Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Mayıs 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Çağdaş Roman : Kuru Kız
"Kuru Kız" toplum tarafından ötekileştirilmiş bir kadını mercek altına alırken, toplumsal konuları da hikayesiyle harmanlıyor. Romanın ana karakteri isimsiz. Uzun yıllardır yaşadığı mahallesindeki insanlar, görüntüsü sebebiyle ona "Kuru Kız" diyor.

Erken yaşta hayatın yüklerini omuzlamak zorunda kalan karakter kaybedecek bir şeyi kalmadıktan sonra "Dünyanın Sonuna" gitmeye karar veriyor. Usuaia adıyla bilinen bu bölge buzullara en yakın yer ve dünyanın en uç kısmı.

Kitabın açılışı, karakterin Usuaia'ya gitmesiyle başlıyor. Ve hemen sonra, senelerce öncesine akıyor sayfalar ve Kuru Kız'ın çocukluk, ergenlik, gençlik ve olgunluk dönemlerinde yaşadıklarına tanıklık ediliyor. Henüz 10 yaşındayken annesini hastalıktan kaybeden Kuru Kız, bir kaza sonrası tekerli sandalyede yaşayan babası ve hırçın erkek kardeşi ile baş etmek zorunda kalıyor. Mahalle sakinlerinin baskıcı yapısı da cabası. Kabuğuna çekilen Kuru Kız asla sorgulayıcı bir tavra bürünmüyor.. Akıllı telefonla tanışması ve her şeyi merak eden bir yapıda olması onun gerçek kimliğini bulmasına sebep oluyor. Araştırıyor, izliyor ve edindiği bilgileri hayatına adapte ediyor. Mahalle sakinlerinin "aklı kıt" bir kız olarak bellediği Kuru Kız hiç de öyle olmadığını da kıvrak zekasıyla gösteriyor. 40 yaşında, hayatının baharında her şeyi ardında bırakıp Dünya'nın sonuna varınca, burada kendini buluyor.

Yazar Ayfer Tunç'un sade bir dille kaleme aldığı çağdaş edebiyat romanı "Kuru Kız", sayfaların hızla aktığı bir sürükleyicilikte, bir çırpıda bitirilesi bir formda yazılmış.

Toplumsal değerler, tecavüz, ensestlik, yoksulluk, mahalle insanları, dayak yiyen ama mutlu görünen kadınlar kitabın merkezindeki konular.
Yanıtla
22
1
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Batı Türkleri Tarihine Dair Anakaynak
Edouard Chavannes'in "Batı Türkleri / Çin Kaynaklarına Göre" kitabı, Batı Türkleri'nin tarihini ve Çin kaynaklarındaki yerlerini inceleyen bir çalışmadır. Kitap, Çin kaynaklarındaki Batı Türkleri hakkındaki bilgileri derler ve bu bilgileri analiz eder.

Kitapta, Batı Türkleri'nin kökenleri, göçleri, siyasi yapıları, sosyal hayatları, ekonomik durumları ve kültürleri gibi konular ele alınır. Bu konular, Çin kaynaklarından gelen bilgilerin ışığında incelenir ve Batı Türkleri'nin tarihi hakkında daha net bir resim sunar.

Kitap ayrıca, Çin kaynaklarındaki Batı Türkleri hakkındaki farklı görüşleri ve Çin kaynaklarının Batı Türkleri hakkındaki güvenirliğini de ele alır. Yazar, Çin kaynaklarının Batı Türkleri hakkındaki bilgilerinin genellikle çarpıtılmış veya yanlış olduğunu belirtir ve bu nedenle Batı Türkleri'nin tarihi hakkında kesin sonuçlara varmak için birden fazla kaynağı incelemenin önemini vurgular.

Sonuç olarak, Edouard Chavannes'in "Batı Türkleri / Çin Kaynaklarına Göre" kitabı, Batı Türkleri'nin tarihine ve Çin kaynaklarındaki yerlerine ilişkin önemli bir çalışmadır. Kitap, Çin kaynaklarındaki Batı Türkleri hakkındaki bilgileri bir araya getirir ve bu bilgileri analiz ederek Batı Türkleri'nin tarihi hakkında daha net bir resim sunar.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Mayıs 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İDEAL SUÇ
700 sayfalık polisiye bir roman da diyebileceğimiz, aslında Rus Klasikleri arasında bulunan 'Suç ve Ceza' Dostoyevski'nin en bilinen eserlerindendir.

Dostoyevski Sibirya’daki sürgün zamanlarında, Hegel’in “Olağanüstü İnsan” fikriyle tanışmıştır. Hegel’e göre insanlar ikiye ayrılır: ahlaka dayalı sıradan insanlar ve yaptıklarıyla çığır açan ve kanunların da üstünde “kahramanlar”. 'Tarihin Felsefesi' kitabında Hegel, bir davranışın doğruluğunu ya da yanlışlığını, ancak kişinin vicdanının belirleyebileceğini savunmuştur. Örneğin birinin kendi çıkarı ya da sadist zevkleri uğruna cinayet işlemesi yanlış, çünkü vicdan böyle bir davranışın arkasındaki motivasyonun acı vermek olduğunun farkında. Ancak öte yandan vicdan, cinayeti masum birini kurtarmak ya da masumların acı çekmesini engellemek olarak da addedebilir –böylelikle bu doğanın faydası içindir– bu durumda takdir edilmesi gereken bir davranış olur, çünkü arkasındaki motivasyon iyi niyetlidir. İşte bizim karakterimiz Raskolnikov bir “kahraman” olmasa da, Hegel’in “Olağanüstü İnsan” kavramının vücut bulmuş halidir diyebiliriz.

Romanımız ilk kez 1866 yılında basılmış ve Rusya'nın karanlık dönemlerinde geçiyor olmasına rağmen, her milletten ve kültürden insana hitap edebilen, hatta zamansız diyebileceğimiz bir eserdir. Günümüzde binlerce insanın kaçı okuduğu kitabı aklında tutabilmektedir hiç düşündünüz mü? "Şu kitabı okumuştum, ama tam olarak hatırlayamıyorum" söylemiyle çok karşılaşmışızdır. Halbuki 'Suç ve Ceza' öyle mi? Anlatımı, karakterleri, muazzam psikolojisi ve derin felsefesi özümsenerek okunan bu romanın unutulması yarattığı atmosfer sayesinde imkansızlaşıyor.

Albert Camus'un de başyapıt olarak değerlendirdiği 'Suç ve Ceza'yı günümüz gençlerinin özellikle okumasını tavsiye ediyorum.
Yanıtla
6
1
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Mayıs 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Aşkın ve Nefretin Tutkusal Gerçekliği
Çok genç yaşta ölen ve ölümünden bir yıl önce bitirmiş olduğu bu roman, Emiliy Bronte'nin tek romanı. 29. yy. a ait Victoria döneminin gösterişli yaşamlarının muhteşem anlatımı. Her şey uğultulu tepelerde yaşayan Earnshaw ailesinin babalarının bir geziden dönerken bulup getirdiği Heathcliff adlı bir çingene çocuğun, evlatlık olarak eve girmesiyle başlıyor.

Kitap sevgi, kin, nefret, intikam ve tutkuyla dolu şizoid bir aşk kurgusuyla birlikte, iki nesli de içine alacak şekilde ilerliyor.

Duygular insanın kaderinin en büyük zaafıdır ve karşı konulmaz bir güçtür, olumlu davranışlar kadar olumsuzluğa da kapı açar; işte, bu roman aşktan doğan nefretin ve intikam alma güdüsünün muhteşem bir anlatımıdır.

Heatcliff'in cehennemin içindeki cennet gibi olan duyguları, saplantı boyutundaki aşkı belki sağlıksızdı, belki ezilmişliğin ve geldiği yerin genetik kodlarının etkisiydi ama öyle gerçekti ki, okurken bunu içinizde hissedecek ondan nefret ederken aldığı intikama ve yaptıklarına belki de içten içe hak vereceksiniz.

Linton'un sevgisi ve huzuru muydu aşk yoksa heatcliff'in cehennem gibi sıcak ve tutkulu sevgisi miydi; okuyucu olarak ben Linton'a kendimi yakın bulsam da, sizler belki de tutkunun tarafında olacak ve aşkı Heatcliff de bulacaksınız.

Peki, o zaman Catherin neden Linton ile evlendi. Sebep zenginlik miydi, yakışıklılık mıydı, genç ve neşeli olması mıydı, statü müydü, yoksa ona değer vermesi miydi?

Oysa Catherin hizmetlisi Nelly'e şöyle diyordu. "Linton'a olan sevgim ormanlardaki yapraklar gibidir. İyice biliyorum ki, kış ağaçları nasıl değiştirirse, zaman da benim sevgimi değiştirecek. Heathcliff'e olan sevgim ise toprak altındaki değişmez kaleler gibidir. Görünüşte pek hoşa gidecek yanı yoktur, ama onsuz olmaz. Nelly, ben Heathcliff'im" (s.102) .

Kurgusuyla, diliyle, anlatımıyla ve yan karakterleriyle muhteşem bir eser, keyifle okuyacak ve kurgunun içindeki tüm duygulara ortak olacaksınız.
Yanıtla
5
0
Destekliyorum  4
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sanatın ve Sanatçının 3 Köşeli Dünyası
"Üç Köşeli Dünya", şehir hayatından uzaklaşan bir "sanat" erbabının kendini arama yolculuğunu anlatan; şiirsel bir havası olan; felsefi derinliğe sahip bir eser. Dili oldukça sade, fakat betimlemeleri fazlasıyla kuvvetli olduğundan hazmı zor bir kitap. Sanatsal yönü ağır basan kitapta yazar karakterine bir isim vermediğinden ana karakteri okuruyla benzeştirme amacı güdüyor. Dolayısıyla zaman zaman duygu geçişlerini okuruna hissettiriyor.

Kitap, Japonya'nın modernleşmeye geçtiği aşamada kaleme alınmış. Dolayısıyla, Doğu ve Batı arasında bir sentezleme olduğu yazarın satır aralarında göze çarpıyor.

Vurucu giriş cümlesiyle gönülleri fethetmeyi başaran yazar, sayfalarının büyük çoğunluğunda "sanatçı" özelliğini ortaya dökecek cümleleri kullanmaktan geri kalmıyor ve böylece sanat ve sanatçının hakkını da teslim ediyor.

"Üç Köşeli Dünya", isimsiz bir ana karaktere sahip. Ressam olan bu karakter huzuru bulmak ve güzel bir resim yapabilmek adına şehrin keşmekeşliğinden çıkıp doğanın kollarına bırakıyor kendini ve bir dağ başındaki kaplıcaya gitmeye karar veriyor. Yol üzerindeki bir çayhanede soluklanırken dinlediği bir hikayenin etkisi altına giriyor ve kaplıcaya ulaştığında bu hikayeyi irdelemeye başlıyor. Kaplıca'da gördüğü Nami adlı kadının tuhaf etkisi altında kalınca arzuladığı resmi tuvaline dökemiyor. Bir türlü gelmeyen ilham sona yaklaştığı bir anda ummadık bir köşeden çıkıveriyor...

"Üç köşeli dünya", sanatı ve sanatçıyı gözeten bir eser. Her sayfası buram buram incelik kokuyor.


Yanıtla
10
1
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Akademik ve Özgün Bir Eser
Moğol İmparatorluğu, 13. ve 14. yüzyıllarda geniş bir coğrafyayı kapsayan ve Batı Avrupa'dan Çin'e kadar uzanan büyük bir imparatorluktu. Moğol İmparatorluğu'nun Batı Avrupa ve İslam dünyasıyla olan ilişkileri, bu coğrafyalarda birçok etki yarattı.

Kitap, Moğol İmparatorluğu'nun Batı Avrupa'daki etkilerini, özellikle Moğolların Avrupa'nın doğusunda ve Orta Avrupa'da etkili oldukları dönemleri inceler. Moğolların Avrupa'yı istila etmeleri ve farklı kültürlerin bir araya gelmesi, Batı Avrupa'da yeni sanat, mimari ve teknolojilerin ortaya çıkmasına neden oldu.

Ayrıca kitap, Moğol İmparatorluğu'nun İslam dünyasına etkilerini de ele alır. Moğolların İslam dünyasını istila etmeleri, bu coğrafyadaki sosyal, siyasi ve kültürel yapıları değiştirdi. Moğollar, İslam dünyasında yeni bir düzen kurarak, ticaret yollarını açtılar ve bilim ve teknoloji alanında gelişmelere katkıda bulundular.

Kitap, Moğol İmparatorluğu'nun Batı Avrupa ve İslam dünyasıyla olan ilişkilerini, tarihi bir bakış açısıyla ele alarak, bu ilişkilerin sosyal, siyasi ve kültürel etkilerini inceler.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
04 Mayıs 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dünya Genişledikçe Yalnızlığı Büyüyen Kalender
Butimar’ı okuduktan sonra mutlaka yazarın başka bir eserini daha okumalıyım, dedim. Ve ikinci kitabım ‘Sular Üstünde Gökler Altında’ oldu.

Yolumuz 15. yüzyılda İstanbul’dan İspanya’ya, oradan Güney Amerika’ya çıkar. Kahramanımız, denizleri görmüş İsa Efendi’nin oğlu Yunus Kalender. Aşkına ulaşamayan bu müslüman kâşifin yolu ise hepimizin tanıdığı Kristof Kolomb’a çıkar. Aslında hikaye tanıdıktır. Kolomb yapmak istediği keşifleri devrin liderlerine anlatır. Ancak, Osmanlı hükümdarları dahil hiçbir yöneticiyi hayalleriyle etkileyemez. Ta ki Katolik hükümdarları Kastilyalı İsabella ve Aragonlu Ferdinand’ı üç gemi vermeye ikna edinceye kadar. Aldığı gemilerle Hindistan’a ulaşmanın hayalini kuran Kolomb, 12 Ekim 1492’de Amerika’yı keşfeder ve kızılca kıyamet kopar.

Derine inecek olursak yazar, 15. yüzyılın atmosferini verebilmek için gemi tayfasını ve korsanları özenle işlemiş. Gemicilik, haritacılık anlatılıp devrin önemli isimleri eserleri ile birlikte verilmiştir. Şehirlere, sokaklara, şarkılara ve şiirlere de yer ayırmayı unutmamış.

Kitabı bitirdikten sonra Kristof Kolomb’u biraz daha araştırdım. Tarihe baktığımda yazarın, her bölüm başında belirttiği tarihler gerçekte de Kolomb’un hayatındaki önemli tarihlerdir. Yazarın, kitapta kullandığı keşif gemilerinin isimleri Pinta, Nina ve Santa Maria ise yine Kolomb’un kullandığı gemilerin isimleri olduğunu belirtelim.

Benim için en etkileyici kısım kitabın sonlarına doğru oldu. Keşfin sonuçlarının dini, siyasi ve toplumsal yönleriyle işlenmiş olduğunu görüyoruz. Ne yazık ki, en acıklı mesele sömürgecilik. Bu sebeple Kolomb’un hizmeti İspanya Krallığına mı, ilime mi yoksa Katolik âlemine miydi sorgulamadan edemiyoruz. Bakir toprakları Katolik yapmakta kararlı Kanlı Domingo’nun saçtığı dehşet ise din adamlarının faaliyetleri konusunda hepimizi düşündürecek cinstendi. Doğu batı ikilemine gelecek olursak, bu durumu İsa Efendi ve Kolomb’da analiz edebiliriz. Kalender’in Hıristiyanlar arasında zorlanması bu iki farklılıktan doğuyor.

Okuduğum kitapların bana başka kitapların kapısını aralamasını severim. Araştırma yaparken Kolomb’un notlarının ve mektuplarının yer aldığı eseri ‘Seyir Defterleri’ kitabını öğrendim. Masalların içinde kaybolmaya ihtiyacım var diyorsanız; bu iki kitap sizlere de güzel kapılar açabilir.

Herkese iyi okumalar.
Yanıtla
39
5
Destekliyorum  22
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
03 Mayıs 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İsyan İkliminde Balkanlar ve Osmanlı-İngiliz İlişkileri
Büyük coğrafyalar büyük isyanlara gebedirler. Bunun en iyi örneğini Osmanlı verir. Yaklaşık altı yüz yıllık ömründe yüzlerce isyan girişimine maruz kalan Devlet-i Aliye en muktedir olduğu dönemlerinde bile isyan ateşini söndürmekte güçlük çekmiştir. Hele imparatorluğun çaptan düşmeye başladığı 18. yüzyıl ve sonrasında ortaya çıkan isyan hareketleri Osmanlı’nın yıkılışına giden süreçleri tetiklerken, Düvel-i Muazzama emperyalist hedeflerle hasta adamı paylaşmak için sıraya girmiştir. Büyük devletlerin Osmanlı’nın iç işlerine müdahalesi için iyi bir bahane olan isyanlar, planlı olarak otorite kaybının olduğu yerlerde çıkarılmışlardır. İsyanın kıvılcımını yakanlar, çıkan büyük ateşin karşısında ellerini ovuştururlarken, ortaya çıkması muhtemel yeni durumda hamilik ettikleri milletleri maşa olarak kullanarak kendi hisselerinin sınırlarını çizmeye yeltenmişlerdir. Osmanlı sınırları içinde bir coğrafya vardır ki, ismi isyanla eştir: Balkanlar…

19. yüzyılda adından çokça söz ettiren Balkanlar, çıkarılması olası isyanlar için fazlasıyla müsait çok uluslu yapısıyla adeta kaynayan bir kazanı andırır. İsyan ateşinin fokur fokur kaynadığı bu coğrafyada Osmanlı’nın lehine olan tek olgu paylaşımda çıkan anlaşmazlıklardır. Osmanlı, bölgede söz sahibi olduğunu öne süren onlarca millet ve devletin arasında ata toprağı için mücadele ederken; diplomasi ve siyasi tarih, ders verircesine kendisini gösterir. Bu nedenle Balkanlardaki her bir kırılma anının iyi incelenmesi şarttır. Akademisyen Mithat Aydın da Balkanları çalışmalarının merkezine alarak “Balkanlar’da İsyan” isimli eseriyle makûs kaderine direnen bu coğrafyayı Bosna-Hersek ve Bulgaristan ayaklanmalarından neşet eden Osmanlı-İngiliz ilişkileri kapsamında ele alır.

Tarih metodolojisinde hedefe alınan coğrafyanın tüm yönleriyle değerlendirilmesi şarttır. Bu nedenle Aydın eserine giriş yaparken genelden özele doğru bir yol izleyerek ilk aşamada bölgenin Türklerle ve Osmanlılarla ilişkisinin üzerinde durup, sonrasında eserin özel değinisi olan Osmanlı-İngiliz ilişkilerinin tarihine yönelir. Balkanlar, Osmanlı ve İngiliz üçgeninin merkezine de son olarak Bosna Hersek ve Bulgaristan ayaklanmalarını oturtur. Aslında yazarın bu yaklaşımı büyük bir resim içerisinde siluetleri belli olan iki portreyi (Osmanlı-İngiltere) anlatmak gibidir. Birbirlerine konumları, duruşları sürekli değişen bu iki portre sahibinin cansız bir hatıra üzerindeki durumlarını analiz etmek ise geçmişin geleceğe ayna olması kabilinden değerlendirilebilir. Geçmişin anlattıklarından yola çıkan yazarın geleceğe verdiği bilgiler ise tarihin ders verici niteliğinin yazarın amacına hizmet etmesi şeklinde algılanabilir.

Geçmişte elçilerin uzun seyahatleri sonrası kısmen zayıf gelişen diplomasi, günümüze gelindiğinde her tarihi olayın arka planına muktedir bir şekilde yerleşen hâkim bir stratejiye dönüşür. Bu yüzden siyasi tarihte kendisine yer bulan her olayın uluslararası ilişkiler bağlamında da değerlendirilmesi önem arz eder. Bir savaşın kaybedeni kazanını olduğu gibi sonrasını masa başında yöneten bir güruhun ve olaylar ağının olduğu da vakidir. Bu minvalde Balkanlardaki krizin de diplomatik olarak çözümlenmesi muhatabına çok şey anlatır.

Öncelikle diplomasi, örtülü ya da açık yüzlerce temas noktasının, belgenin ve bilginin sistemli bir şekilde ortaya dökülmesiyle aşikâr kılınır. Devletlerarası ilişkilerin tam manasıyla anlaşılması yazışmaların şifrelerinin çözülmesiyle mümkün olur. Bu aşamada Aydın, ilk olarak devlet arşivlerinin yordamıyla ortaya çıkan görüngüyü çalışmalarına temel olarak yerleştirir. Temel üzerinde yükselen kısımda ise raporlar, soruşturmalar, diplomatik mektuplar, hatıralar, biyografik metinler, gazeteler vb. evraklar kullanılır. Son olarak ikincil kaynakların (günümüzde yazılanlar da dâhil olmak üzere) ışığında yorumlar yapılır. Kaynaklara dair bu işleyişin, eseri daha anlaşılır kılmakla birlikte Aydın’ın yorumlarını daha rafine hale getirdiğini söylemek gerekir.

Eser, giriş hariç üç bölümden oluşmakla birlikte ayrı kısımlarla Osmanlı-İngiliz ilişkileri bağlamında Bosna-Hersek ve Bulgaristan ayaklanmalarına mercek tutulur. Her iki isyan arasında önemli bir kırılma anı olan Berlin Memorandumu’na ise ayrıca bir bölüm eklenir. İngiltere’nin Berlin Memorandumu’na karşı tavrı ise devletlerin dostlarının olmadığını, menfaatlerinin olduğunu kanıtlar niteliktedir. Uluslararası ilişkilerin nasıl işlediğinin anlaşılabilmesi için bu kısım ayrı bir dikkati hak etmektedir. Alınan kararların, bozulan hükümlerin ve bir motor edasıyla işleyen diplomasinin etkili devlet adamlarının elinde nasıl üst düzey bir fonksiyon kazandığını görmek ibret vericidir. Bu kısımda ve eserin genelinde devletlerarası ilişkiler üzerinden diplomasinin ruhuna vakıf olmak mümkündür. Sonuçta, aktörlerin değişmesine rağmen, herhangi bir kazaya uğramaksızın, menfaat odaklı kazanımlar her devletin hedefidir.

Eserin üstün özelliklerinden birisi de pragmatik bir yöneliminin olmasıdır. Özellikle, dış politika konusunda ülke yararına faaliyet gözetenlere yönelik stratejik davranış şekillerine gönderme yapan bilgileri, geçmişteki olay ve karşılığında sergilenen tavır durumundan elde etmek mümkündür. Zira Balkanlar halen dünyanın gündemini belirleyen önemli bölgelerden birisidir. Üstelik bölgenin jeopolitik ehemmiyetine binaen geçmiştekine benzer politikaların üretildiğini görmek eserin ders verici nosyonunu ön plana çıkarmaktadır.

Sonuçta, Osmanlı Devleti’nin son yüzyılının bütün kaosu içerisinde dünyanın gündemine oturan önemli olayların birbiri ardınca geldiği bilinir. Bir zincirin halkaları gibi birbirinin peşi sıra iç içe geçmiş şekilde büyük bir devleti çöküşe götüren bu olayların her birine aynı ehemmiyetin verildiğini söylemek güçtür. Aslına bakılırsa derinlemesine tahlil edilmesi gereken her bir vaka kendisinden sonra gelen olayın daha beliğ bir hale gelmesini sağlamaktadır. Ayrıca en basitinden bir savaş, çatışma veya isyan olayının siyasi, sosyal, ekonomik ve diplomatik vb. yönlerinin de farklı eserler kapsamında ayrıntılı ele alınması gereklidir. Bahsedilen kitapta Bosna-Hersek ve Bulgaristan isyanlarının diplomatik yönü çok iyi şekilde tetkik edilmektedir. Üstelik ortaya çıkan tabloda İngiliz diplomasisinin kadim sırlarını da deşifre etmek mümkündür. Üzerinde güneş batmayan bir imparatorluk sathında, kendisini dolaylı da olsa etkilemesi muhtemel her türlü tehdidi çok önceden gözeten İngiliz diplomasisinin basireti ve etkin olay yönetiminden her zaman ders çıkartabilmek mümkündür. Bu nedenle eserin hedef kitlesinde sadece konuya ilgili akademik sınıfın değil de diplomatlarımızın olabileceğini tahmin etmek güç değildir.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
02 Mayıs 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Günlüklere Düşen Notlar…
1989'da Kafka okumuş, Mansfield, biraz Örik, beş altı yazarın metinlerine dalıp çıkmış Birsel, döndürüp döndürüp koyuyor ortaya, oradan buradan baktırıyor. Milena'nın mektuplardan bir şey anlamadığı olmuş, buna rağmen yazmaya devam etmiş Kafka, bir ara Milena'ya mı artık, mektupların arkasını kesmek gerektiğini söylemiş ama aynı mektupta kesmemek gerektiğini de söylemiş, bir iki kez tekrarlanmış bu, anladığımız kadarıyla mektuplaşmaya devam etmişler, çünkü bir insan bir şey yapmak istediği zaman yapar, zarar ziyan dinlemez, mektup yazmanın ziyanını Kafka bilse de zararına razı gelmiş ve yazmaya devam etmiştir çünkü insan yapar öyle, kim durdurmuş kendini. Milena'dan mektup geldiği zaman açmazmış Kafka, bir müddet elinde dolaştırırmış, bir elinden diğer eline küçük tur, bir odadan başka odaya büyük tur, zarftan mazrufa ölçeğe gelmeyecek bir seyir. Bir daha okurmuş sonra, defalarca okuduktan sonra bakarmış ki yenisi gelmiş, eski mektuptan yeni mektuba neşe dinmezmiş. Mektuptan mektuba bir hayat, o sırada arkadaşlarla geçen zaman, işyerinde dilekçeler başvurular, evde baba terörü, azar azar yiten sağlık ve sabahlara kadar yazı çizi, Kafka bunların toplamından çok daha fazlasıysa da bunların toplamı. Bir pusulacık olsun gönderirmiş mesela, mektup değil de küçük bir şey, yazısız bırakmamak için. Yazısız kalmamak için. Yazısız kalmamak için mi onca yazıyor, mesela iyi bir romanı baştan okur gibi mi okuyor o mektupları Kafka, iyi bir yazarı buldu mu bırakmak istemiyor da sevgiyi uyandırıyor bir yandan, olduğunca. Ertesi kayıt: Mansfield'ın kedili öyküsünden M.Ş.E.'nin "Soysuz Kedi"sine bir şpagat açar Birsel, Esendal'ın 1913'te kullandığı sözcüklerin pırıllığını göklere çıkarır da bu sözcük kullanımı, daha şık bir şey, "dizdiği sözcükleri" belki, tamam. O öyküleri ortaya çıkarmamıştır Esendal, zaten gençlik öyküleridir, mesela o öyküleri ortadan kaldırmak mı lazımdı neydi, beğenmesek de kendi yaşamları yok mudur artık öykülerimizin, bir kere biçimlenince kendi yaşamlarını sürdürmezler mi, alengirli konu. Hani çok iyi öyküler yazmıştır da böyle öyküleri de vardır yazarın, böyleliği gözden uzak tutmanın nedeni. Neyi beğendirmeye çalışır yazar, beğendirmeye mi çalışır, sakladığı kendisidir. Değildir, öyküdür, öykünün kendilikle ilgisi yoktur. Böyle mi düşünür? Yazar ne düşünür saklarken bilmem, ben okumak isterim ve ayıplamam, "Onca şeyi yazdın da bunları niye çıkardın şimdi?" demem. Kim nesi varsa çıkarsın. Bence. Esendal'ın bir öyküsünün başında "dördüncü yazılış" ibaresi varmış, anlaşılır. "Yaşam şipşakları" diyor Birsel, anlık esinlenmeyle bir şeyler çıkıyor ortaya, belki kenarı köşesi belli bir metne dönüşmüyor da kalıyor öyle, anlatı parçası. Sırf anlatı parçalarından oluşan bir metin, bağlamsız, dağınık bir masa.Vardır, rastlamadım, bütün dağınıklık kurgunun sağladığı uzaklıktan bakınca toparlanıyor, toparlanmayan bir şey arıyorum. Birsel bir yerlerde kafasının çarçora döndüğünden bahsediyor, "çarçor" demiyor olabilir de kim emin olabilir bundan, çarçora dönmüş bir kafanın parçalar arasındaki bağları kopardığını hayal ediyorum, jonglörlük yapıp sözcükleri atıp tutmuyor, cambazlık yapıp kurguya takla da attırmıyor, dağınıklık sunuyor bir. Michaux'nun metinleri kasıtlı, bütün dağınıklıklar kasıtlı, kasıtsız bir dağınıklık isteği. Dağını özlemi. Denk gelirsem. Çok okumalı. Birçoğunu sayıyor Birsel, bazı yazarlar çok okumuş, biri Namık Kemal. Elinde kitapla ölenlerden. Sefiller varmış elinde, ölmeden altı saat önce okuyormuş, etrafındakilere metnin güzelliğini anlattıktan sonra açık bir vaziyette bırakmış kitabı, uyumuş uyanmamış. Bu çok hüzünlü bir şey, okurunun ölümüyle yarıda kalan kitap. Tersinden bakalım, okurunun arka kapak yazısını okuyan kitap. Ertesi kayıt: Ahmet Midhat Efendi'ye düşkündür Birsel, onun tam teçhizat metinlerindeki şalalaya bayılır, kitaba düşkünlüğüne de bayılır. Başka isimler çıkıyor karşımıza, hepsinin kitapla ilgili büyük büyük lafları var da Emerson'ın basitliği yakaladı beni, üniversitede aynı şeyi yapıp aç kaldığım için. Eline biraz para geçse kitap alırmış Emerson, birkaç kuruş artarsa yiyecek ve giyecek. İnsan içine çıkacak kadar kıyafet yeterli, okuduğumuzu anlayabileceğimiz kadar kafa sağlığı için azıcık yiyecek tamam, gerisini kitaplara yatırabiliriz. Ucubeye döndük demektir. Ertesi kayıt: Nahit Sırrı Örik'in "Tenkidin Durumuna Dair Bilanço" nam yazısı eleştirinin ne durumda olduğunu sorgular yazıdır. Birsel der ki Namık Kemal ve Recaizade Ekrem Bey yazmıştır ama esas Mehmet Rauf ve Hüseyin Cahit Yalçın yazmıştır. Yakup Kadri, Abdülhak Şinasi, İsmail Habip diğer eleştiri yazarlarıdır, Ataç çevirmenliğe dönene kadar eleştiride atlas dokumuştur. Refik Halid'i ekleyeceğim bu listeye, Recaizade'nin bir metnini incelerken Abdülhak Hamit'inkinden daha ileri bir meziyet görür de sen misin gören, evet, Abdülhak Hamit ve şürekâsı hemen hücuma geçerek dergiden atılmasını isterler Refik Halid'in, yanlış hatırlamıyorsam Ziya Gökalp ve Recaizade sayesinde kurtulur kirpimiz. Boğaz'ı çok sevdiğini biliyoruz, Örik'in çılgın projelerini biraz korkuyla aktarıyor yazılarında, Birsel de dokunmuş biraz. Gerçi Bostancı'nın doldurulmuş sahilini beğendiğini söylüyor Birsel, İstanbul'a deniz kenti olduğunu hatırlatacakmış. Kastını pek açmıyor, evinden on dakika ötedeki Çamlık'ın halini görseydi belki bu yorumu da yapmazdı. Evimin hizasında, bana üç sokak ötede Çamlık diye bir mekanımız vardır. Vardı, birkaç yıl önce son işletmeyi de yıktılar, şimdi mezbeleliktir, trenle geçerken görüldüğünde can yakar. Neyse, deniz Çamlık'a komşuymuş bir zamanlar, merdivenlerden iner inmez suya atlanırmış. Şimdi sahil yoluna atlayıp ezilirsiniz, denize de giremezsiniz çünkü Küçükyalı'nın sahiline yaklaşık yüz metre aralıklarla kanalizasyon kanalları yapılmıştır. İnsanlar oralarda balık tutup yiyorlar bir de, inanılmaz. Birsel'in bu metninden hemen hiç bahsetmedim, o daha da inanılmaz. Hızlandırılmış tur: Birsel'in düştüğü günlerden birer cümle.

Gargantua. Yeni bir sözcük getirmedikçe beş para etmeyecek kitap. Birsel'in gençliğindeki Karşıyaka'dan arkadaşlar, biri Selmi Andak, müziğimizin en iyi bestecilerinden biri. Ahmet Erhan'ın acı alayı. Behzat Ay'ın kurtarmak için eşi dostu ayağa kaldırdığı ama kurtaramadığı kedisinin adı Pamuk. Vaybeni, bir sanatçının günlüğü yoksa kendisi de mi yoktur, Birsel diyor, zaten var olmak istemeyen sırıtır. Cevdet Kudret'le bir iki anı, Melih Cevdet'le Ataç'ın sürtüşmeleri. Vedat Günyol'un Çatalçeşme'ye, Birsel'in evinin yakınına taşınmak için kitaplarının yarısını satması, 1 milyona, kitaplarından kurtulduğu için memnunmuş Günyol ama öyle görünürmüş, Birsel şöyle bir yüz taraması yapmış da Günyol'un kendi söylediğine inanmadığını görmüş. Şener Şen'le geçen bir gün, sinema dünyasından anılar. Feyyaz Kayacan'la Hatay'da muhabbet, Kayacan meğer Yeldeğirmeni'nde okumuş, Paris'te Cahit Sıtkı ve Oktay Rifat'la çok muhabbet, sonra gibicilikle ilgili metni var ki biri olmanın tarifidir bu, yani biri "gibi" olduğunuzda biri olursunuz ama kendi sesinizi kullanırsanız kimse olmazsınız çünkü birey gibiciliğin yanında sönüp gider, birey birdir, gibi pektir, çoktur, sanat camiasında var olmak için kim cüret eder biri olmaya, onun şanı namı olmaya. Şiirden yazıya geçenler tamam da tersi nedir, Sait Faik'in şiir cumbası eğiktir, Bedri Rahmi'nin birkaç evelemesinin dışında şiir dağarı kıttır, Ömer Seyfettin'inki numunelik bir pejmürdeliktir. Ayşe Kilimci'ye övgü var, Kilimci iyi bir öykücüdür ve Birsel yakalamıştır iyiliği, yakaladı mı övmelidir ki iteklesin yarınlara doğru.

Birsel yarınları da yaşar, okumayı yarıda bıraktığı birden fazla kitabı vardır da ne çıkar.

Yanıtla
1
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
28 Nisan 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir trajedinin unutulmaz hatırası…
İkinci Dünya Savaşı’nın her savaş gibi nelere mal olduğunu, savaş sonrası tablonun ne kadar vahim sonuçlar doğurduğunu, insanlık tarihinin üzerine bir karabasan gibi çöktüğünü, sanırım hepimiz biliyoruz. Gerçi bu karabasan, halen yeryüzünün çeşitli coğrafyalarında devam ediyor.

“Sadako”, işte böyle bir savaşın sonunda on binlerce insanın yaşamına son veren, on binlerce insanın dayanılmaz acılar içinde yaşamını sürdürmesinin yanı sıra acılar içinde yavaş yavaş ölümüne neden olan bir sonucun canlı bir örneği. Ve yıllar sonra anısının kitaplaşmış hali… O, Japonların deyimiyle bir “hibakuşa”. Atom bombası atıldığında radyasyona maruz kalmış kişilere verilen isim… Sadako, iki yaşındayken ilk bombanın atıldığı Hiroşima’da buna maruz kaldı ve on yıl sonra hayatını kaybetti.

Sadako’nun bir Japon efsanesine dayanarak yapmaya başladığı kağıttan bin turnanın O’nun acılarını hafifletmek umuduyla kanat çırpmasının öyküsü…

Kitabın 65 ve 66'ncı sayfalarında, bir halkın böylesine canice bombalamanın ardından teslim olmasının ardından, ilk kez atılan bombaların sonuçlarının bombayı atan ülke olan ABD’ce izlemeye alınması Japon halkı için bombanın etkisi kadar ağır olduğunu hissediyorsunuz.

Şairin dediği gibi : “Hiroşima’da öleli/ oluyor bir on yıl kadar./ Yedi yaşında bir kızım/ büyümez ölü çocuklar.”

Ders alınmış mıdır, bilinmez; Ancak acı sonuçları olan bu öykünün hepimize, tüm insanlığa anlatacağı çok şey var…

Yanıtla
5
0
Destekliyorum  1
Bildir