Onaylı Yorumlar

Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Temmuz 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tatarların Kırım'ının ve Kıyımının Hikayesi
Türklerin tarih boyunca güçlü bir boy yapılanması olduğu bilinir. Hatta bu boyların hatırı sayılır genişlikte bir coğrafyaya yayılarak, yeni isimlerle kendilerini gösterdikleri de vakidir. Bazı boylar ise bir araya gelerek oluşturdukları algı paralelinden aynı isimle adlandırılırlar. Uzun süreli coğrafyaları kendilerine mesken eden bazı Türk boyları ise mezkûr bölge ile beraber anılırlar. Hatta öyle ki bu Türk toplulukları kök saldıkları ata topraklarıyla aralarındaki organik bağlar yok edilmek istense dahi bahsolunan toprağa olan rabıtalarından dolayı kimse onlara başka bir vatanı yakıştıramaz. Kırım Tatarları da böyledir. Kırım onların; onlar Kırım’ın bir parçasıdırlar.

Her ne kadar coğrafya ile ilintili bir şekilde kaderin uzak bölgelere attığı Türk toplulukları, tarihi ve kültürel bağlara istinaden dünyanın diğer ucunda dahi olsa, Türklerin birbirlerini tanıma ve bilme borcu vardır. Üstelik Kırım, Anadolu’ya uzak bir coğrafya olmayıp, Türk gölü denilebilecek Karadeniz’in kuzey yakasında konumlanır. Fakat her nedense Kırım, Türkiye’ye çok uzakmış gibi algılanır. Bunun sebebi Türk dünyasına duyarsızlıktan mı, yoksa kendi içine yönelen Anadolu insanının yapısından mı bilinmez ama Kırım’la alakalı bir literatür ülkemizde taliplerini bekler. Hatta Türk akademisinin üzerine vazife olmasına karşı Batılı bilim adamları da Kırım’a ilgi göstererek araştırmalarını bu coğrafyaya yönlendirirler.

Alan W. Fisher de Kırım Tatarları üzerinde uzmanlaşmış Amerikalı bir bilim adamı olup, ele alacağımız eseri ile Kırım literatürüne katkı sağlar. Aslında eser çok boyutlu bir çalışmanın bir parçasını içerir. Sovyetler Birliği sınırları içindeki gayrı Rus milletlerin tarihini, kültürünü ve gelişimini içeren bu çalışmanın benzerleri diğer milletler içinde yapılır. Bu seri kitapları hazırlayan editörün eserin girişinde verilen gelecek tasavvuruna göre; zamanla gayrı Rus milletlerin nüfus ağırlığıyla Rusları azınlıkta bırakacakları bir dönemin haberi verilir. Bu tasavvur gerçekleşir mi bilinmez ama eserin biraz da ideolojik kaygılarla kaleme alındığı, iki kutuplu dünyada Amerika’ya ilmi avantaj sağlama amacını güttüğü tahmin edilebilir.

Eserin ideolojik amacı dikkate alınmayacak olursa, eserde verilen bilgilerin ve bahsedilen konuların Kırım Sorunu’na dünya kamuoyunda önemli bir destek sağlayacağı şüphe götürmez. Bununla beraber yazarın konusunda iyi odaklandığı birinci ve ikinci el kaynaklar vasıtasıyla Kırım’ın tarihini ve kültürünü layıkıyla gözler önüne serdiği de dikkatlerden kaçmaz. Her ne kadar Fisher, Kırım tarihinin özetini verdiğinden bahsetse de Kırım’a ilişkin önemli bilgilerin ve bilinmeyen birçok konunun aşikâr edildiği görülür. Ayrıca Rus ve dünya kamuoyunda Kırım Tatarlarının görmezden gelindiğini, hatta yersiz yere suçlandığını vurgulayan yazar bunu tersine çevirmeyi amaç edinir. Yazarın Türk Akademisine borç olan böyle bir çabayı göstermesi ise her türlü takdiri hak eder.

Fisher, Kırım Tatarlarının tarihini anlatırken kronolojik bir düzlemde ilerler. Tatarların 13. yüzyıldan başlanarak günümüze kadar gelen tarihleri aşikâr kılınır. Bu kronolojik anlatım, Slavların ve Tatarların tarih içindeki durumunu gösterir ve hâkim Rus tezlerinin mesnetsizliğini kanıtlar. Rus bilim adamlarının görüşleri, çürütülmek için sık sık Fisher tarafından vitrine çıkarılır. Bazen duyarsızlığı bazen de bilinçli çarpıtmaları yansıtan Rus tezlerinin yansıtılması günümüzde yaşanan sorunların daha iyi anlaşılmasını sağlar. Üstelik Tatarların itibarını hedef alan yorumlara da Fisher tarafından eleştiri getirilir. Örneğin; Tatarların esir ticareti yapmasını eleştiren bilim adamlarının Orta Çağ’da sıkça görülen bu ticareti başka milletler söz konusu olunca ağızlarına almadıklarından yakınır (s.46).

Yine kronolojik tasnifle Tatar Hanlığı dönemi, Rus Çarlığı ve SSCB Dönemi olmak üzere üç ana bölümde incelenen Kırım Tatarları, her bir bölümde Rus-Tatar ilişkilerinin anlaşılması için avantaj sağlar. Tatarların makus talihine vurgu yapan anlatılardan Rus politikasının ideolojik sistem değişmesine rağmen aynı kaldığını gösterir. Sadece Rus-Tatar ilişkilerinin dökümü verilmemiş olup, Osmanlı- Tatar ilişkileri üzerinde de durulur. Osmanlı dış siyaseti için Kırım’ın öneminin ortaya koyulduğu bu kısımlarda Türk tarihi için Kırım’ın öneminin anlaşılması olasıdır.

Kullanılan kaynaklar esere bilimsel bir bakış açısı kazandırır. Örneğin verilen demografik veriler, Tatarların bölgede ne kadar etkin olduklarını kanıtlar. Aynı şekilde kaynaklar vasıtasıyla Rusya’nın emperyal nüfus politikaları, asimilasyon çabaları, soykırıma varan hedefleri vurgulanır. Tabii bu verilerden sonra Rusya ek olarak eleştirilmez. Çünkü deliller apaçık bir biçimde Kırım Tatarlarının haklılığını ortaya koyar. Hatta öyle ki eserde sunulan bilgilerin çürütülmesi bile çok güçtür. Zira Rus kaynakları tarafından doğrulatılabilen veriler de yazar tarafından ustaca sunulur.

Eserin ana ağırlığını son bölümü olan Tatar- SSCB ilişkileri kapsar; bu dönemde yaşanan İkinci Dünya Savaşı’nda adeta iki büyük güç (Almanlar- Ruslar) arasında kalan Tatarlar fillerin tepişmesindeki çimenlerin durumunu yaşarlar. Savaşın öncesinde, esnasında ve sonrasında Kırım Tatar halkının yaşadığı trajedinin anlaşılması için bu kısımlar ehemmiyet arz eder. Dünya kamuoyunun duyarsızlığına rağmen verilen Kırım Tatar halkının mücadelesinin iç dinamikleri bu bölümde daha iyi fark edilir. Ermeni lobilerinin etkisiyle Türklere isnat edilen soykırım yaftasına karşın uluslararası kamuoyunda Rusların beklenilen tepkiyi almadığını görmek ise şaşırtıcıdır.

Tabii yukarıda bahsedilenler paralelinde eserin sadece belirli konular üzerinden siyasi çıkarımlarla satırlarını uzattığı söylenemez. Tatar tarihi üzerinde etkili güçlü amiller es geçilmez. Misal Tatarların hayatında derin kırılmalara neden olan kültürel, sosyal ve ekonomik durum çözümlemelerine Fisher tarafından sık sık başvurulur. Tatarların ünlü simalarının görüşlerine, hayatlarına yer verilerek, bir milletin kendini nasıl ayakta tuttuğu anlatılır. Zaten eserde vuku bulan olayları yaşayan bir milletin fertlerinin bugün hayatta kalmasına bile olanak yoktur. Ama Kırım Tatar halkının mücadelesi günümüzde de güçlü bir şekilde devam etmektedir.

Bununla beraber eserde önemli kırılma anlarını içeren 1990 sonrası dönemden bahsedilmediğini de belirtmek lazım. Gerçi günümüzde yaşanan sorunların 1990 öncesi dönem olmaksızın anlaşılması mümkün değildir. Zaten konunun tarihi bağlamından uzaklaşmaması için gerekli olan bütün referansı sunma konusunda eserin etkin performans sergileyeceğine şüphe yok. Bir millete uygulanan kolektif suçlamalara ilişkin sürgün cezası ve toplu kıyımlara dünya kamuoyunun sessiz kalmadığının küçük bir kanıtı Fisher’in kitabıdır. Bugünün dünyasına bakıldığında benzer olumsuz politikaların uygulandığı, uluslararası hukukun çiğnendiği olaylara keşke bu şekilde kitaplarla cevap verilebilse… Örneğin; Doğu Türkistan’da yaşananlara ilişkin bu tarz kitapların olması, bazı gerçeklerin gün yüzüne çıkmasına vesile olabilir.
Yanıtla
7
0
Destekliyorum  2
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Temmuz 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
"Unutmadan" Belleğinize Sahip Çıkın!
Hafızanıza, belleğinize önem veriyorsanız, “Unutmadan” bu anlamda gerçek bir başvuru kitabı olarak kütüphanenizde yer alabilir. Yazar Unkenstein, hastanelerde, bellek sorunları yaşayan insanlar üzerinde ciddi mesai harcamış çok deneyimli bir klinik nöropsikolog. Kitap, ilk olarak “Remembering Well” adıyla 1998’de basılmış. Sonraki yıllarda okuyucuların ilgisinin artmasıyla dünya genelinde hatırı sayılır bir yere gelmiş.

Eserin yazılmasında şu sorulara cevap verme ihtiyacı önemli bir etken olmuş: “...bellekle ilgili zorlukların normal mi yoksa demans başlangıcı mı olduğunu nasıl anlarsınız? Yaşlandıkça hatırlama yeteneğiniz değişir mi? Demans önlenebilir bir şey mi? Hafızanızla ilgili endişeleriniz varsa nereye başvurmanız gerekir? Bellek yeteneklerinizden en iyi şekilde yararlanmak için neler yapabilirsiniz?” (s.10)

Eserde, ilk olarak belleğin çalışma esaslarını ve yaşlandıkça nasıl değiştiğini bulacaksınız. Sağlığın, yaşam tarzının, tutumların, belleğe etkileri bir başka önemli konu. Stres dolu bir iş ortamındaysanız, fiziksel olarak pek hareket etmiyorsanız, alkol tüketiminiz varsa, olumsuz düşüncelerle doluysanız, uyku düzeninize dikkat etmiyorsanız (...) belleğinizin sağlığı da tehlikeye girmeye müsait hale gelebilir. Hâlihazırda bellek sorunları yaşıyorsanız, o takdirde buna zemin hazırlayan nedenleri tespit edip ortadan kaldırmakla işe başlayabilirsiniz. Yazar, yeri geldikçe bu sorunların ortadan kaldırılmasına dair teknikler sıralamayı da ihmal etmemiş. Örneğin, uyku kalitesini artırmak için her gün aynı saatte yatıp aynı saatte kalkmak, kafein tüketimini sınırlamak, egzersiz yapmak, geceleri ağır öğünlerden kaçınmak başlıca yöntemler olabilir (s.54). Prova, anlam yükleme, ilişkilendirme, tekrarlama, kodlama gibi günlük bellek teknikleri için ayrıca detaylı bir bölüm hazırlandığını da not edelim (s.107 vd.).

Kitapta Alzheimer, demans (bunama), menapoz ve çalışma hayatı ile bellek sağlığının bağlantıları diğer önemli başlıklar. Yakın çevrenizde bellek sağlığı bozulan birileri varsa bu kişilere nasıl yaklaşacağınız, nasıl yardımcı olabileceğiniz hakkında faydalı ve pratik öneriler gayet etraflıca anlatılmış (s.208 vd.).

Bu eseri edinmek için belleğinizle ilgili bir sorun yaşamanız ya da tıp doktoru olmanız gerekmiyor. Konuya bütüncül sağlık yönünden yaklaşıyor ve bilinçli-tedbirli olarak hayata devam etmek istiyorsanız, “Unutmadan” bu bilincin önemli yapıtaşlarından olmaya aday bir kitap.

Eseri Türkçeye çeviren Erkan Aktaş’a ve SaltOkur’un başarılı ekibine teşekkürler.

İyi Okumalar!
Yanıtla
3
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
04 Temmuz 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Entrika yüklü bir macera...
Osmanlı döneminde yapılan düğün şenliklerinin edebi metinlere dönüştürülmesine "Surname" adı verilirdi. Romanın çıkış noktası da Sultan'ın oğulları için düzenlediği görkemli sünnet şöleni.

Roman, Osmanlı İmparatorluğu'nun yükselişe geçtiği bir dönemi anlatıyor. Fakat, İstanbul'da geliştiği bilinen olayların zaman olarak netliğiyse belirsiz. Yazar için sultanın kim olduğu da pek mühim değil. O, kitabını yazarken arka planda seyreden olaylara bakış atmayı tercih ediyor.
Osmanlı döneminde şenliklerin nasıl olduğu ve bu şenlikler esnasında saray eşrafı arasında yaşanan iktidar mücadelesinin ne denli sarsıcı olduğunu gözler önüne seriyor. Bunun yanı sıra saray dışında vuku bulan ve saray eşrafıyla yakından ilgili bir olayı da şölenle birleştirip macera dolu bir hikayeyi okuruna sunuyor.

"Bir Osmanlı Macerası" sloganıyla yola çıkan roman dönemin ruhunu iyi yansıtıyor. Özellikle saat metaforu oldukça etkileyici. Yazar, saat metaforu ile arka planda dönen çarklara başarılı bir gönderme yapıyor. Zira romanın asıl derdi de sultandan gizli dönen dolaplar...

Roman kendi içerisinde bölümlere pay edilmiş. Her bölümün başında kıssadan hisse şeklinde kısa hikayeler var. Bu hikayeler oldukça etkili ve ayrıca bölümlerle ilgili ipuçları da veriyor.

Tarihsel bir roman olması sebebiyle kullanılan dil biraz ağdalı. Sebebi de Osmanlıca kelimelere ağırlık verilmesi. Ancak genel olarak sürükleyici ve akıcı bir roman.

Yanıtla
10
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
03 Temmuz 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir ergenin sıra dışı maceraları
Eser hakkında garip biçimde olumsuz eleştiriler daha çok gibi duruyor. Madem o kadar kötü; niye hâlâ popüler diye sormamızda gerekiyor. Esere gelince, karşımızda genç bir adam ve onun sıradışı hayat öyküsü, hızlıca ama didaktik bir şekilde okuru alıp sürüklemektedir. Bu genç adamın iyi veya kötü yaptıkları ekseninde kaleme alınan eserde, asıl dikkat çekici olan çok sayıda şahsiyetin portresine yer verilmesidir. Eserin başkişisinin kaleminden dökülen satırlar öyle bir işlenmiş ki, böylelikle okuru da etkisi altında bıraktığını söyleyebiliriz. Aile içi ve aile dışında ergenlik çağındaki insanın yaşadıkları başarıyla dile getirilmiş ve belki de bu yüzden eser uzun yıllardır hâlâ raflardadır.

Aslında eser hayat dersi de veriyor. Eserin bir karakteri oldukça temiz ve bakımlı biliniyor. Oysaki işin aslı öyle değildir. Temiz görünen kişi gerçekte çok kirlidir; işte yazar bunu muazzam bir şekilde dile getiriyor. Bu arada kitabın adı okuru yanıltmasın. Yani çocuklar çavdar tarlasında değiller.

Kitapta her okurun kendinden bir şeyler bulabileceğine şüphe yoktur. Zira bütün insanlar ergenlik dönemi yaşamıştır. Bununla beraber dönemin ABD’sinin de satır aralarında işlenmesi, ülkenin kültürüne dair izler bırakmasına sebebiyet verdiğinden buradan da okur bilgi sahibi oluyor.
Yanıtla
19
5
Destekliyorum  5
Bildir
Yanıtları Göster
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
20 Haziran 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
"Hayat tehlikeli, mikroplar daha tehlikeli."
"Hayat tehlikeli, mikroplar daha tehlikeli." (s.9) diyor, Jörg Hacker. Alanında uluslararası üne sahip yazar kitabında; bizi hasta eden mikropları, virüsleri, parazitleri, prionları ve dahi toksinleri tarihsel süreçle birlikte bize tanıtıyor. Göremediğimiz, ancak dünyamızı, çevremizi ve vücudumuzu paylaştığımız bu varlıkların bize karşı hilelerini, vücudumuzu nasıl ele geçirdiklerini ve bizlerin bu savaştaki savunmalarını okuyacak, geçmişte görülen ve günümüzde da bizleri hasta eden birçok enfeksiyonu tanıyacaksınız. Ancak mikrobiyoloji biliminin terimlerine aşina değilseniz biraz zorlanacaksınız; lakin, yine de bilgi dağarcığınıza gerekli birçok bilgi katacaksınız. Kitabı okurken aynı zamanda siyasal ve toplumsal konularda mikroorganizmaların nasıl siyaset diline girdiğini ve metafor olarak kullanıldığına tanık olacaksınız.

Bu noktada yazarın şu tespiti gerçekten önemli: "Enfeksiyon hastalıkları, yalnızca dış güçlerle çatışmalarda kullanılmakla kalmıyor, toplumun içindeki sorunlardan da payını alıyor. Azınlıkların dışlanması, belirli grupların aşağılanması ya da toplumsal çatışmaların kızıştırılması için bu metaforlar kullanılmaktadır. Özellikle cinsel ilişki yoluyla bulaşan hastalıklar, katı ahlak kavramları empoze etmek ve toplumdaki belirli grupları küçümsemek için biçilmiş kaftan gibidir."(s.115)

Kolera'yı, Koli Basili'yi, Sars'ı, Lejyoner Hastalığını, Kara Ölüm'ü, Sıtma'yı, Hemorojik Virüsler'i, Prion'ları, BSE'yi, AIDS'i ve Mantarları birde bu kitaptan tanıyın.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Haziran 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İsyan'ın Hikayesi
Lübnanlı yazar Amin Maalouf'un 1996 yılında yayımlanan kitabı "Doğunun Limanları", klasik teknikle yazılmış tarihi bir romandır.

Oldukça heyecanlı ve merak uyandırıcı olan bu eser okurunu Doğu-Batı sentezinde yoğuruyor. Hikaye Adana'da başlıyor. Oradan Lübnan-Beyrut'a, daha sonra ise Fransa'nın kültür kokulu sokaklarına uzanıyor.
Amin Maalouf din, dil, ırk, millet gözetmeksizin karakterlerini "insanlık" çatısı altında birleştiriyor. Ermenisi, Türkü, Yahudisi; Müslümanı, Hristiyanı, Musevisi bir arada...

Hikayenin çıkış noktası "İsyan" adında, soyu Osmanlı hanedanına dayanan bir adam. Hikayenin tamamını onun ağzından dinliyoruz. Hikayeyi anlattığı ve onu yönlendiren kişi ise - "muhtemelen Amin Maalouf olduğunu düşündüğümüz"- bir yazar. İkili arasında 4 gün süren beraberlik sonucu taşlar yerine oturuyor.

İsyan'ı Paris'in sokaklarına getiren hadise yıllardır vazgeçmediği bir sevda! O, çektiği onca sıkıntının ardından yıllardır görmediği aşkını bekliyor...

Kitabın açılışında, cinayet mi yoksa intihar mı olduğu belli olmayan bir ölüm ve bu ölümden sebep deliren İffet adında bir kadınla tanışıyoruz. İffet, Kitabdar adında bir hekimle Adana'ya yerleşiyor ve bir erkek çocuk dünyaya getiriyor. İsmini bilmediğimiz ama prenslere yaraşır bir asillikle büyüyen bu delikanlı saray eşrafına mensup biri. Ermeni bir kızı kendisine eş yapıyor ve ondan 3 çocuğu oluyor. O çocuklardan birisi de ana karakter İsyan! Ve bu andan itibaren de İsyan'ın hayat yolculuğunda yaşadıklarına şahit oluyoruz...

"Doğunun Limanları" tarihi dokusuyla mest eden, sıcacık bir roman. Dili, üslubu tertemiz. Doğu'dan alıp Batı'ya, Batı'dan alıp Doğu'ya götürüyor okurunu ve adı geçen şehirlerin karakteristik dokularına da yer vermeyi ihmal etmiyor.
Yanıtla
11
3
Destekliyorum  1
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Haziran 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kültepe Tabletlerine Saklı Diplomasi
İnsanların topluluk halinde yeryüzünde kendilerini göstermelerinden itibaren sınırların oluştuğu bilinir. Hudutlar yeni problemleri beraberinde getirir. Artık, bölgelerin paylaşımı için ortaya çıkması olası bir çatışma durumu söz konusudur. Bununla beraber sınır ve çatışma derken, insanlıkla yaşıt olan savaşların tarihi başlar. Mücadelesiyle karşı tarafa taleplerini dikte etmek isteyenlerin sert ve pervasız hallerini yumuşatmak da öyle kolay değildir. Ama Yunus Emre’nin dizelerinde olduğu tarzda bir sonuç da mümkündür: “Söz ola kese savaşı, söz ola bitire başı/ Söz ola ağılı aşı bal ile yağ ede bir söz”. İşte tam Bizim Yunus’un bahsettiği yerde araya “söz” yani “diplomasi” girer. Bu noktadan sonra iş kılınca değil, kaleme düşer.

Kalemin yazmaya başladığı ilk günden itibaren diplomasinin hikayesi başlar. Bunu nereden mi biliyoruz? Şöyle ki Tolga Bilener ve Efe Sıvış, bundan üç bin küsur yıl önce yazılmış Kültepe tabletlerini diplomatik olarak yorumlar ve ortaya çıkan bilgiler diplomasinin öyküsünü başlatmakla beraber fazlasıyla şaşırtıcıdır. Üstelik tarih literatürümüzde kemikleşmiş bir bilgi de eser sayesinde revize olur. Malum bilinen ilk yazılı antlaşmanın MÖ XIII. yüzyılın başında imzalanan Kadeş Barışı olduğu neredeyse her tarih kitabında zikredilir. Fakat tarihçinin kaba kalıpları yazı, kâğıt ve imzanın bir araya gelen bileşimin iki büyük devlet (Mısır ve Hitit) tarafından onaylanmasını antlaşma olarak kabul eder. Peki Kadeş’e kadarki devlet yapılarının aralarında yaptıklarını kil tabletlere nakış nakış işledikleri sözleşmelerin nasıl nitelenmesi lazım? İşte bahsedeceğimiz kitap, bu soruya cevap ararken Kadeş’in öncesinde yapılan antlaşmaların diplomatik olarak ispatına uğraşır.

Eserde hedeflenen amacın bir ispata dayanması, konuyu bilimsel tabana oturttuğu gibi disiplinler arası bir ortaklığı da zaruri kılar. Yani yapılan bir antlaşma diplomasi ve tarih ilminin penceresinden farklı görünmekle beraber elde edilen bilgilerin mezcedilmesi sonucu anlamlı neticeler ortaya çıkar. Bir kere tarih malumatı verir ama bilgiye anlam kazandıran onun disipliner olarak test edilmesidir. Zira tarih disiplini Anadolu şehir devletleri arasındaki antlaşmaları Kadeş Barış Antlaşması’yla kıyaslar ve antlaşma olmadıkları yönünde hüküm verir (s.155). Ama bu yeterli olmayıp testin uluslararası ilişkilerin ana kaideleri merkeze alınarak yapılması gerekir.

Medeniyetler beşiği Anadolu’nun Koloniler Çağı’na (MÖ 1920-1750) bakıldığında, Asur Devleti’nin Küçük Asya (Anadolu) ile yoğun bir ticari ilişki kurduğu görülür. Üstelik bu ilişkiyi çok uluslu yapan, tarafları birer devlete çeviren birçok bulgu vardır. Tabii günümüz okuru olayı sadece tarih disiplini çerçevesinde değerlendirmeye temayül eder. Bunu tersine çevirmek için eserde ilk bölümde tarihsel arka plan verildikten sonra ikinci bölümde diplomasi hakkında genel geçer bilgiler verilir.

İkinci bölümde diplomasi, devlet, uluslararası hukuk ve antlaşmalar hakkında verilen bilgilerin okura güçlü bir perspektif kazandıracağı savunulabilir. Hatta yapılan bilgi sunumunun diplomasinin ve uluslararası hukukun güçlü kalemlerinin referans alınarak yapılması, antlaşmalar üzerindeki değişkenlerin daha iyi idrak edilmesini sağlar. Bölüm sonunda akılda kalanların sadece geçmişe ilişkin olayların değerlendirilmesi için bir dayanak olmasından ziyade günümüzdeki olayların da daha iyi anlaşılmasına kapı aralayacağını düşünmek şaşırtıcı olmaz. Zaten insan ve toplum ilişkilerinin doğasının değişmezliği düşünülürse günümüzün gözlüğüyle de tarihe bakabilmenin bazen mümkün olduğu anlaşılır. Yine bu bölümün yazarların uzmanlık alanı olmasına binaen yer yer ağır terminoloji ve bakış açısı içermesine rağmen bunun eserin bütünü düşünüldüğünde sunulan teze güçlü akademik bir taban oluşturduğu dikkatten kaçmaz.

Üçüncü bölümde ise, Kadeş’ten önce imzalanan antlaşmalar masaya yatırılır. Günümüzün uluslararası ilişkiler ve diplomasisinde kullanılan parametrelerin her bir antlaşma (Eski Çağ Anadolu’sundaki Kültepe’den çıkarılmış üç tablet-üç antlaşma) baz alınarak uygulanmasının çağımızın antlaşmalarıyla Koloni Çağı’ndakilerin aşağı yukarı benzer özellikler taşıdıklarını kanıtlar. Aslında bu kısmın mantığı basittir. Günümüzdeki diplomatik antlaşmaların taşıdığı özellikler Eski Çağ Anadolu’sundaki antlaşmalara uygulanır. Sonuçtan tarafların birer devlet, aralarındaki ilişkinin diplomasi ve imzalanan belgenin uluslararası bir antlaşma olduğu kanıtlanır.

İkinci bölümün aksine üçüncü kısmın anlaşılmasının kolay olması, eserin hitap ettiği kitlenin genişlemesine neden olmaktadır. Diplomasinin ağır kaide ve kurallarının aksine tarih anlatısının masalsı yönünün ön plana çıktığı tabletlerden sentezlenen olgu sunumları okura daha geniş ilmi bir bakış açısı kazandırmaktadır. Geçmişle günümüzün çağdaş diplomasisi arasındaki paralelliklerin bazen fazlasıyla somut örneklerle sunulması ise olayın akılda kalıcı yönünü güçlendirmektedir. Tarih sunumlarında günümüzle çağrışım oluşturacak bilgilerin verilmesinin artı bir faktör olduğunu düşünülürse yazarların tavrı evladır. Örneğin, eserin dizinine bakılacak olursa günümüz diplomasisinin başat aktörü ABD on beş kez geçmektedir. Bu örnek bile eserin merkezinin sadece tarih üzerine kurulmadığını kanıtlamaktadır.

Eserin dördüncü bölümü ise tezin mihver noktasının ne olduğu konusunda okurunu kendi merkezine çekmek için kullanılır. Zira tarih anlatısında ilkler önemli bir yer tutar. Tarihi bir olay anlatılırken ilk kez ne zaman yapıldığı zikredilir. Kadeş Antlaşması’nın ilk olduğu fikrinin yıkılmasıyla beraber tarih anlatısı merkezinde şekillenen terminolojiye de eleştiri getirilir. Misal Asur ve Anadolu arasındaki ilişkilerin olduğu çağa Koloni Çağı denilmesinin tabi metbu ilişkisine gönderme olabileceği bunun da diplomasinin doğasına ters olduğu, Asur ve Anadolu devletçikleri arasında eşitliğin vuku bulduğu hatırlatılır.

Tarihi bilgi Asur çağından kalma şifresi çözülmemiş Kültepe tabletleri gibi açılmamış şifreli bir kasayı andırır. Tarihi bilginin salt bilgi olmadığının kanıtlanması için tarihe yardımcı bilimlerin anahtar olarak kullanılması elzemdir. Bu sayede tarihi bilgi ilk anlamından daha güçlü bir ifade kazanır. Hele hele zengin bir yorumla sunumu yapılırsa tarihi bilginin basit bir esatir olmadığı net bir biçimde kanıtlanır. Tarih, içerdiği yazılı kaynaklar ve arkeolojik verilerle beraber hazineyi andırır. Tarihin içerdiği cevherler ise kuyumcu hassasiyetiyle değerlendirildiği zaman anlam kazanır. Bu açıdan eserin tarihi bilgiye değer kattığı ve yeni değer artırımlarının da müjdesini verdiğini düşünmek mümkündür.
Yanıtla
4
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Haziran 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
"Büyük İskender’in Yaşamı ve Fetihleri": Akademik ve Rehber Niteliğinde Bir Eser...
Naçizane yorumumu siz kıymetli okuyuculara aktarmadan hemen önce bazı hatırlatmalar yapmalıyım. Öncelikle İskender (Αλέξανδρος - Aleksandros) hakkında yorum yapabilmek için ciddi bir akademik bilgi ve birikime ihtiyaç olduğunu söyleyebilirim. Aynı zamanda kıyaslama ve değerlendirme yapabilmek için tüm bu birikimi muhakeme edebilmekte gerekir. Uzun lafın kısası bu yorumun yalnızca “meraklı bir okurun” kaleminden çıkmış olduğunu hatırlatmalıyım.

Daha önce de yapmış olduğum gibi kitaba geçmeden önce yazarı kısaca tanımanın önemli olduğu kanaatindeyim. Albert Brian Bosworth, Oxford’a bağlı Keble College’da önemli klasikçilerden William Spencer Barrett’in hem öğrencisi hem de asistanı olarak göreve başlamıştır. 1967’den 2007 yılına kadar Klasik ve Antik Çağ profesörü olarak çalışmıştır. 2014 yılında hayatını kaybeden yazar, İskender ve Helen kültürü üzerine dünyanın en saygın araştırmacılarından biri olarak kabul edilmektedir. Dolayısıyla kitap sıradan bir İskender ve tarihi olmaktan daha çok akademik bir kitap olarak göze çarpmaktadır. Elbette bu durum (benim gibi) meraklı okuyucular için herhangi bir sorun yaratmamaktadır. Zira kitabın dili ne çok akademik ne de çok kurgusaldır.

Kitap kabaca iki genel başlıktan, yedi alt başlıktan ve iki ek bölümden oluşmaktadır. Bu başlıklara şu an incelemekte olduğunuz sayfadan erişilebildiği için ayrıca buraya yazmayacağım. Kitabın ilk bölümünde (I) İskender’in babası Philippos’un Makedonya adına yaptıkları anlatılarak kitaba giriş yapılmaktadır. Böylece İskender’in tahta çıkışına kadarki süreç hakkında bilgi sahibi olabiliyoruz. Akabinde İskender’in kişisel yaşamı, babası ile olan ilişkileri, gençliği, ilgileri vb. gibi bilgilere ulaşıyoruz. Devamında İskender’in Persler ile olan ilişkileri, büyük seferinin başlangıcı, savaşları, fetihleri ve ölümüne kadarki süreci derli toplu bir şekilde okuyoruz. Elbette tüm bu bilgilerin ikincil kaynaklardan derlenmediği ilk başta göze çarpıyor. Zira yazardan kısaca bahsettiğim bölümde de üzerinde durduğum gibi bir klasikçi tarafından yazıldığı hemen anlaşılan kitapta çok ciddi anlamda birincil kaynak kullanımı ile karşılaşmak mümkündür. Her ne kadar İskender ve yaşadığı dönemden günümüze ulaşan birincil kaynak sayısı az olsa da (Arrianos, Strabon, Plutarkhos, Curtius Rufus, Diodoros, Iustin) yazarın bu kaynakları ve üzerine yazılan araştırma eserlerini ciddi manada kullanmış olması okuyucu için çok kıymetli bir yol açmaktadır. Okuyucu dilerse bu birincil kaynakların bir kısmına (Arrianos, Strabon ve Plutarkhos) Türkçede de erişebilmektedir.

Öte yandan yazarın ikinci bölümde (II) konuya daha tematik açıdan yaklaştığı gözlemlenmektedir. Tarihi bir metni coğrafyadan, dönemin dünyasından ve diğer değişkenlerden kopuk bir şekilde okumak baharatsız bir yemeğe benzer. Bu noktada kitabın, İskender’in Hindistan’a yürüyüşü sırasında keşfettiği baharatlardan olacak, ciddi anlamda tatlandırıldığını ifade edebilirim. Hatta kitap öyle bir şekilde hazırlanmış ki İskender’i, seferini ve Makedonya’sını daha iyi anlamak istiyorum diyenin ikinci bölümden başlaması daha anlamlı olabilir. Zira İskender’i İskender yapan önemli unsurlardan biri açıkça ordu düzeni olan Phalanks’tır. Yani bu anabasis (yürüyüş, tırmanış) nasıl oluyor da Hindistan’a kadar ulaşabiliyor sorusunun cevabı İskender’in savaş makinesi ile doğrudan ilişkilidir. Tematik kısmı okuduktan sonra birinci bölümü geçmek bazı şeyleri daha iyi anlamak adına tercih edilebilecek iyi ve alternatif bir yol gibi durmaktadır. Bu bölümde de birincil kaynakların ve araştırma eserlerinin yoğun bir biçimde kullanıldığı ifade etmem gerek.

Sonuç olarak kitap Türkçedeki en derli toplu, akademik ve okunabilecek İskender kitaplarının başında gelmektedir. Zaten konu ile alakalı, olayların yoğun bir biçimde cereyan ettiği bu topraklarda, ne yazık ki fazla seçeneğimizde yok. Anadolu coğrafyasını da kapsamış (sonrasında Helenistik dönem krallıklarının kurulması da dahil) ve bilinen dünyanın seyrini değiştirmiş bu dönemin daha çok araştırılması ve okunması gerektiği kanaatindeyim. Eserin sonuna eklenen kaynakça ve birincil kaynaklar hakkındaki kısa açıklamalar ise derinlemesine okuma yapmak isteyen okuyucular için rehber niteliğindedir. Kitabın diline gelecek olursak, orijinal dili ile karşılaştırmadım ancak çeviriyi iyi ve oldukça akıcı bulduğumu söylemem gerek. Kitabın mizanpajı, kapağı ve diğer fiziki özellerini de beğendiğimi söyleyebilirim. Bu denli önemli bir çalışmayı dilimize yeniden kazandıran Selenge’ye çok teşekkür ederiz.

Herkese bol kitaplı sağlıklı günler!
Yanıtla
6
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Haziran 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Umudu Kaybetmemek
Victor Frankl döneminin en ünlü terapisti ve aynı zamanda alanındaki en ihtisaslı bilim insanı. İkinci Dünya Savaşı sırasında bir toplama kampında tutsak ediliyor. Kampta kaldığı süre boyunca gördüğü manzaralar, yaşadığı olaylar kan dondurucu! Tüm bu yaşananlara rağmen hayatta kalmanın anlamını arıyor. Yaşadığı onca olayı, hayatın sonsuz küçük sorunlarından biri olarak düşünmeye çalışıyor. Kendisini zorlayan durumlardan, her saat ve her gün bahsetmek yerine düşüncelerini ılımlı ve aydınlatılmış olanlara çeviriyor. Yaşadığı ıstırapları bir nevi sonucu güzel olacağını düşündüğü anlamlı yerlere bağlıyor. Böylece ıstıraplar, ıstırap olmaktan çıkıyor.

Frankl'a göre insan bedeni şartlandırılabilen bir organizma. İnsanın ruh hali ile vücudunun bağışıklığı arasında paralellik söz konusu. Güç, cesaret ve umut kayıpları kişinin bedeninde var olan direnci aşağı çekiyor. Böylece kişi bu paralellikte yaşamını da bir yerde sonlandırmış oluyor.

Frankl, hayatta olan bir insanın hala umut etme sebebi olduğunun altını her fırsatta çiziyor. Sağlık, aile, mutluluk, profesyonel yetenekler, zenginlik, toplumdaki konum, bütün bunlar yeniden başarılabilecek ve yerine konabilecek şeyler.

Hangi süreçten geçilirse geçilsin gelecekte güzel şeyler inşa etmek için hala yeterince zaman ve umut var... Yaşanmışlıkları dünyadaki hiçbir güç unutturamaz; ancak kişi tüm bu yaşananlar karşısında pes ederse çekilen onca çile ahmaklık olarak kalır. Yaşanmışlığın anlamlı olması için, bir çaba uğruna çile çekildiği gösterilmelidir.

Eşini, ailesini ve en yakın dostlarını kamplardaki gaz odalarında ya da krematoryumlarda kaybeden ve sayısız işkenceye maruz kalan Victor Frankl tüm bu ıstırabı sonrasında, dünyadaki tek bir insana dokunabilmek için, Hayatın Anlamı'nı anlatmaktan asla vazgeçmeyerek bir yerde ıstırabını sağlam temelli bir binaya dönüştürüyor.

Yıllardır çok satanlar listesinde yer alan bu eşsiz kitabı, her yaştan okuyucu muhakkak okumalı ve hala hayatta iken umudu yitirmemeli.
Yanıtla
10
2
Destekliyorum  2
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Haziran 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
1932'den 1951'e Halkevleri
Milli mücadele sonrasında yeniden tüm teşkilatlarıyla ayağa kaldırılan ve bağımsızlık mücadelesi verilen ülkemizde, girişilen çok sayıda inkılap hareketinin halka yayılması için kullanılan araçlardan biri de halkevleridir.

19 Şubat 1932’de, 14 ayrı merkezde resmen faaliyete başlayan ve 1951 itibariyle sayıları 478’e ulaşan Halkevleri, “okul tahsilinin yanında halk eğitimi yapmak ve halkı birlikte çalıştırmak, bütün kuvvetleri ulvi bir maksat etrafında toplamak ihtiyacının duyulması üzerine Atatürk tarafından kurulmasına karar verilen... kültür ocaklarının adıdır.” Dönemin CHP Genel Sekreteri Recep Peker, Ankara Halkevinin açılış töreninde hedefledikleri temel esası şu şekilde ifade etmişti: “Biz Halkevlerinin samimi ve bütün Türk vatandaşlarını müsavi şeref mevkiinde gören zihniyetle kurulmuş çatıları altında bütün vatandaşları toplamaya ve itinalı bir kültür çalışması içinde milli birliğe yükseltmeye azmetmiş bulunuyoruz.”

İsmail Özer, Selenge Bilgi Serisi'nde yayınlanan bu eserinde, halkevleri fikrinin ortaya çıkışından DP iktidarıyla beraber kapanışlarına giden süreci, gayet öz bir şekilde anlatıyor. Kurulmasında, Sovyetler mi, Almanya mı yoksa İtalya mı örnek alındı? 1912 yılında kurulan Türk Ocakları’nın bir devamı sayılabilirler mi? Vildan Aşir Savaşır’ın ve Reşit Galip’in halkevlerinin kurulmasına katkıları, Türk basınındaki dönem yorumları, halkevleri bünyesinde faaliyet gösteren güzel sanatlar, spor, dil, edebiyat ve tarih gibi şubeler, şehir ve kasabalar dışındaki daha küçük yerleşim yerlerine ulaşmada önemli faaliyetler yapmış halkodaları, yurt dışındaki halkevi şubesi Londra halkevinin faaliyetleri ve 2. Dünya Savaşı ile gerilen siyasi ilişkilerin şubeye etkileri, diğer ülkelerin Türk halkevlerine dair ilgileri, Atatürk’ün ve İsmet İnönü’nün halkevleri hakkındaki görüşleri, bu kitapta ulaşabileceğiniz temel bilgilerden bir kısmı olarak sıralanabilir.

İsmail Özer, cumhuriyetin ilk yıllarına ve halkevlerine ilgi duyan, dönem üzerine okuma yapmak isteyen tüm okurlar için oldukça faydalı bir eser hazırlamış. 19 yıl süren ilk dönem halkevi çalışmaları, Demokrat Parti iktidarında, 8 Ağustos 1951’de yürürlüğe giren 5830 sayılı ile son bulmasına kadar gayet doyurucu şekilde, akıcı bir üslupla izah edilmiş.

İyi Okumalar!
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir