Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
savaşın absürtlüğünü ve çelişkilerini insanın yüzüne yüzüne vuran bir kitap...
“Evinizde oturup kalsaydınız ya götünüzün üstünde...”

Çek yazar Bohumil Hrabal’ın daha önce okuduğum iki kitabını da çok sevmiştim, küçük novellası Sıkı Kontrol Edilen Trenler’de de durum değişmedi. Her şeyle alay eden, savaşın absürtlüğünü ve çelişkilerini insanın yüzüne yüzüne vuran bir kitap, yukarıda alıntıladığım son cümlesi de zaten bunu gösteriyor bence. Hakeza kitabın adı da aynı şekilde: sıkı kontrol edilen trenler sıkı filan kontrol edilmiyor, ki zaten bütün mesele de bu.

1945 yılındayız, İkinci Dünya Savaşı’nın son günleri. Almanlar yavaş yavaş yenilgiye doğru ilerlerken biz Çekoslovakya’da, sınıra çok yakın bir tren istasyonundayız. İstasyonda çalışan genç ve bakir Miloş’un ağzından dinliyoruz hikâyeyi. Karşısına çıkan her kadınla flört eden istasyon şefinden telgrafçı kıza, kendiyle kafayı bozmuş müdürden kazları hamurla beslemeye kafayı takmış karısına bir dizi tuhaf karakterimiz var. Anlatıcımız Miloş da tuhaf elbette; koca, yıkıcı savaşın göbeğinde kim olduğunu bulmaya çalışan, ziyadesiyle duygusal, kendi hislerini ve bedenini tanımaya çalışan bir genç adam.

İkinci Dünya Savaşı’nın en sarsıcı olaylarından olan meşhur Dresden Bombardımanı’nın da anlatıldığı kitap, bir savaş romanına göre epeyce de komik. Hrabal küçük küçük detaylarda sistemi, savaşı, bürokrasiyi öyle güzel alaya alıyor ki. Okuyanlar herhalde kalçaya basılan istasyon mühürlerini hiç unutmayacaktır, ben unutmayacağım en azından!

Miloş’un kendi erkekliğine dair sorgulamaları da bence ayrıca nefisti. Etrafı ölü bedenlerle çevrili bir genç adamın kendi bedeniyle kurduğu / kuramadığı ilişkiyi, bunun ona ettiklerini müthiş incelikli biçimde anlatıyor yazar.
Ve tabii finali - spoiler olmaması için bir şey demiyorum ama unutulmaz bir finalle bitiyor hikâye.

Ezcümle, çok severek okudum. Beni Hrabal ile (tabii ki) Milan Kundera tanıştırmıştı. Keşke başka eserleri de dilimize çevrilse de, ilişkimizi derinleştirebilsek temennimle bitireyim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
sunduğu perspektif müthiş değerli...
"Estetik değeri olmayan şeyleri sanat kabul edebilelim diye algımızı yabancılaştırmaya davet edilmemiz, zekâmızı, hassasiyetimizi ve elbette eleştirel ruhumuzu devre dışı bırakmaya davet edilmemizden farksızdır."

Epeydir bir kitabı bu kadar "evet, aynen öyle, kesinlikle doğru, ay işte tam da bu!!!" nidaları eşliğinde okumamıştım. Meksikalı sanat eleştirmeni Avelina Lésper'in "Çağdaş Sanatın Sahtekarlığı" kitabı tam bir "kral çıplak" metni. Vırt zırt homurdanıp durduğum "sanatın estetikle, duyguyla ilişkisinin kopması" mevzuuna dair müthiş bir eleştiri getiren bir analiz ortaya koyuyor Lesper, gerçekten bayıldım.

Hep diyorum, sanatın işi estetik ve duygularla olmalı. Bir "şey", salt varlığıyla estetik algımızı uyarmıyor, bir duygu yaratmıyor, ancak üzerine yazılmış onlarca kelimelik açıklayıcı metinlerle ("sanatçı, bu eserinde...") bir anlama kavuşuyorsa, ben buna sanat eseri denmesine şiddetle karşı çıkıyorum; Lesper de bu meseleyi son derece kuvvetli bir yerden kavramsallaştırarak anlatıyor kitapta.

Özellikle çağdaş sanat eserlerinin mekânla sorunlu ilişkisi (onları sanat kılan şeyin galeri veya müzede sergileniyor olmaları oluşu, zira pek çoğunu o fiziksel mekândan çıkarınca herhangi bir "şey" oluyorlar), küratörün sanat eserinin de, sanatçının kendisinin de önüne geçtiği tuhaf konjonktür, "herkes sanatçıdır" saçmalığı ve çağdaş sanatı kuşatan dogmalara dair söyledikleri çok önemli yazarın.

Çok açık fikirli ve yenilikçi olma iddiasındaki çağdaş sanatın, aslında klasik sanatlardan bile daha dogmatik bir düzleme sahip olduğunu, eleştiriye müthiş kapalılığını, subjektifliğini kendisine nasıl bir koruma kalkanı olarak kuşandığını öyle güzel anlatıyor ki. Son bölümde feminist çağdaş sanatçılara dair getirdiği sert eleştiriyi de ayrıca çok etkileyici buldum. Hakikaten büyük bir cesaretle yazılmış bence ve birilerinin artık bunları bu açıklıkla söylemesinin vakti gelmiş de geçiyordu.

Sanatı dönüşmekte olduğu şeyden kurtarmamız şart bence, zira özüyle ilişkisi kopmak üzere. Çok önemli ve kıymetli bir kitap olduğunu düşünüyorum bu metnin ve bu açıdan sunduğu perspektif müthiş değerli.

Vallahi iyi ki okudum ve hatta keşke herkes okusa!
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ahmet Büke’nin dili her zamanki gibi çok lezzetli...
“Eski dünya ölüyor ve yeni dünya doğmak için mücadele ediyor” diye yazmıştı Antonio Gramsci; “Ehtiyar kün öldü, bala kün doğamadı” diye yazıyor Ahmet Büke. 95. sayfada bu cümleyi okuduğumda bir Gramsci referansı olduğunu anlamış ve çok heyecanlanmıştım, nitekim kitapta ilerleyince referanslar daha da somutlaştı, Gramsci’nin meşhur cümlesinin devamı olan “şimdi canavarlar zamanı” ifadesi, son bölümün başlığı olarak karşıma çıktı.

Açıkçası Gramsci üzerine kurulmuş bir Milli Mücadele anlatısı okuyacağımı hiç hayal edemezdim, bu açıdan sahiden çok şaşırtıcı bir kitap Kırmızı Buğday. Gramsci’nin cümlesine toplumların büyük dönüşümlerin arefesinde olduğu karmaşık günlerde sıklıkla başvurulur, yıkılan bir imparatorluktan yeni bir şeyin doğduğu o günleri tarif etmek için de şüphesiz çok uygun.

Yazar bizi önce Çanakkale cephesine, I. Dünya Savaşı yıllarına götürüyor, buradan ilerleyip Kurtuluş Savaşı’na varıyoruz. Edebiyatımızdaki milli mücadele anlatılarına selam duran, o geleneği izleyen bir roman bu, ancak bu anlatıya bir de epey görünür bir sınıf mücadelesi katmanı ekliyor.

Ben açıkçası bu tür çok karakterli, çok olaylı, çok savaşlı romanlardansa yazarın merceğini tarihin içindeki bir ana yaklaştırıp o anı didik didik ettiği anlatıları daha çok seviyorum. Keza aynı şekilde karakterlerin de daha derinlikli işlendiği, hikâyenin akışı içinde figürandan öte bir pozisyon aldıkları romanlardan daha çok tat alıyorum. Ben bu romanda Deli İbram Divanı’nın Leyla’sı gibi unutulmaz karakterler bulamadım, maalesef çoğu bana tek boyutlu geldi. Deli İbram Divanı demişken, İbram burada da var. O kitapta kısaca dinlediğimiz kardeşinin katledilmesi ve savaşa gitmesi hikâyesini burada daha detaylı öğreniyoruz.

Ahmet Büke’nin dili her zamanki gibi çok lezzetli ve yazar yine muazzam çalışmış; özellikle anlattığı Çanakkale coğrafyasını çok iyi bilen biri olarak bu kısımları okumaktan çok haz aldım. (Atatürk’ün 19. Tümen komutanı olarak isimsiz şekilde bir an göründüğü kısım örneğin, nefisti.) Ancak yukarıda belirttiğim sebepler kitapla mesafelenmeme sebep oldu, maalesef. İşte böyle.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
pek güzel, pek leziz bir küçük kitap...
"Endüstri devrimi seri üretimle bütün nesneleri kopya haline getirerek nesneler ile onların biricikliği arasındaki bağı koparmıştır. (...) Belki de son darbe bilişim ve yeni medya devrimi oldu, zira bunlar şeyler ile aramıza girmenin yanı sıra kullanmayı bildiğimiz ama işleyişini kontrol edemediğimiz nesnelerle bizi karşı karşıya getirdi. Evren gerçeklikle aramızda duran bir ekran ve ağ haline geldi, şeyler artık öncelikli değil. Şimdi burada bizi ilgilendiren ve kalbimizde yer eden şey makarna süzgeci imgesi: Belki de gerçeği ortadan kalkmadan önce elimize hakiki, metal bir makarna süzgeci alıp dokunmanın, elimizde evirip çevirmenin tam zamanıdır."

Pek güzel, pek leziz bir küçük kitap Francesca Rigotti'nin "Küçük Şeylerin Felsefesi" kitabı. Benim durmaksızın edebiyata dair söylediğim "edebiyat illa büyük şeyler mi söylemeli" sorusunun felsefeye uyarlanmış hali gibi adeta, küçük ve sıradan "şeyler"e bakmamızı, günlük nesnelerden öğrenebileceğimiz pekala çok şey olduğunu söylüyor Rigotti.

Bunu yaparken de çok oyuncu ama bir yandan da pek derinlikli bir didiklemeye girişiyor. Kelimelerin etimolojik kökenlerine inip "şey"lerin "kavram"lar ve "fikir"lerle bağıntılarını keşfediyor, nesnelerin o adları alma süreçlerinden acayip enteresan sonuçlara varıyor.

Bir yandan üzerine yeterince düşünmediğimiz ikilikleri hatırlatıp (sert/yumuşak & eril/dişil & kamusal/mahrem) bunları nesneler üzerinden başka türlü tariflemeye girişiyor, bir yandan da nesnelerle ilişkimizi kurtarmaya çalışmanın gerekliliğini, bunun illa ki nostaljik bir eylem olmak zorunda olmadığını belirtiyor.

"Şeyler" kadar "metaforlar"ı da didikliyor ki bu metaforlar kısmı özellikle ufuk açıcıydı. (Metafor diyince aklıma yine Kundera'nın o sonsuz sevdiğim cümlesi geliyor, bininci kez yineleyeyim madem: "Metaforlar tehlikelidir: aşk bir metaforla başlar."

Sonuçta insana bolca düşünme malzemesi veren, dönüp dönüp bakılacak, çok zengin bir kitap bence bu. Dili ve kavramları bu kadar didikleyen bu zor metni kusursuz çeviren Meryem Mine Çilingiroğlu'na da teşekkür etmeden bitirmeyeyim. Çok zor bir işi mükemmel kotarmış hakikaten.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İki aşığın mektuplaşmaları...
“En önemlisi de, gerçeğin hiçbir sözcüğün içinde rahat edememesi. Gerçek, insana dilini yutturur. Şu hayatta yaşanan dişe dokunur şeylerin hiçbiri bir sözcüğün içine sığmaz.”

1961 doğumlu Rus yazar Mihail Şişkin’in pek övülen kitabı Mektupların Romanı’nı sonunda okudum. Çok sevdim, ancak tahmin ettiğim kadar da vurmadı beni. Neden acaba? Adını koyamıyorum vallahi. Yöntemi çok yaratıcı, dili çok güzel, anlattıklarından etkilenmemek imkansız, ancak umduğum “vay canına” etkisini yaratmadı. Beklentim mi çok büyüktü acaba? Neyse.

İki aşığın mektuplaşmalarından müteşekkil bir roman bu, Saşenka ve Vodka. Başladığımda kimin mektubunu okuduğumu karıştıracağıma dair bir endişe duymuştum, sonra mektup başlarındaki ● ve ■ işaretlerini fark ettim; sonrasında buna dahi ihtiyaç olmadığını anladım zira iki anlatıcısını bambaşka konuşturmayı başarmış Şişkin.

Sene 1901, Çin’de çıkan Boksör Ayaklanması’na batılı devletler müdahale ediyor, Vodka da bu nedenle Çin’e, cepheye gidiyor. Mektuplaşmalar böyle başlıyor, birbirleriyle kavuşmak için gün sayan aşıkların nahif, şefkatli, arzulu, yumuşacık mektuplarını okuyoruz başta. Bu mektupları bizden başka okuyan var mı, yerlerine ulaşıyorlar mı, orası meçhul. Zaten de bir noktada mektupların zamanları değişiyor. Vodka 1901’e çakılıp kalmışken, Saşenka için zaman akmaya devam ediyor. Vodka’nın mektuplarında klasik Rus romanlarının dilini, o dönemin karakterlerinin hayatı ve kendilerini sorgulama biçimlerini görmek mümkün, Saşenka’nın mektupları ise çok daha modern bir üslupla yazılmış. Kitabın en güzel oyuncağı buydu sanırım; yazarın zamanı ve dili bükme, yoğurma biçimi.

Her iki anlatıcı de sık sık çocukluklarını anlatıyor, bu yönü biraz bildungsroman tadı da veriyor. Ben en çok buralarını sevdim kitabın. Büyüme ve yaşlanma anlatılarını, özellikle romanın sonlarında Saşenka’nın anne-babasının yaşlılığının anlatıldığı kısımlar çok etkileyiciydi.

Bana bu kitaptan kalan soru şu sanırım: “beklemek nedir?” Saşenka beklemeyi bırakmış mıdır mesela? Bence hayır - çünkü bazı bekleyişler, beklenenden bağımsız olarak sürer işte, usul usul, en derinde, sessizce. Bunu gayet iyi biliyorum. İşte böyle.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
pandemi döneminde yapılan online nehir söyleşinin dökümü...
"Eğer bir kütüphaneye girerseniz, size söz veriyorum, o raflardan birinde, sizin için özel olarak yazılmış bir sayfa, belki de sadece bir paragraf içeren bir kitaba mutlaka denk gelirsiniz. Belki de onu şimdi değil de gelecekte keşfedeceksiniz; edebiyat çok sabırlıdır."

Ah - sahiden o cümleleri aramak için okumuyor muyuz hepimiz? Üstelik işin ironik yanı şu ki, ben o "bana özel yazılmış" gibi gelen sayfaları sıklıkla bizzat Manguel'in kendisinde buluyorum. Okuduğum her kitabında sanki beni okurluğumdan ötürü tebrik edip alnıma bir öpücük konduruyor gibime geliyor. Neyse, kitaba geleyim.

Alberto Manguel külliyatını bitireceğim diye bir derde düştüm, ben okudukça adamın yeni kitabı çıkıyor, kendimi örgüsü asla bitmeyen bir Penelope gibi hissediyorum. Neyse, şaka bir yana, bunun bitişiyle beraber külliyatı tamamlamaya kaldı üç! Hadi bakalım.

Manguel'in, pandemi döneminde İsviçreli gazeteci Sieglinde Geisel ile yaptığı online nehir söyleşinin dökümü "Hayali Bir Hayat". Açıkçası Manguel okumaya buradan başlanabilir gibime geliyor, kendisinin kim olduğuna, hayatta neleri dert edindiğine, eserlerinde nerelerde gezindiğine dair epey fikir edinebilirsiniz.

Manguel çok güzel anlatıyor, okumaya dair bir kitap yazmasıyla hayatının nasıl değiştiğini, kitaplarla, sözcüklerle kurduğu ilişkiyi, kendini nasıl tanımlamayı ve nasıl tanımlamamayı seçtiğini anlatıyor. Sieglinde Geisel'i tanımıyorum, ancak sanki bu söyleşi bir başkası tarafından yapılsa daha iyi olurmuş diye düşündüm. Sorular zaman zaman epey yavan ve kendisi Manguel'i yeterince özümseyememiş gibi hissettiriyor. Çok zor, çok büyük bir iş tabii böyle biriyle konuşmak, ben yapsam Allah bilir bundan da kötü olurdu ama işte, soruların daha zengin olmasını arzu ederdim, sanki yüz yüze değil de yazılı bir söyleşi hissi veriyor, sohbet derinleşemiyor gibi geldi yer yer.

Ama güzel mi, çok güzel. Zira Manguel sorusuz da çok şahane anlatabilen biri ve yine şahane iç görüler var bu kitapta da. Şöyle bitireyim: "Toplumumuz yüzeysel olana değer veriyor, içinde bulunduğumuz âna, tam şu âna odaklanıyor sadece. Geçmişi olmayan bir toplumuz. Ortaçağ'da cehennemin tanımı buydu: Sürekli şimdiki zamanın yaşandığı yer."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
öyküsü epey iyi...
“Eğer beden çok uzun süre rüya durumuna geçmezse ölür. Çok uzun süre mantıklı düşünürse, ölür. Rüyalarda yaşananlar, uyanık hayattakilerden daha az gerçek değildir kesinlikle. Duyular her iki halde de aynı şekilde işler: Tüm tatlar, dokunuşlar, kokular ve diğer algılar tümüyle kaydedilir. Uyanık olduğumuzda rüyaların mantığını anlayamayız ve rüyalarda da uyanık durumdaki kanunlar ve kurallar geçerli değildir. Rüyalardaki çoğu olayı net ve eksiksiz olarak pek hatırlayamadığımız gibi, uyurken de uykuda olmadığımız zamanı çok az hatırlarız. Bunlar bedenlerimizin içinde yaşadığı iki dünyadır. Aslında, sadece beyin ve duyular. İki dünyanın bellekle belli belirsiz bir bağı vardır; bu öyle sınırlı bir aracıdır ki aynı zamanda en keskin ayrım işlevi de görür.”

Bu uzun alıntıyı aldım zira Çek yazar Marek Sindelka’nın Anormal’inin tüm meselesinin özeti gibi. Egzotik bitkilerin peşinde epey tehlikeli işlere bulaşan Krystof’un öyküsünü anlatıyor bize Sindelka. Üç bölümden oluşan kitabın ilk bölümü müthiş lezzetliydi; oldukça gizemli, sürükleyici ve çok iyi yazılmış bir metin bu ilk bölüm. Ancak sonrasında kitap tuhaflaşıyor, sanki gerçeklikten rüyaya doğru uzanıyoruz; garip, grotesk bir havaya bürünüyor anlatı ve yazar dağılıyor gibi hissettim - öyle ki zaman zaman anlatıcıların ağzından aktardığı “Yeter! Bu ne böyle? Hadi oradan! Siktir git” türü cümleleri sanki kendi söylüyor gibi okudum, kendi kendine “ya ben ne yazıyorum şimdi” diye soruyor gibi geldi resmen. Metnin arasına giren şiirler de akışı takip etmeyi kolaylaştırmıyor açıkçası.

Bence Sindelka’nın öyküsü epey iyi, daha ustalıklı yazılmış olsa muazzam bir şey çıkabilirmiş ortaya. Ama yer yer konvansiyonel giderken, yer yer baya postmodern bir biçime bürünen anlatı okuru metne yabancılaştırıyor. Yazarın rüyaları aktarırken kullandığı dil de başta insana epey çekici gelse de sonlara doğru epey tekrara giriyor. Ortada çok somut bir suç ve cinayet hikâyesi varken birdenbire çok soyut bir yere fırlatılmak bana iyi gelmedi okur olarak. Sindelka’nın neyi amaçladığını gayet iyi anlıyorum ama uygulaması maalesef ikna edici olamadı benim için.

Neyse, yine de, sorunlarına rağmen sürükleyici bir roman bu. Böyle bitireyim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
çok ilginç ve çok lezzetli bir metin...
“Eğer ‘savaş’ın tam tersi varsa, insanların ormanlarda, çayırlarda, parklarda ve bahçelerde barışı andıran bir tür huzur bulmasından olsa gerek; bu tezatı ancak ‘bahçeler’ oluşturabilir gibi.”

Çok uzun zamandır merak edip bir türlü tanışamadığım Rebecca Solnit’le buluşmak bu kitaba vesile oldu. Solnit’le tanıştığım kadar Orwell’e de yeniden tanıştım esasen okurken, zira çok ilginç ve çok lezzetli bir metin Orwell’in Gülleri.

Bu ara Orwell meselesine taktığım için yolum düştü bu kitaba, ne iyi oldu. Solnit, Orwell’in ta 1936’da Wallington’da diktiği güllerin hikâyesinden yola çıkarak hiç bilmediğimiz bir Orwell portresi çiziyor bize. Daha önce okuduğum Orwell’in Burnu’ndaki Orwell ne kadar antipatikse, buradaki de o kadar sempatik; ne acayip. Solnit, Orwell gibi distopik ve sert metinler yazabilmiş bir adamın güllere, bahçıvanlığa, doğaya bunca ilgi duymasından yola çıkarak başlamış konuyu didiklemeye ve gerçekten bildiğimizin çok dışında bir Orwell portresi koymuş ortaya. Kendisi de zaten bu kitabın bir biyografi olmadığını, “yazarın birinin gül dikmesinden hareketle giriştiği denemeler” olarak tanımlanabileceğini söylüyor.

Ama sadece Orwell’i anlatmıyor, çok enteresan bağlantılar kurarak yazıyor kendisi. Mesela bir bölümde Bogota’ya, endüstriyel gül yetiştiricilerini incelemeye gidiyor, gülün metalaşma süreci üzerinden şahane bir kapitalizm eleştirisi koyuyor ortaya ve aslında Orwell’i bir tür Orwellian hikâye anlatarak onurlandırmış oluyor.

Milan Kundera’dan Jamaica Kincaid’e, Henry Miller’dan Hannah Arendt’e, Edrward Said’den Katherine Mansfield’a - çok sayıda yazar ve düşünürün metinlerine uğrayan, sisteme, ekonomiye, savaşa, yazmaya dair müthiş akıl yürütmelerle dolu; güller ve karakurbağalarından nice fikir devşirmeyi başaran çok nefis bir kitap Orwell’in günleri. Edebiyata dair denemelerin kendileri edebi nitelik taşıyınca tadından yenmiyor sahiden. Çok sevdim. Seninle biz daha çok buluşuruz sevgili Solnit.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
son derece sürükleyici, merak uyandırıcı...
"Dünyalar bizim kafamızda doğarlar ve artık sığamayacakları hale gelene kadar büyümeye devam ederler. Ardından, kafamızdan çıkarlar ve kendi yollarında ilerlemeye devam ederler. Gerçek budur, ona inandığımızda kurgunun başına gelen şeydir!"

Angolalı yazar José Eduardo Agualusa'nın okuduğum üçüncü kitabı oldu bu, kendisini yaşayan en heyecan verici yazarlar arasında saymakta artık bir beis görmüyorum - keşke diğer eserleri de dilimize çevrilse! Yaşayanlar ve Diğerleri’nde bir edebiyat konferansı için bir araya gelmiş yazarların bir adada mahsur kaldığı birkaç günün öyküsünü okuyoruz. İnternet yok, elektrik yok. Bu hiçliğin içinde yazarlar kendileri ve kendi yarattıkları hayaletlerle baş başa kalıyor, anakara ile iletişimi kopmuş adada gizemli şeyler olmaya başlıyor. Neresi gerçek, neresi rüya, neresi halüsinasyon, anlamak güçleşiyor, kitabın içinde kayboluyorsunuz. Neredeyse onirik bir deneyim, acayip lezzetli.

Yazarın bu kitabı pandemiden hemen evvel yazmış olması ve ardından aslında hepimizin buna benzer birer mikro-tecrübe yaşamış olmamız acayip bir tesadüf. Agualusa bu hikâye üzerinden geçmiş, gelecek, bellek, hafıza, kimlik, etnisite, kültür gibi konuları her zamanki nefis şiirli diliyle didiklemeye başlıyor.

Diğer eserleri gibi son derece sürükleyici, merak uyandırıcı, zaman zaman acayip absürt ve komik bir kitap bu da. Bir yandan bir şiir gibi akarken bir yandan da bir sürü soru bırakıyor insanın kucağına, sanırım Agualusa'da en sevdiğim şeylerden biri bunu yapabilme becerisi; büyük soruları küçük olayların ardına gizleyip size fısıldamayı başarması yani. Çok seviyorum, çok sevdim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
bu türün çok çok iyi yazılmış ve epey güçlü bir örneği...
"Dileklerinin yerine gelmesini istediğini sanıyor insan. İstemiyor aslında. Hem de hiç istemiyor. Düzeni bozuyor çünkü. Gerçekten arzu ettiğin düzeni. Hayal kırıklığına uğramak istiyor insan. İncinmek, hayatta kalmaya çabalamak."

İskandinav edebiyatı yine üzmedi. Daha önce okuduğum "Helios Felaketi" eserinden çok etkilendiğim İsveçli yazar Linda Boström Knausgård'ın dilimize çevrilen ikinci eseri "Amerika'ya Hoş Geldiniz" küçücük fakat çok çarpıcı bir metin.

Susmaya karar veren bir kız çocuğunun ağzından ailesinin ve kendisinin öyküsünü okuyoruz. "Biz aydınlık bir aileydik" diyor 11 yaşındaki Ellen. Öyleler mi hakikaten? Yahut, aydınlık aile var mı gerçekten?

Knausgård, tıpkı Helios Felaketi'ndeki gibi burada da yine ebeveyn-çocuk ilişkisine odaklanıyor ve ondaki kadar sert biçimde olmasa da yine "deliliğin" tanımlarını ve sınırlarını didikliyor. Yazarın; dikkat çekici, ışıltılı ancak zaman zaman ulaşılmaz bir anne ve mutsuz, başarısız ve hatta yer yer zavallı bir baba ile büyüyen Ellen'ın zihninde bizi çıkardığı gezinti çok etkileyici.

Ellen sanki zaten kimsenin kendisini duymadığını düşündüğü için susuyor gibi - "zaten beni gören, işiten yok, da olur" diyen bir çocuk o sanki. Küçük kızın kısa, kesik cümlelerinin hepsine sinmiş bir hüzün var. Büyümenin, çocuklukla vedalaşmak zorunda olmanın ve bunu yaparken içinde büyüdüğü ailenin o aydınlık halinin aslında gerçek olmadığını, o dengede gözüken şeyin bir anda yıkılabilecek bir şey olduğunu fark etmenin hüznü.

Zaman zaman kendi kendimize yaratıp kendimizi içine kapattığımız zihinsel hapishanelerimizin öyküsü biraz da bu. İskandinav edebiyatının bu karanlık, net, mesafeli, süssüz ve bir o kadar da gerçek halini çok seviyorum ben. Bu kitap da bu türün çok çok iyi yazılmış ve epey güçlü bir örneği olarak aklımda yerini aldı. İyi ki okudum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir