Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Deri Değiştirmek
"Olmayacak bir yıkımın eşiğindeymişiz gibi / Ya da olanaksız bir şölenin ertesinde..." Evet, tertemiz bir dayak yedim ve geldim. 1 haftadır günlerim şöyle geçiyor, kitabı elime alıyorum, okuyorum ve her 2‑3 sayfada bir Fuentes suratıma bi tane patlatıp "bana bak, burada mısın? Dikkatin hala bende mi? Koptun mu, geri gel, bir şey anlatıyoruz burada!" diye bağırıyor. Uzun zamandır karşılaştığım okurdan en çok efor isteyen kitaplardan biriydi (keşke kendisini uzun zamandır en yoğun çalıştığım hafta okumasaydım, kısmet). Neyse evet, baştan söyleyeyim, sakın ola Fuentes okumaya buradan başlamayınız. Ben sevdim ama sevmesi çok zor bir kitap hakikaten. Fuentes'in daha sonra Terra Nostra'da ve Doğmamış Kristof'ta ustalıkla uygulayacağı epik anlatımın ve mesela Bütün Mutlu Aileler'de yine enfes şekilde kotaracağı çok sesli / koromsu yazımın onlar kadar başarılı olmadığını söylemem gereken ilk denemelerini görüyoruz Deri Değiştirmek'te. Bir nevi bu muazzam eserlerin ayak seslerini duydum okurken, belki biraz da ondan sevdim. Yazar, konuşan kişiyi sizi neredeyse hiç uyarmaksızın durmadan değiştirdiği için hikâyenin takibi epeyce güç. Ana olay aynı 24 saat içinde geçse de aslında 30 yıla yayılan pişmanlıklar, tutkular, suçlar, savaşlarla örülü bir hikâye anlatıyor bize. Sonundaki 100 sayfalık kapanış / yargılama sekansını ben bile fazla postmodern ve deneysel buldum, geri kalan bölümlerden daha çok keyif aldım. İşte böyle. "Bir kenti, benim Prag'ı sevdiğim gibi seversen, sonunda onu senin yarattığına, sen bırakıp giderken de yok olduğuna inanırsın."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Aşk Üzerine
"Olgun aşkı, ham olanından ayıran da budur: Her açıdan daha çok yeğlenir olgun aşk, her insanın doğasında iyinin de kötünün de bulunduğu bilincini taşır, idealleştirmeyi reddeder, kıskançlıktan, maçoluktan ve aşırı tutkudan uzak, cinsel boyutu da olan bir arkadaşlık biçimidir, hoştur, huzur doludur ve karşılıklıdır. Olgunlaşmamış aşk ise (yaşla bir ilgisi yoktur) idealleştirme ile hayal kırıklığı arasında gidip gelir, haz ve güzellik ölümcül bir bunaltıya dönüşebilir, insanın aradığı çözümü sonunda bulduğu duygusuyla, boşlukta kalma hissi at başı gider."

(Buraları aktarırken kafamda vaktiyle çok dinlediğim Jason Mraz şarkısı çalıyor, ne güzel histir çünkü şu: "Lucky I'm in love with my best friend!")

Alain de Botton'un 23 yaşındayken kaleme aldığı ilk kitabı "Aşk Üzerine", 23 yaşında yazılacak kitap değil hakikaten. 23 yaşındayken aşka dair bildiklerimi düşünüyorum da, şu kitaptakilerin 20'de biri etmez. Vallahi saygılar Alain amca.

Bir aşkın doğuşu ve ölüşünü anlatıyor Alain de Botton, uçakta tanışıp aşık olan anlatıcımız ve Chloe'nin ilişkisini dinliyoruz, ancak anlatıcımız aşka dair yazılmış felsefi metinlerden de bolca besleniyor, onlara referanslar vererek öyküyü zenginleştiriyor. Zaten kitap neredeyse aşka dair teorik bir inceleme gibi bölüm bölüm yazılmış, aşkın tüm evrelerini bu öykü üzerinden inceliyor, bir nevi aşkı yapısöküme uğratıyor de Botton.

Ve ne iyi ediyor. Hayatta aşık olmuş olup da şu kitabı yüzünde tanıdık bir gülümsemeyle okumayacak kimse yoktur bence. Elbette her aşk böyle değil ama bir yandan da her aşk böyle - dünyanın en biricik hissettiren duygusunun zaman zaman gerçek bir klişeler öbeği olduğunu hatırlattı bu kitap bana.

Neyi seviyoruz, nasıl, neden seviyoruz ve tam da o sevdiğimiz şeyler nasıl aşkın sonunu getiriyor, öyle güzel anlatmış ki yazar. Her aşkın sonunun başlangıcında gizli olduğu sırrını kucağımıza bırakmış güzelce.

Ben çok sevdim kısacası. Arz ederim!
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Önemi Yok
“Olacak iş değil. Bir evi başka bir ev için terk etmek, biri öldürülmüş gibi üzücü.”

Üçlemesiyle kendisine vurulduğumuz Macar yazar Agota Kristof’un minicik öykü derlemesi Önemi Yok, 90 sayfalık hacminin çok ötesinde bir gücü olan bir kitap. Bu minicik kitabın içinde sahiden minicik öyküler var, kimisi tek sayfa, en uzunu 5-6 sayfalık metinler bunlar. Ama Kristof her zamanki gibi azıcık kelimeyle insana nüfuz etmeyi, kısa ve kesik cümleleriyle tekinsiz, huzursuz bir his yaratmayı başarıyor.

Takdir edersiniz ki hiçbiri neşeli değil bu öykülerin. Kristof’un zorlu hayatının izlerini görmek mümkün her birinde. Hayatın, siyasetin, göçlerin, çalışma koşullarının, terk edilmişliğin biçimlendirdiği zorlu hayatlar anlatıyor öyküler. Hafıza ve yalnızlık da, her zamanki gibi yazarın ana izlekleri.

Herhalde bu kitabı tanımlamak için en doğru sözcük “karanlık” olur. Kristof insan ruhunun karanlıklarına bakmayı sahiden müthiş beceriyor. Bu halleriyle de çok etkileyici olsalar da, bazı öykülerin biraz daha uzun olmasını arzu ederdim, potansiyelleri çok yüksek çünkü.

Şu alıntıyla bitireyim: “Kimse konuşmuyordu, sen de konuşmuyordum. Artık konuşmak istemiyordun, bir şey hatırlamak istiyordun yalnızca ama ne olduğunu bilmiyordun. Hatırlanacak bir şey yoktu. Hatıralarını, gençliğini, gücünü kuvvetini, hayatını - fabrika hepsini almıştı. Sana sadece yorgunluğu, kırk yıllık çalışma hayatının öldürücü yorgunluğunu bıraktı.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Şafakta Ayrılık
“Okuyacağınız bu roman, ne kadar çok sevdiğimi ancak yazmaya başlayınca anladığım ülkem için duyduğum giderilememiş hasretin ve derin acının belgesidir.”

Arjantinli yazar Gloria Lise’nin “Arjantin’in Kirli Savaşına Dair Bir Roman” alt başlığını taşıyan kitabı Şafakta Ayrılık’a dair beklentilerim büyüktü, biraz hayal kırıklığına uğradığımı söylemem lazım. 24 Mart 1976’da Arjantin’de bir darbe oluyor, yazar aynı gün 15 yaşına basıyor. Hayatının geri kalanı boyunca doğum günlerini o darbenin karanlık hatırası altında kutlamak zorunda kalmış ve nihayetinde ortaya tam olarak aynı günde başlayan bu roman çıkmış.

Sevgilisi işçi hareketinin liderlerinden biri olan ve o gün öldürülen Berta adında bir genç kadının şehirden kaçışıyla başlıyor anlatı. Berta taşraya, annesinin hiç tanımadığı ailesinin yanına gidiyor, bir yandan hayatta kalmaya çalışıyor, bir yandan geride bıraktığı arkadaşlarının ölüm haberlerini alıp, ortadan kaybolan 30.000 insanın hikâyelerini bölük pörçük de olsa duydukça hissettiği vicdani yükle boğuşuyor, bir yandan da bu hiç tanımadığı insanların yanında kendine dair bir sürü yeni şey öğreniyor; ülkesiyle, dünyayla, kendiyle ilişkisi değişiyor, dönüşüyor.

Roman yayınlandığında Arjantin’de büyük bir teveccühle karşılanmış, yaşadıkları kanlı dönemin bireysel acılarıyla yüzleşmelerine aracı olduğu, en apolitiğinden en aktivistine herkesi yaralayan bu dehşete dair çok şey söylediği için bunu anlayabiliyorum; ancak bu iyi bir roman mı derseniz, bence değil. Çok iyi yazılmış kısımları olmakla beraber bence teknik açıdan problemli bir metin; çok sayıda karakter var, çoğu bir an görünüp sonra kayboluyor, baş kahramanımız Berta dahil kimseyle doğru düzgün ilişki kuramıyoruz, ne bireylerin hikâyeleri derinleşiyor ne arkada sürüp giden dehşete dair doğru düzgün bilgi edinebiliyoruz, böyle bir tuhaf, her şeyden biraz gibi bir şekilde akıyor ve zaten de incecik olduğundan bitiveriyor.

Vahşeti hiç tasvir etmeden de okurun içinde hissetmesini sağlayabilirsiniz, bunu çok iyi beceren kitaplar okudum, sanırım Gloria Lise de bunu denemiş ama bence olamamış, bana nüfuz edemedi maalesef.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Geber Aşkım
"Öğle yemeğinden beri tuvalete gitmek istiyorum ama anne olmaktan başka bir şey yapmak imkansız. Ağlayıp duruyor üstelik, ağlıyor, ağlıyor ve ağlıyor, aklımı oynatacağım. Anneyim ben, nokta. Pişmanım esasında ama bunu söyleyemem bile."

Hayatımda okuduğum en sert metinlerden biriydi Ariana Harwicz'in "Geber Aşkım"ı. 2018'de Booker Ödülü'nün uzun listesine seçilen kitap hakikaten çok ama çok ürkütücü: her cümlesine şiddet sinmiş o ağulu metinlerden biri bu. Ariana Harwicz Arjantinli bir genç yazar, Çağdaş Arjantin edebiyatıyla ilişkimi daha da derinleştirme hevesim çerçevesinde tanıştım kendisiyle. Çerçeve bu olunca tabii aklıma hemen Samanta Schweblin geliyor ve izninizle kıyaslıyorum; sanırım şöyle diyebilirim: sürekli "tekinsiz" diyip durduğum Schweblin metinleri, bunun yanında çocuklara uyku öncesi masalları gibi kalıyor.

Arka kapak Clarice Lispector ve Sylvia Plath'ın edebi izlerini takip ettiğini söylüyor yazarın; doğru. Metinde sık sık geçen Virginia Woolf göndermelerini de bence eklemeli, anlatıcının durmaksızın deliliğin sınırlarında gezme (ve zaman zaman o sınırı aşma), içine düştüğü derin depresyonda debelenme halini Woolf ile özdeşleştirmesi anlaşılır. Ben biraz da Elfriede Jelinek ve Ingeborg Bachmann havası sezdim ki yani bu saydığım isimlere aşinaysanız zaten nasıl vahşi bir metin olduğu kafanızda canlanmıştır.

Ben anne değilim, anne olma arzusu hiç duymadım, bu fikri kafamda pek çevirmedim de bugüne dek. Dolayısıyla daha mesafeli bir yerden yorumlayabiliyorum - ama anne olan (ve özellikle doğum sonrası depresyonu yaşamış) genç kadınlar acaba bu çırılçıplak metni okurken ne hissederler merak etmiyor değilim. Anneliğin içine hapsolmuş bir kadını dinliyoruz kitap boyunca, o hapisten çıkmaya çalışıyor, ruhsal ve fiziksel arzularını neredeyse vahşi hayvanlar gibi şiddetle dışa vuruyor, dişliyor, yırtıyor, parçalıyor çıkışı bulmak için.

Ailenin kutsallığını, ışıltılı annelik ideasını, sadakate dair mitleri çok rahatsız edici biçimde yerle bir eden bir metin. Sevdim ya da sevmedim diyemeyeceğim kadar kafamı karıştırdı. Ama çok çok kuvvetli olduğunu söyleyebilirim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Zor Işık
"O olay beni elbette ki hâlâ kahrediyor ve bana sigara içirtip beni biraz yatıp uyumaya zorluyor, zira çok acı bir deneyimdi, ama yaşanan korkunçluğun derinliği ne olursa olsun mutluluk daima, ya da neredeyse daima, tıpkı suyun içindeki bir tahta parçası gibi yüzeye çıkıyor."

Ah, ne tanıdık. Tomas Gonzalez’in “Zor Işık”ı nefesimi kesti, tahminimin ötesinde zorladı beni. Hayattaki kimi formatif tecrübelerimizi anımsatan metinler her zaman çok başka biçimde sarsıyor, benim için de ölüme, yasa ve hastalığa dair okumak zannediyorum her zaman epeyce zorlu olacak.

Trafik kazası sonucu felçli kalmış ve çektiği korkunç ağrılar nedeniyle ötenaziyle hayatına son vermeye karar vermiş Jacobo'nun öyküsünü, babası ressam David'in ağzından dinliyoruz Kolombiyalı yazar Tomas Gonzalez'in bu eserinde. David, olayın üzerinden 19 yıl geçtikten sonra yazıyor, hem olaya, hem hayatına bakıyor, bir yandan yaşlanmak fikrinin içine yerleşmeye, görme yetisini yavaş yavaş yitirmekte oluşunun onu sürüklediği garip ışıklarla bezeli dünyaya alışmaya çalışıyor. (Kitabın ismi bu yüzden "Zor Işık" ve bir ressam için ışığı yitirmenin anlamı şüphesiz ki çok başka.)

Sakin, yalın, çok incelikli bir metin bu. Asıl söylemek istediği bu olmasa da bana kalan zamanın sonsuz öznelliğini anımsamak oldu. Yavaşlığın ve hızın göreceliliği, biricikliği. Bitmeyen bazı geceler. Umudun her şeyden ve herkesten daha geç, en son ölen şey olmasındaki büyük korumacılık ve aynı ölçüdeki büyük tuzak. Aşkın, arzunun, sevginin, neşenin yeşermenin yollarını bulmalarındaki o hayranlık uyandırıcı mukavemet. Ve tabii hatırlamak. Kimi zaman bir büyük kurtarıcı olabilen hatırlamak eylemi.

Çok güzel, çok güçlü, çok özel bir kitap okudum. İyi ki okudum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yedi Gece
"O Borges külliyatı artık bitecek" adlı şahsi projem kapsamında Borges okumaya devam ediyorum. Normalde bir yazarı okumaya nereden başlamak gerektiği sorusunu tüm külliyatı tamamlamadan yanıtlamıyorum ama sanki Borges'e Yedi Gece'den başlanabilir gibi hissediyorum çünkü hem Borges'e dair her şey var, hem de aslında konuşmalarının yazıya dökülmüş hali olduğu için, yazılı denemelerine göre çok daha basit ve kolay metinler bunlar.

Kitap, Borges'in çeşitli konularda verdiği küçük konferansların metinlerinden oluşuyor. Borges evrenine girdiğinizde karşınıza neler çıkacağına dair bir 101 gibi sahiden; bol bol etimoloji, çokça kavramsal tartışma, elbette ki Dante, Shakespeare ve Binbir Gece Masalları, birazcık şiir tekniği, okumanın dinamikleri, mitler, mitoloji ve mistisizm... Diğer kitaplarında insana kendini zekasız hissettirecek denli derinleştirdiği konuları burada daha yüzeysel ve yalın şekilde anlatıyor, tam da bu nedenle iyi bir başlangıç kitabı olabileceğini düşünüyorum.

Ben çok çok sevdim. Şu leziz ve uzun alıntıyı da ekleyeyim: "Emerson bir kütüphanenin çok sayıda büyülenmiş ruhun bulunduğu sihirli bir kabin olduğunu söylemişti. O ruhlar biz çağırdığımızda uyanırlar; bir kitabın kapağını açmadığımız sürece, bu kitap kelimenin tam anlamıyla, geometrik boyutlara sahip bir cilttir, diğer nesneler gibi herhangi bir nesnedir. Biz onun kapağını açınca, kitap okuruyla buluşunca, estetik olgu gerçekleşir. Hatta şunu da eklemekte fayda var ki, aynı kitap aynı okur için bile değişir, zira biz değişiriz, zira biz dünkü insanın bugünkü insan olmadığını ve bugünkü insanın yarınki insan da olmayacağını söylemiş olan Herakleitos'un nehriyiz. Sürekli değişiriz ve şunu belirtmek de mümkündür ki bir kitabın her okuması, her yeniden okuması, bu yeniden okumanın her hatırlanışı metni yeniler. Bu yüzden metin de Herakleitos'un değişen nehridir."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Katran Bebek
"O bir insan, beyaz bir adam değil. Beni okuttu o."

Bu sene başıma gelen en iyi şeylerden biri oldu Toni Morrison ile -geç de olsa- tanışmak. En kült kitaplarına yavaş yavaş varmak istediğim için biraz çeperde geziniyorum, farkındayım, hoşuma gidiyor böyle biraz ürkek davranmak. Sevilen'e, En Mavi Göz'e filan ulaştığımda Morrison'ı biraz tanıyor olmak istiyorum, ondan.

En popüler romanlarından biri olmayan Katran Bebek ile de bu amaç doğrultusunda buluştum ve bu kitabını da çok sevdim. Ne kadar katmanlı bir roman - ne kadar iyi örülmüş, ne kadar iyi sökülmüş, karakterler ne kadar iyi yazılmış. Korkuyu tarif etmek için birden fazla kez kullandığı "gümüş ayakları üstünde dörtnala koşan küçük, kara köpekler" tanımlaması - anlattığı gerilimi nasıl güçlendiren, nasıl kuvvetli bir imgedir o!

Kitap; yaşlılığını karısı Margaret ile beraber izbe bir adada geçiren zengin -ve beyaz- Valerian ile yıllardır onlara hizmet eden -siyah- karı-koca Sydney ve Ondine'in öyküsüyle başlıyor. Sonra anlatıya hizmetkâr çiftin yeğeni Jadine ile kanun kaçağı bir adam giriyor ve öyküye yepyeni katmanlar ekleniyor.

Irkçılık, Morrison'ın tüm kitaplarında olduğu gibi bu anlatıda da başrolde. Fakat Morrison'ı Morrison yapan bence ırkçılığın binbir biçimini ele alabilme kabiliyeti. Siyahların siyahları maruz bıraktığı ırkçılık da var örneğin bu kitapta. İşin içine sınıfı, toplumsal cinsiyet dinamiklerini ve gündelik iktidar pratiklerini de soktuğu için (ki bunları neredeyse her romanında ve hep büyük bir beceriyle yapıyor) konu hiçbir zaman bildiğimiz anlamda ırkçılık olmuyor, asla tek boyutlu kalmıyor. Katran Bebek de öyle. Bu çatının içine bir de aşk, annelik, yaşlılık gibi temalar giriyor, bunların hepsini birbiriyle öyle güzel dans ettiriyor ki. Böyle büyük konuları didaktikleşmeden, yormadan, insanın içine içine işleyerek anlatabilmek... Çok acayip bir kabiliyet sahiden.

Sırf herkesin masada oturduğu, öykünün büyük sırrının ortaya çıktığı o muazzam Noel yemeği bölümü için bile okunur bu kitap. 25 yıllık bir sırrı; o sır ifşa olurken ortaya saçılan ondan çok daha eski ve karakterlerin içlerine işlemiş suçları, günahları, ezberleri yazma biçimi... Üf yani. Okuyunuz.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yaralı Dostlarımıza
"Nereden geldiğini tahmin edemediği Arapça haykırışlar, tezahüratlar, sloganlar etrafını sarıyor. Hapishane onunla gurur duyuyor. Şakakları uğulduyor. Yaşasın Cezayir! Gardiyanlar birdenbire, panikle değilse de baş dönmesiyle sarsılmış görünüyorlar; mahkûmlar her ne kadar kilit altında olsalar da varlıkları etrafı kaplıyor, umutları kapıların demirlerini kırıyor. Bir yüreği engelleyebilecek hiçbir devlet yoktur. Hayaller, onun aklını kemirir."

1984 doğumlu Fransız yazar Joseph Andras'ın -rekabet ve yarışmanın edebiyat kültüründe yeri olmaması gerektiğine inandığını belirterek reddettiği- Goncourt Ödülü'ne layık görülen ilk romanı "Yaralı Dostlarımıza", 1954-1962 arasında Cezayir'de süren savaş döneminde giyotine gönderilen tek Fransız vatandaşı olan Fernand Iveton'un öyküsünü anlatıyor.

Can kaybı olmayacak şekilde, boş bir alana sadece Fransa'nın baskıcı politikalarına karşı dikkat çekmek üzere bir bomba yerleştirmeye çalışırken yakalanan, üstelik bomba patlamamasına ve kimse ölmemesine rağmen idam edilen bir insanın öyküsü bu. Zamanın ruhunun; çıldırmış, kurban isteyen bir toplumsal histerinin öldürdüğü binlerce insandan bir diğeri dünya tarihinde.

Andras; Iveton'un yakalanıp işkence görmesi, hapse atılması, tek günlük bir mahkemeyle hüküm giymesi ve idam edilmesine kadar geçen son 6 ayına odaklanırken, zaman zaman flashbacklerle gençliğine, karısıyla tanışmasına, çocukluğuna da götürüyor bizi. Yazarın dili oldukça mesafeli, ancak bu mesafede epey sağlam bir teknik hakimiyet de var: hiçbir ajistasyona bulaşmadan bu trajik mevzuyu içinizde hissetmenizi sağlamayı beceriyor yazar.

Aktivizmin sınırları nelerdir, savaşçıyı/kahramanı teröristten ayıran çizgi nerede çekilir, adalet sadece hukuki bir kavram mıdır, toplumlar nasıl kolektif çılgınlıklara kapılıp adalete tuzaklar kurar... Alttan alta bu soruları soran bir metin bu.

"Halkı devletten korumak için girişilen bir kahramanlık öyküsü" olması itibariyle aklıma Norman Ohler'in Harro ile Libertas'ını getirdi, yeri gelmişken onu da anayım. "Yaralı Dostlarımıza" bence onun kadar iyi bir kitap olmamakla beraber, benzer hislerle okudum. Kısa ama güçlü, epey çarpıcı bir metin.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Körler Kıssası
"Neden, diye soruyoruz, resmimizi yapması gerekiyor ki, var olmamız yetmiyor mu?"

Jaguar'ın Prospero Kitaplığı serisini daha önce burada çok övdüm (bir kere Soğuk Deri ile başladı o seri, daha ne olsun!), genelde hiç üzmez, yine öyle oldu. Serinin isminin geldiği yere de ayrı bayılıyorum: "Shakespeare’in Fırtına’sında Prospero, kızıyla birlikte on iki yıl yaşamak zorunda kaldığı adadan ayrılırken sihirli asasını ve kitaplarını gömer. Prospero’nun kayıp kitaplarından mahrum kalan insanlığın kendi rüyalarını (ütopya), kâbuslarını (distopya), hayallerini (fantastik) ve geleceğini (bilimkurgu) yazmaktan başka çaresi kalmamıştır artık." Dizi işte bu 4 türde yazılmış kitaplardan oluşuyor.

Alman yazar Gert Hoffman'ın "Körler Kıssası" eseri, serinin son kitabı. Çok enteresan bir kitap bu: Belçikalı ressam Pieter Brugel'in meşhur tablosu "Körler Kıssası"nda görünen körlerin ağzından yazılmış. Tabloda yer alan körlerin hikâyesini kurguluyor Hoffman: bir tabloyu harekete geçirip ondan bir roman yaratma fikri ne müthiş. Her ne kadar söz konusu tablo başka bir şehirde de olsa, içinde çokça Bruegel barındıran bir şehirde okumayı seçtim bu kitabı, iyi ki de öyle yaptım; Bruegel'e bu kitabı okuduktan sonra bakmak bambaşka bir haz verdi. (Fotoğrafta da görüyorsunuz - tablo Bruegel’in “Karda Avcılar” tablosu.)

Bakmak dedim - bu kitabın meselesi tam da bu. Bakmak ve görmek. Bakmayı ve/veya görmeyi tercih ettiklerimiz, kafamızı çevirdiklerimiz, bakıp da görmediklerimiz. Körlerin ağzından yazılmış kolektif, tuhaf, çok kuvvetli bir metin; biraz epik, biraz lirik.

Kitabın her yerine sinmiş olan ötekileştirme meselesi var bir de... Orta Çağ'da körlüğün Tanrı tarafından verilmiş bir ceza olarak görülmesi sebebiyle bu insanlara köy halkı tarafından yapılan muamelenin acımasızlığı, bunun herkes tarafından normalleştirilmiş olması... Ve tabii ayrımcılığın hala ve hala toplumlarımızın içindeki yerleşik pozisyonu. 500 sene öncede geçen bu kısa öyküde günümüze dair de düşünecek çok şey var.

Ezcümle, ben çok sevdim.

"İnsan bu kadar az şey hatırlarken yaşıyor sayılır mı acaba?"
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir