Onaylı Yorumlar

Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ekim 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Balıkçı ve Oğlu
“Çocukları ölmüş ailelerin birbirinin yüzünde gördükleri acı tanıklığın çekingenliği aralarında asılı kaldı, onları uzaklaştırdı.”

Zülfü Livaneli’nin son kitabı “Balıkçı ve Oğlu”nu elime geçer geçmez bitirdim. Ernest Hemingway’in “Yaşlı Adam ve Deniz” kitabından bir alıntıyla başlıyor, kitabın birkaç bölümünde de oradaki sahnelere göndermeler yer alıyor. Bu beni kitaba çeken ince bir detaydı. Balıkçı ve Oğlu, göçmenlere, denizlerin birbirinden ayırdıklarına, ölüme ve yeniden başlamaya uzanan bir örgüye sahip. Mustafa ve Mesude’nin hayatına odaklanırken, kayıplarını, biricik çocuklarının üzerlerinde bıraktığı yıkıcı etkiyi hissedebiliyoruz. Kendi aralarındaki iletişimsizlik üst boyutlara yükseliyor ve müthiş bir çıkmazın sınırlarında dolaşıyoruz. Mustafa, balık için çıktığı denizde kendiyle yüzleştiği bir an, muhtemelen göçmen olduğunu düşündüğü insanların cansız bedenlerini görüyor. Ama onun tam anlamıyla çakılmasına neden olan, şişme ve küçük bir botun içinde cansız duran bebeği görmesi oluyor. Öldüğünü düşündüğü o bebek, Mustafa ve Mesude’nin hayatına doğru yola çıkarken, beraberinde de zor bir sınavı getiriyor. Yaşamın doğru ve yanlış olarak kabul ettikleri, mahalle baskısı, insanların sorguları ve vicdan…

Livaneli’nin dili ustaca kullanışını, gündelik yaşamın zorlu yollarında incelikle dolaşmasını seviyorum. Fakat bu kitapta, adını tam olarak koyamadığım bir bitmemişlik, aniden yol değiştirmeye neden olacak bir fren hissettiğimi söylemeliyim. Aniden durduk ve indik. Ya hikâyenin ötesi?
Yanıtla
24
22
Destekliyorum  4
Bildir
Yanıtları Göster
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
25 Ekim 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Filozofça Düşünmek
“Kim olursa olsun ve nerede yaşarsa yaşasın her insanı ilgilendiren bir şey var mıdır? Evet, bütün insanların üzerinde düşünmesi gereken sorular vardır.” (s.20)

15. yaş gününü kutlamaya hazırlanan Sofie, bir gün posta kutusunda “Kimsin sen?” yazılı bir not bulur. Böylelikle, ilk felsefe sorusunu alan Sofie’nin felsefe eğitimi başlamış olur. Kim olduğunu düşünmeye başlayan Sofie, art arda hem sorular hem de felsefe tarihini anlatan mektuplar almaya başlar.

“Perde açılıyor Sofie! Düşünce tarihi çok perdeli dramadan ibaret.” (s.74)

Felsefe hocası olan Alberto Knox, başlarda mektuplarla ve video kayıtlarıyla sonraları anlattığı çağa uygun mekânlarda Sofie ile bire bir görüşerek, ilk doğa filozoflarından çağımıza kadarki 3000 yıllık felsefe tarihini sırasıyla bizlere aktarıyor. Burada dikkatimi çeken yerlerden biri de Yunan filozoflarından Roma’ya, oradan Avrupa’ya giden Batı felsefe tarihinin ele alınmış olmasıydı. Doğu felsefesine, “İki Kültür” başlığında kısaca değinilmiştir.

Benim için felsefe tarihini tekrar açısından iyi bir okuma oldu. Felsefeye ilgiliyseniz bu kitapla birlikte, sizin de kendinize yakın bulduğunuz düşünceler ve filozoflarla ilgili araştırma yapma isteğiniz oluşabilir. Her ne kadar felsefe zorlu bir alan olarak görünse de, yazar felsefe tarihini roman kurgusu içinde merak uyandırıcı bir şekilde işlemeyi başarmıştır.
Yanıtla
37
6
Destekliyorum  11
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
22 Ekim 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ali Ahmetbeyoğlu - Attila ve Hunları
Ali Ahmetbeyoğlu hocamız “Hun Tarihi Çalışmaları” konusunda ülkemizin önemli ve sayılı isimlerinden biridir. Zira bu alan, tarihçilik anlamında; bilhassa da Türk akademisi nezdinde, henüz emekleme aşamasında olduğundan ne yazık ki çalışma zenginliğine sahip olmadığımızı belirtmeliyiz. Gerçi bu durum yalnızca ülkemize özgü bir problem de değildir. Avrupa’da yüzlerce yıldır “Geç Roma Tarihi” ya da “Erken Orta Çağ” çalışmaları (yüzlerce yıl olmadıysa da “Geç Antik Çağ” çalışmalarını da bu gruba dâhil edebiliriz) yürütülüyor olsa da, genellikle bu çalışmalarda “Hun” konusu ekseriyetle ya teğet geçilmiştir ya da birkaç paragraftan öteye geçememiştir. Sadece bu ve benzeri bazı problemler dahi elimizdeki, görece kısa bir giriş olarak değerlendirilebilecek, kitabın önemini kavramak için yeterlidir.

Kitabın içerik kısmına gelecek olursak; Önsöz, Giriş, Kaynakça ve Dizin hariç toplamda üç bölümden oluştuğunu söyleyebiliriz. Bu bölümler: Avrupa Hunlarının Kökeni ve İlk Faaliyetleri (s.11-34), Hunların Başbuğu, Romalıların Efendisi, Tanrının Kırbacı: Attila (s.35-68), Avrupa Hunlarının Sonu ve Mirası (s.69-120) şeklinde devam etmektedir.

Birinci bölümde (s.11-34); Hunların kökenine dair, Latince ve Yunanca yazılmış genel tarihlerin/kronografyaların tanıklığında, Türk ve Avrasya akademilerinin perspektifini yansıtan, iyi bir anlatı sunulmuştur. Kitap her ne kadar kısa bir giriş olarak tasarlanmışsa da klasik metinlere bolca yer verilmiş olması son derece önemlidir. Ancak bu noktada kesinliği belli olmayan ve bir hayli tartışmalı olan bazı konuların (Strabon ve Plinius’da geçen “Phuni” isimli halkın Hunlar ile bağdaştırılması yahut Ptolemaios’da “Hunlara” dair kayıtların varlığı meselesi gibi, s.13) olduğunu da söylememiz gerekir. Ayrıca bir başka mesele olarak “Asya Hunları” ve “Avrupa Hunları” konusuna değinmemiz gerekir. Tarihte “Avrupa Hunları” adlı siyasi bir teşekkül hiçbir zaman var olmamıştır. Bu isimlendirme mevzuu, kanaatimce, aslında ismi “Roma” olan devletin “Aydınlanma dönemi” düşünürleri tarafından “Bizans” olarak adlandırılmasına benzemektedir (bu benzetme sadece adlandırma konusuna ithafen yapılmıştır elbette gerekçeler farklıdır) ve daha çok epistemolojik bir tercih gibi gözükmektedir. J. D. Guignes’dan beri süregelen bu tartışmaya burada değinmeye gerek yok ancak “Hiung-nular” ile “Hunların” aynılığı meselesinin de tartışmalı olduğunu ve çözümün kurulan taraflı paradigmalardan öteye geçemediğini belirtelim. Konumuza tekrar dönecek olursak, köken konusundan hemen sonra ise Hunların tarih sahnesine çıkışları, göçleri ve faaliyetlerine değinilmiştir. Bu noktada referans kaynaklarının Ammianus Marcellinius, Olympiodoros, Priskos, Zosimos ve Iordanes olması anlatının güçlü noktalarındandır. Bölüm Rua’nın ölümüyle (s.30) sona ermiştir.

İkinci bölüm (s.35-68); Attila’nın tarih sahnesine çıkışı ve ismi hakkındaki tartışmalar ile başlamaktadır. Özellikle isim konusunda birçok önemli bilim insanının görüşlerine yer verilmiş olması (s.35), okuyucu için, son derece kıymetlidir. Rua döneminde başlayan “Margus” görüşmelerinin (s.36) Attila tarafından neticelendirilmesinden sonra “Aetius” hakkında da bilgiler sunulmuştur. Bölümün devamında; Attila’nın Doğu Roma üzerine kurduğu siyaset (s.41), Balkan seferleri (s.43-7), imparator ve hadım Chrysaphius’un Attila’ya suikast girişimi ve Priskos’un dahil olduğu elçi heyetinin Attila’ya doğru yola çıkması (s.47-9), Batı Roma ile münasebetler (s. 49-53), Campus Mauriacus (Catalaunum olarak da bilinir) Savaşı (s.53-63) ve Attila’nın ölümü (s. 63-8) ile bölüm sonlandırılmıştır. Birinci bölümde olduğu gibi bu bölümde de Latin ve Yunan kaynaklarından beslenilmiş ve hatta Campus Mauriacus Savaşı hakkında bazı arkeolojik verilerin (s. 57) kullanılmasıyla son derece güçlendirilmiştir.

Üçüncü bölüm (s.69-120); bölüme giriş yapmadan hemen önce Hunlara dair arkeolojik materyalin bulunduğu mekânlar ile Hunların muhtemel sınırlarını gösteren bir haritanın sunulduğunu söyleyelim. Bu bölümde; Attila’nın ölümünden sonra oğulları arasındaki kavgalar ile oğullarının Roma (ve diğerleri) ile mücadeleleri yahut faaliyetlerinin konu edilmesi (s. 71-6), Bulgarların oluşumu konusunda İrnek ve dolayısıyla Hunların rolü (s. 76-8), Avrupa destanlarında Attila simgesi (s.78-88) ve Hun teşekkülünün siyasi, idari, askeri ve sosyal yapıları (s. 88-120) hakkında bilgiler bulunabileceğini söyleyebiliriz. Ayrıca bölümün sonunda Hun arkeolojisi ve buluntular hakkında da küçük bir giriş yapılmış, bazı buluntular görseller eşliğinde istifademize sunulmuştur.

Sonuç olarak kitabı faydalı bulduğumu, derinlemesine okuma yapmak isteyenler ya da meraklı kimseler için iyi bir başlangıç olarak değerlendirilebileceğini söyleyebilirim. Kitabın sonuna eklenen “Kaynakça” ile sonraki okumalara yönlendirilmesi ile “Dizin” bölümünün eklenmesi kitabı son derece efektif bir hâle getirmiş. Elbette kitapta dipnotların olmaması okuyucu için bir zorluk olabilir fakat kitabın “bilgi serisinden” çıktığını ve muhtevası gereği bunun doğal olduğu unutulmamalıdır. Birinci bölümde işaret ettiğim bazı tartışmalı meseleler için farklı isimler ile (Otto J. Maenchen-Helfen, E. A. Thompson, C. Kelly, Gumilöv, Hyun Jin Kim, G. Nemeth, O. Pritsak, L. Rasonyi vb) karşılaştırmalı okunursa okuyucu bu soru işaretleri hakkında daha fazla bilgiye sahip olabilir. Bunlar haricinde baskı ve kağıt kalitesi son derece iyi anlatım ise akıcıdır. Selenge Yayınları’nı, son dönemlerde ortaya koyduğu tüm işler için, kutlamak gerekir. Gerçekten harika bir ekip oluşturdular, çok önemli kitapları bizlerle buluşturuyorlar ve anlaşılan buluşturmaya da devam edecekler. Teşekkür ediyoruz!

Herkese bol kitaplı, sağlıklı günler!
Yanıtla
7
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
21 Ekim 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Huzur: Tanpınar’dan İşitsel Bir Şölen
Huzur; aşkın, yaşamın, ölümün, algıların ve duyguların romanı. En çok da işitmenin. Yer yer müzik ile, şiir ile akıyor; gerçekçi diyalogları insanı derinden etkiliyor. Değişimi, gelenekseli ve çağdaşı hayatın her alanında, her detayında sorgulamayı vadediyor.

Bu roman boyunca okur, Mümtaz’ın yanı başında yaşama dair araştırmalar yapıyor farkında olmadan. Roman, geçmişe yahut belirsiz geleceğin ihtimallerine takılmaktan anı kaçıran insanı bütünüyle özetliyor. Kaygıya ve kafasında kurmaya meyilli olan Mümtaz, bir de Nuran ile yaşadığı aşk ile iyice derinleşen ve anlaşılmayı bekleyen bir karakter oluyor. Öyle ki Mümtaz’ın karakter olarak yoğunluğu bence çok ağır basıyor, kendisini çok hassas ve gerçekçi buldum. Tüm bunların yanı sıra “Huzur”da zaman; bireysel düzlemde yaşanan her şeyin ucunun topluma, dünyaya dair her detayın bireye dokunacağının bir kanıtı olarak akmaya devam ediyor.

Okurken zaman zaman dağıldığım olsa da (ki bu noktada Huzur’un Tanzimat dönemi romanlarını anımsattığını söylemeden geçemeyeceğim); hikaye, belirli dönemeçlerde beni yine merkezine çekerek doğal akışında ilerledi. Genel olarak huzursuz bir metin. Üzerine tezler ve kitaplar yazılmayı hak ettiği ortada.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ı yazdığı dilden okumanın heyecanı ve hazzı benim için tarifsiz. Bana göre kendisi kültürel bakımdan inanılmaz birikimli bir romancı olmakla birlikte, bu birikimi okurun gözüne asla sokmadığı için ayrıca takdir edilmesi gereken bir yazarımız.

Bu roman ile dönemin İstanbul’unu, bir de Mümtaz’a eşlik ederek yaşamanızı diliyorum.
Yanıtla
27
5
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
21 Ekim 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dünya Masalları Serisini değerlendirmeye "Kızılderili Masalları" ile başlayalım...
“Bir kızılderili hiçbir zaman acelesi varmış gibi görünemezdi.” Kitap, kızılderililerin özelliklerinden bize ilkin yansıttığı sabır ve sükunetin, okurun da ihtiyaç duyacağı erdemlerden biri olacağını hissettirerek başlıyor. Çerçeve metin, kızılderililer arasında yaşayan bir “solukbenizli” ailesinin çocuklarının kızılderili bakıcısı Mary'nin çocuklarla yaşadıklarını ve yeri geldiğinde anlattığı masalları kapsıyor. Bu bakıcı, şikayet ve cezalandırmaya karşı, olumlu yaklaşıma dayalı kendince bir disiplin anlayışı olan ve bundan taviz vermeyen bir kızılderili. Sorunları konuşarak çözmeyi hedefliyor; bunu başaramadığı zamanlarda ise sadece uzaklaşıyor. Çocuklar onun masallarını beğenmediklerinde veya yetersiz bulduklarında kabilenin ihtiyar masalcılarına başvuruyor ve daha eski masalların peşine düşüyorlar. Masalcıları kızıştırmaktan keyif aldıkları da söylenebilir. Kitabın kahramanı olan aile, kitabın yazarı metodist misyoner bir öğretmen olan Egerton R. Young'ın ailesinin bir yansıması. Dolayısıyla kızılderili masallarını bir kızılderili yazardan değil de hayatının bir kısmını onların bölgesinde geçirmiş, masalları Büyük Şef Canoe'den dinleyip derlemiş bir beyazdan okuduğumuzu bilelim.

Masallarda doğadan esinle oluşturulan imgeler insan davranışlarıyla ve sonuçlarıyla örtüştürülüyor. Pasaklıların insanlara sivrisineklerin musallat olmasına sebep olması, dedikoducuların sürekli sallanan ve sesi kesilmeyen kavak ağaçlarına dönüştürülerek cezalandırılması, rakunların kuyruklarındaki halkaların, yalıçapkınlarının göğüslerindeki lekelerin işledikleri suçlarla ilişkilendirilmesi gibi... Tanrı temsilcilerinin yaşlı bir dilenci olup ziyarete gelerek insanların merhametini test etmesi gibi uzak olmadığımız kişileştirmelere de rastlıyoruz.

Masallar doğaüstü söylemlere ve mitolojik öğelere başvururken çerçeve metinde doğrudan hayattan ve doğadan alınma öğretici örnekler de mevcut. Doğayla barışık, doğaya saygıda en yüksek inceliklere sahip kızılderililik algısı bu kitapta baskın değil. Aksi hareketlerinden, doğaya, eşine ve çocuklarına yeteri kadar değer vermeyen kızılderililerden de bahsediliyor ve bunlarla ilgili ağır yaptırımlar yerine çekimserliğin görüldüğü masal bile var. Erdem odaklı bir anlatıdan ziyade varoluşu anlamlandırmaya çalışan bir mitolojiye daha yakın bir eser. Güllerin dikenlenmesi, tavşanların gözlerinin güçlenmesi ve tüylerinin kışın beyazlaması, yılanlara çıngırak verilmesi, volverinin cüssesinin değişmesi, çekirgelerin tütün kokması gibi oluşumlar sebeplendiriliyor. Nuh tufanı benzeri bir tufan hikayesi mevcut ve bu da aynı özellikte. Bazı erdem masallarının doğadaki izlerle bağdaştırılması, dinleyenin hafızasında yer etmeyi, o izi her gördüğünde masalı ve ilgili erdemi hatırlamasını hedefliyor. Masalların ana kahramanı olan mitolojik Nanahboozhoo karakteri, insan üstü güçlere ama aynı zamanda insanî zaaflara da sahip biri. Yardım ederken sinirine hakim olamamak, adaleti sağlarken hileye ve hırsızlığa başvurmak gibi huyları var. Yazar onun bariz hatalarını dinleyici çocukların kabullenmeyişiyle yumuşatmış.

“Salt Okur”un Dünya Masalları Serisi kitaplarını yorumlamaya bu kitaptan başlamış oldum. Diğerlerini de incelemeye çalışacağım. Kültürler arasındaki farkları yakalamanın dünyayı ve yabancıları anlamada insana çok şey kattığını, geniş bakabilmeyi öğrettiğini biliyorum. Kıyas ancak okumalar tamamlandığında yapılabilecektir ancak “Kızılderili Masalları”nı okumadan önce, belki de bugüne kadar oluşmuş algımız nedeniyle, beklentimin daha büyük olduğunu itiraf etmeliyim.
Yanıtla
4
0
Destekliyorum  2
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Ekim 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yaşam ile Ölümün Ortasında
“Her yaşam milyonlarca seçim ihtiva eder. Kimi büyük, kimi küçük. Fakat bir kararın yerine başka bir karar geçtiğinde, bütün sonuçlar değişir. Dönüşü olmayan bir sapma gerçekleşir ve bu da başka sapmalara yol açar.”

“Gece Yarısı Kütüphanesi”ni okurken, bir karakterin hayata dair tüm pişmanlıklarını derinden hissettiğimi söyleyebilirim. Belki nefretini de. Hayatına dair sınırlarını zorlayan bir kararın eşiğine geldiğinde Nora Seed kendini ölüm ile yaşam arasında bir köprüde; Gece Yarısı Kütüphanesi’nde buluyor. İşte tam o anda, geçmişe yönelik deneyemediği, aklına takılan, başka bir çıkış noktasının olup olmayacağını düşündüğü, geciktirdiği ya da itelediklerini deneyimlemek için bir “yüzleşme” yaşıyor. Yaşayamadıklarımız için “Keşke!” demek en kolayı. Diğer yandan geçmişe dönük uzun soluklu yaslarımız var. Pişmanlıklar kitabının hepimiz üzerinde farklı bir yansıması var. Matt Haig, “Pişmanlıklarını telafi etme şansın olsaydı, bazı konularda farklı davranır mıydın?” diye fısıldıyor bizlere. Kendimizi sonsuz sayıda kitabın arasında, akmayan zamanın bulutsuz, umutsuz ve bavulsuz yolculuğunda buluyoruz. Acaba farklı kararlar versek, bunun yansımaları nasıl olurdu? Telafiler, vazgeçişler, pes etmeler ya da gerçekleştirilen hayaller… İhtimali bile güzel.

Kitapta beni etkileyen cümlelerden biri, “Hiçbirimiz dünkü insan değiliz.” oldu. Verdiğimiz her karar düne olan bakışımızı da değiştiriyor. “Gece Yarısı Kütüphanesi”ni bir solukta okudum. Metnin içine özenle serpiştirilmiş cümleler, sizi yaşamı sorgulayan kapılarla baş başa bırakacak. Belki biraz da yaşama farklı bir açıdan bakmanıza neden olacak.

Yanıtla
214
79
Destekliyorum  34
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Ekim 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Yazı Serüveni
Yazının gelişimi ve evrildiği süreç içerisinde insanların mesafeler ötesinden iletişimine ve gelecek kuşaklara bilgi aktarmasına imkan tanıdığından çarpıcı bir buluş olarak günümüze kadar ulaştı. Bu eserde yazının farklı kültürlerde farklı şekillerde gelişimini okuyabiliyoruz. Mezopotamya, Mısır ve İndus Vadisinde ve sonraları da Girit, Çin ve Mezo Amerika'da ortaya çıktığını hepimizin bildiği yazının aslında daha da eski bir geçmişi olduğunu iddia edenler de var. Bazı bilim insanları görüntü ve sembolleri belirten tarih öncesi mağara resimlerinin bir tür yazı şekli olduğunu düşünmektedir.

Binlerce yıl ötesinde yaşamış bir çok uygarlığın izlerine bıraktıkları yazılı işaret ve metinlerden ulaşabiliyoruz. Piktogramlar, Çivi yazısı, Mısır hiyeroglifleri, Çin yazısı, Yunan alfabesi, Parşömen, Roma alfabesi, Kodeks, Arap alfabesi, Resimli el yazmaları, Matbaanın bulunması, Daktilo, Dolma kalem derken 1990'larda bilginin yayılması internetin kullanıma girişiyle bir devrim geçirmiştir. Dolayısıyla günümüzde artık eski metinler dijital olarak görüntülenebiliyor. Örneğin 1600 yıl önce Yunanca yazılmış Sinaiticus kodeksinin dijital hale getirilmiş metnini internette bulabiliyoruz. Piktogramların kısıtlı kullanım alanı var.

Yazının tarihini okurken şunu da unutmayalım lütfen, ne kadar dijitalleşsek de, hala sokak işaretlerinde, haritalarda ve elbise etiketlerinde piktogramlar kullanılmaktadır. Demem o ki eskilerin kıymetini bilmeli, onlara yine ihtiyaç duyabileceğimizi aklımızdan çıkarmamalıyız.
Yanıtla
9
1
Destekliyorum 
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Ekim 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İlk Müslüman Türk Devleti İdil Bulgarları
Hiç şüphe yok ki Türklerin Müslümanlığı, Türk tarihinin en önemli olayıdır. Hatta Batı merkezli tarih tasnifi böylesine benimsenmemiş olsa; Türklerin İslam’la tanışması dünya tarihi açısından nazarımızda çağ açıp çağ kapayan bir hadisedir. Bu yüzden Türklerin Müslümanlığı hikayesinin başrol oyuncuları hem Türk hem de dünya tarihi açısından önemli bir mevkiye yükselir. Fakat Türk tarihinde kurulan devlet sayısı parmak hesabıyla sayılacak kadar az değildir. Bu nedenle tarih boyunca geniş coğrafyalara yayılmış 3 kıta yedi denizde onlarca devlet kurmuş bir kavim için önemli tarihi olgular beraberinde bazı kafa kurcalayıcı soruları getirir. Misal; Müslümanlığı benimseyen ilk Türk devleti kimdi?

Yıllarca yukarıdaki soruya cevap ihtiyacına binaen Karahanlılar ilk Müslüman Türk devleti kabul edildi. Fakat Karahanlıların kuzeyinde yerleşen İdil Bulgarlarının Müslümanlığı daha önce benimsediği, son zamanlarda yapılan çalışmalarla ortaya çıktı. İdil ve Kama nehirleri çevresinde büyük bir devlet kurarak bölgelerine hâkim olan, Türk ve dünya tarihinin seyrine etki eden İdil Bulgarları uzun yıllar bilim dünyamızda yeterince önemsenmedi. Türk tarihi üzerinde dirsek çürüten ve Bulgarların Müslümanlığı gerçeğiyle karşılaşan her araştırmacı, konu üzerindeki çalışmaların eksikliğini hissetti. Fakat Akademisyen Dinçer Koç, İdil Bulgarları hakkında yaptığı emsalsiz çalışmasıyla Türk tarihindeki çok büyük bir boşluğu doldurdu.

Eserin yazarı Dinçer Koç tarih eğitimi almasını müteakip İdil Bulgarlarının kurulduğu coğrafyada bulunan Kazan’da öğretim elamanı olarak göreve başlamıştır. Bölgede uzun yıllar yaptığı çalışmaların nüvesi bu şekilde oluşmuştur. Yazarın ilim dünyasına sağlam bir şekilde ayağını attığı Doktora tezi de İdil Bulgarları üzerinedir. Zaten bahsedilen kitap da mezkûr tezin kitap şeklinde ilim dünyasına sunulmasıdır. Bu açıdan İdil Bulgarlarını milletimize tanıtmak amacını güden yazarın, çabasına diyecek yoktur.

Yazarın eserini oluştururken İdil Bulgarlarının kurulduğu coğrafyada bulunması onun için çeşitli avantajlar sağlamıştır. Öncelikle bölgeye ilişkin Rus kaynaklarına kolay bir şekilde erişen yazar, ikinci olarak bölgeye dair arkeolojik verilere direkt ulaşma olanağını sağlamıştır. Zaten eser kaba taslak incelenecek olursa; Rus kaynaklarının ve arkeolojik verilerin sayfalar arasında sıkça göze battığı görülür.

Eserin ilmi kalibresini arttıran Rus kaynakları yıllıklar şeklinde düzenlenmiş olup İdil Bulgarlarıyla ilgili siyasi, sosyal, iktisadi birçok veriyi içermektedir. Yazar kaynakların eleştirisine de yer vermektedir. Özellikle İdil Bulgarlarının Ruslarla olan inişli çıkışlı ilişkisi düşünüldüğünde yazarın bu tavrı daha iyi anlaşılır. Rus kaynaklarının sağlaması ise; döneme ilişkin zengin bir tablo sunan diğer kaynaklar vasıtasıyla sağlanır. Şayet Rus kaynaklarıyla dönemin diğer kaynakları uyumlu ise; yazar fikrini güçlü yorumuyla serdederek ilmi doğruya ulaşır. Yazarın bu yaklaşımı kaynak kritiği açısından ders niteliğindedir.

Eserin gücünü arttıran etmenlerden birisi de arkeolojik kaynaklara olan hakimiyeti noktasında ortaya çıkmaktadır. Ülkemizde tarih ilmi kurduğumuz devletler üzerinden yapılandırılırken, arkeolojik veriler ihmal edilir. Buna bağlı olarak kanıt açısından kısıtlı bir sunum gerçekleşir. Bu nedenle yayımlanan her eserden sonra tartışmaların ardı arkası kesilmez. Aslında arkeolojik veriler, tarihi gerçeklere ulaştıran en önemli argümanlardır. İspatı açık olan bu önemli argümanların sunumu tartışmaları keser. Yazarın eserinde resimlerle de sunduğu arkeolojik veriler bu nedenle tarihe ideolojik olarak yön vermek isteyenlerin önünü keser. Misal “Bulgarlar Slav’dır, Müslüman olmamışlardır, dünya tarihine etkileri yoktur” gibi basit söylemleri öne sürmek için kitabın içindeki kanıtlar düşünüldüğünde mümkün değildir.

Zaten bir eserin ortaya koyduğu ilmi performans içerdiği tez ve araladığı yeni kapıların çokluğuyla ölçülür. İdil Bulgarları hakkında yazar tarafından ortaya konulan ilmi gerçeklerin birçok tartışmayı ortadan kaldıracağı malumdur. Yazar yaptığı çok yönlü tahlillerle okuru doğrunun merkezine çekmektedir. Savunulan tezin kaynak ve yorum bağlamında gevşek bir zeminde olması bir süre sonra geçerliliğini yitirmesi neden olur. Fakat bu öngörümüz bahsettiğimiz eser için söz konusu değildir.

Eserde sunulan tezler ilk aşamada dönemin birinci el kaynaklarıyla desteklenir. İkinci aşamada arkeolojik veriler sıralanır. Son olarak günümüz bilim dünyasındaki akisler ilmi bir realiteyi doğuracak tarzda servis edilir. Misal, Ogur-Hun-Bulgar ilişkileri, Bulgarların göç yolları ve yerleşimleri, ticari ilişkileri, siyasi ve askeri mücadeleleri öylesine iyi bir şekilde ortaya koyulmuştur ki, yukarda bahsedilen üç bilimsel araştırma safhası geçildikten sonra İdil Bulgarları adeta dokümanter sunumu olan bir sinema filmi gibi aşikâr kılınır.

İdil Bulgarlarının tarih sahnesine çıktıkları alan, 5. yüzyılda Hunların Kavimler Göçü’nü tetikledikleri coğrafyadır. Etnik açından fazlasıyla karışık olan bu coğrafya göç faaliyetlerinin yüzyıllar boyu devam etmesine müteakip daha da karışık bir hal almış, etnik yapı çözülmeyen düğümlerin olduğu bir safhaya ulaşmıştır. Üstelik Türklerin karışık boy yapılanması da her şeyin üstüne tuz biber olmuştur. Yazar göç yolarını aşikâr kılarak, kaynaklarla ve arkeolojik verilerle etnik yapıların izini takip ederek, tarih boyunca çözülmesi güç düğümleri çözmüştür. Eserin ilk bölümü bu düğümlerin çözülmesine ayrılmıştır.

Eserin ikinci bölümü İdil Bulgarlarının siyasi ilişkilerine ayrılmıştır. Bu bölüm vasıtasıyla Orta çağ diplomasisinin girift noktalarını öğrenmek mümkündür. Özellikle Bizans, Hazar ve Ruslar arasında kalmış bir kavmin diplomatik girişimlerinin geniş zamana yayılan etkileri tarih ilmi için fazlasıyla önemlidir. Burada önemli olan nokta bugüne kadar Türklerin kurduğu onlarca devletten biri olarak addedilen İdil Bulgarların günümüzde dahi görülmeyen bir siyasi ilişkiler yumağının içinde oluşudur. Bunun en önemli sebebi ortaya konulan tarihi bilginin yoğunluğudur. Zira malzemesiz tarih inşa edilmediği gibi, az malzemeyle inşa edilenin de derme çatma olduğu gerçeğidir. Eserin bu bölümü araştırma konusuna bakılmaksızın azimle güçlü metinlerin inşa edilebileceğini kanıtlar niteliktedir.

Eserin üçüncü bölümüne damgasını vuran Moğol İstilası; Türklerin Müslümanlığı kadar önemli etkileri olan bir olaydır. Moğolların Avrupa yönlü genişlemesi ise; İdil Bulgarlarının yaşadığı bölgeyi hedef almaktadır. Aslında Moğol İstilası’nın her Orta Çağ devletine hatırı sayılır bir etkisi vardır. Yazar bunun farkında olmalıdır ki; kitabının üçüncü kısmını Moğol İstilası’nın etkilerine ayırır. İdil Bulgarlarının yıkılmasına sebep olan Moğol İstilası zincir şeklinde birbirine bağlı olan tarihi olayların reaksiyonunu gayet iyi göstermektedir. Zira İdil Bulgarları yıkılıp yok olmaktan ziyade etkileriyle geleceğe damgasını vurur. Bu yazar tarafından iyi bir şekilde özümsetilerek ortaya konur.

Eserin dördüncü bölümü ise İdil Bulgarlarının idari, sosyo-ekonomik ve kültürel hayatına ayrılmıştır. Şayet bir devlet tekamülünden söz edilecekse; sadece siyasi ve askeri mücadelesinden bahsedilmesi, ilmi açıdan büyük bir handikaptır. Satırlarca anlatılan hikâyeyi masala dönüştüren kültürün ve sosyal yapının dışlanmasıdır. İdil Bulgarları hakkında mezkûr bölüm vasıtasıyla verilen bilgilerin yoğunluğu etkileyicidir. Kitabın diğer bölümleri de ayrı tutulmamakla beraber, bahsedilen bölüm ayrı bir kitap şeklinde tecessüm edecek bilgi yoğunluğuna sahiptir. Tarihi ihya eden insan faktörüne dikkat çeken yazar, devletin, milletin ve yaşamın insan elinde nasıl şekil kazandığını ispatlayacak şekilde bilgisini sunar.

Eserin yapılacak diğer ilmi çalışmalara fevkalade destek sağlayacağını tahmin etmek güç değildir. Alan ve literatürüne böylesine katkı sağlayan kitapların günümüzde daha az yazıldığını söylemek mümkündür. Hele çok iyi bilinmesi gereken Türk tarihinin köşe taşı hükmündeki devletler hakkında bile üretme sorununu yaşadığımız bu zaman diliminde eserin önemi daha iyi anlaşılır. Özellikle işlenen konunun iyi ele alınması soru işaretlerinin önünü tıkarken, kafa kurcalayan sorulara yetkin cevaplar satırlar arasında nükseder. Bu açıdan eserin pragmatik ve didaktik yönüne binaen yeni bilgilerle okuru buluşturma istidadı ifade edilecek olursa kelimeler kifayetsiz kalır.

Eserin biçim olarak anlaşılır ve yalın diliyle okuyanı kendine çektiğini belirtmek gerekir. Fakat bölge coğrafyası, tarihi ve kültürü ile ilgili çevre okumalarının kari için yeter düzeyde olması esere adaptasyonu arttırır. Zaten ilim merakını kamçılayacak bilgiler kitap vasıtasıyla okura yeni kapıları açar. Çünkü kitapla yeni kitapları, coğrafyaları, kavimleri keşfetmek mümkündür.

Sonuçta; Türk tarihi birçok bilinmezi bünyesinde barındırır. Fakat bilinmezin sınırlarının iyi çizilmesi gerekir. Asırlara ve coğrafyaya damgasını vurmuş, bir Türk devletini yeterince tanımıyorsak; bu büyük bir sorundur. Günümüz milletleri devlet teşkilatı bakımından Türkler kadar zengin bir tablo ortaya koymaz. Bu nedenle kurulan küçük devletçikler bile üst düzey araştırma yaklaşımıyla ele alınır. Yüzlerce makale kitap neşredilir. Türklerin çok devlet kurması şanssızlığımız değil, lehimize çevirmemiz gereken bir avantajımızdır. Bu nedenle bahsedilen eser gibi kitaplar raflarımızda daha çok yer almalıdır. Ancak bu sayede tarihe olan borcumuzu ödeyebiliriz.
Yanıtla
7
2
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Ekim 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dikkat Her Şeydir
Henüz her şeyin dijitalleşmeye başlamadığı, evlerimizdeki en ileri teknolojinin tüplü televizyon, elektrikli ütü olduğu döneme kadar bizim “odaklanma becerisi” gibi bir problemimiz yoktu. Belki vardı ancak bu kadar yaygın bir problem değildi. O yıllara kadar her türden teknolojik ürün ve yenilik, hayatımıza temkinli bir şekilde dahil ediliyordu. Onlara alışmak, onlarla değişen hayatımıza ayak uydurmak için bir sürece sahiptik. Yeterince vaktimiz vardı. Fakat her şey bir anda değişti sanki. Önceleri hayatımıza büyük bir temkinle ve teyakkuzla dahil ettiğimiz dijital çağ icatları, adeta üzerimize boca ediliyordu. Hızla yeni tabletlere, telefonlara, akıllı saatlere, akıllı TV’lere sahip oluyorduk. Artık onlar üzerindeki kontrolü, sadece onları satın almadıkça sağlayabiliyorduk. Dışarıdaki hayat da hızla dijital bir çağa evrildi. Üstelik bu değişimin hızı da gittikçe artıyordu. Bu bir devrimdi. Fakat hızla değişmekte olan hayatımıza adapte olmak eskisi kadar kolay değil. Bu süreçte alışkanlıklarımız, hayata bakışımız, hayattaki anlam arayışımızın şekli ve daha birçok şey değişti. Nitekim odaklanma becerisine ihtiyacımız da arttı. Odaklanabilmeyi, kitabın kendi başlığında da ifade ettiği şekliyle “Kusursuz Dikkat” i kaybettik, yahut zayıflattık. Şimdi hepimiz onu yeniden bulmaya çalışıyoruz. Yazarın kitapta geçen şu cümlesi halimizin çok iyi bir özeti sanırım: “Daha önce hiç bu kadar az şey yaparken bu kadar meşgul olmamıştım.” Sanıyorum ki, 21. Yüzyılın bireysel olarak aşılması en güç problemlerinden biri dikkat meselesi olacak. Bu konuda da dijital çağ öncesi dönemdeki çalışma alışkanlıkları yol göstericimiz olacak. İlk kez insanlık olarak ilerlemek için geride bıraktığımız şeylere bu denli muhtaç bir durumdayız diyebiliriz. Bu yeni durum karşısındaki insan halini inceleyen ve yol gösteren kitapların sayısı artmakta. "Kusursuz Dikkat" de onlardan biri.

“Kusursuz Dikkat” kitabı, başlığıyla ve dahil edildiği tür olan “kişisel gelişim” kategorisinin kötü şöhreti nedeniyle, bu alandaki yeknesaklıktan bıkmış okurda ister istemez bir kaçınma duygusu uyandırıyor. Dolayısıyla bu tür kitaplardan bahsedildiğinde ilk merak edilen, kitabın “diğer klasik kişisel gelişim kitapları gibi mi olduğu” sorusu. Bu nedenle kitap hakkındaki değerlendirmeme bu sorudan başlamak istedim. Bu alandaki kitaplar, konularına göre ayrı ayrı okunduğunda bazen yazarın aşırı iddialılığı ve anlatılan kişisel gelişim unsurunun, hayatın her alanına zorla dahil edilmesini isteyen tavır nedeniyle okurda şu soruları uyandırıyor: “Gerçekten hayattaki en önemli şey karşıdakini ikna etme sanatı mı, ya da hızlı okumak mı, şampiyon psikolojisine sahip olmak mı, muhatabına hayır cevabını verebilmek mi, az uyumak mı? Hayat bu üç buçuk tavsiyeyi uyguladığımızda düzelecek kadar basit bir şey midir?” vs. Örnekler uzatılabilir. Bu soruyu sorduğumuz raddeye geldikten sonra artık kitabın iddiaları abartılı, tezleri bayağı ve sonuçları da popülistçe görünmeye başlar. “Kusursuz Dikkat” kitabı, konusu gereği insanı insan yapan her ne varsa temelinde yatan “dikkat ve odaklanma” meselesini mercek altına aldığı için malum kişisel gelişim kitaplarının tarzında yazılsaydı bile önemli bir kitap olacaktı. Fakat yazının ilerleyen kısımlarında bahsedeceğim gibi yazarın çok titiz bir araştırmacı tavrı var. Anlatılan örnekler, yapılan açıklamalar güzel bir tasniften geçirilmiş. Anlatılanların sırası, sıfırdan başlayanlar için başka bir kaynağa gerek duyulmaksızın kolayca anlamayı ve aşama aşama bilgilenmeyi sağlıyor. Kitabın içinde en can alıcı kısımlar bilinçli olarak tekrar edilmiş fakat bu tekrarlar aynı şeyleri okuma sıkkınlığı vermiyor, daha ziyade konunun farklı bir cihete açılan kısmını görmeyi ve bu kısımları anlamak için bir referans noktasının yeniden oluşmasını sağlıyor. Ayrıca yazar bilgileri sıkmadan, üstelik bolca tekrar etmesine rağmen asla sıkmadan aktarmanın yolunu bulabilmiş. Bazı konuların daha iyi anlaşılabilmesi için şemalandırma yöntemi kullanılmış. Bunların anlatıma epey katkı yaptığını ve akılda kalıcılığı artırdığını görüyorum. Kitapta abartılı hiçbir şey yok, aksine kendi iddiasını kendi çürütmeye çalışan ve sonuçlarını paylaşan bir tavrı var. Getirdiği açıklamalar çok makul görünüyor.

“Kusursuz Dikkat” kitabında Chris Bailey’nin konuyla ilgili literatürdeki kayda değer hemen her şeyi taradığını görüyoruz. Sivil bir araştırmacı olarak muazzam bir emek ortaya koymuş. Yapılan atıflar, dipnotlar, başka kitaplardan alıntılar bunu gösteriyor. Ancak bazı kısımlarda da bahsedilen araştırma bulgularının kaynağı belirtilmemiş. “Yapılan bir araştırmada” şeklinde başlayan bulgular konuyu tasdik eden ve o sırada okuyucuya gayet inandırıcı gelen sonuçlar olsa da kitabın nesnelliğine biraz gölge düşürüyor.

Kitabın ortaya koyduğu anahtar kavramlar ve çevirmenin kelime seçimi çok yerinde. “Otomatik pilot, dikkat aralığı, kusursuz dikkat ve serbest dikkat” gibi kavramlar ve bunların ifade ettikleri herhangi bir boşluğa yer bırakmayacak şekilde açıklanmış. Öyle ki, kitabı okuyup da aradan zaman geçtikten sonra akılda kalacak olan sadece anahtar kavramlar bile, kitaptan edindiğimiz kazanımlarımızı sürdürmeye epeyce katkı sağlayacaktır. Akılda kalıcılık ve önemli bir dikkat unsuru olması açısından, anahtar kavramlara ağırlık verilmesini çok yerinde buldum. Her sayfada altını çizmeye değer bulduğum çokça bilgi ve öneri vardı. Kendisini bir başlangıç kitabı, giriş kitabı olmaktan öteye de taşıyan kısımları haizdi. Getirdiği argümanları, işaret ettiği sorunları çok iyi açıklayan, ikna edebilen ve son derece yalın, laf ebeliğine kaçmayan bir anlatımı var. Konuyu adeta bir gergef gibi işliyor. Yazarın hem dersine iyi hazırlandığı hem de belagatinin güzelliği, metnin başından sonuna kadar kendini her yerde belli ediyor.

Kitapta çok orijinal bulduğum ve etkilendiğim kısımlar oldu. Dikkat aralığı kavramı, serbest dikkat- kusursuz dikkat ayrımı bunlardan bazıları. Özellikle dikkat aralığını sonuna kadar doldurmamak ve daha nitelikli bir çalışma için arada serbest dikkat boşlukları bırakmak ile ilgili tezini çok ilginç buldum ve aklımda bu sayede bazı parçalar yerine oturdu. Hatta bu taşların yerine oturma olayını çokça yaşadım. Bugüne kadar sağdan soldan duyduğum, bir şekilde okumuş olduğum odaklanma becerisi ile ilgili bazı bilgilerin, bulguların hepsini bir arada bulmuş oldum hem de sebeplerini daha iyi anlamış oldum. Ayrıca, yazarın anlatım tarzı da okuyucuya sonradan bazı şeyleri daha iyi anlamasını sağlayacak “bilgi sentezletici” şekilde. Okuyucu bu sunuş şekli sayesinde birçok bilgi ve sonuç için bir deney ortamına ihtiyaç duymuyor. Kendi hayatındaki birçok anı, deneyim anlatılan şeyler için bir deney ortamı, modelleme oluyor.

Kitap odaklanma becerisi konusunda güzel bir bilinç oluşturuyor. Ancak bu bilinç maalesef hayat gaileleri ve yazının başında bahsettiğimiz hayatın hızlılığı, hızla değişimi nedeniyle ihmale sürüklenmeye ve kolayca unutulmaya mahkum olabilir. Zaten kitabın temel problem olarak gördüğü ve “otomatik pilot” ifadesiyle de kavramlaştırdığı problem de bu unutulmaya mahkumluk durumu. Dolayısıyla bu edindiğimiz bilinci hayatımızın merkezine almamız gerekir. Kusursuz dikkat, ancak kendi hayatımızdaki rolümüzde edilgenliğe düşmeyi engelleyebildiğimiz ölçüde sağlanabilir. Özellikle “etkin olmak” yerine “edilgenliğe düşmeyi engellemek” tabirini seçtim. Çünkü insan zihni, doğası gereği edilgenliğe “kitabın tabiriyle otomatik pilota” düşmeye meyyal. Ve dijital çağın nimetleri her zaman daha cazip ve daha kolay lokma. Kitabın bence en büyük kazanımlarından birisi de zihnin bu edilgenliğe düşmeye meyyal halini iyi anlatması ve bunla barışık olmamız gerektiği farkındalığını uyandırması. Dolayısıyla ben okurlara bu kitabı bir kere okunduktan sonra rafa konacak bir kitap olarak görmemelerini; altını çizdikleri, işaret ettikleri kısımları belli aralıklarla tekrar tekrar okumalarını tavsiye ederim. Çünkü adeta dikkat önleyici unsurlarla kuşatılmış bir dünyadayız ve şu an dikkatimizi korumak adına elimizdeki tek silah, bu tür kitapları okuyarak kazandığımız ve tekrar tekrar okuyarak tazelenmesini sağladığımız “dikkat bilinci” olacaktır.

Dikkat ve odaklanma becerisi, çok hassas ve çok sayıda değişkenden etkilenen ip üstünde yürümeye benzeyen bir denge. Dengeyi oluşturan bileşenlerden bir tanesinin bile olmayışı/fazla oluşu ipten düşmek için maalesef yeterli.

Kitabın verdiği en önemli mesajlardan biri de odaklanma becerisini sadece sınavlarda, yaptığımız işlerde bize başarı sağlayan bir taktik olarak görmemek gerekliliği. Yazarın bu konuda kitapta geçen şu saptamasını çok önemli buluyorum: “ Odaklanmayı sadece üretkenliğimi artıran bir katkı olarak görmeyi bırakıp genel iyi oluşumu etkileyen bir unsur olarak görmeye başladım.”(s.10)

Önümüzdeki uzunca bir dönemde odaklanma konusunu temel alan çokça zihin araştırmaları ve bunların bulgularını göreceğiz. Belki çokça yeni bilgi ortaya çıkacak, doğru bilinen çok şeyler değişecek. Konunun daha çok başındayız ve mevcut bilgilerimiz de bize dijital çağ öncesi dönemdeki sadeliği işaret ediyor. Yani şu anki bilgilere göre muhtemelen ulaşabileceğimiz en zirve nokta yüzlerce yıl önce yaşamış mum ışığında çalışan alimlerin seviyesi olacak. Hayat gerçekten çok garip…

Son söz olarak kitabın yazarı Chris Bailey’e, kitabı Türkçe’ye kazandıran SaltOkur Yayınevi’ne ve çevirmen Gülsenem Özdemir’e en içten duygularımla teşekkür ederim. Bu eser için yaptığım her övgü aynı zamanda tercümana yapılan övgüdür. Çeviri çok iyiydi. Kitap metnindeki açıklamalardan örneklere, dipnotlara kadar hiçbir yerde çeviri metin iğretiliği görmedim. İyi çeviriler için hep söylenen klişe bir söz vardır: “Kitabı orijinal dili Türkçe’ymiş gibi okudum.”

İlgilenen okurlar için, odaklanma becerisi konusunda yazılmış ve Türkçe’ye çevrilmiş diğer iyi kitaplar:
Pürdikkat - Cal Newport, Metropolis; Dijital Minimalizm - Cal Newport, Metropolis; Prokrastineyşın - Timothy A. Pychyl, Metropolis; Dağınık Zihin - Adam Gazzaley, Larry D. Rosen, Metis.

Yanıtla
23
1
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Ekim 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
László Rásonyi - Doğu Avrupa'da Türklük
Naçizane yorumumu siz değerli okuyuculara sunmadan önce, aynı Vernadsky’in “Rusya Tarihi” adlı çalışmasında yapmış olduğum gibi, kitabı bir bölüm özelinde yorumlamaya çalışacağımı (yaklaşık 23 makale bulunmakta) belirtmeliyim. Böylece yapmış olduğum yorum uzun olmayacağı gibi sıkıcı olmaktan da görece uzaklaşabilecektir. Yine de hatalar, eksiklikler ve sürçü lisan için şimdiden affola!

László Rásonyi (1899-1984) Türkiye’de “Hungaroloji” kürsüsünün kurucusu ve çok önemli bir Türkolog ve de Hungarolog’dur. Özellikle eski Türk ve Macar tarihi hakkında birçok eser kaleme almış olan yazarımız “Onomaloji” (özel ad bilimi) alanında da önemli çalışmalara imza atmıştır. Konu ile alakalı daha geniş bilgiyi kitabın “önsöz” bölümünde de (s. 7-11) bulabilirsiniz.

Kitaba ve muhtevasına gelecek olursak; içeriğin tamamen derleme olduğunu belirtmemiz gerek. Kitap “Önsöz” ve “Dizin” de dahil olmak üzere toplamda 26 bölümden oluşmaktadır. Ayrıca hemen hemen tamamı daha önce dergilerde yahut çok yazarlı kitaplarda bir bölüm yahut müstakil bir makale olarak yayınlamış çalışmalardan oluşmaktadır. Kanaatimce bu derleme, Türkçe olarak ulaşabileceğimiz birçok makaleyi bir araya getirmesi noktasında, son derece pratik bir işlevi yerine getirmektedir. Çünkü daha önce yayınlanmış çalışmalar olsa da yayın yılları düşünüldüğünde (1937’ye kadar giden makaleler bulunmaktadır) bazılarına ulaşmanın son derece güç olduğunu söyleyebiliriz.

Benim burada üzerinde özellikle durmak istediğim bölüm; “Macar Arkeolojisinde Hunlar, Avarlar, Macarlar (s. 31-68)”dır. Her ne kadar çalışmanın başlığı “Hunlar” ile başlatılmışsa da “Nomad (göçer) kültürü” (s.31-41), “İskitler” ve “Sarmatlar” (s. 41-44) hakkında da bilgi verilmiştir. Bu sayede bölge ve tarihi kronolojik olarak takip edilebilmektedir. Devamında ise “Hunlar” (s. 45-8) ve “Avarlar” (s. 48-56) hakkında arkeolojik malzemeler, tarihsel veriler ile karşılaştırmalı olarak verilmiştir. Yer yer Eunapios yahut Priskos’dan da alıntılar (s. 39) yapıldığını belirtelim.

Bu metnin (daha doğrusu konferansın) ilk kez 1937’de yayınlandığını düşünürsek ihtiva ettiği yorumların bir miktar eskimiş ve belki de yanlışlanmış olabileceğini, yorumların Macar Akademisi’nin genel paradigmasına uygun olduğunu unutmamamız gerekir. Mevzu bahis “Hunlar” olunca Macar Akademisi yahut Avrasyacı perspektif (ve dolayısıyla Türk Akademisi) üç aşağı beş yukarı aynı yorumları yaparken; E. A. Thompson, Maenchen Helfen yahut C. Kelly gibi batılı yazarların çıkarımları daha farklıdır. Kanaatimce bu isimler karşılaştırmalı okunursa elimizde bulunan metin çok daha anlamlı bir hâle gelecektir. Kitabın baskısı son derece kusursuz, boyutu ve puntosu okumak için son derece kullanışlıdır. Kullanılan Türkçe, yayım yıllarından olacak, eski ancak parantez içerisinde daha güncel kullanımları verildiğinden okuyucuyu yormayacak cinstendir. Genel olarak çeviri ve derleme başarılıdır. Konuya merakı olan herkese tavsiye ediyorum.

Herkese bol kitaplı, sağlıklı günler!

Yanıtla
6
2
Destekliyorum 
Bildir