Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Orwell'ın Burnu
George Orwell’i yeterince tanımadığımızı düşünüyorum. Ha tanısak sever miyiz o ayrı bir soru ama tanımadan bilemeyiz, değil mi? Hayvan Çiftliği’ni ve 1984’ü yazan, pek az yazara nasip olan soyadından sıfat devşirme onurunu (Orwellian) bahşettiğimiz bu adamı, tüm kitaplarını okumuş olmama rağmen yeterince tanımadığımı hissettiğim için John Sutherland’ın tuhaf isimli (Orwell’in Burnu) Orwell biyografisini okumaya karar verdim.

Alt başlığı George Orwell’in Patolojik Biyografisi olan bu kitabın adının Orwell’in Burnu olması boşuna değil: yazar ön sözde ve sondaki eklerde bu burun meselesini muhteşem anlatıyor. Gerçekten Sutherland işaret edene dek Orwell kitaplarında kokunun bunca ön planda olduğunun farkında değildim - her şeyi koku üzerinden anlatışını, mekânlardan veya insanlardan çok kokuları tasvir ettiğini ve dünyayı bir hayvan gibi kokular üzerinden algıladığını bu kitabı okuduktan sonra şaşkınlıkla fark ettim.

Yazar, Orwell’in hayatını da koku ekseninden kopmadan aktarıyor. Bu sayede hem Orwell’in bu koku hassasiyetinin sebeplerini keşfetmeye çalışıyor, hem de Orwell’e Orwellci bir biyografi sunmuş oluyor.

Fakat enteresan bir duyguya kapıldım okurken, Sutherland Orwell’i pek de sevmiyor gibi, çok garip? Muazzam bir Orwell bilgisi var şüphesiz, kendisi hakkında yazılmış pek çok şeyi okumuş, konuya çok hakim ama kitap boyunca Orwell’e dair iyi tek bir şey okumuyoruz desem abartmış olmam. İnsani olarak Orwell’den hoşlanmıyor olabilir, kendisinin aktardığı kadarıyla pek de hoşlanılacak biri gibi değil zaten ama eserlerine ve onların ardındaki dehaya dair de övgü dolu hiçbir şey söylemiyor. Onca zaman ve emek harcayıp üzerinde derinleştiği bir insana dair Sutherland’ın yazdığı kitabın bu olması çok ilginç, okuduğum en değişik biyografilerden biri oldu kendisi bu açıdan.

Bir Orwell biyografisi daha okuyacağım zira çok şey öğrendim bu kitaptan ama eksik kalan bir şeyler var, özellikle edebiyatına ve yazım süreçlerine dair.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gölet
Genç İngiliz yazar Claire‑Louise Bennett’in Gölet’i çok iyi başladı ancak devamı öyle gelmedi maalesef. Çok zekice, çok komik, Mariasvari detayları yakalayıp didikleyen bir kitap okumaya başlıyorum gibiydi fakat sonrası biraz hüsran oldu. Bu kitap “öykü” olarak kategorize edilmiş, bir kere bundan emin değilim. Çok geri planda bir konu var evet, okudukça anlatıcı genç kadının geçmişine dair silik de olsa bir resim görüp bir fikir edinebiliyoruz. Ama hikâydense daha ziyade kadının zihninden geçenler gibi, serbest bir bilinç akışı gibi. Buna hiçbir itirazım yok zira benim beynim de gün içinde durmaksızın küçücük şeylerden büyük fikirlere ve çıkarımlara varıp duruyor, pek çoğumuz yapıyoruz bunu AMA BU KADAR DA DEĞİL YA. Her şey ama her şey anlamlı değil hayatta, her şey bir şeyi tetiklemiyor, her şey bir büyük farkındalığa sebebiyet vermiyor yani. Bu kitap biraz daha kendi haline bırakılsa baya nefis olurmuş bence. Kimi bölümlerde anlatıcının manalı bir şey söylemek için kendini fazlasıyla zorladığı duygusuna kapıldım, bu da tadımı kaçırdı. Bazı kısımlarını sevmiş olmama rağmen bu duygu okuma zevkimi baya öldürdü maalesef. Yine de bundan sonra yazacağı şeyleri okuma isteğim bâki. Bu “bir şey deme” ihtiyacını üzerinden atabilirse çok iyi eserler verebileceğini hissediyorum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Şiddetin Tarihi
Genç Fransız yazarların -haklı olarak- en heyecan verici olanlarından biri kabul edilen Edouard Louis'le yolculuğum, Şiddetin Tarihi ile devam etti, geriye bir tek sona sakladığım Eddy'nin Sonu kaldı böylece. Büyük bir merakla bekliyorum ona varmayı.

Bir Noel gecesi arkadaşlarıyla yediği yemekten eve dönerken sokakta tanıştığı ve evine götürdüğü adamla yaşadığı korkunç bir şiddeti anlatıyor yazar - şiddetin bir gecelik tarihi yani, ya da değil, zira babası Cezayir'den Fransa'ya gelmiş ve şiddetin binbir türlüsünün içinde büyümüş bir adam eve davet edilen, aslında kitabın adı bir anlamda meselenin bu kitaba konu edilen tek gecelik şiddetten ibaret olmadığını söylüyor bize.

Louis her zamanki gibi son derece yalın, çıplak, biçimde anlatıyor öyküsünü - daha doğrusu anlattırıyor, birazdan değineceğim. Bence biraz uzatıyor da, yaşadığı travmanın etkisiyle o geceye sürekli geri dönüp aynı ayrıntıları zihninde çevirip durduğu muhakkak ancak kitaba bu biçimde aktarılınca biraz tekrara düşüyor anlatı.

Fakat bu kitapta teknik olarak müthiş bir iş yapıyor ki bu tercih kitaba duyduğum saygıyı katladı resmen; o da şu: öyküyü başkasına anlattırmak. Louis, kendi evinde uğradığı saldırıdan tam bir sene sonra olayı, sonrasını, polisi, hastaneyi, bürokrasiyi ablasına anlatıyor. Ablası onun kaçıp gittiği taşrada yaşamaya devam eden bir kadın, kardeşiyle ilişkisinin çok da iyi olmadığını önceki kitaplarından biliyoruz. İşte biz öyküyü Louis'den değil, ablasından dinliyoruz. Ablası kocasına anlatıyor, Louis bir kapı aralığına saklanıp dinliyor. Ablanın anlatımında olayı daha da korkunç kılan çok şey var; kardeşine duyduğu öfke, cümle aralarına sinmiş "oh olsun" duygusu, o müstehzi acımasızlık... Dolaylı ve mesafeli anlatıcıdan dinlemek bambaşka bir hale getiriyor öyküyü.

Toplumsal şiddet, bürokratik şiddet, ırkçılıktan doğan şiddet, homofobinin ürettiği şiddet, aile içi şiddet, psikolojik şiddet... Hepsi var kitapta. Dolayısıyla evet, Şiddetin Tarihi resmen... Tüm sertliği ve tüm sinsiliğiyle her yerde beliriveren şiddetin tarihi. Şu ana kadar okuduğum Louis romanları arasında en zayıf bulduğum kitabı oldu aslında ama yanlış olmasın, asla kötü değil, epey güçlü bir kitap yine.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tek Meyve Portakal Değildir
Geçtiğimiz yıl Jeanette Winterson’ın “Normal Olmak Varken Neden Mutlu Olasın”ını okumuş ve dümdüz çarpılmıştım, dolayısıyla kendisiyle ilişkimi derinleştirme girişimlerimi sürdürüyorum. Yazarın tüm metinleri otobiyografik unsurlar taşıdığı için o kitapla başlamıştım, şimdi geri döndüm ve yayınlanan ilk metni olan Tek Meyve Portakal Değildir’i okudum.

Kitap yayınlandıktan yaklaşık 10 sene sonra yazdığı önsözde şöyle diyor yazar: “Portakal deneysel bir roman: Olaylar doğrusal değil. Basit gibi görünen karmaşık bir anlatım yapısı var. Kelime haznesi çok geniş ve aldatıcı şekilde direkt bir sözdizimine sahip. Bu da metni sarmal halinde okuyabileceğiniz anlamına geliyor. (...) Düz satırları okumak bana hiç mantıklı gelmiyor. Öyle düşünmüyor ya da öyle yaşamıyoruz. Zihinsel süreçlerimiz bir otobandan çok bir labirenti andırıyor. Her bir dönüş başka bir dönüşe sebebiyet veriyor. Hiçbir şey simetrik ya da belirgin değil.”

Önsözde bunları okuyunca metne dair heyecanım iyice arttı ancak maalesef aradığımı bulamadım. Kötü bir kitap asla değil, hele bir ilk roman olarak çok iyi olduğu söylenebilir; ne kadar cesur ve tabuları yıkacak bir sesin doğmakta olduğunu seziyor insan ancak genel olarak biraz kuru bir metin duygusu verdi bana. Çok küçükken son derece dindar bir aile tarafından evlat edinilen ve katı kurallarla yetiştirilen Winterson, kilise cemaati tarafından kuşatılmış haldeyken geçirdiği büyüme sancılarını, kendi eşcinselliğini keşfetme yolculuğunu ve annesinin baskıcılığının (aslında nazik olmaya da gerek yok, kadın dümdüz deli bence) ona ettiklerini anlatıyor bu metinde de. Çocukluğunun her anına sinmiş olan İncil’e ve Hristiyanlık tarihinden öykülere çokça referans var, bu sayede metin yarı otobiyografik yarı fantastik bir hal alıyor ama ben bu öyküleri anlamakta güçlük çektim ve akıştan kopmama sebebiyet verdiler maalesef, o nedenle Normal Olmak Varken Neden Mutlu Olasın’daki lezzeti bulamadım ki aslında kardeş metinler olduklarını söylemek yanlış olmaz.

Jeanette Hanım’ın misyoner annesine bir tur daha öfkelendim bu arada okurken, onu da ekleyeyim. Herkesin çocuk yetiştirmemesi gerekiyor gerçekten, lütfen ya.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Nehrin Dibinde
Geçtiğimiz yıl Jamaica Kincaid’in dilimize çevrilen ilk kitabı olan Annemin Otobiyografisi'ni okumuş ve çok etkilenmiştim, kendisinin öykü derlemesi olan Nehrin Dibinde çıkınca da hemen okuyayım dedim. Karayip asıllı Amerikalı yazarın yayınlanmış ilk kitabı bu. Bu şiirli öyküler ilk kez The New Yorker ve The Paris Review gibi dergilerde yayımlanmış ve sonradan derlenip bu isimle basılmış. Fakat temel bir itirazım var; bence bunlar öykü değil, anlatısal şiir denen kategoride metinler.

Kincaid’in insanı huzursuz eden açıklıkta ve keskinlikteki dili zamanla oluşmamış, onu anlıyoruz. Daha yolun başındayken derdi de, üslubu da belli ve netmiş. Epeyce müphem yazılmış metinler bunlar. Büyüme hikâyeleri diyebiliriz ama neredeyse tamamına damga vurmuş bir anne-kız meselesi var ki diğer kitabından da gayet iyi biliyorum bu konuyla ilgili derdini, bir de bolca doğa tasviri.

Kitabın başındaki ilk öykü “Kız” kusursuz bence, üç sayfalık bir metin ancak bu kadar çarpıcı olabilir. Annesinin kızına verdiği öğütlerden oluşuyor öykü; çelişkili, öfkeli, sevecen, otoriter, ürkek öğütler - tamamı toplumun gözünde “makbul” bir kadın olması için. Sahiden çok iyi yazılmış bir metin bu.

Benzer temalar etrafında dolaşan diğer öyküler beni bu ilk öykü kadar vurmadı, Kincaid’in şiirimsi dili çok güzel olmakla beraber zaman zaman söyleyiş biçimi söylediklerinin önüne geçiyor gibi hissettim ama ilk metinlerde yazarların sık düştüğü bir hata bu; bir tür kendi üsluplarından sarhoş olma hali. Gecede ve Annem öyküleri de çok güzel, özellikle Annem’i çok sevdim, Gecede ise bir öyküden çok imgeler bütünü gibi ama insanı bir rüyanın içine sokuyor adeta.

Ama dediğim gibi, öykülerin genel konusuzluğu takibi güçleştiriyor biraz. Şiirimsi öyküden çok öykümsü şiir gibiler daha ziyade, yani çok güzel yazılmış ama konusu, karakteri olmayan metinler; imgeler, tasvirler çok ağırlıkta ve insan bir noktadan sonra kopabiliyor metinden.

Ezcümle, bir Annemin Otobiyografisi olamadı benim için ama Kincaid’in başka eserleri çevrildikçe okumaya devam edeceğim muhakkak. Çevirmek demişken de - Seda Çıngay Mellor çevirisi her zamanki gibi kusursuz.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hamlet
Geçtiğimiz sene tam bu sıralar, depremin hemen sonrasında kendimizi seçime doğru yuvarlanır bulmuşken seneler önce okuduğum Hamlet'in şu dizelerini hatırlamış ve paylaşmıştım:

"- Çürümüş bir şey var Danimarka krallığında…
- Tanrı ne yapacaksa yapacak.
- Elbet, ama biz yine bırakmayalım peşini."

400 yıl önce yazılmış dizelerin bugün bize hala bir şeyler söyleyebilmesi ne acayip, demiştim. O günden beri aklımdaydı başta Hamlet olmak üzere Shakespeare külliyatını daha önce okuduklarım da dahil olarak baştan bir hatmetmek. En klasikleri çok zaman önce okudum, okumadıklarımsa okuduklarımdan çok daha fazla. 400 yıl önce yazılmış şeyler bugün hala bunca geçerliyse, bana zamanında anladığımın ötesinde yeni bir şeyler söyleyecekleri de kesin diyerek, Hamlet ile başladım.

Öncelikle çok kişisel bir şey: Shakespeare'i okurken elimde olmadan Javier Marias'ın izini sürüyorum satırlarda. Neredeyse tüm eserlerinin isimlerini bir Shakespeare dizesinden seçen bu çok sevdiğim adam, Hamlet'te karşıma "acı bir başlangıç bu" cümlesi ile çıktı, görünce istemsiz gülümsedim.

Sabahattin Eyüboğlu son sözde ne güzel demiş: "Bir söz simyacısı, bir sanat simyacısı, bir insan sarrafı bu Shakespeare. Elini değdirdiği çamur altın oluveriyor, kullandığı her söz İngilizce olmaktan çıkıp Shakespeare'ceye dönüyor, bir başka, bir öte anlam yükleniyor."

Zamanında okuduğumda bu lezzeti alamamıştım, besbelli ki ben de büyümüş, olgunlaşmışım, edebiyatla, dünyayla ilişkim dönüşmüş. Şimdi Hamlet'te hiç hatırlamadığım bir kara mizah, bir sürü ilave katman, deliliğin subjektifliğine dair bir dolu soru, iktidarın çalışma biçimlerine dair çokça ipucu buldum. Hayatımın bu noktasında Shakespeare'den öğreneceğim yeni çok şey var gibi. Heyecanlıyım.

"Kim dayanabilir zamanın kırbacına?
Zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine,
Sevgisinin kepaze edilmesine
Kanunların bu kadar yavaş
Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine
Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi:
Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor
Yürekten gelenin doğal rengini.Ve nice büyük, yiğitçe atılışlar
Yollarını değiştirip bu yüzden.
Bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar."
Yanıtla
2
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Direniş
Geçtiğimiz sene okuduğum üçlemesine vurulduğum Arjantinli yazar Ernesto Sabato’nun veda kitabı niteliğindeki “Direniş”, yazarın, aslında akıl yürütmeyi sevdiğim konularda kaleme aldığı denemelerini içeriyor. Tarihin bu geldiğimiz noktasında ne durumdayız, insanlık nereye gidiyor, bundan sonra ne olacak, büyüyen sosyal adaletsizliği nasıl durduracağız, teknoloji bize ne yapıyor... Bir yandan sistemi ve sistemi var edenleri, yani aslında hepimizi eleştiriyor Sabato, bir yandan da nasıl direnebileceğimizi, niçin direnmemiz gerektiğini ve direnerek neleri değiştirebileceğimizi anlatmaya çalışıyor.

Dünyanın her yerinde radikalizmin hız kazandığı, insanların uçlara savrulduğu, bir tür “yeni orta çağ”ın içinde kendimizi bulduğumuz bu günlerde, sorduğu sorular çok yerinde şüphesiz. Ancak nasıl demeli, biraz hızlı eskimiş gibi sanki kitap. Sabato 2002’de bu eseri yazdığında, sorduğu sorular ve yaptığı uyarılar muhtemelen çok daha yerindeydi ve aslında ta o zamandan sürüklenmekte olduğumuz kabusu görebilmiş olmasına şapka çıkartmak lazım. Ancak bu kitapta yazılanların pek çoğunu son 20 senede epeyce okuduk, dinledik, hatta deneyimledik - dolayısıyla şaşırtma ve “vay canına” dedirtme yetisini yitirmiş, zamana yenik düşmüş gibi metin.

Bence bunun sebebi Sabato’nun kavramsal çerçeve çizmekle çok uğraşmayıp, biraz kişisel bir yerden, hatta yer yer sadece vahlanarak konuyu ele alması. “Ah ah, eskiden böyle değildi, insanlık çok bozdu” duygusu veriyor bazı bölümlerde, ama “niye bozdu” kısmına tarihsel bir perspektifle bakmadığı ve “şimdi sırada ne var” sorusunu kavramsal biçimde ele almadığı için, metin de gücünü yitiriyor. Okurken aklıma Amin Maalouf’un benzer denemeleri geldi (Çivisi Çıkmış Dünya, Uygarlıkların Batışı vs.), onlar örneğin, tam olarak bu dediklerimi yapabildikleri için çok daha iyi yıllanan metinler olmayı başarıyorlar.

Böyle. Şu üzerine düşünülesi -ama bir yandan da artık malumun ilamı gibi olan, kitabın derdi tam da bu işte- alıntıyla bitireyim hadi: “Bugün artık bir hikâyemiz, bir topluluk, insanlık olarak bizleri birbirimize bağlayan ve sorumlusu olduğumuz tarihin izini sürmemizi sağlayan bir anlatımız kalmadı.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Aşkın ve Savaşın Gündüz ve Geceleri
Galeano’nun “kendi belleğimle bir tür sohbet” diye nitelendirdiği “Aşkın ve Savaşın Gündüz ve Geceleri”, sanki Latin Amerika’nın Kesik Damarları’nın daha kişisel bir devam kitabı gibi. Yine kıta diktatörlüklerinin dehşetine ve çoğu pek hüzünlü, kimi ise umutlu insan hikâyelerine tanık oluyoruz Galeano’nun gözünden. 70’li yıllarda ağırlıklı olarak Latin Amerika’da gördüğü, dinlediği, parçası olduğu büyük olayları ve sıradan insan hikâyelerini harmanlayıp anlatıyor yazar. Küçük okuma parçalarından oluşan kitap bana yine ve maalesef memleketimizi düşündürdü. “Peki ya görünmez kafesler? Korkunun tutsaklarından hangi resmi raporda ya da muhalefet bildirisinde bahsedilir? İşini kaybetme korkusu, iş bulamama korkusu, konuşma korkusu, dinlenme korkusu, okuma korkusu. Sessizlik ülkesinde, sırf bakışlarındaki ışıltı yüzünden bir insan kendini toplama kampında bulabilir. Bir memuru işten çıkarmaya gerek yoktur; yargı kararı olmaksızın işten atılabileceğini ve kimsenin ona asla iş vermeyeceğini bilmesi yeterlidir. Her vatandaş bizzat kendi davranış ve sözlerini sansürleyen bir mekânizmaya dönüştüğü anda sansür, gerçeğe karşı zafer kazanmış demektir.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ve Günler Yürümeye Başladı
Galeano bildiğimiz gibi. (Yani harika.) Bu kitap insanın cesaretini, yaratıcılığını, onurunu kutlayan ve bunlardan yoksun olanlarımızın binlerce yıldır işlediği kötülükleri unutmamamız gerektiğini bize hatırlatan bir küçük hazine. İçinde insanlar ve insana dair her şey var: iyi, kötü, güzel, çirkin. Ben tek seferde okudum ama “her güne bir gerçek hikâye” şeklinde yazıldığı için başucunuza koyup geceleri yatmadan önce bir sayfa okuyarak bir senede de tamamlayabilirsiniz, o da ilginç olacaktır kanımca.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Cam Sınır
Fuentes sevdiği konularda gezinmiş yine. Ülkesinin derdiyle böyle meşgul olup bundan iyi edebiyat devşirebilen yazarlara bayılıyorum ya, Fuentes de şüphesiz bunların başında geliyor. Meksika‑Amerika sınırından (cam sınırımız o) geçen 9 öykü var kitapta, bazı karakterler tekrar tekrar karşımıza çıkıyor, dolayısıyla bir tür yarı‑roman da diyebiliriz. Çok spoiler olmasın ama Meksikalı bir Donald Trump diyebileceğimiz bir karakter de var kitapta, Fuentes’in nefis karakterler çizdiğinin kanıtı gibi şimdi okuyunca. Bu iki ülke arasındaki simbiyotik ama sıkıntılı ilişkiyi harika anlatıyor öyküler ve her zamanki gibi sistemin ve siyasetin korkunç iki yüzlülüğünü suratınıza suratınıza vuruyor. “Zavallı Meksika, zavallı Amerika Birleşik Devletleri, Tanrı’dan öylesine uzak, birbirlerine bu denli yakın.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir