Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Karanlık Atölye
Annie Ernaux’nun Siren İdemen’in her zamanki özenli ve titiz emeğiyle dilimize çevirdiği son kitabı oldu Karanlık Atölye. Şu ana kadar Türkçede yayınlanan her kitabını okumuştum, bunu da havada kaptım. Baştan söyleyeyim; bu kitabı okumak için mümkün olduğunda çok Ernaux okumuş olmak gerekiyor, dolayısıyla elinizde başka kitapları varsa bunu sona saklayın derim.

Yazarın, 1982-2015 arasında tuttuğu yazı günlüğü bu. İlk kitabı Boş Dolaplar’ı 1974’te yayımlamış Ernaux, günlük evvelinde yazdığı kitaplardan bir de Babamın Yeri var dilimize çevrilmiş. Bu günlükteyse başta Seneler olmak üzere Bir Kadın, Olay, Kızın Hikâyesi ve Yalın Tutku olmak üzere pek çok eserini nasıl “doğurduğunu” okuyoruz.

Doğurmak bence doğru sözcük zira gerçekten tüm bu metinleri ortaya çıkarırken ne kadar sancı çektiğini, zorlandığını, geldiğini, gittiğini görüyoruz. Özkurmacaya burun kıvıran, “bunu ben de yazarım” gibi bir yerden küçümseyen insanlar özellikle keşke okusa bu kitabı diye düşündüm. İnsanın kendine bu acımasızlıkta bakabilmesi için kaç kere çırılçıplak kalabilmesi, kendisiyle nasıl bir mücadele vermesi gerektiğini görebiliyoruz metinde.

Özellikle günlük boyunca “Total Roman / TR” kod adıyla geçen Seneler’i ki şüphesiz kendisinin magnum opus’u o, nasıl zorlanarak inşa ettiğini, o dili, kitapta adını koyduğu şekliyle “sürekli geçmiş zaman”ı nasıl icat ettiğini okumak bana müthiş haz verdi. O kitap 2008’te yayımlanacak ama ta 1993’te şunu yazmış mesela: “Bir ‘nesil’e, tarihe (hem bireysel hem kolektif olana, bireysel üzerinden kolektife) bakmak için yeni bir yaklaşım geliştirme zorunluluğuna geri geliyorum.” Böyle bir roman yazma fikrinin zihnine 1983’te geldiğini ve tam 25 sene boyunca Seneler üzerinde düşündüğünü, çalıştığını da yine kitaptan öğreniyoruz.

Yazan veya yazmayı düşünenler için müthiş ufuk açıcı bir kitap kanımca bu. Yazmak amacı gütmeyen benim gibi tutkulu Ernaux okurları için de yazarın zihnine açılan muazzam bir kapı. Bu iki kategorinin dışında kalanları belki heyecanlandırmaz, bilemedim ama ben çok severek okudum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Olay
Annie Ernaux bildiğimiz gibi valla: yani muhteşem. Normalde kitabı okumadan filmini izlemeyi tercih etmem ama bu kitaptan Audrey Diwan'ın uyarladığı Kürtaj filmi geçtiğimiz yıl Filmekimi'ne gelince kaçırmayayım demiştim, bence iyi de etmişim, film de harikaydı ve kitabın lezzetinden bir şey eksilttiğini düşünmüyorum. Bu arada bu kitap yıllar önce yine "Kürtaj" adıyla çevrilmişti maalesef, bu kez isminin aslına uygun olarak değiştirilmesine çok sevindim.

1963 yılında, Fransa'da kürtaj halen yasal değilken yaşadığı kürtaj deneyimini anlatıyor Ernaux Olay'da. Bu kusursuz küçük kitabın sonunda söylediği şeyi sanırım Ernaux okurken hep aklımızda tutmamız lazım, o nedenle buraya almak istiyorum: "Yaşadıklarıma dair bulabildiğim tüm toplumsal ve psikolojik nedenlerin ötesinde, hepsinden daha fazla emin olduğum bir şey var: Yaşadıklarım, onlarla hesaplaşabilmem, onları açıklayıp anlatmam için başıma geldi. Ve belki de hayatımın gerçek amacı sadece şudur: Bedenimin, hislerimin ve düşüncelerimin yazıya dönüşmesi, yani kavranabilir ve genel bir şeye dönüşmesi, varlığımın başkalarının zihninde ve hayatlarında tamamen erimesi."

Ernaux, hep yaptığı gibi çırılçıplak soyunuyor karşımızda ve ben kendisine bir kez daha hayran kalıyorum. Bu nasıl bir dürüstlükle yazmaktır, mahremin pekala toplumsal olana dair bir şey söylediğinin kabulü ve bundan aldığı cesaretle nasıl bir kendini ortaya koymaktır ya? Üstelik bu kez 23 yaşında bir genç kadın için son derece ağır olabilecek bir illegal kürtaj hikâyesi mevzubahis. Ernaux olayı anlatırken, tam 33 sene sonradan bakan bir göz olarak aralara parantezler açıp yetişkin halinin anlatıyı çerçevelemesine de izin veriyor ve bu bölümlerle iyice tamamlanıyor metin.

Çok yeri içime çok dokundu ama sanırım en çok şurası; hamileliği boyunca konuya dair konuşmamaya çalışan insanların, sonrasında onu övmesi, tebrik etmesi, "iyi sıyrıldığını" söylemelerine dair yazdığı şu cümle: "maruz kaldığım şiddeti bireysel bir zafere dönüştürmem için teşvik ediyorlardı beni." Ah! Bu ne kadar, ne kadar tanıdık bir duygu - hele bizim gibi Orta Doğu'da dünyaya gelmiş kadınlar için!

Enfes bir kitap Olay. Gerçekten enfes.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  3
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Annemin Uyurgezer Geceleri
Bir ailenin üç kuşak kadınının öyküsünü zamanda sürekli ileri geri giderek okuyoruz kitapta. Paşa kızı bir anneanne, onun öğretmen kızı ve onun da ekonomi profesörü olmuş kızı; anlatıcımız Şehnaz. Bir gece annesinin uykusunda yürümesi ve Şehnaz'ın o güne dek hiç bilmediği aile sırlarını ifşa etmesiyle beraber hikâye önce düğümleniyor, annenin uyurgezerliği sürdükçe de o düğüm yavaş yavaş çözülüyor.

Bu bol kadınlı hikâyede aslında bolca da erkek var. Ölü erkekler, diri erkekler. Bedenen veya ruhen zarar veren erkekler. Bu erkeklerden en önde olanı, Şehnaz'ın hocası ve sonra da sevgilisi olan, evli bir adam olan E. E'nin ismini öğrenmiyoruz zira E. pek çok erkeği ve erki temsilen orada. E. çok tanıdık biri bana sorarsanız, maalesef. Zayıflığını ve zavallılığını bir büyük ego ve kibir maskesiyle örtmüş, acınasılığını acımasızlıkla perdelemiş, muhtaciyetini muktedirlik maskesi altına saklamış bir adam. Şehnaz'ın ona duyduğu ve uzun yıllar aşk sandığı şey de aşk değil, zira iktidar ilişkisinin bu denli asimetrik olduğu bir yerde aşktan söz edemeyiz kanımca, aşka benzeyen ama bambaşka şeylerden müteşekkil bir duygu o. Şehnaz ve E. ilişkisi o kadar iyi yazılmış, o asimetrinin ilişkilerinin her yerine nasıl sindiğini, nasıl biçimlendirdiğini o kadar iyi anlatmış ki Ayfer Tunç satır aralarında, insan okurken öfke, acıma, şefkat karışımı bir tuhaf duygunun içinde buluyor kendini.

Ha gerçi tüm karakterler muazzam yazılmış, kanlı canlı önümde belirdi her biri ve kafamda karşılık buldu, hayatımdan birilerinin yüzünü aldı. Keza aynı şekilde, hayatının kahir ekseriyetini Kadıköy'de geçirmiş biri olarak romanın mekânı olan Kadıköy de sokakları, ağaçları, zaman içinde yiten veya değişen sesleriyle gözümün önünde vücut buldu okurken, böyle bir romanın şehrin en belirgin dönüşümlerden birini geçiren Kadıköy'ü kendine mesken tutması bence hikâyeyi şahane tamamlıyor.

Anlatıcımız Şehnaz, kendisinin de işaret ettiği üzere Borges'in ünlü Funes karakteri gibi unutamamaktan muzdarip olduğu için neredeyse bir yüzyıla yayılan bu hikâyeyi film seyreder gibi okudum. Bu yorum da Borges'in Funes'e dair söyledikleriyle bitsin madem: “Her şeyi hatırlamanız gerekmez, çünkü sözgelimi benim Funes adlı karakterim sonsuz bir belleğe sahip olduğu için sonunda aklını kaçırır. Hiç kuşkusuz, her şeyi unutursanız artık var olamazsınız. Çünkü insan geçmişinde var olur. Yoksa kim olduğunuzu, adınızın ne olduğunu bile bilemezsiniz. O iki öğenin karışımını aramalısınız. Bellek ve unutuş, buna hayal gücü adını veriyoruz. Cafcaflı bir ad.”

Ne diyeyim, hayal gücünüze müteşekkiriz Ayfer Hanım. Çok, çok, çok sevdim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sular Yükselirken
Anja Kampmann hem yazar hem şairmiş - bu bilgiyi kitabı okuduktan sonra öğrendim ve o kadar şaşırmadım ki. Bu müzikli, şiirli dilin nasıl mümkün olduğunu anlamış oldum, taşlar yerine oturdu.

Sular Yükselirken bir yas ve hatırlama romanı - ama suyun altında bundan çok daha fazlası var. Açık denizde petrol sondajı yapan işçilerin öyküsünü okuyoruz. Bu işçilerden biri, Matyas, fırtınalı bir gecede ortadan kayboluyor ve biz sonrasında baş kahramanımız Waclaw’ın yasını takip ediyoruz. Matyas ve Waclaw arasındaki ilişki ziyadesiyle muğlak, yakın dostlar mı, yoksa romantik bir ilişki de mi var aralarında bilmiyoruz - ki zaten ne önemi var, zira onlarınkisi hayata, sisteme, sistemin acımasızlığına karşı bir yol arkadaşlığı en çok.

Matyas çalıştığı sondaj platformundan geri dönmüyor, şirket onu aramıyor bile. Muhtemelen suya düştüğü ve öldüğü kabul ediliyor. Herhangi bir insan. Herhangi bir ölüm. Waclaw işte bundan sonra kendisi için “biricik” olanın sistem için nasıl “sıradan” olduğu gerçeğiyle yüzleşiyor. Sarsıcı, acımasız, her şeyin anlamını yitirmesine sebebiyet veren türden bir gerçek bu. Matyas’ın eşyalarını Macaristan’da yaşayan ailesine teslim etmek üzere yola çıkıyor ve o yol uzuyor, uzuyor.

Bir yandan Waclaw’ın yolculuğunu okurken, bir yandan da mütemadiyen geçmişe gidiyoruz. Çünkü yas şimdiki zamanla ve gelecekle ilişkimizi en sert şekilde koparan şeylerden biri şüphesiz, insanı sonsuz bir geçmişe hapsediyor. Kampmann bu geçmiş anlatılarını bugünden ayırmıyor, bir paragrafta bugündeyken bir sonrakinde geçmişte buluyoruz kendimizi. Başta metnin bu özgün ritmine alışmak zor olabilir ama kısa sürede içine giriyor insan hikâyenin. Zamanla kurduğu ilişkiyi çok acayip buldum metnin, bir yandan bazı detaylardan (cep telefonu gibi) günümüzde olduğumuzu anlıyoruz ama bir yandan da tuhaf bir geçmişte olma hali var. Waclaw’ın yolculuğu uzadıkça terk ettiği eski aşkı Milena’yla olan ilişkisini de öğreniyoruz.

Bu kadar geniş bir coğrafyada geçen ve fakat bir yandan da bu kadar sıkışık hissettiren ve Kafkaesk bir tat veren bir roman hiç okumamıştım. Regaip Minareci çevirisi de her zamanki gibi pırıl pırıl. Çok tavsiye ediyorum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tuzlu Yüz
Anadolu’nun var olmayan ya da pek çok farklı şekilde var olan bir yerinde, hayalî Tuzlukarnı köyünde geçen, odağına emek ve sömürü meselesini alan bir roman Tuzlu Yüz. Köylüler, tuz alımı yapan bir firmayla vaktiyle yaptıkları anlaşmadan ötürü her sene yakıcı sıcağın altında saatlerce çalışarak çıkardıkları tuzu neredeyse zararına satıyorlar. Tuz yahut zeytin yahut pamuk - memleketin vahşi tarım politikaları nedeniyle ne çok benzer hikâye duyuyoruz, o nedenle “var olmayan ya da pek çok şekilde var olan bir yer” dedim Tuzlukarnı için.

Hikâyemiz Haydar ve eşi Meryem’in etrafında şekilleniyor olsa da aslında bu romanın baş kahramanı emek sanki. Görülmeyen, hakkı teslim edilmeyen, sömürülen emek. Alınterinin karşılığını alamayan insanların çaresizliği ve o çaresizliğin nasıl kolayca vahşete dönüşebileceğinin, o aradaki çizginin ne kadar ince olabileceğinin hikâyesi bu. Adaletsizliğin; şüphenin, öfkenin, hırsın büyümesi için nasıl bir elverişli ortam doğurduğunun hikâyesi.

Yıllar önce köyün kaynakları iki ailenin kontrolündeyken ailelerden birinin köyden kovulmasından yıllar sonra o ailenin hayatta kalan tek oğlu Salih’in köye geri dönmesiyle başlayan olayları okuyoruz. Köyün normali haline gelmiş adaletsizliğin görünür hale gelmesiyle kaynamaya başlayan kazan hem üzerine düşünülmeyen sorunlu iktidar pratiklerini hem de vahşi emek sömürüsünü yüzeye çıkarıyor.

Ben bu kitapta en çok Meryem’i sevdim. Ezberlere kafa tutabilmesini, inadını, dirayetini çok sevdim. Bir de romanın sırtını öyle sayfalar dolusu tasvirlere dayamadan bu kadar atmosferik olabilmesini. İç Anadolu’nun kavurucu sıcağını tenimde hissettim resmen okurken, sanki benim de yüzümde tuz yanıkları oluşmuş gibi duyumsadım. Bu hikâyeden çok güzel film olur bence, onu da söyleyeyim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hadi, Yarın Görüşürüz
Amerikalı yazar William Maxwell ile yakın zamanda Kırlangıçlar Gibi Geldiler kitabıyla tanışmış ve kendisinden çok etkilenmiştim, böyle olunca kütüphanemde bekleyen ve pek övülen diğer kitabını da bir an önce okuyayım istedim.

Hadi, Yarın Görüşürüz çok, çok dokunaklı bir roman. Yine Illinois’un taşrasındayız. Anlatıcımız yetişkin bir adam ancak durmaksızın çocukluğuna gidiyor aklı. Annesini erken yaşta kaybetmesiyle dönüşen hayatını anlatarak başlıyor söze, fakat asıl takıldığı yer başka: kasabalarında yaşanmış bir cinayet. Bunu ne kadar unutmaya çalışsa da beceremiyor ve olayı araştırmaya başlıyor. Bir arkadaşının babasının, karısıyla yaşadığı ilişki nedeniyle bir başkasını öldürmesi ve sonra da intihar etmesi mesele. Dağılan bir sürü hayat. İnsanı çocukluktan apansız, habersiz çıkaran o tek bir an.

Eski gazete kupürlerinden hikâyeyi becerebildiği kadar yeniden keşfediyor ancak yetersiz kaldığı noktada olayın nasıl olup bittiğini hayal etmeye, zihninde kurgulamaya başlıyor. Kurmacanın içinde kurmaca kuran bir anlatıcımız var yani... Ve buradan sonrası çok acayip kitabın. Biraz dağınık ama insanın zihni bir şey kurgulamaya çalışırken nasıl oradan oraya atlar, gelir, gider, kurar, bozar, yeniden yapar, tam öyle yazmış işte Maxwell. Ve her ne kadar kurmaya çalışan zihin bir yetişkine ait olsa da, olayı yaşayan kişi bir çocuk olduğu için çocuklukla yetişkinlik arasındaki çizgide de geziniyor yazar ve bunu da çok ustaca yapıyor. Hele bir de köpek Trixie’yi anlattığı bölümler var ki, of.

İncelikle işlenmiş, çok nazik, çok güzel bir roman bu. Beni epeyce tavladın sevgili Maxwell. Şöyle bitsin: “Babam fotoğrafta mayo giymiş, kolu üvey annemin belinde, diğer eli de tanımadığım başka bir kadının belinde. Ve bu solmuş fotoğraflara bakarak ben, içimde hâlâ varlığını sürdürebilen çocuk olarak ben, kalbimde bir sızıyla onun mutlu olduğunu görüyorum; artık o adamın babası olabilecek yaştayım, neredeyse yirmi yıl önce öldü ama yine de onun mutlu olması beni rahatsız ediyor. Neden? Bir şekilde onun mutluluğu o zamanlar (ve görünüşe göre ondan sonra sonsuza kadar) benim için bir tehditti. Bu, çocukların dahil olmadığı bir mutluluktu, ama neden şimdi rahatsız ediyor beni?”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Meme
Amerikalı yazar Philip Roth ile tanışma kitabım oldu Meme, vallahi pek sevdim. Kafka'nın Dönüşüm'ü ve Gogol'ün Burun'uyla anılıyor bu kitap ama ben biraz Saramagovari bir absürtlük de sezdim içinde ki malum, çok severim.

Üniversitede edebiyat dersleri veren David Kepesh bir gün kendini yetmiş kiloluk dev bir memeye dönüşmüş buluyor - bir kadın memesi, evet. Başıma neden geldi bu diye düşünüyor, düşünüyor ve edebiyatı suçlamakta buluyor çareyi: "Çaresizlik içinde her aklıma gelene dört elle sarılıyorum. Kendi kendime dedim ki, Bu illete ‘edebiyat’ yüzünden tutuldum. Ders olarak okuttuğum kitaplar beni bu duruma getirdi – bu saplantıya o yüzden düştüm. Avrupa edebiyatı derslerimden söz ediyorum. Yani, diyorum ki, her yıl üst üste Gogol’ü ve Kafka’yı anlatmak – yani her yıl Burun’u, Dönüşüm’ü okutmak."

Bence çok komik ve çok eğlenceli metnin buraları. Karakterimiz içinde bulunduğu somut gerçekliği o kadar kabul edilemez buluyor ki, sonunda "ben bir meme değilim - ben bir deliyim" noktasına varıyor. Doktorlar, psikanalisti, babası, sevgilisi - herkes aksini söylemesine, "hayır, sen bir memesin, görüyoruz" demesine rağmen kabul etmiyor. Bu kısımlar bence şahaneydi, gerçeklik nedir, başta haz olmak üzere "bedensel" ihtiyaçların ne kadarı bedensel ne kadarı zihinseldir, delilik nasıl tanımlanır ve hatta nasıl başlar, nasıl yeğ olur gibi sorulara dair yormadan düşündürüyor yazar. En sonunda dönüşümünün gerçek olduğunu kabul edince de yine meseleyi edebiyatla açıklıyor: "Kim daha büyük sanatçı, o dönüşümleri hayal eden mi, yoksa harika bir biçimde o dönüşümü gerçekleştiren mi? Koca dünyada bunu yapma gücü neden bana verildi? Çok basit? O zaman neden Kafka? Neden Gogol? Neden Swift? Neden herhangi biri? Diğer her şey gibi yüce sanat da insanlar için söz konusu olabilir... Bu da benim büyük sanatım!"

Benim gibi absürt metinler seven biriyseniz bence seversiniz bu minik kitabı. Anlatıcımız birinin davranışından yakındığında doktorunun ona verdiği şahane cevapla bitireyim: "İnsan yapısını daha iyi bilmen gerek, bunu bilecek kadar Dostoyevski okudun."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Platero ile Ben Bir Endülüs Ağıtı
Aman Allahım, çarpıldım! “Platero ile Ben” bu sene okuduğum kitaplar arasında en sevdiklerimden biri olacak, eğer ki en sevdiğim olmazsa - şimdiden söylüyorum. Kitabı düşünürken bile gözlerim doluyor, ömrümde okuduğum en zarif, en kalpten, en incelikli metinlerden biri - şüphesiz ki bir başyapıt.

1956 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi İspanyol yazar, çağdaş İspanyol şiirinin kurucularından kabul edilen Juan Ramon Jimenez’in kitabı bu; “şiir” yazıyor kapağında da zaten. İçini karıştırıp şiire benzeyen bir şeyler göremeyince şaşırmıştım, kapakta mı hata var diye düşünmüştüm hatta, yokmuş. Kısa öykülerden ibaret bir metin bu ama o öykülerin her biri birer şiir sahiden. Böyle bir dil, böyle bir üslup, böyle bir şiirli, müzikli yazmak olamaz. (Tabii Akşit Göktürk’ün kusursuz çevirisinin de bunda payı çok büyük, keşke kendisini bu kadar erken kaybetmeseydik.)

“Güzellik uğruna yollara düşmüş üzgün bir ozanla şen bir eşeğin öyküsü” diye tanımlanmış kitap. “Ruhumu - yalnız ruhumu- frenkincirleri, ebegümeçleri, hanımelleri arasından bunca uzun bir süre taşıyan canım eşekçiğim benim, sevgili tez yürüyüşlü Platero; senden söz eden bu kitabı senin için yazdım.” Yazarın son cümleleri böyle. Güzel gözlü, neşeli bir eşeğe, Platero’ya bir güzelleme bu. İspanya’nın küçük bir köyünde yaşayan ve en yakın arkadaşı olan eşeğiyle dağ tepe dolaşan bir ozanın teşekkürü yahut.

Eşekleri hep çok sevdim, bana nedense her zaman çok hüzünlü, çok güzel, çok naif geldiler; öyle ki çocukken ne zaman Barış Manço’nun Arkadaşım Eşek’i çalsa ağlardım, hala da gözlerim dolar. Yani zaten zayıf noktamdan vurdu beni kitap. Bir de öyle iyi yazılmış ki, iyice içime içime işledi. Cevat Çapan, kitaba yazdığı önsözde şöyle diyor, haklı: “Bu kitabı okurken altını çizmek isteyeceğiniz o kadar çok cümle bulacaksınız ki, bu iş için siz de benim gibi renk renk kalemler kullanırsanız, kitabınız çiçeklerle dolu bir bahçeye dönüşecek”.

Ah. Yani ah. Sahiden öyle. Altını çizdiğim onlarca cümleden bir tanesi ile bitireyim: “Kuşlar için ayrı bir cennet var mıdır dersin Platero? Mavi göğün yukarılarında, kuşların beyaz, mavi, pembe, sarı ruhlarıyla dolu altından bir gül bahçesi?”

Seni asla unutmayacağım Platero, asla.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yağmurlarla Gelen Ilona
Alvaro Mutis adıyla ilk kez 2012’de, Gerald Martin’in devasa Marquez biyografisini okurken karşılaşmıştım. Şöyle diyordu: “Şimdi, Gabriel Garcia Marquez’le bir ömür dost kalacak genç bir adam Cartagena’ya geliyordu: Şair, seyyah ve şirket yöneticisi Alvaro Mutis, son yarım yüzyılda Garcia Marquez’in dengi sayılabilecek konumda olan belki de tek Kolombiyalı yazar. (...) Garcia Marquez nasıl Aureliano Buendia’sını çoktan yaratmışsa, Mutis de Maqroll’u çoktan yaratmıştı ve dünyaca meşhur olmak bu karakterin de alın yazısıydı.”

Bu cümlelerin üzerine Mutis’i çok merak etmiştim ancak dilimize çevrilmiş birkaç kitabının baskısını bulmak imkansızdı o dönemde. Üstünden 10 sene geçti, Yedi Yayınları bu işe el attı, ben de sonunda bayılarak Mutis okuyorum. Yedi kitaplık “Gaviero Maqroll’un Maceraları ve Talihsizlikleri” serisinin ikinci kitabı bu, daha önce de birincisi olan Tropik Güncesi ve dördüncüsü olan Tramp Steamer’in Son Durağı çıkmıştı, sırasız basılmaları beni biraz üzüyor ama olsun varsın, Maqroll’la tekrar görüşmek çok güzel.

Maqroll, çalıştığı gemi Hansa Stern’in yaşadığı trajediden sonra kendisini Panama City’de buluyor. Denizden uzun süre ayrı duramayan, herhangi bir yere ve insana tam olarak bağlanmayan kahramanımız, parasızlık nedeniyle bu pek de sevmediği şehirde uzunca bir zaman geçirmek zorunda kalıyor ve günlerden bir gün, tropik yağmurlarının başlamasıyla beraber eski bir arkadaşı ve sevgilisi Triesteli Ilona Grabowska ortaya çıkıyor. Panama City’den kazançlı bir şekilde ayrılmak için bir iş kuruyorlar (bu işin ne olduğunu söylemeyeyim, siz okuyun ama çok acayip bir iş kurdukları ve bence muazzam yazılmış), olaylar gelişiyor.

Maqroll karakterini zaten çok seviyorum, Ilona’ya apayrı vuruldum. Gerçi sadece o değil, kitaptaki tüm karakterler çok iyi yazılmış, tekinsiz Larissa’dan gerçek bir zırdeli olan Abdul Beşir’e, kapı görevlisi Longinos’a... Mutis’in sade ama masalsı dili, capcanlı karakterleri, araya soktuğu son derece absürt yan öyküleriyle yine son derece leziz bir minik metin bu. Umarım serinin tamamı dilimize kazandırılır.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Savaş ve Savaş
Allahım, ne kitap. Taze Nobelli László Krasznahorkai’nin edebiyatını anlatmak, tanımlamak, kategorize etmek öyle zor ki; ne zaman bir kitabıyla ilgili bir şey yazacak olsam uzun uzun ekrana bakarken buluyorum kendimi. Tüm kitaplarından sonra bana kalanın yoğun, çok yoğun bir his olduğunu fark ediyorum: hem yoğun hem kaygan, o nedenle tarifi çok güç.

Bence bu kitabının konusunun çok da bir önemi yok ama adettendir: Macaristan’da bir küçük kasabada arşivcilik yapan Korin adlı bir adam, bir ailenin evraklarının arasında eski bir elyazması keşfediyor. El yazması efsunlu gibi, öyle güzel yazılmış, öyle ele geçirici bir metin ki, Korin’in tüm hayatını değiştiriyor bu kelimeler. Savaştan kaçmak isterken başka savaşlara yakalanan dört arkadaşın efsanevi ve insanlık tarihinin farklı dönemlerinde geçen, zamandan zamana atlayan hikâyesini anlatan bu elyazmasını çalıyor ve onun yok olmasını önlemek için için internete geçirmeye, bunu da tam adlandıramadığı bir sebep ve bir sezgiyle New York’ta yapmaya karar veriyor, her şeyini satıp savurup New York’a gidiyor. Bir yandan Korin’in macerasını okurken bir yandan da o el yazmasında yazanları öğreniyor.

Krasznahorkai’nin Saramagovari dilini ne çok sevdiğimi iyice anladım bu metinle beraber. Bitimsiz cümleler, sürüsüne bereket virgüller... Bu kitapta bir de enteresan bir şey yapıyor yazar: anlatıcımız Korin olayları bize değil başka kişilere anlatıyor; evsiz çocuklara, göçmen bir kadına yahut bir restoranda tanıştığı bir adama. Yani bir anlamda anlatının anlatısını okuyoruz bize, Krasznahorkai’nin bu oyuncaklı ve özgün “güvenilmez anlatıcı” yorumu metne başka bir boyut ve lezzet katıyor.

Girit’ten Venedik’e, New York’tan Zürih’e uzanan, medeniyetimizin bir “Savaş ve Barış” değil “Savaş ve Savaş” tarihinden ibaret olduğunu, kolektif ve bireysel barbarlığın kuşatmasının yüzlerce yıldır hiç azalmadığını, esasen hepimizin fena halde lanetlenmiş olduğumuzu müthiş destansı biçimde anlatan bir büyük kitap bu. Şeytan Tangosu’na göre mesela çok daha kolay okunan bir kitap ama herkesin seveceği bir metin olmadığını da söyleyeyim, insan ancak kelimelere kendini teslim edince tadına varabiliyor.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir