Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
sarsıcı, incelikli, zarif ve derinlikli bir anlatı..
"Her oğulun kaderi babasına dönüşmek midir?"

Kuzey İrlandalı yazar David Park'ın "Bilinmeyen Ülkede Yolculuk"u, Noel öncesindeki kar fırtınası nedeniyle yurtta mahsur kalan üniversite öğrencisi oğlunu eve getirmek üzere yola çıkan bir babanın hikâyesini anlatıyor. Tipi altında tekinsiz bir yolculuğa çıkan anlatıcımız Tom'la beraber yolu katederken, bir yandan zihninin içinde de seyahat ediyor ve oğullarıyla ilişkisine, ailesine, pişmanlıklarına, korkularına dair bir anlatının içinde buluyoruz kendimizi.

Bilinç akışı tekniğiyle yazılmış kitapta anlatıcı sürüyor ve hatırlıyor. Tam bir yol hikâyesi bu; çok atmosferik bir kere. O karlar altındaki yolculuğu nefis anlatıyor Park, ıssızlığın ortasında yapayalnız ilerleme hissini ben de deneyimledim adeta. Yolculuk hem fiziksel, hem zihinsel. Bilinmeyen ülke aslında biraz da anlatıcımızın zihni.

Anlatıcımızın bu yalnız yolculuktaki sorgulamaları da çok güzel yazılmış. Yalın, sade ama kuvvetli bir dili var kitabın. Evlilikle ilgili, ebeveyn olmakla ilgili sordukları ve düşündüklerinin kimileri aklımda epey yer etti. "Sonunda anladım ki biriyle evli olmak, ne kadar yakın olursanız olun, size onun anılarına sahip olma ya da tanışmadan önceki öyküsünün bir parçası olma hakkını vermez."

Anlatıcımız Tom bu yolculukta çokça müzik de dinliyor elbette, Johnny Cash'ten The Smiths'e pek çok sevdiğim müzisyenin de adı geçiyordu kitapta ama sanırım -her ne kadar kitapta bahsi geçmese de- benim kafamda bu kitap Cat Stevens'ın "Father and Son"ı ile beraber kalacak, hep o çaldı aklımda okurken.

Baba-oğul ilişkisinin dinamiklerine dair sarsıcı, incelikli, zarif ve derinlikli bir anlatı Bilinmeyen Ülkede Yolculuk. Ben çok sevdim.

"Asıl düşündüğüm şey, çocukları ihtiyaçları neyse yardımcı olacak fakat asaplarını bozmayacak şekilde sevmenin doğru bir yolu olması gerektiği."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
bu absürt, grotesk şölen daha çok okunsun çok isterim...
“Her neyse. Kavgalardan, yaylım ateşlerinden, boşanmalardan, bir cinayetten, uykusuzluktan, tokatlar ve diz çökmelerden kurtulup hayatta kalmayı başardım. Gözlerimin önünde bir askerî geçit töreni gibi ortaya çıkan bu çürümeyi de atlatacağım. Bu arada tüm evlerin ikinci odalarındaki iyiyi bulmaya çalışmalıyım yalnızca.”

Hayatta açık ara en sevdiğim yönetmen olan Paolo Sorrentino’nun romanlarından birinin Türkçeye çevrildiğini öğrenince heyecandan delirdiğimden kitabı edinir edinmez başladım. Muazzam bir bölümle açılıyor kitap: öfkeli bir “katlanamadığım şeyler” tiradı. Zaten o ilk bölümden kalbimi bırakıverdim.

Yaşlı bir rock yıldızı olan Tony Pagoda hayatını anlatıyor, biz eşlik ediyoruz. Mevzubahis Tony Pagoda’yı okurken elimde olmadan durmaksızın gözümün önüne Sorrentino’nun favori aktörü olan, bir sürü filminde oynattığı Toni Servillo geldi durdu, nitekim kitabın sonundaki teşekkür bölümünde Servillo’ya “Tony Pagoda’nın yaratılış sürecini yönettiği için” teşekkürlerini sunuyor yazar, yani aslında bu kitapta da onu oynatmış, nefis!

Çok tuhaf bir tip bu Tony Pagoda, kendisini sevmek de sevmemek de çok zor. Bencil, bağımlı, kaprisli, zor biri ama bir yandan da hüzünlü, komik, dürüst ve sahici. Sorrentino’nun en sevdiğim iki filmi olan La Grande Bellezza ve Youth’un bir karışımı gibi bir hikâye bu; güzelliğe ve yaşlanmaya takık bir adamın başından geçenler aslında okuduklarımız. Dolayısıyla beni ziyadesiyle tavladı, sanki yer yer kendimi filmlerden birinin içinde gibi hissettim. Bir de (tabii ki) o kadar komik ki ya. Spoiler olmasın ama Tony “doğum günü unutulunca çok kızan kuzen”ini anlatmaya başladığı yere gelince lütfen dikkat kesilin, inanılmaz bir hikâye okuyacaksınız.

Bir tek derdim var, çeviri. Yazarın dilinin epey oyuncaklı olduğu ve bunun çevirilmesi zor bir metin olduğu muhakkak ancak sahiden epeyce sorunlu bir çeviri bu. Bazı cümleler hiç anlaşılmıyor, yazarın -sezdiğim kadarıyla- gayet net bir üslubu var ama çeviride tamamen kaybolmuş o dil lezzeti. Eğer ikinci baskı yaparsa baştan aşağı gözden geçirilmesi çok iyi olur, çünkü bu absürt, grotesk şölen daha çok okunsun çok isterim.

Canım Sorrentino’cuğum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
ana ekseni ırkçılık olan bir hikâye bu...
“Hepimiz pisliğimizi ona silerek temizledikten sonra çok erdemli hissettik kendimizi. Onun çirkinliğinin üstüne bindiğimizde hepimiz çok güzeldik. Sadeliği bizi süsledi, suçu günahlarımızdan arındırdı, çektiği acı sağlıkla ışıldamamızı sağladı, acayipliği sayesinde mizah anlayışımız var zannettik. Onun konuşamaması kendimizi dilbaz sanmamızı sağladı. Yoksulluğu bizi bonkör kıldı. Karabasanlarını bile kendi kabuslarımızı bastırmakta kullandık. Egolarımızı onun üzerinde biledik, karakterlerimizin içini onun kırılganlığıyla yumuşacık doldurduk ve güçlü olduğumuz yanılsamasıyla esnemeye koyulduk.”

Toni Morrison ile yolculuğum sürüyor. 1970’te yayınlanan ilk romanı “En Mavi Göz” pek övüldüğü için biraz bekletmiştim, sonunda okudum. Çok dokunaklı bir metin olduğu ve bir ilk roman için çok iyi olduğu muhakkak ama 1993 baskısına yazdığı sonsözde kendisinin de ifade ettiği üzere teknik açıdan problemleri olan bir kitap bu bence. Bundan önce okuduğum, daha sonraki dönemlerde yazdığı kitaplarında kurmacanın dinamiklerini çok daha iyi kullanıyor, karakterlerini çok daha başarılı kuruyor ve derdini çok daha iyi anlatıyor. Bu kitaptaysa en doğruyu yapmaya çalışırken biraz fazla karmaşıklaştırmış yapıyı gibi.

Her zamanki gibi ana ekseni ırkçılık olan bir hikâye bu. Irkçılık ve aslında onunla beraber biçimlenen güzellik algısı. 1941 yılındayız, ABD savaşa giriyor ve o sonbaharda topraktan hiç kadife çiçeği çıkmıyor. Daha kitabın ilk cümlesinde nasıl bir kabus okuyacağımızı öğreniyoruz: “Kadife çiçeklerinin yetişmemesinin sebebinin, Pecola’nın öz babasının çocuğuna hamile kalması olduğunu düşünmüştük o zamanlar.” Hikâyenin bir noktada buraya varacağını bilerek, huzursuzlukla okuyoruz metni. Morrison bizi uzun uzun dolaştırıyor, Pecola’yı anlatıyor. Pecola siyah bir küçük kız. Maruz kaldığı ayrımcılığın “çirkin” olmasından ötürü olduğunu düşünüyor, o nedenle tek bir arzusu var: mavi gözlere sahip olmak. Beyazlar gibi mavi gözlü olursa her şeyin çözüleceğine inanıyor.

Ve fakat işte, başta alıntıladığım kısma geleyim; çözülmüyor, çözülmeyecek çünkü hepimiz kolektif bir suçun ortaklarıyız. Teknik kusurlarına rağmen derdini, bakma biçimini çok sevdim neticede. Böyle.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
aslında ağaçlardan yola çıkarak bizi, insanları anlatıyor...
"Hep bir neden, bir işlev, hesaplanabilir bir getiri bulma bağımlılığı şimdi yaşamımızın her yönüne sızdı ve zevkin tam bir eş anlamlısı haline geldi. Cehennemin modern versiyonu amaçsızlıktır. Doğa özellikle bundan zarar görüyor ve bizim ona karşı kayıtsızlığımız ve düşmanlığımız onun tek amacının var olmak ve varlığını sürdürmek gibi görünmesiyle yakından ilişkili."

Uzun bir aranın ardından bir John Fowles okudum, hem de ağaçların içinde okudum, o anlattıkça ben kafamı kaldırıp ağaçlara baktım, ne güzel oldu. Fowles bu kısa denemede ağaçları anlatıyor gibi gözükse de aslında ağaçlardan yola çıkarak bizi, insanları anlatıyor.

Daha önce Fowles okumadıysanız buradan başlamanızı önermem çünkü kendi eserlerine bolca referans var; Koleksiyoncu'yu, Büyücü'yü, Fransız Teğmenin Kadını'nı okumuş olmak lazım bence tadına varmak için. Epeyce otobiyografik bir anlatı, özellikle babasıyla ilişkisi ve kendisinin dünyaya, sanata ("Bir sanat eserindeki yeri doldurulamaz olan şey son tahlilde asla ondaki teknik ya da zanaat değil, sanatçının kişiliği, onun eşsiz ve bireysel duygularının ifadesidir"), edebiyata bakışına dair çok şey bulmak mümkün.

İnsanın doğayı kategorize etme, ehlilleştirme ve sahiplenmeye odaklanan geleneksel dürtülerini sorguluyor yazar ve bir yandan da doğanın, özellikle ormanın ortaçağdan beri edebiyatta kendine bulduğu yere ve bunun anlamına dair de akıl yürütüyor. Modern edebiyatta ormanın yerini alan şehire dair yazdığı bölümler çok ilgi çekiciydi.

Doğayla gitgide daha fayda merkezli bir ilişki kurmakta olduğumuza dikkat çekerek türlü uyarılarda da bulunuyor. Bunlardan birini buraya alarak bitireyim:

"Gelecek binyılda bizi bekleyen tehlike, saldırgan bir köpekbalığı şeklinde görülen doğada değil, ondan duygusal ve entelektüel yönden giderek kopuşumuzdadır; ve çaresinin de sadece, doğayı koruma hareketinin başarısına ya da başarısızlığına bağlı olduğunu sanmıyorum. Bunun çaresi, bilimsel devrimin ve özellikle de bu devrimin dünyayı bireysel olarak algılama ve yaşama tarzımızda yol açtığı değişikliklerin bilançosundaki borç tarafını ne kadar kabulleneceğimize bağlı."

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
böyle azıcık kelimeyle bu kadar insanın içine işleyen öyküler yazabilen çok yazar yok...
“Hazır olduğumuzda, gardımızı almış ve tedbirli olduğumuzda sınanma sıramızın geleceğini sanırız ame öyle olmaz: Habersizce, hiç beklenmedik zamanlarda, kılık değiştirmiş olarak, en sıradan anlarda karşımıza çıkar sınavlar.”

Allahım nasıl güzel bir kitap. Nasıl sessiz, nasıl sesli. Claire Keegan’ı, Rachel Cusk’ı, Annie Ernaux’yu okuyup sevdiyseniz gözünüz kapalı dalabilirsiniz Lucy Caldwell’in Yakınlıklar’ına - çünkü Keegan’ın nezaketini, Cusk’ın gözlemciliğini, Ernaux’nun dürüstlüğünü almış sanki Caldwell. Almış, harmanlamış, ortaya bu çok gerçek metinleri çıkarmış. Kitabın ismi de nasıl güzel!

1981 doğumlu genç İrlandalı yazar Caldwell’in odağına anne olma halini alan öykülerini içeriyor Yakınlıklar. Bazı öykülerde “çocuk doğurmuş olsam burada başka bir şey hissederdim muhtemelen” gibi bir duygu hissettim, dolayısıyla kendisi anneliği deneyimlemiş insanlara daha da nüfuz edeceğini sanıyorum kitabın. Her ne kadar öyküleri birleştiren unsur annelik deneyimi gibi gözükse de, metinler asla bundan ibaret değil; kadın olmanın pek çok hâlini anlatıyor yazar. Sınavlar, yalnızlıklar, ihtimaller, hayal kırıklıkları ve tabii hayaller, bıkkınlıklar, korkular, çaresizlikler, dayanışma...

Böyle azıcık kelimeyle bu kadar insanın içine işleyen öyküler yazabilen çok yazar yok, o nedenle Lucy Caldwell’i pamuklara sarmalıyız bence. Kitaba ismini de veren son öykü Yakınlıklar, kanser şüphesi ile geçirdiği bir dönemi, ilk kadın hakları savunucularından Caroline Norton’ın hayatını okuyarak geçiren bir kadını anlatan ve bu iki hikâyeyi muazzam birleştiren Çocuklar, hepimizi sınayan ihtimallere ve alternatiflere dair yazılmış müthiş incelikli bir metin olan Bütün İnsanlar Ahlaksız ve Kötüymüş, bir kadının tuvalete giderken uyuyan bebeğini bir yabancıya emanet etmesinin ardından yaşadığı kaygıyı anlatan İşte Öyle öyküleri en sevdiklerim oldu.

En sevdiklerimi yazayım dedim ama baktım ki çoğunu yazmışım zaten. Bu da bu kitabı ne kadar çok sevdiğimin ispatı olsun, bu inceleme şu cümleyle bitsin: “Pişmanlık, yapmadığınız şeyler için hissedeceğiniz bir duygudur.”

Bayıldım sana Yakınlıklar.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
bence Mann'ın nüvesini anlamak için okunabilecek bir kitap bu...
"Hayvanlar daha kontrolsüz ve ilkel, yani aslında durumlarını bedenleriyle ifade etme konusunda bizden daha insanidirler; bizim aramızda artık yalnızca ahlaki bir gönderme, bir metafor olarak varlığını sürdüren tabirler onlar için hâlâ -ve ne olursa olsun bunun göz okşayan bir yanı vardır- kelime anlamıyla, mecaza kaymaksızın geçerlidir. Onun da, hani derler ya, "başı öne eğilmişti"; yani gerçekten."

Leziz bir novella / uzun öykü "Efendi ile Köpeği". Thomas Mann'da sevdiğim pek çok unsuru içinde barındırıyor, bence Mann'ın nüvesini anlamak için okunabilecek bir kitap bu. Bir adam ve bir köpek arasındaki aslında sıradan ilişkiye odaklanıyor yazar ancak müthiş tasvirler ve gözlemlerle zenginleşen, zarif ve kuvvetli bi metin karşımızdaki.

Anlatıcının sadece köpeğini değil, kendini de gözlemliyor oluşu, köpeğinin tepkilerine karşılık olarak verdiği kendi tepkileri sorgulaması açısından, ilk bakışta köpeğe dair gibi gözüküyor olsa da bence aynı ölçüde insana dair de bir kitap bu. Ve bu yanını çok sevdim.

Mann okumayı özlemişim. Güzel bir kavuşma oldu.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
incelikli iç görülerini sahiden çok sevdim...
"Hayatta başa çıkamayacağı kadar çok şey yüklenmişti. Tanrı onu başkasıyla mı karıştırmıştı?"

2022'nin Aralık ayında Julian Barnes'ın Penceremden adlı deneme derlemesini okumuş, bir dolu övgü düzdüğü Lorrie Moore kitabı Amerika Kuşları'nı epeyce merak etmiş, Türkçeye çevrilmediğini görüp üzülmüştüm. Bundan sadece birkaç ay sonra, Şubat 2023'te Holden Kitap bu kitabı yayımlayıverdi - edebiyat tanrılarının çağrılarıma kulak verdiği kutlu bir olaydı, mutlu bir şaşkınlık hissetmiştim. Kitabı hemen aldım ama ancak okuyabildim. Sonuç: Julian Barnes haklıymış.

Amerikan edebiyatıyla inişli çıkışlı ilişkimin çıkışlı anlarından birini yaşadım bu kitapla, mutluyum. 1957 doğumlu yazarın somut olarak kuşlar, soyut olaraksa annelik, ilişkiler, yalnızlık ve ölüm ekseninde birbirine bağlanan öykülerini, kullandığı alaycı ama hüzünlü dili, incelikli iç görülerini sahiden çok sevdim. Hikâyelerin her birinde muhakkak metinden geçiveren kuşlar var, kiminde bir anlığına, kiminde daha uzun rol alıyor kuşlar ama hep oradalar, kitabın adı buradan mütevellit.

Bu görünen bağlantı. Bir de tematik olan var elbette. Kitaptaki on üç öykünün sayfalarından geçen insanların her biri fena halde yalnızlar. Tuhaf, ruhlarına sinmiş, kalabalıklarla tedavi edilemeyen bir yalnızlık onlarınki. Partnerlerinin yanında yalnızlar, çocuklarının yanında, ebeveynlerinin yanında. Bir tanışamama hali hâsıl tüm öykülerde, birbirleriyle bir türlü tam tanışamamış insanları okuyoruz. Ancak ölümle daha kol kola giden son üç öykü hariç kasvetli metinler değiller bunlar, Moore'un dilinde tuhaf bir alaycılık var, hayatın en karanlık anlarında bile orada bir yerde duran mizahı bulup çıkarıyor, bu da öyküleri aynı anda hem ağır, hem hafif kılıyor.

Bu incelemeyi, beni bu kitapla tanıştıran Julian Barnes'in sözleriyle bitireyim madem: "Onun yaşında biri için 'bilge' sıfatını kullanmakta tereddüt ediyorum. Ama bir yazarın tam olgunluğa eriştiğini görmek her zaman heyecan vericidir. Kanatlarını çırparak havalanmak eğlendirici olabilir ama bir sanatçının göklerde süzüldüğünü görmek insana kıvanç veriyor."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
başka bir sonu olmasını tercih ederdim ama bu haliyle de çok sevdim...
"Hayatımdaki her ilişkinin kendi kahkahası var. Erkek kardeşim benden kendine has bir kahkaha çıkarabiliyor ve sen de bambaşka bir tür kahkaha attırıyorsun bana, senin baban da, iş arkadaşlarım da, dağcılık kulübü de öyle ve her kahkaha birbirinden farklı. Ancak bazen, arkadaşımı kaybettiğimde en hakiki kahkahamı da kaybettim gibi hissediyorum.”

İskandinav edebiyatı genellikle üzmüyor, yine üzmedi. İzlandalı yazar Frida Isberg’in yakın gelecekte geçen distopik romanı “İşaret”, enteresan sorular soran, iyi yazılmış bir roman. Sonu biraz havada kaldığı için beni biraz üzdü ama kendini iştahla okutmayı başardığı muhakkak.

Kişilerin duyarlılık seviyesini ölçme iddiasında bir yeni teknoloji mevzubahis; “empati testi”. Kitaptaki psikologların savunduğuna göre bu testi geçemeyen, düşük bir duyarlılığa sahip kişiler “merhametsiz”, dolayısıyla suç işlemeye daha eğilimliler. Bu testin herkes için zorunlu hale getirilmesiyle toplumdaki suç oranının düşeceğini iddia ediliyor ve bunu oylamak üzere gidilecek referandumdan önceki son birkaç haftada geçiyor olaylar. Halk ikiye bölünmüş durumda, bir taraf testin daha güvenli bir toplum yaratacağını savunurken, diğer taraf “zorunlu işaretleme”nin temel hakların ihlali olduğunu söylüyor.

Başta birbirinden ayrı gözüken ancak okudukça öyküleri birbirine bağlanan dört karakter üzerinden akıyor hikâye. “Güvenlik” nedir, nasıl tanımlanır? Onu sağlamak için ne kadar ileri gidilebilir? Şeffaflığın sınırları nerede başlar, nerede biter? Empati sahiden insanları kategorize etmek için yeterli bir ölçüt müdür? Ayrıcalıklı koşullara doğanlar ve zorlu hayat koşullarına sahip olanlar denk biçimde değerlendirilebilir mi? Hayatta kalmalarının tek yolu zorunlu bir hissizleşme olan insanlar, empati eksikliği nedeniyle potansiyel suçlu ilan edilebilir mi? “Toplumun iyiliği” için bireylerin haklarına nereye kadar müdahale edilebilir? Bence çok önemli sorular soruyor kitap ve çok doğru biçimde kafa karıştırıyor. Dediğim gibi başka bir sonu olmasını tercih ederdim ama bu haliyle de çok sevdim.

Şöyle bitireyim: “Ama güven bu değil! Güven doğası gereği belirsizliktir. Güven insanlara inanmaktır, emin olmak değil.” Ne kadar doğru ya, ne kadar.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
tarifsiz mutluyum böyle bir şey okuduğum için...
"Hayatım üzerine binlerce şey söyleyebildim sana, doğru olmayan ama hakikat olan."

Of, of, of! Bana yıllar yıllar sonra bir Terra Nostra lezzeti veren roman, ne roman, ne yazar! Hayatta bir kitabın Terra Nostra'nın verdiği hazzın bu kadar benzerini verebileceğine hiç ihtimal vermiyordum ama işte mümkünmüş. Onun kadar destansı, onun kadar kudretli, müthiş.

Kim itiraf eden? İlk bakışta anlatıcımız Adria Ardevol gibi gözükse de; okudukça anlıyoruz ki, o değil. İtiraf eden Avrupa'nın ta kendisi. O hayranlıkla baktığımız medeniyetini oluştururken işlediği günahları, içinde barındırdığı tüm kötülükleri, suçları, kanı, vahşeti, dehşeti itiraf ediyor. El yazmaları, madalyonlar, bir keman, kitaplar... Nesnelere sinmiş kötülükler, o nesneler uğruna işlenen suçlar, o nesnelerin üzerine inşa edilen koca uygarlıklar. Avrupa'da sıradan bir hayat yaşayan herkesin aslında bir biçimde o suçlarla ama failleri ama kurbanları olarak ilişkisinin olması. Çünkü tabii ki o sıradanlığın içine saklanmış olan kötülük, kötülüğün sıradanlığı, tabii ki Arendt...

Arendt demişken elbette ki Adorno ve "Auschwitz'den sonra şiir yazmak barbarlıktır" deyişi, bu cümlenin bu kitabın içinde kendine bulduğu yer; nüvesine, özüne yerleşmesi.
Kötülüğe ve bir yandan da elbette ki güzelliğe dair bir roman bu - çünkü onlar birbirlerini mümkün kılıyorlar şüphesiz. Bu devasa konuları irdeleyen bir roman nasıl bu kadar iyi kurgulanabilir, nasıl bu kadar sürükleyici ve büyüleyici olabilir? Şaşkınım, çok şaşkınım ve tarifsiz mutluyum böyle bir şey okuduğum için.

"Yeniden okunmaya değmeyecek bir kitap aynı zamanda okunmaya da değmeyecek bir kitaptır" diyor Katalan yazar Jaume Cabre bir yerde - öyle midir bilmem ama zamanı gelince bu kitabı tekrar ve tekrar okuyacağımı biliyorum. Kolay bir kitap hiç değil bu evet, anlatıcının birinci tekil şahıstan üçüncü tekile geçip durması başta zorlayıcı gelebiliyor ama kitabın sonunda sebebini anlayınca tüm taşlar yerine oturuyor. Tek paragrafta zamanın yüzyıllar oynaması da aynı şekilde kafa karıştırıcı olsa da, okudukça insan anlıyor ki bu metin başka türlü yazılamazmış.

Ne diyeyim bilmiyorum. Teşekkürler Jaume Cabre. Ve tabii: Mea Culpa, Confiteor.
Yanıtla
1
1
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
keşke bu kadar beklemeseydim okumak için...
“Hafıza seni terk edemeyeceğin tek bir kişinin sabit sınırları içinde tutar, seni oraya zamklar. Unutkanlık seni özgür kılmak için gelir. Özellikler keskinliğini ve kesinliğini kaybeder, belirsizlik ise şekilleri bulanıklaştırır. Tam olarak kim olduğumu hatırlamıyorsam, herhangi biri, kendim bile, hatta küçükkenki kendim bile olabilirim.”

Bir Gospodinov yorumuna daha izninizle yine “Of!” diye başlamak istiyorum, çünkü yani, ne diyebilirim ki, of sahiden; müthiş. Geçmişin geçmeyişi ve bugüne sızması meselesi benim zaten edebiyatta en sevdiğim konulardan biri, bu meseleyi bu kadar oyuncaklı biçimde ele alan bu romanı sevmesem bunun daha çok haber değeri olurdu sanırım.

Yazarın daha önceki kitaplarından gayet iyi tanıdığımız “zaman yolcusu” Gaustin bu romanda da baş rolde. Anlatıcımız ve Gaustin, hafızasını yitirmekte olan insanlar için “geçmiş klinikleri” kuruyorlar, hatırladıkları dönemde yaşamaları için yaratılmış suni mekânlar bunlar; sanki 1970’te bir evdeymişsiniz gibi sanacağınız bir ev örneğin. Bu mesele gitgide büyüyor, bütün Avrupa’ya yayılan bir çılgınlığa dönüşüyor ve nihayetinde Avrupa kolektif olarak bugünde değil bir başka zamanda yaşamak istediğini anlıyor, tüm ülkelerde “geçmiş referandumları” yapılıyor, her ülke hangi onyıla dönmek istediğini oyluyor.

Muazzam, muazzam bir fikir ve fikrin hakkını ziyadesiyle veren muazzam bir anlatım. Bir Saramago romanı gibi başlıyor, bir Borges labirentine dönüşüyor anlatı ve sonra da bir Kundera, bir Gary romanı gibi bir Avrupa sorgulamasına evriliyor, daha leziz bir şey olabilir mi? Üstüne o toplumsal ve siyasi katmanı koymasa bile müthiş olabilecekken bunun da eklenmesiyle bambaşka bir düzeye geliyor, bir hesaplaşma romanı, bir kimlik ve aidiyet kurcalaması, bir yüzyıl anlatısı biçimini alıyor.

Finali de bence böyle bir kitaba yazılabilecek en muazzam final olmuş. Spoiler olmasın diye fâş etmiyorum ama tarihi tekerrür ettirme konusunda insanlık olarak ne kadar zavallı olduğumuzu anlatıyor, diyeyim.

Bayıldım. Keşke bu kadar beklemeseydim okumak için.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir