Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
23 Mart 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Nehrin Karanlık Yanından Kaçış
Yıllar önce seyrettiğim ve size de önereceğim bir filmi kısaca anlatarak, değerlendireceğim kitaba geçiş yapmak istiyorum. Özgürlüğe kaçış öykülerine göz attığınızda, çoğunlukla demirperde olarak tanımlanmış komünist yönetim biçimini uygulayan ülkelerden gerçekleşmesi bir tesadüf olmasa gerek. Ülkemizde “Ölüm Tarlaları” olarak seyrettiğimiz “The Killing Fields” filmi. 1980 tarihli "Dith Pran'ın Hayatı ve Ölümü" adlı anı kitabından esinlenerek yapılmış bir film bu. Kamboçya’da geçiyor. New York Times Gazetesi muhabiri Sydney Schanberg derlediği bir kitap ve bölge muhabiri, arkadaşı ve tercümanı Kamboçyalı Dith Pran Amerikan Ordusunun yenilgisi ve çekilme işlemi esnasında haber geçmeye devam ederler. Durumun daha tehlikeli bir hal almasıyla Dith Pran ailesini diğer Kamboçyalı ailelerle birlikte helikopterle tahliye edilmesini sağlar. Bir süre sonra ABD’ye dönme kararı verdiklerinde Dith Pran kaçamaz ve Kızıl Kmerlere esir düşer. İşkencelere ve çalışma kamplarının akıl almaz koşullarına dayanır. Sonuçta bir fırsatını bulur; cesetlerle dolu ölüm tarlaları olarak bilinen bölgelerden özgürlüğe koşar. Sınırı geçer ve Tayland’a sığınır.

“Karanlıkta Bir Nehir”de, Kuzey Kore’den kaçan (Japon adı) Masaji Ishikawa’nın (Koreli adı Do Chan-sun) dramatik öyküsü. Sade, yalın ve anlaşılır, yaşadıklarını abartılı cümlelerle boğmadan, akıcı bir anlatımla okura sunuyor. Dünya’ya Kuzey Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nde yaşadıklarının kalıcı bir ifadesi. Babası Japonya’nın Kore’yi işgal ettiği dönemde fabrikalarda çalıştırılmak üzere çocuk yaşta Japonya’ya metazori getirilen Korelilerden. Bu durumda iki milyon dörtyüz bin Koreliden söz ediyor Ishikawa. Ciddi bir rakam. Dram aslında buradan başlıyor. Masaji’nin annesi bir Japon. Ailesinin kabul etmemesine karşın bu tercihi yapmış. Hani derler ya, kader bu andan itibaren ağlarını örmeye başlamış aile ve Masaji için. Kitabı okuduğunuzda yaşananları birebir, canlı, sanki sizmişsiniz gibi yaşayacağınızı söyleyebilirim. Japonya’daki Korelilerin bir sivil toplum kuruluşları var. Yönetimi ideolojik yakınlık nedeniyle Kuzey Kore’ye dönüşü teşvik ediyor.

“Eve döndüğümüzde Teşkilat’tan birkaç pislik, evde dolanıyordu.(……).”
“Sonunda kazandılar. O piçler kazandı. Annem, babamla Kuzey Kore’ye gitmeyi kabul etti. Hayretler içindeyim.”(sf.23)

Bundan sonrasını, dramatik Kuzey Kore serüvenini, yıllar sonra kaçış sürecini “Karanlıkta Bir Nehir”de Masaji Ishikawa’dan okuyacaksınız.

Ayrıca, sizlere SaltOkur’dan çıkan Kapka Kassabova’nın “Sınır” kitabını da öneriyorum. Bu kitabın önemli bir bölümünde benzer yaşanmışlıkları, Doğu Avrupa ve özellikle Balkan sınırlarında Doğu Bloku ülkeleri vatandaşlarının yaşadıklarını göreceksiniz.

İyi okumalar diliyorum.
Yanıtla
7
2
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Mart 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kuşatılan İnsanlık
George Orwell’in II. Dünya Savaşı sonrası yazdığı ve elli yıl sonrasının resmedildiği bir distopya ile karşı karşıyayız. Esasında eserdeki çoğu unsur günümüzde distopya olarak da kalmamış modern devletlerin yönetme aygıtına dönüşmüş durumda. Geçmişte başta kölelik olmak üzere çeşitli şekillerde insan bedenine hükmedilirken şimdi insana hükmetme sadece insan bedeniyle sınırlı kalmamakta aynı zamanda insan zihnine de hükmedilmektedir. İnsanlar artık kendilerini özgür olarak görerek gönüllü köleliğe razı olmaktadır. Gelişmiş iletişim araçlarıyla insanlara zihinsel olarak da hükmedilmektedir. Belki de insan, günümüzde geçmişle mukayese bile edilemeyecek ölçüde bedenî ve zihnî köleliğe maruz kalmaktadır, hem de kendisinin ulusal ve uluslararası insan haklarına dair belgelerle teminat altına alınan hak ve özgürlüklere de sahip olduğunu düşünerek.

Eser, insanın tüm eylemlerinin takip ve kontrol edildiği bir modern devletin eleştirisi niteliğinde. İnsanlar; yaşam tarzlarından, kullanacağı kelimelere ve cümlelere kadar her yandan kuşatılmış hâlde, adeta kapana sıkıştırılmış fare misali.

Hayvanlar üzerinden insan üzerinde kurulan hâkimiyeti ele alacak olursak insanın ne kadar zavallı bir konuma düşmüş olduğunu göreceğiz. Bir çiftlikteki inekleri ele alalım. Bedenlerine hükmediliyor olsa da dillerinden anlamadığımızdan ne düşündüklerini ve ne konuştuklarını bilemiyoruz. İnsanlar üzerindeki tahakkümü ele aldığımızda çiftlikteki hayvanların belki de daha iyi konumda olduğunu söyleyebiliriz. İnsanların neyi, nasıl ve hangi kelimelerle, cümlelerle düşüneceği bir merkez tarafından dikte edilmektedir. İnsanlığın karşı karşıya kaldığı bu durum, aşk dâhil hiçbir şeyin masumiyetinin kalmadığı yeni, gelişmiş araçlarla teçhiz edilmiş ve gönüllü modern kölelik düzeni.

İnsanlığın belki de ilk defa maruz kaldığı geniş çaplı bu modern kölelik düzeni, eserde özellikle vurgulandığı üzere kelimeler üzerinden insan zihnine ve düşüncesine hakim olma anlayışına dayalıdır. Bu bağlamda anlatılanlar ise tarihin yeniden inşası ve yazımı, yalanın hakikat olarak kabulü, kelime dağarcığı gittikçe azalan bir dilin empoze edilmesi, farklı düşüncenin ve farklı düşünmeye giden yol ve araçların kullanılmaz hâle getirilmesi vb.

Eserde, dil ve kelime üzerinden insan düşüncesine tahakküm etkileyici bir şekilde ele alınmaktadır. Bu tahakkümün boyutu da insanın kullanabileceği dil ve kelimeler üzerinden düşünebileceği alan, düşünce suçunun imkânsız olduğu bir durum olarak nitelendirilmektedir. İnsanın konuşması ile ördeğin vakvaklaması arasında kurulan bağlantı da modern otoriter devlette insan konuşmasının neye münhasır kılınması gerektiğinin bariz bir göstergesidir.

Dille ilgili öngörüler eserde kısmen müsamahalı şekilde ele alınmıştır denebilir. 1984’te yapılan konuşmaların 2050’de anlaşılamayacağı öngörüsünde bulunulmaktadır. Bundan daha hızlı değişimlerin yaşandığı toplumlarda zihnin maruz kaldığı durum tahminleri zorlamaktadır.

Otoriter modern sistemlere özgü olarak belirtilen özellikler dikkati çekmektedir. Piyangoda sadece küçük meblağların ödenmesi ancak büyük meblağları kazananların mevcut olmaması çarpıcı bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır. Dahası toplumda korkuyu hakim kılmak için Londra’nın yabancı güçler tarafından değil, bizzat devletin kendisi tarafından bombalanması da modern devlet zihniyetinin gelmiş olduğu aşama bakımından devletin yapabilecekleri arasında sınır tanımayacağının açık bir göstergesidir. Savaşın amacı yeni yerler ele geçirmek değildir. Savaş, sosyal yapıyı korumanın bir aracıdır. Devlete itaat de yeterli değildir. Devlet, vatandaşının acı çekmeden itaatli kalacağına da güvenmemektedir.

Eser; dört bir yandan kuşatılmış bireyin etrafındaki tahakküm araçlarını görmesi, yaşadığı olayları farklı açılardan yorumlayabilmesi ve hayatında anlamlı olacak şeyleri sorgulayabilmesi ve benimseyebilmesi için fevkalade bir önemi haizdir.
Yanıtla
107
14
Destekliyorum  4
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mart 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sis ve Ay Işığı
Balkanların son yüzyıllarda makûs bir talihi vardır. Savaş Balkan coğrafyasının adeta ruhuna işlemiş, insanlar savaşın içinde doğmuş ve ölmüşlerdir. Bu yüzden yazılan edebi eserlerde mutluluğu dağıtan, kasvetli bir karanlık çoğu zaman hissedilir. Kimi zaman hayatın ışığına sis-pus mani olur, kimi zaman insanlar için ay ışığı karanlıklarda umut olur. Meşa Selimoviç’in eseri de savaşın karanlığında ışık saçan bir mum ışığını andırır.

Meşa Selimoviç, Balkan coğrafyasının göbeğinde Bosna’nın Tuzla şehrinde gözlerini dünyaya açar. Doğduğu yer 1. Dünya Savaşının fitilin ateşlendiği coğrafyaya pek uzak değildir. Deyim yerindeyse doğumuyla beraber savaş onun için bir kader olur. İlk ve orta öğrenimini Tuzla’da bol bol okuyarak tamamlar. Sonrasında Sırp Dili ve Edebiyatı öğrenimi görür. 2. Dünya Savaşı öncesi yine başka bir savaşın içerisine dalar. Halk Kurtuluş Cephesiyle dağlarda savaşır. Son olarak Hırvat Ustaşalar Örgütü tarafından tutuklanıp hapis yatar.

Tabii, böyle bir biyografiye sahip yazarın fazlasıyla pembe tablolar çizmesi biraz zordur. Ama eserinde bahsettiği sisi ve karanlığı dağıtacak argümanları yaratmakta pek zorluk çekmez. Savaşın karanlığında bile aşk insanların yüreğini diri tutabilir. Ya da umudun ipine sıkı sıkıya sarılan bir karakter geleceğinin sınırlarını zevkle tahayyül edebilir. Selimoviç bu şekilde okurunun karşısına kötüdeki iyiyle çıkar.

Selimoviç’in eseri birazda otobiyografiyi andırır. Zira 2. Dünya Savaşı yıllarıdır. Almanlar, toplarıyla tüfekleriyle Balkan coğrafyasını silindir gibi ezmeyi planlamaktadırlar. Etnik yapısı karışık Balkan coğrafyası ise, dostun düşmanın kim olduğunun pek anlaşılamadığı bir mahşeri andırmaktadır. Bu nedenle Selimoviç’in karakterleri savaşın şokuyla hayatı ve çevreyi anlamlandırmaya çalışırlar.

Karakterlerin o tahayyüle zor gelen savaş tablolarını yorumlamaları ise, yazarın üst düzey maharetiyle sanatsal bir ifade kazanır. Sonuçta yaşanılan acıların ve mutlulukların en iyi ifadesi ruhta kendine yer bulur. Esasında bedenin fiziksel yaralarıyla savaşan birinin ruh tahribatını yansıtmak zordur. Karakter, kendisine biçilen savaş yaralarını ruhen başka mevzularda kendisini göstererek yansıtır. Selimoviç ustalığını burada gösterir. Ruhun üzerindeki karanlık farklı kaygıları dert edinerek dağıtılır. Misal insanların kayıp canlarını aradıkları, huzurun peşinde koştukları, bir coğrafyada pekala aşkın peşinde de koşulabilir.

Toplumsal olan kaderin, bireysel yansımaları ise her karakterin dilinden ve ruhundan farklı şekillerde sökün eder. Gençliğin yaşanmayışı, tatminsizlik, aşk acısı, geçim kaygısı, çaresizlik, gelecek endişesi vb. durumlar derin ruhi temaslı yargılarla karakterlerin hallerinden okunur. Aslında iyi bir eserden beklenen de budur. Halin, üstün yetenekle izahı yeni yorumların düşünce boyutunu zorlamasına neden olur. Yani anlatılanlardan çıkarılması gereken dersler artar. Selimoviç mevcut hali ortaya koyar, karakterler vasıtasıyla mekânı ve ruhsal tabloyu zihninde birleştiren okur ise kendi tahayyülünde sonuca ulaşır. Bir anlamda zengin edebi malzeme, okura düşün yolunda çok fazla imkân verir.

Selimoviç, çetelerin uğrak bir güzergâhı üzerinde bulunan alelade bir köy evinden(kitabın şık tasarlanmış kapağında bu evi görmek mümkün) muazzam hikâyeler çıkarır. Savaşın duyarsızlaştırdığı insanlara isnat edilenlerle, anlatı ziyade bir hal alır. Üstelik Selimoviç’in savaş şartlarını birebir yaşamasından dolayı değerlendirmeleri fazlasıyla objektiftir. Zira bazen gerek okur gerekse de yazar, savaş şartlarını yaşamadan olayın tamamen dışında bir yorum ya da izlenime sahip olabilir. İşin açıkçası bu tarz hayali savaş yorumları biraz temelsiz kalır. Selimoviç ise yaşanılanı yaşadığından ötürü içerden birinin sesini okura duyurur.

Tabii bu kadar savaşla hemhal bir anlatıyı benimsememiz, kitabın birebir çatışmaların olduğu emsalsiz maceralarla şekillenen bir havası olduğu fikrini ortaya çıkarabilir. Oysaki savaş eserde güçlü bir dekordur. Ya da karanlık tonların olduğu bir tuvaldir. Yazar ustalığını dekorun üzerinde konuşturarak gösterir. Anlatımın güçlü oluşu okurda mevzunun savaş harici bir konu olsa da etkili olacağı hissini uyandırır.

Yazarın yer yer ele aldığı insanlara dair felsefi yaklaşımları ise hayatı sorgulama açısından okuru tetikler. Hatta bir filozofu andıran tespitleri kitabın içinde elmas gibi parlar. Esasında sırf bunlar için bile kitap okunmaya bedeldir. Misal: “İnsan huzurlu yaşamak için yaratılmamış mıdır? Burası huzur işte. Elimizle yakalayamadığımız, bize ait olmayan, iç içe olmadığımız şey bizim değil, başkasının (s.105).” Bu alıntı kitabın iç sesinin yer yer nasıl bilgece bir üslup takındığı gösterir.

Biçim olarak eserin çevirisi genelde anlaşılır olup, yazarın kendisine özgü bir üslup söz konusudur. Duyguların bazen kime ait olduğu tam fark edilmez. Üstelik romanın anlatıcısının sesi çoğu zaman karakterlerinkiyle karışır. Sonuçta acının, kederin bulunduğu her ortamda duyguların daha da karmaşıklaştığı durumlar söz konusudur. Hatta duygu-durumu bozan dünya hallerine tepki verenler destanları andırır bir serzenişle yorumlarını dile getirirler. Selimoviç’in romanı ilk anda insanda bu hissiyatı uyandırır. Sanatsal edebi bir dilin kullanıldığı bu eser, duyguları harekete geçirmekle birlikte okuru sarıp sarmalayacaktır.


Yanıtla
5
1
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
17 Mart 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Etkileyici Bir Anlatı: Sınır
Her yazarın bir meselesi vardır derler ya hani; Kapka Kassabova bu kitapta çok hassas bir meseleyi okurun merakını diri tutarak kaleme alıyor. Bana göre “Sınır”ı etkileyici kılan unsurlardan ilki yazarın edebiyat geçmişini yeteneğiyle harmanlaması. İkinci olarak da Bulgaristan’dan Yeni Zelanda’ya ve oradan İskoçya’ya uzanan bir yaşamının olması. Bunca farklı kültürün izleri ve arayışları onu nihayetinde köklerine kavuşmaya itince ortaya bu kitap çıkmış olsa gerek.

“Sınır”ın edebi bakımdan doyuruculuğunu biraz açmak istiyorum. Kelimelerin sözlük anlamlarını söylemek istediklerine yediriyor; geçtiği yerleri kültürel ve mitolojik geçmişleri ile birlikte ele alıyor bu tarih ve coğrafyayla sarmalanmış nitelikli anlatı. Anlatı diyorum ama aslında ne salt bir anlatı, ne tek başına gezi kitabı, ne de yalnızca hikayelerden ibaret. Okurken kendi zamanında aktığı ve sınırları her anlamda ele aldığı için, tür bakımından bu kitabı bir kalıba sokmaya çalışmak da pek doğru olmaz gibi geliyor.

Kitap boyunca, anlatıcıyla birlikte çıkacağınız Bulgaristan - Türkiye - Yunanistan sınırlarındaki yolculuğa daha yakından eşlik edebilmeniz için ilk sayfalara çizilmiş sınır ve kontrol noktalarının da işaretlendiği bir harita bulunmakta. Trakya’nın tarihiyle bezeli bir yolculuk bu. Öte yandan insanın içinde gidip görme isteği uyandırıyor. Sınır bölgelerindeki yerleşik hayatlara tanıklık edebilirsiniz. Bana hassasiyeti, unutulmuşluğu hatırlattı. Misafiri kolay kolay bırakmak istemeyişleri bundan. Metropolün kibir savaşlarından uzak, bambaşka dertleri, masum sevinçleri olan insanların hikayeleri var bu kitapta. Mültecilerin yaşadıkları zorluklar da var. Sınırları geçmek için göze alınanlar, geride bırakılanlar, Avrupa rüyası uğruna feda edilen yaşamlar. Sınırların etrafında konumlanan bu bambaşka yaşamlarda ortak bir nokta yakalamaya çalışıyorum okurken. Zaman, sınıra yaklaştıkça inceliyor ve dönüşüyor sanki. İnce bir tedirginlik ipinin üstünde cambazlık yapıyor. Topraklar, köyler, insanlar ne için bereketsiz kalıyor? Göçler insanlardan neler alıyor, ardında neler bırakıyor?

Geçmiş ve şimdi arasındaki sınırlara mistik bir yolculuk kitabı “Sınır”. Yalın ve özenli bir anlatımı var. Çeşitli dillere çevrilmiş, ödüller almış bu kitabı meraklısına öneririm.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
16 Mart 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bütün Hayvanlar Eşittir, Ancak Bazı Hayvanlar Diğerlerinden Daha Eşittir
Merhaba sevgili kitap kurtları, bu yorumumda sizlere George Orwell'in kült eseri sayılan Hayvan Çiftliği'nden bahsedeceğim.

George Orwell'la ve bu kitapla ilk kez üniversite birinci sınıfta tanışmıştım. Türkçe hocamız vizede bu kitaptan sorumlu tutmuştu. Kitapları ödev, not, okuyup özetini çıkarmak vb. olarak okumaktan hiçbir zaman hoşlanmayan biri olarak Hayvan Çiftliği ile ilgili ilk intibam olumsuzdu. Mecburiyetten kitabı aldım ve okumaya başladım. Ancak okuyup bitirdikten sonra kitabın beklentilerimin çok üstünde olduğunu fark ettim ve daha geniş bir zamanda yeniden okumaya karar verdim.

Hayvan Çiftliği'ni ikinci kez okumak için bir süre bekledim. Bu sırada George Orwell'a olan ilgim artmıştı ve 1984'ü okumuştum. Hayvan Çiftliği'ni yeniden okumaya karar verdiğimde mezun olmuştum, bilişsel olarak gelişmiştim, Dünya'ya ve olaylara bakış açım değişmişti. Belki de en önemlisi kimse beni bu kitabı okumaya mecbur etmiyordu ve bol vaktimin olduğu bir dönemdeydim. Sadece bir hafta sonunda kitabı baştan sona bitirdim. Bu kez hissettiklerim, kitaptan aldığım tat ilk okumamdan daha farklıydı.

Hayvan Çiftliği, Stalin dönemi için yazılmış bir kitap olsa da benim için çok daha fazlasını ifade ediyor. Zarar gören, eziyet edilen hayvanlar daha iyi bir yaşam için devrim yapıyorlar. İyi niyetle başlayan bu devrim, zamanla amacından sapıyor ve başlangıçta karşı geldikleri zulmün ta kendisi haline geliyorlar. Bunu sadece Stalin devriyle sınırlandırmamak gerektiğini düşünüyorum. Siyasi, sosyal, ekonomik vb. insanın olduğu her toplulukta buna benzer örneklerle karşılaşabiliriz. Gücü elde etmek isteyen, bu uğurda her yolu mübah gören insanlar var oldukça Hayvan Çiftliği de popülerliğini koruyacaktır.

Aslında tüm insanlar eşittir. Ancak biz koyduğumuz kurallarla ve otoriteye olan sorgusuz sualsiz bağlılığımızla bazı insanları daha eşit bir hale getiriyoruz. Kitabı bir de bu gözle okumanızı tavsiye ederim.

İyi okumalar dilerim.
Yanıtla
88
12
Destekliyorum  5
Bildir
Yanıtları Göster
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Mart 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kitap Özgürlüktür
1953’te yayımlanan ve distopya türünün önde gelenlerinden biri olan eser, kitapların yasaklandığı ve itfaiyecilerin buldukları her kitabı yaktığı 2049 yılının Amerikan toplumunu anlatmaktadır. Kitabın adı da Fahrenheit ölçeğinde kitabın yanma derecesine işaret etmektedir. Soğuk Savaş sıralarında Amerika’da McCarthy akımının etkili olduğu bir dönemde yazılmıştır. Eser; o dönem Amerika’sında antikomünist kuşkuculuğun vardığı noktadan hareketle otoriter yönetimlere bir eleştiri şeklinde okunabileceği gibi, aynı zamanda kitle iletişim araçlarının insanı âdeta esir aldığı ve okuma devrinin bitip ekran çağının başladığı bir dönemin eleştirisi olarak da okunabilir.

Kitapları yakmakla sorumlu itfaiye biriminde çalışan Guy Montag’ın hayatı, iş dönüşünde mahallesinde karşılaştığı ilginç bir genç kızla tanışmasıyla değişir, ardından yerleşik düzeni sorgular ve eyleme geçmek, mücadele etmek kararını alır.

Otoriter düzene eleştiri bakımından tüm teknolojik araçlarla insanın ve insan düşüncesinin kuşatıldığı, farklı düşünceye müsaade edilmediği, sorgulamaya giden yolların tamamen kapatıldığı, kitapların yok edildiği bir dünya kurgulanmıştır. Bu anlamda eser otoriter düzenlere karşı önemli eleştiriler yöneltmekte ve insanın kuşatılmışlığını, acziyetini ortaya koymaktadır. Son yıllarda dünyayı da kasıp kavuran otoriterleşme eğilimleriyle birlikte okunduğunda eserin yönetime dair eleştirileri hayatta da karşılık bulmaktadır. İnsanın âdeta tüm hareketlerinin takip edilebildiği günümüz dünyasında kitaptaki öngörüler büyük ölçüde gerçekleşmiş durumdadır. Eserdeki şu ifadeler otoriterliğin boyutunu göstermesi açısından fevkalade dikkat çekicidir: “… Okulda yapmaya çalıştığın şeyin büyük bölümü ev ortamında bozulabilir. Anaokulu yaşını bu yüzden her sene azalttık; artık neredeyse beşikten alıyoruz onları.” (s. 81) Aşağıdaki alıntı da Nazi Almanya’sını yaşayan ilahiyatçı Martin Niemöller’in meşhur açıklamasını (“Önce Yahudiler için geldiler ve ben sesimi çıkarmadım çünkü ben Yahudi değildim. Sonra komünistler için geldiler ve ben sesimi çıkarmadım çünkü ben komünist değildim. Sonra sendikacılar için geldiler ve ben sendikacı olmadığım için yine sesimi çıkarmadım. Sonra benim için geldiler ve benim için ses çıkaracak kimse kalmamıştı.”) andırmaktadır:
“… ‘Suçluları’ kimsenin dinlemediği zamanlarda konuşup onları ifşa edebilecek masumlardan biriydim ama konuşmadım ve dolayısıyla ben de suçlu oldum. Kitapları itfaiyecileri kullanarak yakan sistemi sonunda kurduklarında da birkaç kez homurdandıktan sonra duruldum, çünkü artık benimle birlikte homurdanan veya bağıran kimse kalmamıştı. Şimdiyse çok geç.” (s. 104)

Eser; ekran/görüntü çağı bakımından ise esasında hayata dair önemli tespitler içermektedir. Ekran araçları ile insanların düşünme yetileri âdeta iğdiş edilerek düşünmemeleri ve sorgulamamaları sağlanmaktadır. 1953 Amerika’sında odanın dört tarafı ekranla kuşatılmış bir hayat kurgulanmışken esasında 2049 gelmeden dünyamızda daha fazlası gerçekleşti. Descartes’in “Düşünüyorum, öyleyse varım.” mantığı günümüzde Tayfun Atay’ın deyişi ile “Görünüyorum, o hâlde varım.” şekline dönüşmüştür. Bireylerin kitle iletişim araçlarıyla oyalandığı, beyinlerinin dumura uğratıldığı ve farklı düşünmeye meşruiyet tanınmayan bir dönemde, her ne kadar ulusal ve uluslararası belgelerle insanın hak ve özgürlükleri kabul edilmiş ve koruması da teminat altına alınmışsa da gerçek anlamda bireyin özgür olduğundan bahsetmek son derece güç.

Eserin dikkat çektiği iki durum birbirini tamamlar niteliktedir. Ekran çağının imkânlarıyla bireye zaten farklı düşünme olanağı sağlanmamaktadır. Bir şekilde aradan kaçanlar da otoriter düzenin teknolojik araçlarıyla ortadan kaldırılmaktadır.

Eserin tercümesi, tercümenin daha iyi olması gerektiği izlenimini uyandırmaktadır. Modern dünya edebiyatının önde gelen yapıtlarından biri olan bu eserde azımsanmayacak ölçüde yazım yanlışı bulunmaktadır. Tırnak içindeki cümlelere büyük harfle başlanmaması ve ifadelerin sonunda nokta işaretinin kullanılmaması, bölümlerden sonraki ilk paragrafta satır başı yapılmaması, tırnak içerisindeki ifadelerden sonra virgül işaretinin kullanılması (s. 14, 26 vd.) ve üç noktadan sonra cümleye büyük harfle başlanmaması (s. 12, 15, 25 vd.) yaygın olarak görülmektedir. Mesela okuyucu Türkçeye tercüme edilen eserde “UCLA”nın ne olduğunu bilmek zorunda değildir. Tercümanın bunun Türkçesini belirtmesi gerekir. Bu kısaltmanın Los Angeles Kaliforniya Üniversitesini ifade ettiği çoğu okuyucunun aklına gelmeyeceği düşünülerek bunun Türkçe karşılığı verilmeliydi.

İyi okumalar...
Yanıtla
123
17
Destekliyorum  8
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mart 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mutlaka okunması gereken kitaplardan
George Orwell'i uzunca bir süredir okumak istiyordum. Yakın çevremden daima olumlu geri dönüşler alıyordum, sosyal medyada yazarın kitaplarıyla ilgili alıntılar okuyordum ve artık daha fazla ertelemeden okumaya karar verdim.

Kitabın birinci ve ikinci bölümlerini çok beğendim ve bir çırpıda okudum. Kendimi bir anda yazarın betimlediği dünyanın içinde buldum. Bazı bölümleri günümüze de oldukça benziyordu. Büyük Birader'in gözü sanki benim üzerimdeydi. Karakterin heyecanlarına, yakalanma korkusuna adeta ben de eşlik ediyordum. Özellikle ikinci bölümde kız arkadaşıyla buluştuğu kısımları çok beğendim. Ancak üçüncü bölümde aynı heyecanı duyamadım. Biraz daha karamsar ve umudun kaybolduğu bir bölüm gibi geldi. Buna rağmen final sahnesini beğendim.

Kitabı bir bütün olarak değerlendirirsem, her insanın hayatında en az bir kez okuması gereken kitaplardan biri olduğunu söyleyebilirim. Sadece yazıldığı dönemde değil gelecek dönemlerde de etkisini sürdürecek bir eser. Siz de benim gibi bir süredir kitabı okumak istiyor, ancak başlayamıyorsanız, bu pandemi dönemi tam sırası.

İyi okumalar...
Yanıtla
61
14
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mart 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kadın Hareketleri ve Feminizm: 1789'dan Bugüne Bir Hikâye
Gerhard'a göre "kadın hareketi" ve "feminizm" Almancada farklı anlamları ve siyasi görüşleri yansıtırlar, bunun yanında ikisi de kadınların yaşamın her alanına eşit katılım sağlamasıyla ilgili. Kadın hareketleri tarihsel fenomenlerle birçok farklı şekilde okunabilen sosyal hareketler, feminizm bu anlamı kapsamakla birlikte siyasi bir teoriyi de ifade ediyor. Amaçları arasında köklü değişimler, eleştirilere argüman üretme gibi statükoyu tehlikeye düşürecek eylemler var, dolayısıyla iktidarın farklı kimlikler atfedip savaş açtığı farklı feminizm hareketleri farklı savunmalar türetmiş, eylemler de o ölçüde farklılık göstermiş ama maksat aynı. "Feminizm" terimi ilk kez 1880'lerde Hubertine Auclert tarafından  "erkekçiliğe" karşı siyasi yol gösterici bir ilke olarak kullanılmış, ardından "feminist" sıfatını taşıyan kongreler düzenlenmiş, farklı ülkelerdeki feministler birbirlerinin kongrelerine giderek desteklerini sunmuşlar. Terim Batı dünyasında hızla yayılmış, kadın hareketi anlamında kullanılmaya başlanmış ama Almancada günümüzde bile radikallik anlamı içeriyormuş. Aşağılama anlamıyla ve iftira niteliğinde kullanılması olumsuz bir yan etki olarak görülebilir, gündelik dile yerleşmesi 1970'lerin kadın hareketlerinin sonucu. Bu hareketlerin örgütlü biçimleri özellikle 1789'dan sonra "cinsiyet özelliği sınıf ayrımının ötesinde siyasi bir kategoriye ve burjuva toplumunun liberal düzeninin bir tür kurucusuna dönüşünce" türemeye başlamış, kadınlara haklarının verilmemesi ekonomik ve sosyal açıdan cinsiyet ayrımının kadınların yaşam ve özgürlük alanlarını iyice daraltması sonucu ortadan kaldırılması gereken en büyük sorun olarak görülmüş. Kısacası her dönemde kadınlar çeşitli biçimlerde görmezden gelinmiş ve kadınların iktidarla mücadelesi o iktidarın doğasına göre biçimlenmiş.

Öncülerin başarıları üzerinde durarak kahraman kadınların yaşamlarını detaylarıyla anlatıyor Gerhard, bu kadınlar değişen her rejime karşı taviz vermeden durarak varlıklarını "dayatmışlar" resmen, görmezden gelinemeyecek hale geldikleri zaman kazanımlar yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlamış. Tabii erk hemen yerleşik normlara sığınarak muhalif sesleri kısmış, örneğin 1793'te eşit miras hakkı dile getirilince devrimci yasa koyucular ailenin kutsallığı görüşüne sarılarak bu hakkı engellemişler. Pek çok alanda seslerini yükseltmeyi bilmiş kadınlar, ortak servete katılmaktan köleliğin kaldırılmasına dek çeşitli alanlarda eserler verip eylemler düzenlemişler. Kendi aralarında süren tartışmalar da var, eşit haklar konusunda olduğu kadar mücadele yöntemleri ve kadınlığın tanımı da tartışma konusu olmuş, düşünsel temeller de çeşitlenmiş.

1848'den itibaren Marx ve Saint-Simon etkisi ortaya çıkıyor örneğin, kadınların o dönemde çıkardıkları gazetelerin etkisiyle mücadele tekrar canlanıyor. Flora Tristan ve yoldaşları "sosyal mutluluğun sırrı" konusunda "genel özgürleşmenin doğal ölçüsü"nün önemini vurguluyorlar, yeni bir aşk ve cinsel özgürlük tanımı geliştiriyorlar, "romancılık" gibi bazı alanlarda da üstünlüğü ele geçiriyorlar. Almanya'da çıkan Frauen-Zeitung nam gazete önemli, Alman kadınlarının oluşturduğu meclisler de önemli, özellikle direniş biçimleri dikkat çekici. Yahudi kadınlar aktif olarak katılıyorlar harekete, ilk girişimler maddi yetersizlikler yüzünden kısa süre sonra başarısız olsa da sonrakiler için altyapı oluşuyor, iyi. İşçi hareketlerine katılım düzeyi de yüksek, kadınlar sadece patronu değiştirmenin hiçbir işe yaramayacağını bildikleri için devrim için çalışıyorlar ve dernekleri tekrar kapatılıyor. "Avrupa çapındaki bu ilk kadın hareketinin devlet otoritesi tarafından ne kadar tehlikeli görüldüğü özellikle uygulanan ağır baskılarla açıkça belli olmaktadır." (s. 43) Öte yandan ABD'deki kadın hareketleri de Avrupa'da yankılanmaya başlıyor, oradaki hareketler seçkin erkeklerce desteklendiği için örgütler hızla büyüyor, Avrupa'daysa tam tersi.

Savaştan günümüze kadarki hareketleri de inceliyor Gerhard, 1970'lerdeki yeni dalgayı değerlendiriyor ve mücadelenin geleceğine dokunarak bitiriyor araştırmasını. Alana sağlam bir katkı bu metin, kadın hareketlerini ve feminizmin tarihini merak eden okurlar kaçırmamalı.
Yanıtla
6
5
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mart 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Büyülü Dünya
Bir toplumu anlamanın en iyi yolu onların masallarını okumaktır. Çocuklarımızı hayata hazırlamanın yolu da onları masallarla küçük yaşta eğitmekten geçer. Tabi masallar sadece çocuklar için değildir. Büyüklerin de unuttukları bazı erdemleri hatırlaması için, zaman zaman masalların büyülü dünyasına dalması gerekir.

Egerton R. Young, bizzat bir Kızılderili şeften dinleyerek derlediği bu eserde, efsanevi masallarla erdemler ve sezgiler üzerine güzel bir kurgu oluşturmuş. ABD'de yerlilerle barış içinde yaşayan bir ailenin iki küçük çocuğu masal dinlemeyi tabi ki çok sevmektedirler. Hatta isimleri bile kızılderili diliyle nakledilmektedir. Ağabey Sagastao (Gündoğumu Efendisi) ve kız kardeşi Minnehaha (Gülen Su), kızılderili köyünü her ziyaret edişlerinde, özellikle Souwanas'tan hikaye dinlemekten büyük keyif almaktadırlar. Zaman zaman da evdeki bakıcıları Mary onlara masallar anlatır. Zaten Mary Kızılderililer arasında büyümüştür ve İngilizce'yi pek bilmemektedir. Hatta Souwanas ve Mary arasında çocuklara masal anlatmak hususunda tatlı bir rekabet vardır.

İki kardeş Sagastao ve Minnehaha, Souwanas'ın hep mitolojik karakter Nannaboozhoo hikayelerini anlatmasını isterler. Ojibwa ve Algonkin efsanelerindeki bu tanrısal varlık kızılderililerin kurucu atası olarak kabul edilmektedir. İnsanlarına tarımı, avlanmayı ve balık tutmayı onun öğrettiğine inanılır. Tüm bitki ve hayvanlara isimler verenin, hatta sonsuz okyanusların dibinden gelen bir kum tanesiyle dünyayı yaratanın da Nannahboozhoo olduğu anlatılır. Kitaptaki bir masalda da geçen ve Nuh Tufanı'na çağrışım yapan kısmı okurken bunları farkedebiliyorsunuz:

"Tüm gücüyle çalışmaya başlamış, kısa süre sonra suda yüzen tomruklardan büyük bir sal yapmış. Su, son kara parçasını da yutarken suda yüzen hayvanlar için üzülmüş, onları da sala, kendi yanına almış." (Sayfa 183)

Kızılderili kültürü doğayla insanlar arasında kurulan ruhsal bir denge prensibine dayanır. Hayvanlar bu mitolojinin içinde büyük yer tutar ki, eseri okuduğunuzda bu ayrıntıları yakalayabiliyorsunuz.

Avlanırken avına nezaketle yaklaşıp özür dileyen bir kültüre insan hayran olabiliyor. Ancak bunu yapmalarının sebebi bence kötü ruhlardan korkmaları ve sonrasında başlarına bir şey gelmemesi için bir dua görevi görmesidir. Kitabı okurken dikkatimi çeken ve hep düşüncelerimde bulunan 'dünyanın nereye gittiğine' dair yakaladığım ayrıntıyı alıntılayarak sözlerime son vermek istiyorum:

"Erkeklerle kadınlar da aynı şeyleri yiyerek yaşıyorlarmış. Hallerinden gayet memnun, mutlularmış. Fakat yıllar ilerledikçe insanların sayıları o kadar artmış, yerleşim yerleri yeryüzünün o kadar çok yerine dağılmış ki zavallı hayvanların çoğu, kendilerine yer açmak için sıkışmaya başlamışlar.
Buna bile katlanılabilirmiş fakat çok geçmeden insanlar yaylarla oklar, mızraklarla bıçaklar, başka türlü çeşit silahlar yapmaya hatta bunları korunmasız hayvanlar üzerinde denemeye, kısa zaman sonra da hayvanların etlerini yemeye başlamışlar. Daha sonra bu minval üzere elde ettikleri eti yeryüzünün meyve ve sebzelerine tercih etmeye başlamışlar." (Sayfa 112)
Yanıtla
4
0
Destekliyorum 
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
02 Mart 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Prusya Tarihi
Tarih birçok devletin yıkılmasına ve yeniden doğmasına sahne olmuştur. Bazı devletler saman alevi misali yanıp yok olurken, bazıları ismen değişerek yaşamını sürdürmeye devam etmiştir. Bu manada tarih devletlerin raks ettiği büyük bir sahneyi andırır. Uzun süre tarih sahnesindeki yerini koruyan devletlerden birisi de günümüzde de cesametinden pek bir şey kaybetmeyen lakin ismi değişen Prusya’dır.

Monika Wienfort Prusya Tarihi isimli eseriyle büyük bir devletin tarihine geniş bir açıdan bakmaya çalışır. Alman akademisyen Wienfort’un anlatısındaki dikkat çekici objektif tutum başka yazarlara örnek olacak türdendir. Zira anlatılan dönemler itibarıyla Almanlığa ek olarak taraftar olunacak dini ve siyasi hizipler dikkat çeker. Aslında her tarihçinin dini ve etnik kimliğinden sıyrıldıktan sonra eserini kaleme alması eserin kalibresini arttırır. Misal eseri okuduktan sonra yazanın kimliği netleşmiyorsa, objektiflik sınamasını geçmiş kabul etmek lazımdır. Wienfort’un kimliğinden sıyrılarak eserini kaleme aldığı göze çarpar.

Tarihte köken çok önemlidir. Geleceğe yansıyan birçok olayın netleşmesi için çıkış noktasının bilinmesi önem arz eder. Wienfort yaklaşımıyla Prusya’nın ilk teşekkül dönemlerine kadar uzanarak kitabına başlar. Prusya kavramının ortaya çıkması devlet ve kültür seviyesine yükselmesi aşamalarını dile getirerek okuru yoğun tarih anlatısına sokmadan önce hazırlar. Burada dikkat çekici husus özet kabilinden önemli konulara değinilmesidir. Örneğin yazar Alman tarihinin şekillenişinde devlet-toplum ilişkisini başköşeye koyar (s.11) ve günümüz Almanya’sının anlaşılmasını Prusya’nın anlaşılmasına bağlar(s.13).

Wienfort kronolojik bir sıra takip ederek Prusya için önemli kırılma noktalarını farklı bölüm başlıkları altında ele alır. Misal Orta Çağ, Reformasyon, 1848 İhtilali, Weimar Cumhuriyeti ve Nasyonal Sosyalizm dönemleri gibi önemli başlıklar kitapta ilk olarak göze çarpar. Tabii Prusya tarihinin önemli köşe taşları bu şekilde dile getirilirken, klasik manada bir devletin hayatını özetleyen kuruluş, yükseliş ve yıkılış dönemleri de ihmal edilmez. Bu manada devletin tarihiyle, büyük siyasi aksiyonlar yazarın sunumuyla harmanlanır.

Anlatılan dönem Avrupa tarihi açısından fazlasıyla çalkantılı bir dönemdir. Prusya’nın bu çalkantılı dönemden bigâne düşünülmesi pek güçtür. Yazar ilk aşamada Alman birliğinden önceki prensliklerin o bölük pörçük siyasi birlikten yoksun halini çok iyi özetlemiştir. Yoğun siyasi bir anlatının olması dönem açısından tahmin edilebilecek bir husustur. Fakat yazar bazı tarih kitaplarında olduğu gibi anlatının mihver noktasını siyasi yapıya çekmemiştir. Misal Orta Çağ’dan sıyrılma zamanlarında gelişen kültür anlayışına ve dini yönelimlerdeki önemli değişmelere fazlaca yer vermiştir.

Wienfort klasik dönemlerde ihmal edilmeyen tarım anlatısını es geçmediği gibi modern zamanlara değin gelişim gösteren sanat yaklaşımlarını da sayfalarına yansıtmaktan vazgeçmemiştir. Anlatılan konu ne olursa olsun muhakkak devrin sanat anlayışı okura sunulmuştur. Bu aslında yazarın çok yönlü bakışını kanıtlayan bir bulgudur. Çünkü tarihi dönemler ele alınırken siyasi, idari, sosyo-kültürel, iktisadi, dini, askeri, hukuki tablo anlatılanlar arasına serpiştirilmiştir. Konunun merkez hattına yazar tarafından mahirane şekil verilirken, farklı orijinli anlatılarla ana hat böylelikle desteklenmiştir.

Eserin her şeyden önce zengin bir kaynakçadan ve büyük bir ilmi birikimden şekillendiğini belirtmek gerekir. Zira yazılanlardan bu kolaylıkla anlaşılabilir. Konunun merkezi Prusya olmasına karşın, adı geçen devletin Avrupa'nın merkezinde olmasından mütevellit farklı konulara dair bilgiler veren, yaklaşımı da dikkatten kaçmaz. Çok özel sayılabilecek bilgiler bu nedenle satır aralarında arz-ı endam eder. Misal 1844 Dokumacılar İsyanı, Yahudi tebaanın tarihsel durumu, 9 yaşın altındaki çocukların çalışma yasağı, kadın hakları, Bismarck faktörü vb. özel yönelimi olan konular nadide bilgilerle okura sunulur.

Prusya ile beraber Avrupa tarihine de ışık tutan kitabın özelde Alman dili, kültürü ve tarihine yönelen araştırmacıların ilgisini çekeceğine şüphe yoktur. Ayrıca çevirmenin önsözde belirttiği gibi kitabın Alman Dili ve Edebiyatı bölümlerinin Alman Edebiyatı derslerinde, tarih bölümlerinde, siyaset tarihi ve uluslararası ilişkiler bölümlerinde kısaca sosyal ve beşeri bilimler fakültelerinin birçok bölümünde okuyan öğrencilerin işine yarayacağıdır (s. 7).

Kitabın biçim açısından anlaşılır bir yapıya sahip olduğu, yalın diliyle okuyucuyu cezbettiği, gözden kaçmaz. Tarihin masalsı yönü kendisini yer yer gösterir. Buna ek olarak eser özel yöneliminden dolayı, küçük bir merak sayesinde yeni kitaplarla ve konu başlıklarıyla okurları tanıştıracaktır.

Ülkemizde genelde kendi tarihimizin dışındaki dönem ve devletler ilgi çekmez. Oysaki tarih genel kaideleri itibarıyla fazla bir sapma yapmaksızın dünyanın her yerinde benzer hareket tarzları gösterir. Bu nedenle Almanların ya da başka ulusların tarihini bilmek, kendi tarihimizle benzeşmelerini hesap etmek, gelecek için yeni yol tayinlerini tahmin etmenin önünü açar. Tarih zaten geleceğe ışık tuttuğu nispetçe faydalıdır. Wienfort’un kitabı bu nedenle iyi bir başlangıçtır.

Yanıtla
6
4
Destekliyorum 
Bildir