mottoları.

Terry, Jeff ve Vandyck araştırmayı seven üç yakın arkadaş. Gittikleri bir araştırma gezisinde yalnızca kadınların yaşadığı gizli bir ülkenin varlığından haberdar olurlar. Çok geçmeden bu saklı medeniyeti bulmanın derdine düşerler. Kimseye haber vermeden, kendi imkanlarıyla ülkeye varmayı başarırlar. Ülke sadece kadınlardan oluşan cennetten bir köşedir adeta.

Yazarın kurduğu ütopik ülke muazzam bir medeniyet seviyesindedir. Dil, din, ırk, cinsiyet konularında kendilerine has öngörüleri ve yaşam şekilleri mevcuttur. Eşitlik, doğruluk ve yardımlaşma gibi dünya genelinde yozlaşmış kavramlar bu ülkenin temel dinamikleridir.

Yazarın sorguladığı ve sorgulattığı kavramlar okurunu da derin sorgu muhakemelerine itiyor.

Kadınların metalaştırılması, cinsel obje olarak görülmesi ve erkeklerden ayrı tutulması nüktedan bir dille ifade ediliyor. Ayrıca din konusunda geçen karşılıklı diyaloglar şaşırtıcı derecede dikkat çekici. Ülkenin kadınları zeki, çalışkan ve akılcı. Erkek misafirlerini akıl dolu konuşmalarıyla mat ediyorlar.

Yazıldığı dönemden günümüze kadar gelen kitabın "Saltokur" yayınevi basımıyla yayımlanan Kadınlar Ülkesi, harika kurgusu ile okurunu neşeli bir şekilde ağırlayıp neşeli bir şekilde uğurluyor.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Üstkurmaca Postmodern Anlatı Olarak Armand V.
Bu roman için tipik bir üstkurmaca postmodern anlatı diyebiliriz. Yazarın "Gün yüzüne çıkmamış bir romanın dipnotları" olarak nitelendirdiği ve Solstad'ın üstkurmaca kısmında bir anlatıcı olarak araya girip, "Yazarlıkta fazla mesaiye kaldım. Yazarlığım 1999 yılında T. Singer yazılıp yayımlandığında bitti. Ondan sonra gelenlerin hepsi bir daha asla yinelenmeyecek kuraldışılar. Bu da öyle," ifadesini kullandığı bir deneysel metin Armand V. Bu postmodern anlatının ana kurgusunda Armand adlı Norveçli diplomatın başta oğluna olmak üzere kendine ve topluma olan yabancılaşmasını okuyoruz. Fakat karakterin yabancılaşma hikayesi ne yazık ki derinleşmiyor. İşin deneyselliği ve üstkurmacası kısmına girersek de zaten burada kullanılan biçimlerin geçmişte başka eserlerde de çok daha başarılı bir şekilde kullanıldığını görebiliriz. Örneğin Nabokov'un Solgun Ateş adlı romanının deneysellik bazında bu esere göre çok daha üstte olduğunu söyleyebilirim. Keza iş anlatımın dipnot üzerinden ilerlemesiyse hem Mark Z. Danielewski'nin Yapraklar Evi, hem de Fuat Sevimay'ın Benden'iz James Joyce romanlarında bu biçim çok daha üst seviye kullanılmış. Kısacası ne içeriği ne de biçimselliğiyle vasatı aşamayan bir roman Armand V. Bu kitabı sadece farklı bir biçimle kurgulanmış roman okumak isteyen arkadaşlarımıza önerebilirim.
Yanıtla
4
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Eylül 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Teknolojik Esaretten Bireysel Üretkenliğe Dönüş Projesi
“Kendimi genellikle telefonumda mail yanıtlarken veya işle ilgili bir şeyler yaparken buluyorum, sonra Facebook veya Instagram derken dikkatim dağılıyor. Telefonu bıraktığımda hiçbir zaman elime aldığım işi bitirmiş ve bırakmış olmuyorum."

Yukardaki satırlar tanıdık gelmiş olmalı. Maalesef birçok insan, sayısı her geçen gün artan benzer şikâyetleri dile getiriyor.

Teknolojik gelişmeler, hayatımızı kolaylaştırıyor, bunda şüphe yok. Öte yandan hayatımıza, ilaçların yan etkisi gibi bazı istenmeyen zararlar veriyor. Bu zararların önemli kısmını, bireysel ve sosyal hayatımızda yaşayarak öğreniyoruz. Doksanların ilk yarısından önce dünyadan terk-i diyâr edenler, bu konuda şanslı sayılabilir. Çünkü günümüzdeki teknolojik imkânların birçoğundan yararlanamadıkları gibi olumsuzluklarına muhatap da olmadılar.

Geldiğimiz noktada dijital aletlerden, teknolojik gelişmelerden ayrı kalmak, neredeyse imkânsız hale geldi. Özellikle pandemi döneminde, bu etkileşim iyice yoğunlaştı. Örneğin, 2020 yılına ait TÜİK verilerine göre, Türkiye’de 16-74 yaş aralığında Internet kullanım oranı %79 iken 2023’ün ilk altı ayında %87 düzeyine ulaştı. 2019’da % 88 olan evden Internete erişim oranı, 2023’te %95’i geçmiş görünüyor. Dünya genelindeki istatistiklerin, ülkemizden farklı olduğu söylenemez.

ABD’de tanınmış bir podcast sunucusu olan yazar Manoush Zomorodi, insanlığın içinde bulunduğu bu dijital sarmaldan bir şekilde başını kaldırmasına ve yeniden üretken günlerine dönebilmesine katkı sunuyor. “Sıkıntıdan Parladım”, binlerce katılımcıyla 2015’te yapılan interaktif bir projenin tecrübelerinden doğmuş rehber niteliğinde bir eser. Proje, katılımcılara bir haftalık görevler yüklemek suretiyle elektronik cihazlardan uzaklaşıp yaratıcılıklarını geliştirmelerini hedeflemiş ve başarılı olmuş. Bu projede teknoloji reddedilmiyor, teknolojinin daha bilinçli şekilde kullanımı hedefleniyor.

“Baksanıza, telefon ve tabletlerimiz bizi nereye götürüyor? Varmak istediğimiz yer burası mı? Toplumla bağlantı kurmak müthiş bir şey fakat bu, kendinizle bağlantınızı kesmenizle sonuçlanmamalı. Bu cihazlarla ne şekilde bağlantı kuracağımız, onları hayatımızın neresine koyacağımız, gerçek toplumsal uzlaşma ve yaratıcılığı ne şekilde geliştireceğimiz teknolojinin üzerimizdeki etkilerini kabul etmekle başlar. Davranışlarımızı bir kere düzgünce anladıktan sonra amaca uygun davranabilir, teknolojik etkileri yönetebiliriz.” (s. 18)

“Düşünecek zaman arıyoruz, denge istiyoruz ve hem eğlendiğimiz hem de öğrenme merakımızın sürdüğü bir yaşam arzuluyoruz. Sıkıntıdan Parladım Projesi de bununla ilgili, herkesin erişebileceği kişisel bir rehber. Dijital anlamda kendinizi yönetip daha bilinçli çevrimiçi hayatlar yaşamanızı sağlayacak bir araç.” (s. 19)

Yedi görevden oluşan projenin, zihinsel alanın genişletilmesine, daha derin daha üretken düşünmeye, yaratıcılığı arttırmaya, pürdikkat düşünmeye yardım etme amacında olduğunu belirten Zomorodi, ne olursa olsun, görevleri yerine getirenlerin değişeceğini vurguluyor. Kitapta görevler anlatılırken, her aşamada, Georgetown, MIT, Columbia, Harvard Business School gibi kurumlardan bilim uzmanlarının ve tanınmış birçok yazarın görüşlerine yer veriliyor, eserlerine atıf yapılıyor. Yeri geldikçe projeye katılan çok sayıda insanın deneyimleri, kendi ifadelerine dokunulmadan aktarılıyor.

“En zor şey, aynı zamanda en değerli olabilen şeydir, ben de dijital ekosistemde dengeyi bulma konusuna böyle bakıyorum. Evlilik, ebeveynlik veya arkadaşlık gibi, teknolojiyle kurduğumuz ilişki de sürekli emek ister (...). Sıkıntıdan Parladım Projesi bize tek bir şey öğrettiyse o da bu kararları kendimiz vermediğimizde bizim yerimize karar verecek bir şirket, uygulama veya sosyal medya sitesi olduğunu kanıtlamasıdır.” (s. 210)

Eserle ilgili daha kapsamlı fikir edinmek isteyenler için yazarın, “Sıkkınlık Nasıl En Parlak Fikirlere Neden Olur?” başlıklı TEDx (2017) konuşması mevcut. İzlemek isteyenler için web adresini not düşelim: t.ly/mgU44

Zomorodi’nin kişisel web sayfasını merak ediyorsanız: manoushz.com

İyi okumalar!
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
01 Eylül 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Düşünmenin Göğüsten Bilindiği Bir Zamana Özlemle : Akhilleus'un Öfkesi...
Amerikalı Romancı Madeline Miller'in 2011'de yayınlanan ve Orange Ödülü'ne layık bulunan ilk romanı Akhilleus'un Şarkısı, konusunu Antik Yunan'dan almıştır. Tarihin en ünlü savaşlarından Troya Savaşı'nın anlatıldığı İlyada Destanı'ndan yola çıkan yazarın, Akhilleus'un Şarkısı'nı yazması Troya Savaşı gibi on yıl sürmüştür. Yazar bu sırada Yunanca ve Latince öğretmekle meşguldür ve romanında o günleri adeta yeniden yaşatır.

Bugün, "Epik şiirin en ünlü örneği nedir?" diye sorulsa kuşkusuz herkesin aklına ilk olarak Homeros'un İlayda Destanı ve ardından Odysseia Destanı gelecektir. Epikle ilgilenmeyen, mitoloji temeli olmayan okurların dahi beyaz perdeden bildiği bu hikâyelerin günümüze kadar korunabilen kalıntılarına baktığımızda pek çok sorunla karşılaşırız...

İlyada Destanı, "Söyle tanrıça, Peleusoğlu Akhilleus'un öfkesini söyle" dizesiyle, bir öfke ile başlar ve Troya Kralı Priamos'un oğlu Hector'un ölüm töreni ile son bulur. Troya Savaşı'nın yalnız 51 gününü kapsayan ve 16.000 dizeden oluşan İlyada Destanı'na ne yazık ki Troya Savaşını tam anlamıyla yansıtıyor diyemeyiz. Savaş zaten başlamış ve sürmektedir, Paris ve Helene aynı yatakta uyumakta ve Agamemnon'un Akhilleus ile iktidar yarışı devam etmektedir. İlyada'ya farklı bir isim ararsak, olay örgüsü ve teması bakımından "Akhilleus'un Öfkesi" demek zannımca daha doğrudur. Yüzyıllardır şekil değiştiren bu destanın aslını bilemediğimiz için isim öneri cüretimin mazur görüleceğine eminim. İlyada'da karakterlerin soy bağları, savaşın nedenleri ve gelgitleri, tanrıça, tanrı ve tanrısoyluların savaşın seyrindeki ağırlıklarıyla, İlyada sadece bir sahnedir; başını ve sonunu bilmediğimiz bir sahne. Eğer Hollywood yapımı bir Troya filmi, ya da ilgili Netflix dizisi izlemediyseniz Tahta At savaş taktiğini bile bilemez ve anlam veremediğiniz bu yarım savaşın yanıtını Odysseia'da ararsınız. Odysseia sizi bir nebze aydınlatır ama yine boşluklar olacaktır ve bilme isteği sizi Antik Yunan Trajedileri ile buluşturur çünkü yanıtlar seçkisi Eshilos, Sophokles ve Euripides'in eserlerindedir.

Akhilleus'un Şarkısı'nı iki türlü okumak mümkündür. İlki Homeros'un destanlarını okuyup, mitolojik alt yapıyla konuyu zaten bilip, yeni bir anlatıcıdan dinlemek isteyerek yapılan okumadır. İkincisi ise henüz genç yaşlardaki okurların epik gelenekle tanışmadan, modern bir edebi örnek üzerinden İlyada Destanı'nı okumasıdır. Her ikisinin de çok lezzetli olacağını ve sevildiği takdirde matruşka bebekler gibi doğurdukça yepyeni kitaplar doğuracağını içtenlikle söyleyebilirim.

İlyada Destanı'nda anlatılanlar ve isim sorunundan yola çıkarak, bu destana "Akhilleus'un Öfkesi" dememle Madeline Miller'in çıkış noktasının da aynı olduğunu kitaba başlar başlamaz görebilirsiniz. Hikâye Akhilleus'un hikâyesidir, hatta Akhilleus'un Şarkısı adeta bir Akhilleus biyografisidir. Destanla uyum içinde ilerleyen roman, sevgi, dostluk ya da eşcinsel birliktelik olarak nitelenen Akhilleus ve Patroklos etrafında şekillenmiştir. Patroklos, Akhilleus'un hayatının en önemli insanıdır demek asla abartı olmaz ve bu Şarkı ya da Öfke, Patroklos uğruna söylenmiş ve neticede bir kentin çöküşüne sebep olmuştur.

Miller'in kitabı hem çıkış noktası, hem bakış açısıyla nefis bir anlatı hediye ediyor günümüz okuruna.Epik tüm saflığıyla, gerçekçiliğiyle bizi doğaya geri döndürür. Unutulmamalı ki İlyada Destanı, sadece bir epik şiir örneği değildir: İstanbul'un Fethi'nden, Birinci Dünya Savaşı'na, hatta günümüze dek bitmeyen bir kinin tohumudur. Bugün ne Hector'un öcünü alan Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü ne de Agamemnon Zırhlısı ile o köhne zihniyeti devam ettiren emperyalist güçleri göz ardı edebiliriz. Ülkemizde çok kıymetli çevirmen Azra Erhat ve şair A. Kadir'in aslına uygun yaptığı İlyada ve Odysseia çevirileri Anadolu insanlarına verilmiş en güzel hediyelerdendir. Öyle sanıyorum ki Miller de öğrencilerine mitolojiyi sevdirmek, epik okurken karşılaşılan güçlükleri önlemek adına daha kolaylaştırılmış bir okuma sunuyor epiği romanlaştırarak.

Kahramanlık hikâyelerini seven, mitolojiye ilgi duyan ya da temkinli yaklaşan genç, yaşsız her okuru bu maceraya davet ediyorum. İlyada'dan sonra yeni bir bakış açısı kazanabilir ya da çok korkulan mitolojiye girmek için güzel bir başlangıç yapabilirsiniz. Ve mutlaka ama mutlaka bu toprakların ozanı Homeros'u okuyalım ve Miller'le de yâd edelim.

Biricik Akhilleus'un çok sevdiğim sözleriyle:

"Bir zamanlar düşünürdü göğsümde yüreğim..."
(Homeros- İlyada, XIX -330)

Keyifli Okumalar!
Yanıtla
7
3
Destekliyorum  3
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
31 Ağustos 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Türk Halklarının Varoluşuna Dair...
Kitap, Türk adının ilk defa duyulduğu tarihin eski dönemlerinden yakın tarihe kadar olan dönemleri oldukça kapsamlı bir kaynakçaya dayandırarak anlatıyor.

Kitabın önsözünde yazarların vurguladığı gibi kitabın yazılışının en önemli amaçlarından biri eski Türk halklarının yabancı araştırmacı ve bilim insanları tarafından taraflı bir şekilde Pers-İran kültürüne aitmiş gibi gösterilerek önemsizleştirilmesinin önüne geçmek, sağlam kanıtlara dayandırarak İskitler, Sakalar, Sarmatlar ve benzeri diğer halkların aslında Türk olduklarını göstermektir.

Kitapta Türk halklarından Heredot'un Tarih kitabında olduğu gibi dönemin ünlü tarihçilerinin eserlerinde bahsedildiği, Türk dil ailesinin de MÖ 3. binyıldan itibaren şekillenmeye başladığı anlatılıyor.

Yazarlara göre eski dönem Türk halklarını ayırt etmenin en önemli yolu MÖ 3. binyıldan itibaren ortaya çıkan kurgan denilen mezar kültürüdür. Bu mezarların şekilleri, ölünün gömülme şekli, mezarın içine ölü ile birlikte koyulan nesneler, mezarlardaki şekil ve yazılar belirleyici özelliklerdir.

Başka belirleyici yollar ise barınmada kullanılan çadırlar, çadırların yapıldığı malzemeler, beslenme şekilleri, hayvancılık gelenekleridir.

Yazarlar Sümer dili ile o dönemin Türk dili arasında 400 civarı benzerlik gösteren kelime olduğundan bahsederek Sümerlerle Türkleri ilişkilendirmişlerdir.

Yazarlar İskitler ile Türklerin göçebe yaşam tarzı, kurgan mezar kültürü, dil benzerliği gibi bulgularla benzeştiğini vurgulayıp, onların Pers kültürüne değil Türk kültürüne ait olduğunu savunuyorlar.

Yazarlar ayrıca kitapta Türklerin sadece Orta Asya'da değil Avrupa'da çok eski zamanlardan beri var olduğunu anlatıyorlar.

Kitabın sonunda yer alan yaklaşık 40 sayfalık kaynakçadan da anlaşılabileceği gibi yazarlar oldukça detaylı bir araştırma süreci ile kitabı hazırlamışlar.

Kendilerinin de kitabın bazı bölümlerinde belirttiği gibi kitapta yer alan Türk halklarının kökeniyle ilgili tezler sağlam kaynaklara dayandırılmış olsa da, bu tezlerin ispatı için çok daha detaylı saha ve arşiv araştırmaları yapılmasına ihtiyaç bulunmaktadır.

Türk tarihine ilgi duyanların severek okuyabileceği, daha detaylı araştırmalar için yol gösterebilecek faydalı bir eser.

"Türk diliyle (bu arada Karaçay-Balkar diliyle) Sümer dili arasında yaklaşık 400 kadar lenguistik benzerlik tespit edilmiştir. Bu benzerlik sisteme uygun olarak dilin bütün katmanlarını ve yapısını, zamirleri, sayıları, terimleri ve akrabalık ilişkilerini karşılayan adları da kapsamaktadır." (s. 69)

Yanıtla
5
0
Destekliyorum  1
Bildir