Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
25 Nisan 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İnsanın Evrimi: Bir Varoluş Yolculuğu
Evrimsel biyoloji insanın adaptasyon yeteneğine sahip birçok hayvan türünden sadece biri olduğunu gösteriyor. Diğer hayvanlarla kıyaslandığımızda hayvan olduğumuzu biraz daha iyi anlayabiliriz. Sanatla uğraşmamızın nedeni, cinsellik, bunların hepsi kıyas götürür, davranışlarımızın kültürel veya biyolojik olup olmadığını evrimsel biyoloji vasıtasıyla anlayabiliriz çünkü bir zamanlar yaptıklarımız ve şimdi yaptıklarımız bulguların karşılaştırılmasıyla anlamlanır, mesela babunların veya şempanzelerin sosyal yaşamlarından insanın sosyalliği görülebilir, ayrıştığımız noktayı aşağı yukarı bildiğimize göre toplumun, eğitimin biyolojik doğamızı ne ölçüde etkilediğini kestirebiliriz. Junker önce insanın atalarını belirliyor, kuyruklu maymunların ve insansı maymunların dahil olduğu sınıfın biçimlenme tarihini aktarıyor. "Bu açıdan bakıldığında insanlar tabii ki maymundan gelir ama bugün yaşayan türlerden değil, milyonlarca yıl önce yaşamış ve nesli uzun zaman önce tükenmiş maymunsu atalardan." (s. 14) Doğal seçilim işini görmüş, bizim geldiğimiz taraf bir şeyleri doğru yapmış, sonuçta yaşıyoruz. Elenenler günümüze ulaşamamış, dolayısıyla bugün ormandan gelen bir maymun, "Selam agalar, ben insan oldum," demez. 28 milyon yıl önce kuyruklu maymunlar kuyruksuzlardan ayrılmış, bunu DNA ve protein bazlı araştırmalardan biliyoruz. Bizim akrabalığımız yakından uzağa şöyle: Şempanze, goril, orangutan. Genomumuz şempanzelerle %98 aynı, kafamız yaklaşık beş kat daha büyük olduğu için soyut düşünce yeteneğimizi geliştirip farklılaşmışız ama şempanzelerin de şarkıya benzer seslerle iletişim kurduklarını düşünürsek bir zamanlar farkın o kadar da büyük olmadığını söyleyebiliriz, homo sapiens ve hatta daha öncekiler de aynı şekilde iletişmişler. "Ara formların fosilleri yok" savının çürüdüğünü de görüyoruz, örüntünün ortaya çıkarılmasına yetecek kadar bulgu sağlanmış, kanıtın yokluğunun yokluğun kanıtı olmadığı ispatlanmış yani. Neyin nerede bulunduğu detaylarıyla anlatılıyor, Afrika dışında 2 milyon yıldan daha eski bir hominini fosilinin bulunmadığını söyleyerek bu bahsi bitireyim. İnsanların ve şempanzelerin en son ortak atası Darwin'in de tahmin ettiği gibi Afrika'da yaşamış ve insan evriminin sonraki aşamaları burada cereyan etmiş. Bizim atalarımızın ilki muhtemelen 6-7 milyon yıl önce yaşamış, ilk geçiş de aynı dönemlerde gerçekleşmiş ve ilk şempanzelerden dik yürüyen insanı maymunlar, australopithecus'lar türemiş. 5 milyon yıl boyunca tropikal ormanların dışında geniş alanlara yayılmış bunlar, göl ve nehir kenarlarında yaşamışlar. İkinci geçiş 2 milyon yıl önce: homo erectus. Yavaş yavaş beliriyoruz, sürekli yürümeyi mümkün kılan eklemlerimiz gelişmiş, atalarımız gibi ağaçlarda fıy fıy dolanmak yerine iki ayak üzerinde yürümeye başlamışız. Çoğu iki ayaklı canlıya göre hızımız zavallılık derecesindeymiş ama uzun mesafeleri yürüyecek kadar dirençli olmamızla kapatıyormuşuz bu açığı, ekolojik felaketlerden bu uzun yürüme yeteneğimizle yırtmışız. Eller de serbest kalınca eşya yapımına yönlenmişiz, dallara tutunmak yerine bir şeyler yapmak, yontmak, kesip biçmek için nesnelerle oynamanın sonucunda bilişsel yapımız gelişmiş, açlıktan ölmemişiz. 2,5 milyon yıl önce Afrika'nın iklimi kuraklaşmış, ilk insanların ortaya çıkışı bu olumsuz şartlarda hayatta kalmak için diğer canlı formlarından farklı bir seyir izleyen atalarımızın sayesinde. Akraba türler aynı coğrafyalarda hayatta kalmayı başarmışlar gerçi, sosyal öğrenme yoluyla nereden besin sağlanabileceğini çözmüşler ki normal olan bu, normal olmayan bugün sadece tek bir türün yaşaması. Hominini genlerini taşıyoruz ama bizim olayımız belli, yarın bir homo erectus doğmayacak. İmkansıza yakın bir ihtimal doğması.

Yayılma üzerine birkaç senaryo var, bazıları siyasi çatışmaların gölgesinde kalmış. Çok bölgeli modele göre bugünkü Avrupalıların ataları neandertal ve Doğu Asyalıların ataları Pekin veya Java Adamları, Afrika kökenli modelse böyle bir ayrıma gitmeden mitokondriyal DNA'yı baz alarak hepsinin kardeş olduğunu öne sürüyor ama ilk model ikincisini suçluyor, neandertal ve homo erectus'a soykırım yapıldığı iddialarını eleştiriyor. Doğrudan gösterge yok ama üç dalga halinde göçülmüş Afrika'dan, son dalganın ilk iki seferde göçenleri ortadan kaldırdığı düşünülüyor. Antropolojiyle ilgili başka kaynaklarda bu olayın gerçekleştiğine dair iddialara denk gelmiştim, muhtemelen homo sapiens gittiği yerlerdeki neandertal ve cro-magnon nüfusunu kuruttu. Birinin yerini hemen diğeri almıyor da zaman içinde bazıları ortadan yok oluyor, bir süre birlikte yaşadıkları ispatlanmış. Bizi diğerlerinden ayıran niteliklerimiz için evrimsel biyolojiye ve adaptasyona dönüyoruz, Junker'ın değerlendirmeleri dikkat çekici. Darwin'in teorisine göre yaşamın anlamı kendi genlerimizi mümkün olduğunca yaymak, evrimsel açıdan gen yayma makineleriyiz. Kültürün karmaşık yapısı ortaya çıktıkça güzel bir kitap okumanın veya şahane bir manzaraya bakmanın çocuk yapmaktan daha önemli olduğunu düşünebiliriz, ömrümüz boyunca hiç evlenmeyip çocuk yapmayabiliriz, bu da mümkün. Üreme yaşamın asıl biyolojik anlamı ama tek amacı değil, gerekli ön koşullar sağlanmadığı müddetçe bu aşamaya geçemiyoruz. Rahat bir yaşam sürdüremeyeceksek hiç varmıyoruz o noktaya, önce kendi ihtiyaçlarımızı karşılamamız gerekiyor. Obezitenin sebebi çok basit, eskiden yağ, tuz, şeker nadiren tüketilirken bugün canavar gibi yiyoruz, elimizde enerji veren bir yiyecek varsa hemen yiyip enerji almalıyız da bu bolluğa nasıl adapte olacağız, orası belirsiz. Cinselliğin amacı belliyse de kuzenlere baktığımızda farklı tablolarla karşılaşıyoruz, gibonlar tek eşli çiftler olarak yaşarken orangutanlar tek başlarına, goriller haremler halinde ve şempanzeler rastgele cinsel ilişki ve gruplar halinde yaşıyorlar. Bu sadakat meselesi kültürel gibi gözüküyor, eşi sıkça değiştirmenin evrimsel avantajları var. Farklı babalardan yapılan çocuklar genetik çeşitliliğin fazla olmasını sağlıyor, birden fazla eşe sahip olan primat türlerinde bağışıklık için önemli olan alyuvarlara daha sık rastlanmış ayrıca. Erkekler kadınlara göre farklı partnerlerle ilişkiye girmekte daha istekli çünkü erkek embriyoların ölüm oranı daha yüksek, erkekler daha kısa ömürlü ve daha çabuk yaşlanıyorlar. Evcilleşmeyen bir şey bu, gerçi sadakat hormonu mu, geni mi ne bulunmuştu yakın zamanda, yakın zamanda insanların sadakatini artırabileceğiz gibi gözüküyor, tabii böyle bir şeyi istersek. Savaşlara ve şiddete gelince, hayvanlar belli ekolojik sorunlar ortaya çıktığında birbirlerinin yavrularını öldürüp katliam yapıyorlarsa eğer, savaşın çok kötü bir şey olduğuna dair bütün o savlar, etik çağrılar, kısacası kültürel ve sosyal girişimler evrimsel biyolojiyi yenemeyecek demektir. Kaynakların dağılımında denge gözetilirse belki de hiç savaşılmayacağı anlamına geliyor bu. Kısmet artık.

Beynimiz büyüdü ve vücudumuz ağırlaştı, kuzenlerle daldan dala atlayamıyoruz artık. Soyut düşüncenin, kafatasının hacimce büyümesinin bedeli olarak hareket kabiliyetimizin azaldığını söyleyebiliriz. Beyin elde ettiğimiz enerjinin neredeyse yarısını kullanıyor, peki bunun bize kattığı ne? Çok sayıda benzerimizle iletişim kurmak, bir topluluk oluşturabilmek en büyük yenilik gibi duruyor, 150-200 kişi ile sosyal ilişki kurma kapasitemiz yerleşim yeri oluşturmak, avlanmak gibi kolektif işlere yaramış. Etleri kemikten ayırmak için alet yapmışız, kültür ve sanatı belirlemişiz, bir dünya şey. Sanat gibi pratik yaşamda pek de bir işe yaramayan olguyu ortaya çıkarmamızın sebebi: "Sanatın doğrudan hayatta kalma görevinin ötesine geçerek kullanımına 'sosyal bir sinyal' olarak bakarsak, görünürdeki bu tezat çözülebilir. Bu durumda estetik çabayı öncelikle sanatçının veya sanat eseri sahibinin 'faydasız şeyler' üretmeyi veya bunlara sahip olmayı göze alabilecek durumda olduğuna dair bir işaret olarak algılamalıyız. Bireysel durumlarda böyle bir şey ne kadar zorsa ve bir birey hayatta kalmasına 'faydasız şeyler'le kendini ne kadar çok donatabilecek durumdaysa, bu onun hayatta kalmayı sağlayacak genel becerilere o denli fazla sahip olduğuna işaret eder." (s. 103)

Kapakta yazdığı gibi "bir varoluş yolculuğu", seyir esnasında başımıza neler geldiğini, atalarımızın neler yaptığını görebilirsiniz. İyi bir çalışma.

Yanıtla
2
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
22 Nisan 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Melankolik Öyküler: Üç Damla Kan
Geçmişte Sâdık Hidâyet’in 'Kör Baykuş' adlı kitabına defalarca başlayıp, bir türlü bitirememiş bir okur olarak Üç Damla Kan’a temkinli yaklaştığımı itiraf etmeliyim. Bitirdikten sonra ise “Üç Damla Kan” Sâdık Hidâyet ile tanışmak için güzel bir başlangıç kitabı olabilir diye düşündüm. Çünkü bu sade anlatıma sahip öyküleri okumak insanı pek yormuyor. Yalnızca öykülere konu olan detaylar biraz can sıkıcı fakat ne yazık ki günümüzde bile geçerliliğini yitirememiş nahoşluklar bunlar. Hâlâ hayatın üzücü gerçekleri yani. Maalesef. Sâdık Hidâyet’in yaşadığı dönem her ne kadar günümüze uzak olsa da, insanın ve coğrafyanın tanıdık kesitlerini gördükçe okuruna buruk bir his verdiği doğru. Pek etkileyici öyküler bunlar.

Bu kitapta Fars edebiyatını ve İran kültürünü daha iyi tanıyabileceğiniz 11 öykü bulunuyor. Öyküler genellikle kasvetli ve melankolik olmakla birlikte varoluşu sorgulayan felsefi yönlere de sahip. Bu bakımdan insan davranışlarını ve duygularını anlamaya yönelik bir pencere açıyor denebilir.

Çeviri özenli. Yazarın kalemi hassas ve bir o kadar da sade. Öykülerde yaşam, ölüm, aşk, büyü, intihar gibi konular var. Özünde herkesin yaşamak için bir anlam aradığı, derinlikli öyküler var Üç Damla Kan’da.

En çok sevdiğim öyküler şunlar oldu: Maskeler, Af Talebi, Girdap, Üç Damla Kan. Öykü sevenlerin şans vermesi gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum  2
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
21 Nisan 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kitabın Adı Keşke ‘Mahcubiyet Müzesi’ Olsaydı
Yazarın diğer kitaplarından ilgiyle okumuştum. Çok da tür tercihlerim arasında olmasa da “nasıl bir aşk serüveniymiş ki bu?” merakıyla bu kitabı da okuma listeme aldım.

Romanın bitimindeki “aşk ve müze” başlıklı sonsöz yazısında; kitaba yapılan eleştiriler üzerine, sayın yazar şu önemli hatırlatma notunu düşmüştür: “Aşkı hepimiz kendi sınıfımız, cinsimiz, kültürümüz, ülkemiz, hatta dinimize göre yaşarız. Romandaki aşk, yirminci yüzyılın ikinci yarısında, İstanbullu yukarı sınıf bir beyefendinin aşkıdır. Okurun aşk hakkındaki düşüncesinin de Kemal'inkinden daha zengin ve derin olacağını da romanı yazarken tahmin ediyordum. Roman yayımlandıktan sonra bazı okurlar Kemal'in bencilliğinden şikâyet ettiler, onun hiç de “romantik” ya da “duygusal” olmadığını dile getirdiler. Başka okurlar ise hikâye ilerledikçe çektiği acılar sayesinde Kemal'i affettiler, hatta onu "romantik" buldular. Ben bu iki duyguyu da yerinde buluyorum.”

Sayın yazarın bu açık sözlü, tutarlı ve dürüst yaklaşımı övgüye değer. Okurların da tüm önyargılardan sıyrılabilmesi için, kitabı okumadan önce, bu hatırlatma notunu dikkate almalarını öneririm.

Bu noktadan sonraki yapacağımız eleştiri, öneri ve gözlemlerin muhatabı yazar değil, çoğunlukla romanın kahramanları olacaktır. Çünkü yaşam tarzlarıyla rol model olarak, tercihlerimizi etkilemek isteyen özne onlardır. Romancı ise gördüğünü, gözlemlediğini, yaşadığını edebi dille bize aktaran, yorumlayan kalem ehlidir. Belki de bu tespitlerimiz, başka bir roman kurgusuna ilham kaynağı olacaktır.

Öncelikle kitap okurunun birikimi, beklentisi, donanımı, profili, toplumsal aidiyeti, coğrafi konumu; her alanda olduğu gibi, kitap tercihlerine de etki etmekte ve yansımaktadır. Okurluk ve yazarlık süreci boyunca; yalnızca roman, öykü, anı ve masallara odaklananlar olduğu gibi, sosyal ve fen bilimleri ile bu çeşitliliği çoğaltanlar da vardır.

Benim medeniyet anlayışım, anlam arayışım ve kültürel tercihime göre; özellikle aşk romanlarıyla ömür tüketmek, hem bireyi hem de toplumu, mutluluk ve huzur açısından yanılgıya/hüsrana sevk edecektir. Maksat yalnızca kurgu/roman okumak ise; Toprak Uyanırsa, İnsan Neyle Yaşar?, Beyaz Zambaklar Ülkesi, Don Kişot, Sofie’nin Dünyası, Simyacı, Körlük, Mutluköy, Adalet Sevdam Benim vb. eserlere mesafeli durmak da; bir yanımızı kör/topal/sağır yapabiliyor. Buradan hareketle, romanın başkahramanı Kemal Bey’in yaşam tarzı, anlam arayışı, beklenti ve tercihlerini, davranışlarını ben de itici bulanlar arasındayım. Fakat yaşadığımız yerkürede “bu tür insanlar da varmış” gözlemini yapabilmek için okumak zorundaydım. 2014 yılında aramızdan ayrılan bir fizik profesörü olan Uğur Büget’in “Rum Kızı Aliki” adlı 120 sayfalık aşk romanını daha içten, duygusal ve iz bırakıcı buldum açıkçası.

Roman kurgusu içerisinde; Kemal’in tercih ve davranışlarına karşı çıkan, onu eleştiren bir karakterin olmaması; tüm olumsuz yaşam tarzının rol modele dönüşme riskini taşımakta, her karar ve uygulamasını makul, etik ve meşru kabul edilme algısı oluşturmaktadır. Sonuçta kitabın okurları arasında bu ayrımı yapamayacak ergen bir kitlenin olduğu da göz ardı edilmemeliydi. Daha realist, objektif ve toplumcu bir kaygıyla, böyle bir sorgulayan/denetleyen bir roman karakterinin olmamasını eksiklik olarak görüyorum. Bu eksikliği bir okur gözlemiyle ne kadar tanımlayabilirim/tamamlayabilirim bilemiyorum fakat kurguyu bir psikolog, bir sosyolog, davranış bilimci tahlil etseydi, umarım daha akademik düzeyde çıkarımlar keşfederdi.

Elbette her bireyin yaşadığı, tattığı, özlediği, gözlediği aşk türleri çeşitlilik arz eder. Gözlem ve bilgi olmadan; bilinç, yorum ve bilgeliğin kapısı aralanmaz. Aşk deyince ilk etapta zihnimizde; ilahi, insani, cismani, nefsani, platonik, romantik, tutkusal, mantıksal, idealist vb. türleri canlanacaktır.

Mademki konumuz, karşı cinsten birine olan sevgimizin aşka dönmüş halidir. Kültür, sanat, bilim ve müzikten beslenen bir okur/yazar olarak, türkü ve şarkılardan yaptığım alıntılarla, aşkı zihnimde ve gönlümde canlandırmak istiyorum:
“Aşk kâğıda yazılmıyor Mihriban”; “Sana olan duyguları bir bilebilsen Anlatabilsem, belki severdin. Ah le yar yar”; “Nasıl metheyleyim sevdiğim seni, İstanbul Bursa’yı değer gözlerin”; “Tanrı’dan diledim bu kadar dilek. O yârin yüzünü bir daha görek”;
“Sanki billûr bir pınar, kahverengi gözlerin”; “Haticem saçlarını dalga dalga taratmış. Tanrı bizi topraktan, onu nurdan yaratmış”; “Güzel ne güzel olmuşsun görülmeyi görülmeyi”; “Muhabbet bağına girdim bu gece”; “Yeşil gözlerinden muhabbet kaptım”; “Ada sahillerinde bekliyorum”;
“Gülünce gözlerinin içi gülüyor, kendimi senden alamıyorum”; “Silemezler gönlümden, ne aşkımı, ne seni”; “Dargın ayrılmayalım, diye koştum sana dün”; “Sevmekten kim usanır, tadına doyum olmaz”; “Gitmesin gözlerinden, pırıl pırıl arzular”; “Kara gözlüm efkârlanma gül gayrı, ibibikler öter ötmez ordayım”; “Mehtaplı gecelerde, hep seni andım”; “Seninle cehennem ödüldür bana, sensiz cennet bile sürgün sayılır”; “Ben gurbette değilim, gurbet benim içimde”; “Bir ilkbahar sabahı, güneşle uyandın mı hiç”; “Aşkımı bir sır gibi senelerdir sakladım. Geceleri rüyamda ismini sayıkladım”;
“Gizli aşk bu söyleyemem, derdimi hiç kimseye”; “Duydum ki unutmuşsun, sözlerimin rengini”; “Gözlerin bir içim su, içim yandı doğrusu”; “Seni görmem imkânsız, rüyalarım olmasa”...

Evet, bu ve buna benzer müzik eserlerinde işlenen temalar da aşkı betimliyor, roman kurgusundaki de. Elbette buralardan beslenenlere, romandaki aşk serüveni; yavan ve yetersiz gelecektir. Mademki sıradan bir aşk hikayesi kurgulanmış; yazarın kendi tercihidir, fakat kitabın adı keşke ‘Mahcubiyet Müzesi’ olsaydı. Belki o zaman daha yüce bir aşk, kutsal bir atmosfer olduğunu keşfeder ve okurlar bu durakta takılıp kalmazdı.

“Dudak, döşek, kadeh” üçgeninde dolaşan cinsel haz eksenli, cismani, yüzeysel aşk betimlemeleri; hiçbir kutsal duyguyu tutuşturmuyor, saman alevi gibi sönüp gidiyor. Kemal’in nişanlandıktan sonra, ayrıca yeni reşit olmuş bir sevgili edinmesi; her uğradığı limanda, yeni bir metres edinen doyumsuz/hovarda bir kaptan izlenimi uyandırıyor. Elbette ahlak zabıtası gibi bir görev, yetki ve fonksiyonumuz yoktur. Fakat zihinsel, bireysel ve ekonomik bağımsızlığını kazanamamış şahsiyetlerin, geçici aşk maceraları ile oyalanması, kendileri için hüsran, toplum için tahripkâr sonuçları olacaktır.

Elbette insanın monoton yaşamdan sıyrılıp, sıra dışı, aykırı eylem/tercih ve yönelimleri olmalıdır. Tutarlılık, kabul edilebilirlikle buluşabilen; kültür, sanat, estetik, etik, doğal yaşam kriterleriyle tartılabilen bir tercih olması arzu edilir. “Vur patlasın, çal oynasın” formunda, hiçbir sınır tanımayan bir yaşam tarzı, Lale Devri’ne bile rahmet okutan bir yaşam tarzı, aile bağlarını zayıflatacak ve toplumda çok farklı alanlarda olumsuz etkiler/tepkiler oluşacaktır.

Okuduğum bir eser bana; ruh coşkusu, sevgi atmosferi, aşk ahlakı, bilgi birikimi, bilinç enerjisi, özgüven, moral-motivasyon, yaşam sevinci, yaşatma arzusu, toplumsal dayanışma, umut, cesaret aşılıyor mu, hangi yarama nasıl bir merhem sunuyor? Bu soru ve sorgularıma cevap veremeyen bir eser; içeriği ve üreticisi kim olursa olsun, eleştiri ve önerilerimi, etik, estetik ve yasal kurallara uymak kaydı ile iletmek zorundaydım. Okurlardan dileğim, bu çekincelerimi dikkate alarak kitaptan istifade etmeleridir. Yazardan beklentimiz ise; elbette sûfi bir Kemal’in aşk maceralarını beklemiyoruz. Fakat mantık, ahlak, felsefe, bilim, dayanışma, birlikte yaşam, adalet arayışı ekseninde bir aşk romanı da kurgulayabilirse iki roman birbirini dengeler/ tamamlar diye düşünüyorum.

İyi okumalar.





Yanıtla
37
8
Destekliyorum  12
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Nisan 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dinçer Koç - İdil Bulgarları
Naçizane yorumumu paylaşmadan hemen önce birkaç konu hakkında hatırlatma yapmak niyetindeyim. Öncelikle eserin Genel Türk Tarihi alanında çalışan önemli bir bilim insanı tarafından hazırlandığını söyleyebilirim. Dolayısıyla okuyacağınız satırlar işin uzmanının kaleminden çıkmadır. Diğer taraftan incelemeye tabi tuttuğumuz eserin (büyük boy) yaklaşık 400 sayfadan müteşekkil olduğunu ve her bir bölümün bir diğerinden daha önemsiz olmadığını vurgulamalıyım. Bu noktadan hareketle kitabın yalnızca kendi çalışma alanıma da giren ilk iki kısmını yorumlamanın hem okuyucuyu çok yormayacağını hem de kitap hakkında fikir sahibi edebileceği kanaatindeyim. Bilgi birikimimin yetersiz olduğu bölümlerde yorum yapmayı (daha önceki incelemelerimde de belirtmiş olduğum üzere) sağlıklı bulmuyorum.

Kitaba gelecek olursak, eserin dört ana bölümden müteşekkil olduğunu hemen belirtmeliyim. Bölümler sırasıyla; “1- Bulgarların Kökeni ve İdil Bulgar Devleti’nin Kuruluşu”, “2- İslamiyetin Kabulü ve İdil Bulgar Devleti'nin Siyasi Münasebetleri”, “3- Moğol İstilası ve Sonuçları”, “4- İdil Bulgar Devletinde İdari ve Askeri Teşkilat, Sosyo-Ekonomik Kültürel Hayat” şeklinde ifade edilebilir. Zaten “İçindekiler” kısmı kitapyurdu sistemi üzerinden de erişilebildiği için daha detaylı bakmak isteyenler için o sekmeyi tavsiye edebilirim. Bölüm başlıklarından da anlaşılacağı üzere; Bulgar adlandırmasının yahut kavramının ortaya çıkışından, gündelik yaşamına oradan ekonomik hayatına kadar pek çok konu hakkında dönemin çağdaş kaynaklarıyla ve zengin bir ikincil kaynak kullanımıyla harmanlanmış bir kitap ile karşı karşıya olduğumuzu hemen söyleyelim.

Bilhassa üzerinde durmak istediğim kısımlar; “Kaynaklar” ve “Bulgarların Kökeni” başlıklı bölümlerdir. Yazar, kaynaklar kısmında (s. 15-33) özellikle İslam kaynakları ile Rus kaynakları hakkında tanıtıcı bilgiler sunmaktadır. Bu bilgiler konu hakkında araştırma yapacak bilim insanı adayları içinde rehber niteliği taşıdığından ayrıca önemlidir. Ancak Bizans ve Latin kaynakları konusunda bir eksikliğin olduğunu söyleyebilirim. Aslında “Kaynaklar” başlığının hemen altındaki satırlarda (s. 15) Bizans ve Latin kaynaklarının varlığından bahsedilmiş olduğu gibi “Bulgarların Kökeni” adlı bölümde Priskos’tan, Prokopios’tan, Agathias’tan ve Menandros’tan doğrudan alıntılar olmasına karşın ilgili yazarlar (ve diğerleri) hakkında herhangi bir tanıtıcı bölüm yer almamıştır. Bu durum alandan okuyucular için ciddi bir problem teşkil etmemesine karşın meraklı bir okuyucu için önemli bir eksiklik olarak değerlendirilebilir.

“Bulgarların Kökeni” adlı bölüme gelecek olursak (s. 43-62) burada; “Bulgar” isminin anlamından ve bu konu hakkındaki önerilerden ilk kez bahsedildikleri olaylara kadar Bizans, Latin, Süryani, Ermeni, Arap, Rus ve Çin kaynaklarından alıntılarla çok zengin bir bölüm bizi bekliyor. Bu zenginlik gerçekten de övgüye değer. Tüm bunların dışında arkeolojik ve antropolojik bulguların tarihsel olaylarla karşılaştırılması ve dil verileri ile işlenmesi ayrıca kıymetlidir. Öte yandan Geç Roma tarihyazımının önemli isimlerinden olan Ammianus Marcellinus’un adı (s. 51) “Mersellin” olarak zikredilmiştir. Sanıyorum bu müverrihin Fransızca yazılışı yahut söylenişidir. Ayrıca “Bulgar” adının ortaya çıkışı ile alakalı “ilk güvenilir kaynağın” Antakyalı Ioannes olduğundan zikredilmiştir (s. 58). Antakyalı Ioannes VII.yy’da yaşamış bir müverrihtir. Bahsettiği hadise ise Zeno dönemine (474-491) yani 5.yy’a aittir. Arada yüzyıldan fazla bir zaman farkı olmasını bir tarafa bırakacak olsak dahi aktarılan olayın güvenirliliği sorunu karşımıza çıkmaktadır. Kanaatimce Antakyalı Ioannes’in zikrettiği Bulgarları tarihte Bulgarların en erken yıllara yerleştirilmesi olarak okumak daha doğru olabilir. Hali hazırda Ennodius (V.yy), Marcellinus Comes (VI.yy) yahut Ioannes Malalas (VI.yy) Antakyalı Ioannes’ten çok daha önce Bulgarlardan söz etmiştir. Diğer yandan bu bahislerin müsebbibinin gerçekten Bulgarlar olup olmadığı meselesi de tartışmalıdır. Bilindiği üzere aynı dönemde Kutrigur ve Utrigur halkları da bölgeye gelmiş bulunmaktaydılar ki bu iki halkın konumlandırılması meselesi de oldukça tartışmalıdır. Öte yandan bu ifadelere (Türk Akademisinde) Bulgarlar ile alakalı yazılan hemen her makale yahut eserin içerisinde tesadüf edilebilmektedir. Dolayısıyla yazarın asıl ilgilendiği yapının “İdil Bulgarları” olduğunu düşünecek olursak, ilk bölümlerin ziyadesiyle derleme olduğu yorumunu da yapabiliriz. Yani meselenin doğası bu anlatımı zorunlu kılmıştır diyebiliriz.

Sonuç olarak kitabın dilimizdeki en yeni “Bulgarlar” anlatısını ihtiva ettiğini söyleyebilirim. Tarihsel verinin yanında dil, arkeoloji ve antropoloji gibi ek disiplinlerden de oldukça faydalanılmıştır ki bu tercih kitabı oldukça kıymetli bir hâle getirmiştir. Özellikle “İdil Bulgarları” çalışan arkadaşlar için çok kıymetli bir yayın olduğunu söylemekte de herhangi bir beis görmüyorum. Kullanılan Türkçe son derece anlaşılır olduğundan konuya merakı olanların da kolayca kitaptan istifade edebileceklerini ekleyelim. Bunların haricinde kitabın baskısı, kağıt kalitesi, cildi ve mizanpajı sorunsuzdur. Başta Selenge Yayınları olmak üzere, yazar Dinçer Koç’a ve tüm kitapyurdu ailesine bizi uygun bir biçimde kitaplar ile buluşturmasından ötürü teşekkürlerimi iletmek isterim.

Herkese bol kitaplı, sağlıklı günler!

Yanıtla
4
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Nisan 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hazar Çalışmaları
Hazar Çalışmaları adlı eser, Peter Benjamin Golden tarafından 1980 yılında İngilizce olarak yayımlanmıştır. Eser, Egemen Çağrı Mızrak tarafından 2006 yılında başarılı bir tercüme ile dilimize kazandırılmış, tarih literatürüne önemli bir katkıda bulunulmuştur. Akademik bir çalışma olmasından kaynaklı olarak eserin dili okuma hazzını bölüyor gibi hissettiriyorsa da, okuyucuyu etkileyici bir bilgi deryasının içine bırakıyor. Hazarlar ile ilgili ele alınacak konularda bu eser de kaliteli bir başvuru kaynağı olarak karşımıza çıkıyor.

Kitabın önemli bir bölümünde, başta Hazar dilinde olmak üzere, pek çok dil ve lehçelere ait olan sözcüklerin bulunması kitabın karakteristik çeşitliliğini artırmakla birlikte, çevirmenin yoğun çalışmaları neticesinde Hazarlarla ilgili yapılacak çalışmalarda zengin bir başyapıt olarak eserin kıymetini artırıyor. Peter B. Golden'ın Hazar meselesiyle ilgili giriş bölümünde de yer verdiği, Hazar konusuna, sorun olarak görülen Hazarların kökenine kadar erişebilecek sorular sorarak ele alması, ardından bu soruları birer birer cevaplandırmaya çalışması da Golden'ın eser boyunca izlediği rasyonalist ve objektif metodunu bizlere sunuyor.

Golden, Hazarların sorununu en temelden ele alırken, bu konuda kendisinden önce Hazarlarla ilgili çalışmalar neşreden diğer araştırmacıların sunmuş olduğu görüşleri de çalışmasının içine dahil ederek yeni görüşler ortaya koymaya çalışmıştır. Ayrıca Golden, Hazar çalışmalarının köken sorununu çözmenin Hazar dilinden günümüze ulaşan sözcüklerin etimolojik incelemelerinin yapılmasından ileri geldiği görüşünü ortaya koymuştur. Dolayısıyla eser, Hazarları incelikli ve titiz bir şekilde ele alan bir çalışmanın ürünüdür. Konuyu Hazarlar öncesi Avrupa'da Türk akınlarından başlatarak, Hazar tarihini sağlam bir temele oturtarak tarihi incelemeyi sürdürüyor. Ayrıca Hazarlar öncesi siyasi bir zemin oluşturarak Hazarları geniş perspektiften doğru bir tarihi konum içerisinde yerleştiriyor. Bilahare Hazarlar ile ilgili elde edilen bilgileri derli toplu bir şekilde aktararak bizleri yoğun bir bilgi yolculuğuna çıkarıyor.
Yanıtla
6
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Nisan 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Başarıya koşmanın adı: ”Başarısızlar Kulübü”
“Tarih, sadece komşu çocuklarının başarılarını yazmayacak!” (s.45)

Bu hayatımızın gerçekliğini resimleyen, okurken birebir yaşadıklarımızı bize hatırlatan, başarısızlıklarımızı göstereceğimiz çaba ve cesaretle başarıya çevirebileceğimizi; bu durumunda bizim elimizde olduğunu hoş bir kurguyla sunan bir kitap: ‘Başarısızlar Kulübü’

Pes etmeyerek, kimseyi dışlamayarak belirledikleri hedefe adım adım ilerleyen güzel arkadaşlıkların öyküsü. Anıl Basılı diğer kitaplarında olduğu gibi ‘Başarısızlar Kulübü’nde de ilginç bir başlık ve anlatımla yalnızca bir yaş grubuna değil tüm yaş gruplarına hitap ediyor. Kitaptaki ana kahraman ve arkadaşlarının önlerinde duran belki de kendilerinin oluşturduğu başarısız olma saplantısını nasıl kararlıkla aştıklarını okuyacaksınız. Bu saplantı veya korkuda biz ebeveynlerin ne kadar payı olduğunu sorgulamamızın gerekliliğini de görebiliyorsunuz. Ebeveynler olarak sanki hiç duvara çarpmadık hayatımızda. Çevremizden yolumuza taş koyanlar olmadı mı? Buna karşın yine de yolumuza devam etmedik mi?

“İnsanların düşüncelerinin beni yapmak istediğim bir işten alıkoymasına izin veremezdim.” (s.34)

Hiç sözü uzatmadan diyebilirim ki, ‘Başarısızlar Kulübü’nü önce kendimiz ardından çocuklarımız okumalılar.
Yanıtla
22
3
Destekliyorum  3
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Nisan 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kısa ama etkili bir roman: Huzursuzluk
2018 yılında yayımlanan bu kitap ile Livaneli’nin kaleminden Şark’a doğru bir yolculuğa çıkıyoruz. Tozlu, kırmızı taşlı Mardin’in sokaklarında büyümüş olan İbrahim bizlere bu hikayeyi aktarıyor.

Livaneli bu kitapta yazıldığı tarihin önemli gündemlerinden biri olan, Suriye-Irak topraklarından başlayan mülteci durumunu ele alıyor. Ana karakterimizin çocukluk arkadaşı Hüseyin’in ölüm haberini aldığı andan itibaren içine çekildiğimiz bir girdap var. Mülteci kamplarından, Deyrulzafaran Manastırı'ndan ve insanlığın kadim dinlerinden beslenerek oluşan hikayenin, kana bulanmış gerçeklerle nasıl bizleri kedere sürüklediğini de görebiliyoruz.

Livaneli kalemini gerçekçi yönde kullanmayı tercih etmiş ve bu da bizlere IŞİD zulmünün ne demek olduğunu biraz olsun gösterebiliyor. Bu kitabı okumak için herkesin bildiği ama kimsenin konuşmadığı gerçekleri Ezidi bir kızın dilinden duymaya hazır olmanız gerekiyor. Dini kavramlar karşısında insan ayrışmasının ne boyutlara oluşabileceği de milyonlarca insanın arasındaki bir hayat merceğe alınarak etkili şekilde anlatılmış.

Toplama baktığımızda da genel olarak çarpıcı noktaları bulunan, sizleri plaza dilinin yapaylığından Mardin’in kırmızı tozlu kadim topraklarına götürecek ve etkisinden kolayca çıkamayıp insani kavramları sorgulatacak kısa ama etkili bir roman ortaya çıkıyor.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Nisan 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dune, evreni değiştiren çocuk...
Bilimkurgu olduğu kadar distopya olarak da tanımlayabileceğimiz romanda yazar, insanlığın her döneminde geçerli olan politik, dini, ticari, ekolojik sorunları okuyucuya aktarmaya çalışmış.

Bir imparatorluk tarafından yönetilen evrende Dune veya Arrakis olarak adlandırılan gezegen, sadece burada çıkarılan çok değerli bir maden nedeniyle ilgi odağı konumundadır. Gezegeni imparatorun izniyle yöneten hanedanlar, bu işten çok büyük kazanç elde etmektedir. Günün birinde imparatorun gezegeni yöneten hanedanı değiştirmesiyle gezegende geri döndürülemez bir kargaşa çıkacaktır.

Yazar, romanda gezegenin yönetimini elde etmek için yapılan gizli kapaklı antlaşmaları, imparatorun kendisinin de dahil olduğu komploları, ihanetleri, siyasi çalkantıları anlatıyor.

Dune Gezegeni'nin yerli halkı olan Fremenler'in yüzyıllar boyunca efsanelerle ve dini mitlerle koşullandırıldıkları kurtarıcılarının ortaya çıkmasıyla gezegendeki iktidar savaşı farklı bir boyut kazanıyor.

Gezegendeki suyun insanların kendi terlerini toplayıp tekrar kullanmalarını gerektirecek kadar az ve değerli olması ile yazar, belki de günümüzde dünyamızda iyice ortaya çıkmaya başlayan su sorununu da öngörmüş oluyor.

Bilimkurgu severlerin ilgiyle okuyabileceği bir roman olmasına rağmen okuyuculara hikayenin burada bitmediğini ve serinin toplam 6 kitaptan oluştuğunu hatırlatmakta fayda var.


"Umut gözlemi bulandırır." (s. 25)

"Zihin bedene emredince beden itaat eder. ama zihin kendi kendine emredince direnişle karşılaşır." (s. 81)

"Bir şeyi tamamen kontrol etmenin yolu, onu yok edebilecek güce sahip olmaktır." (s.614)
Yanıtla
25
4
Destekliyorum  3
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Nisan 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Unutmadan: Belleğe Dair Bir Rehber
'Unutmadan', kendini belleğe dair konulara adamış bir uzmanın okuruna sunduğu yönlendirici bir rehber. Klinik nöropsikolog Anne Unkenstein, bu kitabında hafızaya, hafızanın nasıl çalıştığına, onu nasıl daha verimli kullanabileceğimize dair faydalı bilgileri okuruna aktarıyor. Ayrıca bellek güçlüğü çeken kişilere nasıl yardımcı olabileceğimize de değiniyor. Farkındalık açısından oldukça önemli bir kitap.

İlk olarak kitabın bölümlerinin kullanış ve anlaşılabilirlik bakımından doyurucu olduğunu söylemekte fayda var. 'Unutmadan'; belleğin işleyişini, zamanla nasıl değiştiğini, etkilendiği iç ve dış faktörleri, menopoz döneminden etkilenişini ve ek olarak demansa dair aydınlatıcı noktaları detaylı bir biçimde ele alıyor.

Bu kitabı okurken, daha güçlü ve sağlıklı bir bellek için önce onu anlamakla işe koyuluyorsunuz. Daha sonra çevrenizin ve yaşam tarzınızın belleğinize olan etkilerini keşfederek deyim yerindeyse bir aydınlanma yaşıyorsunuz. Kitapta gündelik hayata katkı sağlayacak ezberleme yöntemleri ve daha sağlam bir bellek için teknikler de yer alıyor. Yine de yalnızca tekniklere odaklanmak yerine yaşam tarzınızı gözden geçirmenize katkı sağlayarak daha bütüncül bir perspektif sunmasıyla benzeri olan kitaplardan ayrılıyor.

Menopoz, demans gibi konularla ilgileniyorsanız içerdiği bilgiler ve kaynakçası ile 'Unutmadan', sizin için doyurucu bir başvuru kitabı olacaktır. Gündelik hayatta size fayda sağlaması ve bilinçlenmek bakımından da okunması gerektiğini düşünüyorum. İçindeki tekniklerle alışverişe listesiz gitmek de mümkün, iş hayatını kolaylaştırmak da. Gelecekte her bakımdan daha sağlıklı bir siz için belleğinizi 'Unutmadan' aracılığıyla tanımaya ve anlamaya ne dersiniz?
Yanıtla
4
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Nisan 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Murûc ez-Zeheb-Altın Bozkırlar
Murûc ez-Zeheb, Bağdatlı Coğrafyacı Mesudî tarafından yazılan bir tarih kitabı olarak bilinir. Eser, dünyanın Adem ile Havva gibi en erken dönemlerinden başlatılarak Abbasiler dönemine kadar yazılmış kapsamlı bir kaynaktır. Elimizdeki Türkçe nüshasında ise kısaca Adem'in yeryüzüne indirilişi ve Nuh Peygamber ve oğulları ile devam ettirilmiştir. İslam tarihi, tarihi coğrafya gibi, hemen hemen XIII. yüzyıla değin uzanan pek çok çalışmalara kılavuzluk eder nitelikte bir çalışma olmakla birlikte, yaşanılan dönem hakkında kayda değer bilgiler vermektedir. Bir de Mesudî'nin sayısı hakkında tartışmalar olan pek çok eseri vardır, fakat eserlerinin içinden yalnızca iki tanesinin günümüze ulaşmış olması, bu eserin kıymetini daha da anlaşılır kılıyor.

Mesudî'nin bu eserinde Orta Asya'nın yanı sıra, Anadolu bölgesi ve tarihte büyük bir yer edinen önemli kentler, yönetim merkezleri ile ilgili bilgiler vermektedir. Eserin Türkçe çevirisi D. Ahsen Batur tarafından, 1965 Beyrut baskısından dilimize tercüme edilmiştir. Çevirmenin de ifadesiyle çalışmanın kimsenin ilgisini çekmeyeceği hususunu öne sürerek eseri özetleyerek çevrildiğini aktarıyor. Bu ifade eser hakkındaki fikrimizi etkiliyor gibi görünüyorsa da, çevirmenin dipnotlarla çalışmayı zenginleştirmiş olması bakış açısını fazlasıyla olumluyor. Eser, metodolojik olarak döneminde yazılmış diğer kaynakları başlangıcına benzer şekilde dünyanın yaratılışı, coğrafi bilgiler klimatolojik aktarımlarının yanında gezip görmüş olduğu İslam coğrafyasını çevreleyen ülkeler ile ilgili geniş coğrafyaya yayılan, pek çok bölge ve bölge halkı ile ilgili kıymetli bilgileri aktarır.

Hava durumlarındaki değişikliklerin insanların ruhi ve ahlaki durumuna da tesir ettiğini ifade ederken, kitabın kaleme alınmasının üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin, okuyucuyu okuduğu andan ve kendinden, bu gibi ilginç konu başlıkları altında farklı bir yolculuğa çıkarıyor. Birbirine bağlı veya değil, fakat denizlerin bile dalgalı ya da durgun olmasıyla ilgili bilgiler veren eser, toplulukların birbirleriyle olan ilişkilerine de değinerek bizlere son derece akıcı bir okuma keyfi sunuyor.
Yanıtla
6
1
Destekliyorum 
Bildir