Onaylı Yorumlar

Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Haziran 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Momo
Çocukların ve erişkinlerin dünyayı değerlendirişi hiçbir zaman uyuşmaz. Çünkü çocuklar dünyayı zihinlerinde kodlarken basitleştirirler. Erişkinler ise yaş hanelerine eklenen her yılla hayata bakış açılarını daha karmaşık bir duruma getirirler. Bu yüzden çocuklara addedilen hasletlerin birçoğu erişkinlerin karakterine eklemlenirse daha rafine insan profillerinin elde edilmesi mümkün olur. Bu yüzden erişkinlerin birçoğu çocuk olmaya öykünür. Zira hayatı çekilmez yapan kaygılar, çocuklar için sadece basit birer nüanstan ibarettir. Tabii sadece çocuk olmayı hayal etmek her erişkin için bazen yetmeyebilir. Hayalin bir çocuğun gözünden canlandırılarak, erişkinin bünyesindeki pasif hayallerin diriltilmesi gerekli olabilir. İşte tam bu noktada fantastik çocuk edebiyatının büyük yazarı Michael Ende ortaya çıkar.

Michael Ende’nin deyim yerindeyse film gibi bir hayatı vardır. 1929 yılında Almanya’da başlayan yaşamı entelektüel bir aile içerisinde geçmiştir. Babası gerçeküstü öğeleri benimseyen bir ressam Edgar Ende’dir. Onun çocukluğunun ve geleceğinin şekillenmesinden babasından miras aldığı yönlerin yazarlığına yansıması, bu nedenle pek şaşırtıcı olmaz. İkinci Dünya Savaşı’nın o kâbus gibi günlerinde çocuktur. Belki de ilerleyen zamanlarda bu denli güçlü fantastik yazınlarının ortaya çıkarmasında çocukluğunun o kara günlerinin psikolojik etkileri amildir.

Tabii Michael Ende’nin kalemini besleyen faktörler kadar kaleminin yılları ve sınırları aşan etkisi de önemlidir. Bu yazımızda ele alacağımız “Momo” isimli eseri de uluslararası çoksatanlar listesine girmiş, dünyada çok önemli bir sükse yapmıştır. Momo’nun bu başarısını belki de kaybettiği çocukluğunu arayan erişkinler sağlamıştır. Fakat bir gerçek var ki; fantastik üslubu benimsemeyenlerin dahi kitabı sempatik bulacaklarına şüphe yok. Çünkü edebiyatı fantastik yapan yazar kadar karakteri Momo ve onun hikayesi…

Momo’nun hayal perdesinden çıkıp fantastik zirveye ulaşan hikayesinde küçük bir çocuğun kendine has dünyası, her sayfada tecessüm eder. Her çocuk gibi Momo da o ciddi hayatın pek içinde olmak istemez. Ama hayatın ciddiyeti erişkinlerin onun dünyasına temasıyla kendisini gösterir. Momo dünyasını erişkinlerin istilasından korumak için onlardan dost edinir. Hayalleri olan bir çocuğun düşlerini sekteye uğratmayacak kadar masalsı ve hayatın içinden çıkan karakterler ilk aşamada Momo’ya sırdaş olurlar. Tabii erişkinler özgür hayalleri olan çocukları pek tasvip etmediklerinden; Momo’yu, o dostluğa ve sırdaşlığa ihtiyaç duyduğu, devasa dünyada belirli bir süre sonra tek başına bırakırlar.

Artık yalnızlığın dünyası fantastik unsurlar tarafından istila edilmeye müsait bir ortam olmuştur. Ende, bu aşamada artık öyküsünün kilit noktalarına gerçeküstü öğeleri yerleştirmeye başlar. İşin garibi Momo’ya ısınan okur çevreden gelen o inanılmaz etmenleri hiç yadırgamaz. Öncelikle soyut kavramların açılması gereklidir. Bir çocuk için belki de saat kadranındaki akrep ve yelkovan arasındaki kovalamaca kadar basit olan “zaman” kavramı; Ende’nin dilinde efsanevi bir düzleme oturur.

Zaman, çocuk için harcanmasında en ufak problem olmayan, müsrifliğin acı sonuçlar doğurmayacağı efsunlu bir kavram… İlk aşamada çocuk için çizilen zaman kavramı, satırlar ilerledikçe erişkinler içinde anlam ifade etmeye başlar. Aslında fantastik üslup zaman kavramı için harika bir kılıftır. Herhalde bütün sanat erbabı zamana kalıp biçmeye çalışırken zorlanır. Ama zaman kavramı erişkinlerin algıladığı düzlemden çıkarılıp, bir çocuk sevecenliği ile inşa edilmeye çalışılırsa; gören her göz için daha manidar olur.

Ende, soyut boyuta şekil verirken, çocuk hayal gücünün girift noktalarını kullanmaktan imtina etmez. İki farklı bakış açısıyla zamana şekil verir. O, erişkinlerin ve çocukların zaman algılarını yazdıklarıyla karşılaştırır. Böylelikle erişkin ve çocuk zaman kavramından payına düşeni alır. Sonrasında fantastik öğelerin ortaya çıkmasıyla zaman hem erişkin hem de çocuk için durur. Zamanın gerçek fonksiyonunu yadsıyan yazar için öyküsünün hedef kitlesi hiç olmadığı kadar geniş bir çapa ulaşır. Zaten Ende bir açıklamasında “benim kitaplarım 8 ve 80 yaş arasındaki tüm çocuklar içindir” demiştir. Sözün kısası Ende’nin öykülerinde herkes payına düşenleri aldıktan sonra ortak paydada birleşir.

Ayrıca Ende’nin okurun hayal dünyasının aktif olarak maceraya iştirak etmesi için fazlasıyla yardımcı olduğunu belirtmek gerekir. Ende kendi çizimleriyle konuya netlik kazandırmaya çalışır. Betimleme ve tasvirleriyle bezediği karakterleri, masal dünyasının içinde gerçek parıltılar sunarlar. Hayal ve ötesindeki karakterler ise zaman gibi soyut bir kavramın gerçekliği kadar satırlarda kendilerine yer bulurlar. Yani köken alınan kavramın soyutluğu hayalden ortaya çıkan soyut fantastik karakterlerin sırıtmasına mâni olur. Bu nedenle sigara dumanı gibi uçup giden zaman hırsızları ve zamanın patronu Hora Usta gibi karakterler; o bazen fazlasıyla muhayyel olan “zaman” kavramı kadar gerçektirler.

Aslında kitabın bir yerinde dediği gibi “bütün yaşam bir hikayedir ve biz de onun içindeyiz”. Tabii hayatın gerçekliği kadar onun karşısına koyduğumuz hayallerimiz de söz konusu… Hayalleri olmayan bir hayatın bir yanı eksik kalır. Çocukluk bizim hayatımızın yalnızca bir parçası değildir. Çocukluk hayatımıza ve kimliğimize sırlanmış bir gerçekliktir. Ve kendi gerçekliğimizi fark edebilmemiz için elimize bilinç altımıza ulaşabileceğimiz bir oltanın tutturulması şarttır. Bu olta Ende’nin romanı gibi eserlerdir. Ende tarzı yazarları ve çocuk edebiyatının bu tür eserlerini okuyarak, bilinçaltımıza olta atarız. Ve her satırla kendi çocukluğumuzu gerçek manada ise kendi kimliğimizi fark ederek yavaş yavaş su yüzüne çekeriz. Su yüzüne çıkanlar gerçek veya gerçeküstü olabilir. Çünkü hepimizin çocuk olduğu gibi hepimizin de hayal kurduğu da bir gerçektir. Hayallerimizin gerçeküstü olmasının da bir önemi yoktur. Yeter ki bizden ve bizim olsunlar.
Yanıtla
50
9
Destekliyorum  17
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
04 Haziran 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yatmadan evvel okuyunca daha bir tatlı oluyor bu kitap
İsveç Masalları'nı uzun zamandır okumak istiyordum ve başka topraklarda anlatılanların bizim topraklarımızda anlatılanlarla ne derece farklılık göstereceğini merak ediyordum. Bu yüzden hevesle başladım okumaya. Okudukça da keyifli bir hal aldı. Çünkü troller, devler gibi fantastik figürlerin o zamanın insanlarının kafasında nasıl şekillendiğini düşünmek çok hoşuma gitti. Hangi belirsizlikler onlara bunları düşündürdü, acaba bu masallarda bunları yakalamak mümkün mü diye düşüne düşüne bu bir keşif oyununa döndü. Ayrıca oldukça iyi bir çeviriydi. Orijinaliyle kıyaslama fırsatı bulamadım ama akıcılığı bana bunu düşündürdü. Tek sorun özellikle sonlara doğru beliren yazım hataları oldu. Gözden kaçmış olabilir elbette ama tekrarlı cümlelerde de aynı hatalar mevcuttu. Bir de bir bölümün epigrafı önceki bölümün sonunda kalmıştı. Bir sonraki basımda yeniden okuma yapmak gerekir diye düşünüyorum. Bunun dışında temiz bir iş çıkarılmış diyebilirim.

Konu ve içerikle ilgili birkaç şey de yazayım. İçerikte mitolojiye göz kırpan bazı noktalar vardı. Bu yüzden okurken hepten uzak hissetmiyorsunuz. Masalların oluşturulma biçimi de türün özelliklerini birebir taşıyor. Bu yüzden takip etmesi eğlenceli bir çocuk oyununa dönüşüyor. Tekerleme okur gibi okuyorsunuz. Bilgilerinizle kıyasladıkça hangi toplumun neyden ne kadar etkilendiğini görüyorsunuz. Ayrıca zamanın toplumsal dinamiğini keşfetme imkanı buluyorsunuz. Üstelik ağızdan ağıza aktarıldığı için aynı hikayenin başka versiyonlarını da duyabileceğinizden bunlara da yer verilmiş. Dolayısıyla en çok hoşunuza giden veya kurgusal açıdan en mantıklı olanı seçip kendinize saklayabiliyorsunuz. Kitaplığımda olduğu için mutluluk duyacağım kitaplardan biri oldu bu.
Yanıtla
5
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
31 Mayıs 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Albert Camus - Yabancı
Kitap hakkında naçizane fikirlerime geçmeden önce; eserin “1957 Nobel Ödülü”ne layık görüldüğünü hatırlatmak isterim. Bence bu çok önemli bir kıstas değil ancak bazı arkadaşlar Türkçeye kazandırılmış olan “Nobel Ödülü” sahibi kitapları okuma gayreti içerisinde olabilir. Yazar, yani Albert Camus, hakkında ise çok fazla bir şey söylemeye gerek duymuyorum, kendisi hemen herkes tarafından tanınan, mühim bir yazardır.

Esere geçecek olursam; ilk sayfalarda sıkıldığımı, hatta “bu eser nasıl olmuşta Nobel ödüllerine layık görülmüş” gibi bazı sorular sorduğumu itiraf etmeliyim. Çünkü eser gerçekten de son derece sıradan bir şekilde başlamış ve öyle devam ediyor gibi görünüyordu. Ancak kitabın yarısını biraz geçtikten sonra eserin muhtevasının değiştiği söyleyebilirim. Kitap, bir insanın (bilhassa kendi hayatına) ne kadar yabancılaştığını, korkunç bir kayıtsızlığı(1) ve -bence- hukuk sistemine karşı ciddi bir eleştiri ile özgürlüğün ihtişamını(2) içerisinde barındırıyor.

(1) “Az sonra patron beni çağırdı… Paris’te bir iş olduğunu ve ilgilenip ilgilenmediğimi öğrenmek istemiş. ‘Yaşınız genç, bu yaşam tarzı hoşunuza gider gibi geldi bana’ Buna karşılık ‘evet’ diye karşılık verdim ama aslında benim için fark etmediğini de söyledim. Hayatınızda bir değişiklik yapmak hoşunuza gitmez mi, diye sordu. Ben de insanın hayatını hiç değiştirmediğini, her hayatın az çok aynı olduğunu... söyledim… Hep kaçamak cevap verdiğimi, hiç hırslı olmadığımı, bunun da iş hayatında felaket olduğunu söyledi.”

(2) “Sonrasında tek hatırladığım, avukatım konuşmaya devam ederken bir dondurmacının sokaktan, bütün adliye odalarını, mahkeme salonlarını aşarak bana kadar gelen borazanının sesi. Artık bana ait olmayan, ama hazların en küçüğünden en süreklisine hepsini içine alan bir hayatın anıları üzerime sökün etti…”

Eserin sonunda ortaya çıkan belirsizlik ve kitabın sanki “henüz bitmemesi gerekiyormuş” gibi hissettirmesine hazırlıklı olmalısınız. Şahsen okuduğuma –kesinlikle- pişman değilim ancak bu kitabı, popüler olan, diğer kitaplar ile karıştırmamak lazım. Sürükleyici ve soluk soluğa okunacak bir macera sunmadığını belirtmeliyim. Çeviri son derece anlaşılır ve akıcıydı. Can Yayınları’na ve kitapyurdu’na böyle bir kitabı bize ulaştırdıkları için teşekkür etmeliyim.

Herkese bol kitaplı ve sağlıklı günler dilerim. :)
Yanıtla
19
7
Destekliyorum  1
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
27 Mayıs 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kadının Gücü
Kadınlar,18. yüzyıldan itibaren özellikle Aydınlanma dönemi sonrası pek çok alanda toplumsal, siyasal, sosyal, hukuki, idari gibi var olan eşitsizliklere ve toplum içindeki rollerine karşı mücadeleye başlamışlardır. Kadınların 19. yüzyılın ortalarından itibaren erkeklerle eşit statü, eşit haklar ve özgürlükler için verdikleri mücadeleler feminizm kavramını ortaya çıkarmıştır. Temelde cinsiyet ayrımcılığına karşı tavır alan Feminizm, bütün alanlarda kadınların maruz kaldığı baskıların ve denetimlerin ortadan kaldırılmasının gerekliliğini savunan ve ataerkil yapılanmaların önüne geçerek kadınların meşru haklarına ulaşmada mücadele eden bir yaklaşımdır.

Eserde bu minvalde Feminizm'in hangi aşamalardan geçtiğini, kadınların 18. ve 19. yüzyıllarda nasıl uğraşlar verdiğini bizlere çok güzel aktarmaktadır.

Feminizm, içinde kadınların özgürleşmesi, baskı altında tutulmalarının engellenmesi, haklarının meşrulaştırılması, kamusal veya özel alandaki eylemlerinde ve faaliyetlerinde ve eşit haklara sahip olma durumunu kapsayan bir yaklaşımdır. Araştırmacımız Gerhard da geçmişten günümüze pek çok Alman kadının hakları için hangi mücadeleleri verdiğini bize tarihsel akışı ile bu gelişmeleri akıcı bir üslupla aktarabilmiştir.

Şahsen hemcinslerimin verdiği mücadeleleri okumaktan ben oldukça zevk aldım ve kitapta ismi geçen pek çok kadın feministi araştırıp biraz daha bilgi sahibi olmaya çalışacağım. Bence Atatürk'ün bizlere sağladığı hakların değerini bilerek bu tarz okumalar yapmak ve kendimizi geliştirmekten kaçınmamalıyız.
Yanıtla
5
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
25 Mayıs 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
"Sınır" üzerine ...
Sınır’ı ilk okumaya başladığımda bende oluşan insan hikayeleriyle zenginleşen gizemli ve arkeolojik bir yolculuğa hazırlıklı olmalıyım hissiydi. Ayrıca ülkelerin kullanım alanlarını belirleyen ve uluslararası anlaşmalarla belirlenen bir çizgiydi Sınır. Zaman zamanda anlaşmazlıkların boy gösterdiği alanlardı. Kimi zaman sıkı korunaklı, kimi zamanda korunması uğruna can verilen. Günümüzde ise medyanın evimizin içine taşıdığı ve canlıca izlediğimiz; insanların fırsat veya umut olarak başka ülkelerde yaşama şanslarını denedikleri alanlar olarak Sınır’lar. En bilindikleri “Meksika Sınırı”, Libya’dan Akdeniz yoluyla İtalya ve Fas’tan Cebelitarık Boğazı yoluyla İspanya’ya ve ülkemizden Yunan ve Bulgar sınırının yanı sıra Ege Denizi yoluyla Yunanistan’dan Avrupa’ya. Kimi zaman sevinç, daha çok hüzünlü biten sonların öyküsünün yazıldığı yerler ‘Sınır’lar.

Kapka Kassabova’nın edebiyatçı kimliği işlediği konuyu sürükleyici kılıyor. Kendisinin doğduğu ülkesi olan Bulgaristan’ı (daha sonra başka bir ülkeye ailecek göç etmiş) yıllar sonra ziyaret etmesiyle başlayan ve kitaplaşan yazılarıyla oluşan ‘Sınır’. Okudukça sizi içine çeken ve sizinle bütünleşen olaylar dizgesiyle birlikte yaşamış, yaşayan insan kahramanlarıyla ilginç bir yolculuğa çıkarıyor. Ayrıca Türk-Bulgar, Türk-Yunan, Bulgar-Yunan sınırında genel anlamda Trakya olarak adlandırdığımız bir coğrafyada; Kitabın ilk sayfalarında yer alan detaylı bir haritanın yardımıyla bir film şeridi gibi yaşanılanların gözünüzün önünden geçtiğini göreceksiniz. “Sınır, sırf orada olduğu için başlı başına bir davettir. Hadi gel, diye fısıldar. Şu çizgiyi aş. Cesaretin varsa.”(s.13). Bu cesareti göstererek kitaba başlamalısınız.Bu cesaret sizi Balkanların Trakya cenahına sizi sürükleyecek. Bu bölgede yaşananlara tarihsel bilgilerle bezenmiş bir anlatının yanısıra güncel olanada tanıklık edeceksiniz. Bu tanıklıkta hüzünler, sevinçler, umutlar, umutsuzluklar, trajediler size eşlik edecek. “Mitlerde, kavşak iki kere ortaya çıkar: Seyahat ettiğinizde ve öldüğünüzde. Her iki durumda da bundan sonraki istikametinizi belirleyecek bir seçim yapmanız gerekir.”(s.401). Sınır’da bu seçimi yapmış öykülere tanık olacaksınız.

İyi okumalar!
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
24 Mayıs 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Adalet: Felsefi Bir Giriş
Eşit davalar eşit muamele görmelidir, Justitia'nın elindeki terazi kişiye göre ölçmez, diğer elindeki kılıç da herkesin kafasında sallanır ve adaleti korur. İkinci aşamadır bu, ilk aşamada hukuk uygulanır, temel hakları gözeten medeni hukuk ve ceza hukuku gibi ayrımlar daha doğru kararların alınması için bir nevi uzmanlaşma olarak görülebilir. En başa dönersek tanrısal kaynaktan doğan adalet anlayışını görürüz, adaletin ve hukukun bütünlüğü tanrının gölgesi altındadır. "Adaletin tanrılaştırılması, 'ilahlaştırılması', yani dini bakış açısıyla ele alınması arkaik kültürlerin kültürlerarası bir benzerliğidir." (s. 11) Dayanışma, topluluğa sadakat gibi olgular ilk olarak Mezopotamya'da görülür, Mısır'da daha güçlü bir şekilde ortaya çıkar. Ma'at hem adalet tanrıçası hem de doğruluk, dürüstlük gibi değerlerin tümüdür, insanların birbirlerine ve ilahi düzene uymaları adalete dair bu inanca bağlıdır. Pratikte Ma'at'ın bir rahibi "adalet bakanı" olarak görülmektedir, ölülerle dirilerin yargılandığı iki ayrı mahkemenin ortaya çıkışı erken döneme konumlandırılıyor. Eski İsrail'de muhtemelen Ma'at öğretisine benzer bir anlayış var, Tevrat'taki emirler Tanrı'nın adaletini nesnellikle ortaya koyuyor. Antik Yunan medeniyetinde Hesiodos'un Theogonia'sında görüldüğü üzere adalet tanrısal bir kökene sahip, Themis hukukla adaletin muğlak bütünlüğünü temsil ediyor. Hikâyeyi biliyoruz, tanrılar titanları tepetaklak ettikten sonra Zeus'un onayı ve gücü yeni bir adalet anlayışını ortaya koyar, üstelik bu kez kavram alt gruplara ayrılır ve farklı tanrıçalar tarafından temsil edilir. Adaletin tersine aristokrat kültürü pek ilerlememiş gibidir, Höffe'ye göre Odysseus'un eve döndükten sonraki eylemleri, mahkemeyi devreye sokmak yerine 108 kişiyi kendi kişisel yargısıyla öldürmesi Zeus tarafından affedilir, Hesiodos da Homeros'taki bu zihniyete isyan eder. Haksızlık yapanların işleri kötü gitsindir, kafalarına yıldırımlar yağsındır ama daha en başta Zeus adaleti uygulamamaktadır, kadıyı kime şikayet etmelidir. Platon'la birlikte adaletin dünyevi olduğu, "ilahi" olarak adlandırılsa da dinî bir bağlantının olmadığı fikri geçerlilik kazanır. Tanrı tarafından görevlendirilen bir kral yerine filozof-kral adaleti tesis etmelidir, insanların en erdemlisi de krallığa bağlı ve kendini dizginleyen insandır. Aristoteles'le birlikte teolojinin yanında metafiziğin de devreden çıktığını görürüz, ayrıca ticareti düzenleyen adalet kavramının detaylarını da Aristoteles verir. "Doğal olan" ve "yasal olan" adalet kavramları günümüzün toplumlarının hukukuna temel teşkil eder, "doğal hukuk" ve "pozitif hukuk" olarak isimlendirildi sonradan.

"Adalet Kavramı Üzerine" adlı bölümde adaletin içeriğini, yapıtaşlarını ele alıyor Höffe. David Hume gibi liberal filozoflara göre kıtlık, adaletin uygulama koşullarından biri. Doğal kaynaklar sınırlı olduğu için birçok adalet problemi ortaya çıkıyor, Habil ve Kabil örneğinde övgü uğruna mücadelenin de bir tür kıtlık olduğundan bahsedilebilir. Adaletin görevi bu tür çatışmaları önlemekse bütün bireylerin kişisel çıkarlarıyla birlikte toplumsal çıkarlarını da gözetmek, yetkili bir toplumsal yapıya, yani devlete ihtiyaç duyuyor. Bunun yanında bireyin eğitilmesi, ahlak sahibi olması da gerekiyor. "Sadece ahlak dışında kalan güdülerle, örneğin cezalandırma korkusuyla hukuka uygun davranan kişi, henüz daha alt aşamada yani temel aşamadadır." (s. 27) Adil kimse başkalarının durumundan avantaj sağlayacak durumu olsa da bunu yapmaz, adil hükümdarlarda olması gereken de bu özelliktir ki Kutadgu Bilig'den Aziz Augustinus'un metinlerine dek pek çok kaynakta teolojik bağlamlar farklı olsa da incelenmiştir, desteklenmiştir. Yakın Çağ'la birlikte kurumların adaleti ve güçler ayrılığı ilkeleri ortaya çıkar, yine de bireylerin de kişisel adalet duygularının korunması gerekir, böylece devletin otoriterleşmesine karşı çıkılır, adaletsizliklerin önü çeşitli eylemlerle engellenir. Sonlara doğru sivil itaatsizliğin işlendiği bölümlerde Höffe protestoların hukuki kaynaklarını irdeler, hukukun dışına çıkan erklere karşı insanın ortaya koyabileceği tepkilerin meşruiyetini ele alır. "Adalete Karşı Güvensizlik" bölümünde iktidarın pozitif hukuku kullanarak adaleti ortadan nasıl kaldırabileceği derinlemesine incelenir, ayrıca faydacılık da ele alınarak Marksizm özelindeki durumu üzerinden özgeciliğe varılır. Kolektif refah için kişisel refahın da sağlanması gereklidir.

Doğal hukuk ve pozitif hukukun ayrı ayrı incelendiği bölümler var, doğal hukuka itirazları özetlemek gerekirse ilk itiraz amacının belirsiz olması. İnsanların hukuki teamüllerinden, kendi aralarında oluşturdukları yapıdan doğuyor ama pozitif hukuku da aşan ahlaki bir otorite olması adalet kavramını belirsizleştiriyor. İkinci aşamada olumlu bir zorlayıcı karakterinin olmaması, özel durumlarda tam olarak neyin talep edileceğini bildirmemesi ve devletin pozitif hukukla bağ kurması sonucu "silahsız" bir hukuk haline gelmesi var, tabii her topluluk için aynı anlama gelmemesi, sınırlarının belirsizliği de bir diğer olumsuzluk. Aristoteles'in temel ilkelerinden sonra doğal hukuk Kant tarafından sınırları belirgin hale getiriliyor, Kant'a göre açıklamasız, yalnızca akla dayanan bir disiplin. İnsanla ilişkilendirilmeksizin dahi katı bir akıl hukuku bu, ampirik öncesi ve ahlaki ilkelerin bütünlüğü içinde mevcut. Kant'a göre normatif doğayla ampirik doğa arasında hiçbir ilgi yok. Roma dönemindeki görüşlere bakalım, onurlu yaşamak, başkalarına zarar vermemek ve herkese kendisine ait olanı vermek üç temel görüş olarak karşımıza çıkıyor. Başkalarına zarar vermemek konusunda Kant'ın vurguladığı gibi tüm toplumdan sakınmak gerekse dahi bu ilke geçerli, ya bu ilkeye uyarak sosyal ilişkiler kuracağız ya da tüm ilişkilerde çekimser kalacağız. Başkalarına haklarını verme mevzusuyla birlikte bu üç ilke Sokrates'in "haksızlık yapmaktansa haksızlığa uğramak yeğdir" görüşünü geçersiz kılıyor çünkü sırayla kendine saygı duyma, başkalarına saygı duyma ve kamusal alana saygı duyma edimleri ortaya çıktığı için birey ne zarar veriyor ne de zarar görüyor. Höffe'ye göre bu durumun sağlanması için uluslar ötesi bir hukuki statünün varlığı şart, son bölümde evrensel adaletin nasıl tesis edileceğini uzun uzun anlatıyor. "Küresel Adalet" bölümünde değinildiği gibi Kant'ın evrensel barış ve hukuk düzeni görüşleri günümüzün dünyasında önem kazanmış durumda, "Federal Dünya Cumhuriyeti" bu idealin temelinde duruyor. Yerel farklılıkları yok etmeden inşa edilecek yapı genel geçer bir düzen ortaya çıkaracak, merkezi bir devletten çok dünya federasyonu diyebiliriz. Hukuk bir kıtlık problemiyse kaynakların paylaştırılması önem kazanıyor tabii, "vatandaşlık maaşı" gibi fikirlerin gün geçtikçe güçlenmesi hukuku ekonomiyle güçlendirme girişimi olarak görülebilir. "Bununla birlikte etkenlerin çoğu, toplum refahı yerine iktidarını koruma ve kişisel zenginleşme peşindeki bir iktidar elitinden çok tüm vatandaşlara isnat edilmelidir." (s. 104) Aksi halde geleceğin kaynakları bugünden tüketilecek ve sonraki nesiller yaşaması çok daha zor bir dünyaya gelecekler, şimdinin ve geleceğin sırtından geçinmek korkunç sonuçlara yol açıyor, daha da açacak. Adalet mekanizmalarından çok daha fazlasına ihtiyacımız var gibi görünüyor, kiniklerin de söylediği gibi yasalardan çok felsefenin, insan olmanın bilgisini öğretmek gerekiyor ki insan suç işleyince neyle karşılaşacağını bilip korkmaktansa suç işlememesi gerektiğini, iyi bir insan olmanın erdemini bilsin, böylece problem çok daha etkili bir şekilde çözülecek.

"Felsefi Bir Giriş" deniyor, hukukî terimleri bilmeden anlamak biraz zor, bazı yerlerde bilmediğim kavramlarla karşılaşınca sözlüğü açıp açıp okudum, girişin girişi niteliğinde hukuk bilgisine sahibim artık. İyi metin, iyi çeviri, iyi yayınevi, ilgililere duyurulur.

Yanıtla
4
2
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
17 Mayıs 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Huxley Distopyası
Aldous Huxley'in okuduğum ilk kitabıydı Cesur Yeni Dünya. Distopya seven bir okur olarak edindim. Kitap yazıldığı dönemde bir bilimkurgu eseri olsa da günümüz teknolojilerini düşündüğümüz zaman ortaya koyduğu paralellik şaşırtıcı derecede başarılı. Kitabı okurken böyle bir teknoloji var mıydı diye düşünmeden edemiyorsunuz. Yalnızca teknolojisiyle de değil, yapılan şartlandırma eğitimleri, hedonizmin insanları dönüştürmesi, popüler kültürün yarattığı illüzyonlar...

Kitabı kendimce distopik romanlar kategorisine soktum ama dikkatli okuyucuların gözlerinden kaçmamıştır ki kitabın ütopik tarafları da var. Yani gerçek olamayacak kadar güzel bir dünya profili de çiziyor aslında. Nedir bu profil? Mesela hastalığı, ölümü ve savaşları bitirmiştir "cesur yeni dünyamız". Hem de tüm o zevk çılgınlığına, her şeyi zevk için yapan, zevk için yaşayan ve tüm hayatlarını yaşayacakları zevkin doruğuna adamış tüm o kuluçka yavrularının varlığına rağmen.

Ayrıca 16. bölümdeki anlatı ve diyaloglar... Bakın o kısım tam bir başyapıt! Gözümü kırpmadan okudum desem yeri var. Diğer dikkat çeken unsur ise şartlandırmaya yapılan atıf. Bu nefis bir tespit. İşte Hayvan Çiftliği ve 1984'e tam da bu noktadan göz kırpıyor.

Diğer distopik romanlar kadar çarpıcı olmasa da bu türü sevenler için ıskalanmaması gereken bir eser olarak karşımızda tüm heybetiyle duruyor.
Yanıtla
62
16
Destekliyorum  2
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Mayıs 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kramer Kramer'e Karşı
Aile ile ilgili çok şey yazılmış söylenmiştir. Ama aile temalı romanların ayrı bir albenisi olur. Çünkü aile içi ilişkiler herkes için ilgi çekicidir. Her şeyden öte yaşanılmışın peşinden koşan insanoğlu için anlatılan hikâye olası ve gerçekçidir. Ailenin kişilerarası ilişkilerde en önemli sahnelerinden biri olduğu düşünülürse, bazen roman içinde okurun kurguyu unutup olayın seyrine gerçekmişçesine adapte olduğu dikkatten kaçmaz. Yetmişli yılların sonunda fırtına gibi esen Avery Corman’ın Kramer ailesini anlattığı romanı da belirtilen sebeplerden dolayı hatırı sayılır bir ilgi görür.

Tabii eserin ABD’de bu kadar popüler olmasının sadece beyaz perdenin büyüsüyle alakası yoktur. Bazı eserler yayımlanmalarıyla toplumun bam teline dokunurlar. Kramer ailesi parçalanmış bir aile olup, yaşanılan sorunların benzer etkileri Amerikan kamuoyu için pek de yabancı değildir. Parçalanmış ailelerin sosyolojik ve hukuki sorunlarının temelinde yatan sebepler, sorun doğuran sorunlar, kadın erkek ilişkilerindeki pürüzler ve her şeyden önemlisi bölünmüş ailelerde çocukların konumu kafa kurcalayıcı meselelerdir.

Corman kalemini çomak gibi kullanarak arı kovanının etrafında dönmüştür. Ele aldığı sosyolojik sorunların yansımasının toplum içinde görülmesi; Corman’ın bahsettiğimiz ilgiyi görmesinin önemli bir sebebi olabilir. Zira kadın-erkek ilişkileri, evlilik düzeni, feminizm cereyanı, geçim sıkıntıları, aile olmanın ağırlığı gibi konuların dönemin Amerika’sında revaçta olduğu akla gelir. Bu yüzden yadsınamayacak şekilde Corman’ın romanı New Yorklu ve Amerikalıdır. Ama beyaz perdenin büyüsünden midir bilinmez, ünü uluslararası bir boyuta ulaşır.

Corman’ın romanı ve üslubu Amerikalılığını vurgulamakla birlikte, uzun ve kalifiye olarak tasarlanmış diyaloglarla kendisini gösterir. Belki de bu yüzden kolaylıkla sinema senaryosuna dönüşür. Eserin diyalog dozunun böylesine fazla olması beklenilen anlatıcı rolünün geri planda kalmasına neden olur. Fakat bunun ayrı bir özgünlük olduğunu ve okura hoş gelecek bir doğallıkla sunulduğunu belirtmek gerekir.

Doğallık sadece diyaloglar için geçerli değildir. Aile de Corman tarafından olabildiğince doğal olarak kurgulanmıştır (tabii bu doğallık vurgusunun Amerikan toplumu için geçerli olduğunu belirtelim). Doğallığın akışına kendini kaptıran okurun aklına ilk gelecek soru “Ya karakterin yerinde ben olsam, nasıl olurdu?” şeklindedir. Cevap okur için cezbedici olduğu kadar düşündürücüdür.

Ailede karşılaşılan sorunların çözümü bireyleri aşınca, olayın hukuka intikal etmesi işten değildir. Bu aşamada kahramanlarımız Ted ve Johanna Kramer’in çocuklarının velayeti için girdikleri hukuki mücadele eserin önemli bir kısmını içerir. Tabii hukukun mu, duyguların mı kazanacağı okurun merakını sürekli kamçılar.

Corman’ın duygulara yaklaşımı ise, ailenin sınırları dışına çıkıldığındakine kıyasla ebeveyn çocuk ilişkileri özellikle baba çocuk ilişkisinin anlatıldığı satırlar ve diyaloglar duygusal ağırlığıyla okura yeni düşünce boyutları kazandırır. Hatta öyle ki babanın çocukla -onun hayal dünyası eşliğinde- oynadığı oyunlar ayrıntıya girercesine verilir. Ama kıyıda köşede kalmış nüansların esere ayrı bir albeni kattığını da belirtmek yanlış olmaz.

Detaylar sadece aile için geçerli değildir. Dönemin Amerika’sını anlatan birçok detay da eserde kendisine yer bulur. Yetmişlerin Amerika'sında sosyo-kültürel havanın nasıl olduğu, karakterlerin konuşmalarından anlaşılır. Özellikle eserde gündemi meşgul eden konuların neler olduğu, gündelik yaşamın ilerleyişinin genelde ne şekilde olduğu, New York’un metropol yaşamının nasıl sürdüğü, insanların eğlence anlayışının nelere odaklandığı gibi sorulara cevap bulabilmek mümkündür.

Eserin filme çekilmiş olması, kitap film kıyaslanmasını gündeme getirebilir. Tabii ki her zaman için kitabın sinemanın görselliğini aşacak bir performansa gebe olduğu su götürmez bir gerçektir. Eserde anlatılan ailevi meselelere her ailenin maruz kalabileceği tahmin edilebilir. Yaşanılabilirlik de bir anlamda eserin cazibe noktasını oluşturur.

Eser biçim olarak iyi bir çeviriyle okura sunulmuştur. Çevirinin iyi olması ve karakterlerin doğal konuşma kalıplarıyla sunulması kitabın akıcı bir havaya bürünmesine neden olmuştur. Eserde anlatıcının ağdalı bir anlatımı benimsememesi de okur için artı bir faktördür. Mekân tasvirlerinde lafın fazla uzatılmadan verilmesi; eserin sıkıcı olmaktan uzaklaşmasına neden olmuştur. Hatta karakterler sözcüklerle çizilirken bile fazla detaylı bir anlatım benimsenmemiştir. Bu aşamada yazarın maddi tasvirlerden ziyade mevcut durum tahlilleriyle meramını anlattığı savunulabilir.

Son olarak eserin edebi performansı farklı şekillerde değerlendirilebilir. Ama bir gerçek var ki bazı eserlerin ardından yapılan konuşmalar sadece edebi verimlilik hakkında değildir. Avery Corman’ın eseri bu tarz bir eserdir. Sinemanın gücüyle olay sadece edebiyat olmaktan çıkmıştır. Aile içi sorunlar, boşanma, velayet gibi konularda yeni tartışma alanları açan “Kramer Kramer’e Karşı” eseri bu nedenle farklı tarzda bir güce sahiptir.

Yanıtla
6
1
Destekliyorum  8
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
03 Mayıs 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Lorca'nın Gözünden New York
İspanyol şair ve oyun yazarı Federico Garcia Lorca’nın dünyayı görme biçimi gerçekten bambaşka. Salvador Dali’nin de yakın dostu olan Lorca’nın eserleri de en az Dali’ninkiler kadar sürrealist. Yoğun imgeler ve metaforlar olsa da okurken insanı yormuyor. Lorca’nın 1929 - 1930 yıllarında yazdığı yeniden okunası şiirlerden oluşan New York’ta Bir Şair bir oturuşta bitti.

Lorca’nın müziğe olan ilgisi şiirlerinin ritminde açıkça görülmekte. Kelimeler hassas, anlatım sayfadan fışkırıp dokundu dokunacak. On bölüme ayrılmış kitabın her bölümü bir yolculuğun parçasını anlatır nitelikte. Bölümlerin içinde Lorca’nın kendi çizimlerine rastlıyoruz. Bu kübist çizgiler okurunu Lorca’yı anlamaya yönelik düşüncelere sevk ediyor. Yalnızca çizimleri değil; Eden Mills Gölü’nden Çifte Şiir isimli şiirinin orijinal dilde el yazısı hali de var kitapta.

Doğa, yaşam, ölüm, gezegenler, hayvanlar, maskeler, denizciler sıklıkla geçiyor şiirlerinde. Yer yer mitolojik unsurlar da barındırıyor, Lorca’nın muazzam kültürel birikimi şiirlerinde sanatla harmanlanıyor. Kitaptaki bu sürrealist şiirlerin hikayesi olduğunu söylemeliyim. Bir de şiirselliği olan bir öyküsü var. 84. sayfadaki Aşıkları Keklikler Öldürdü öykü niteliği taşıyan bir anlatıma sahip.

Yalnızca ahenk, biçim güzelliği peşinde koşmuyor Lorca. Onun özgün kalemi ahengi peşine takmış gibi daha çok. Lorca’yı şiirleri aracılığıyla yakından tanımak isteyenlere "New York’ta Bir Şair"i tavsiye ederim. Çok özel bir kalem, kısa ömrüne sığdırdığı yapıtlarının kıymetini bilmek lazım.
Yanıtla
5
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
29 Nisan 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Görevimiz karanlıkta çıra yakmak olsun, aydınlığımız huzur ve güven versin
Distopik, bilim kurgu eserleri çok fazla ilgimi çekmese de; tasarım, gözlem, inovasyon ve muhakeme yeteneğimi geliştirmek için zaman zaman okuduğum oluyor.

İçerisinde bulunduğumuz zaman diliminden memnun değilsek, özlem duyduğumuz geçmişe de dönemeyeceğimize göre, geriye geleceği planlamak kalıyor. Bu uğurda, zekânın sınırlarını zorlayan her yaklaşım, her eser dikkate almaya değerdir.

Bu eser de bizi sıra dışı bir maceranın peşinden sürüklüyor. Duygu ve düşüncelerini doyurmak için zaten insan değişime ihtiyaç hisseder. Kurgunun konusu; kitap okumaya teşvik ve kitap düşmanlarına karşı kararlı bir tavır içinde olması dikkat çekici. Kurgunun vermek istediği mesajı, yalnızca buna indirgemek yanıltıcı olur elbette. “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen de işit” türünde, tüm özgürlük, demokrasi ve insanlık dışı yaklaşımlara karşı bir tez oluşturulmuş.

Kitabın adı Fahrenheit 451; kâğıdın kaç derecelik ısıda yandığı bilgisinden üretilmiş.

Kitabı yakmaya yeltenenler, buna ihtiyaç hissedenler; topluma verebilecek bir mesajı olmayan, fikir üretemeyen, mantıksal bir yaşam algoritması olmayan kişiler olarak tanımlanabilir.

Bunlar toplumda karşımıza; despot, bencil, cahil, kaba, kıskanç, doyumsuz, hazımsız, uyumsuz, kişiliksiz, istikrarsız, mantıksız tipler olarak çıkarlar.

Kitaplardaki fikre tahammülü olmayıp yakabilenler, onu üreten bir beyni, yüreği de acımasızca yakabilirler. Hatta yaşadığı mekânı bile ateşe verebilirler. Şairlik, yazarlık ve sanatkârlık; olumsuz olaylardan esinlenerek, güzelliklerden beslenerek, kalıcı bir eser yaratmaktır. Yazar eserinde, bu yolun hakkını fazlasıyla vermiş görünüyor.

İtfaiyenin görevi yangın söndürmek iken, despotik siyasi irade tarafından kitapları yakmakla görevlendirilmesi gibi hazin bir kurgu ile karşı karşıyayız. Evde emniyet ve güvenlik için bulundurduğumuz, yangın söndürme tüpünün, patlayarak yangın çıkarması gibi trajikomik bir durum bu.

Bilim, kültür, sanat ve düşünceyi değil hayatın içine katmak, kâğıt üzerinde bile sessizce durmasına tahammülü olmayan bir zihniyetin, eylemsel kodları ifşa edilmiştir.

Olumsuzlukları gözlemleyip, daha adil, etik, estetik, kabul edilebilir yaklaşımlara yönelmek için; eğitici ve öğretici bir kitap.

Verimli okumalar dilerim.
Yanıtla
107
9
Destekliyorum  5
Bildir