Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bu kitapta herkes başka bir şey bulacaktır...
"Bugün Ema ile boşanmamızın ilk yıldönümü. Ondan bazı rüyalarımı ve birkaç ıvır zıvırımı hala alamadım. Rüyalar kedi gibidir. Eski evini en son onlar unutur."

Şimdi başlarım, bundan sonra başlarım, ha şimdi, ha yarın derken Bulgar yazar Georgi Gospodinov ile tanışmamı erteledim durdum, ben ertelerken kendisi son kitabı Zaman Sığınağı ile Booker ödülü bile aldı. Neyse, sonunda Doğal Roman ile kendisinin edebiyatıyla ilk buluşmamı gerçekleştirmeyi başardım. Gururluyum.

Nasıl anlatayım bu kitabı bilmiyorum, müthiş tuhaf çünkü kendisi. Bir tür antiroman ama bildiğimiz antiromanlardan da değil, onun alıştığımız bir biçimi oluyor, bu kitap bildiğimiz romanların hayli dışında. Gerçi kategorize etmeye çok da gerek var mı bilmiyorum, adam kendi kategorisini yaratmış, adını da koymuş işte: doğal roman! Ki Zaten en baştan soruyor: "Trajiğin ne olduğunu artık bilmediğimiz bu ortamda roman nasıl mümkün olabilir ki? Ulvi olan yok olmuşsa, tüm öngörülebilirliği ve daha da kötüsü, yıkıcı tesadüflerinin cılız gizemiyle hayatımızda sadece gündelik olan kalmışsa, romanın düşüncesi bile nasıl mümkün olabilir ki?"

Çatı hikâye anlatıcımızın eşiyle ayrılık süreci olsa da (işte trajik olan!), bunu hiç konvansiyonel olmayan bir biçimde aktarıyor yazar. Zamanda ileri-geri gidip gelmeler, anlatıcının yazdığı öykülerden fragmanlar, o öykülerin akıbetleri, birden anlatıcının zihnine girip onun bilinç akışıyla sürüklendiğimiz bölümler... Bu sürüklendiğimiz bölümlerde bol bol tuvalet meselesine giriyoruz, kapakta kullanılan resim de bu yüzden seçilmiş. Tuvaletler, bok ve sinekler üzerine uzun uzun kafa yoruyor yazar ve fakat bunlar metnin içinde zorlama ya da sakil durmuyor, genelde böyle kısımların metne çok eklenti gibi kaldığına şahit oluruz, Gospodinov bu kısımları çok büyük bir doğallıkla kotarmış.

Okurken acayip tuhaf bulduğum ve fakat bir yandan da "ne kadar güzel ya" diye düşündüğüm bir kitap oldu Doğal Roman. Güzel çünkü - bildiğimiz anlamıyla güzel. Bu kitapta herkes başka bir şey bulacaktır, ben güzellik buldum. Doğal olanın güzelliği olsa gerek bu.

Ben seninle daha yakınlaşırım Gospodinov. Bakalım neler yaşayacağız beraber.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bilgi gibi değil de sezgi gibi daha ziyade...
"Bu sesi tanıyordu. Bu sesi tanımıyordu. Geçmiş, bir yerlerde bir hata varmış gibi şimdiki zamana sızıyordu sanki. Yoksa gelecek mi geçmişin içine dökülüyordu? Her iki türlü de kabus gibiydi. İçindeki karanlık diyar gözler önüne serilmiş gibi. İç dışa dönüşmüş gibi. Zamanın çivisi çıkmıştı, orası kesin."

İngiliz yazar Kate Atkinson'ın "Hayat, Sil Baştan"ından beklentilerim büyüktü ancak maalesef umduğumdan daha zayıf buldum bu kitabı, biraz üzgünüm. Bir "şimdi yaşamakta olduğun ve bugüne dek yaşadığın hayatı bir kez daha ve pek çok defa daha yaşama" hikâyesi bu. Orada 5 dakika daha fazla kalsam ne olurdu, o gün ana caddeden değil ara sokaktan yürüsem ne değişirdi, o dükkana değil yanındakine girsem yaşayacağım hayat bambaşka olur muydu? Zaman zaman herkesin aklına düşen bu türde sorular çerçevesinde, Ursula Todd isimli bir kadının 1910 yılındaki doğumundan sonra yaşadığı / yaşayabileceği türlü hayatları sıralıyor yazar ve hepsi birbirinden çok farklı yerlere varıyor, hatta bu hayatların birinde henüz Führer olmamış bir Hitler'i öldürme şansı geçiyor Ursula'nın eline. (Spoiler değil, kitabın ilk bölümü ve arka kapakta da yazıyor.)

Ursula'nın bu şansı kullanmasının bir sebebi var: o alternatif hayatlar zihninin bir tarafında duruyor çünkü. Bilgi gibi değil de sezgi gibi daha ziyade, ama oradalar. Tuhaf bi deja vu hissiyle zaman zaman onları "hatırlıyor". Zirilyon kere yazdım bu konuda; benim gibi hatıranın / hafızanın dinamikliğine ve kusurluluğuna takık biri için epey enteresan bir konu bu aslında.

Ama gelin görün ki aradığım lezzeti bulamadım işte. Yazar derdini anlatmak için aşırı tekrara düşmüş. Bu kitabı "sıkıcı" bulmak en son aklıma gelen ihtimallerdendi kendisini elime aldığımda ama maalesef sıkıcı, hikâyelerini anlatış biçimini yavan ve fazla durağan buldum. Zekice fikrinden fazla büyülenmiş ve onu vurgulamaya kendini fazla adamış, ancak o fikrin içinde serpilmesi gereken öykülere pek özenmemiş yazar, galiba kitabı sıkıcı bulmama bu sebep oldu.

Benzer bir fikrin çok çok daha iyi bir uygulamasını okumak isterseniz, canım Jenny Erpenbeck'in "Bütün Günlerin Akşamı" kitabına bakmanızı önereceğim, bence o müthiş bir kitap mesela.

Böyle.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
yine aynı şiirli, şarkılı dil, yine aynı tarifsiz lezzet...
“Bu sese kulak ver. Hikâye yeniden başlıyor. Çünkü Mogador’da aşıkların uyanma vaktiydi. Nerede son bulur meydanda anlatılan hikâyeler? Belki de onları dinleyip sahiplenen bizlerde.”

Arzunun geometrik bir formda vücut bulmuş hali olan Mogador’u dördüncü kez ziyaret ettim bu kitapla. Meksikalı yazar Alberto Ruy-Sanchez, bu kez bir tür Binbir Gece Masalları anlatısı ile karşımızda. Sevgilisinin duyarsızlığından bıkan hamile bir kadın; Hassiba (ki kendisi bir önceki kitaptaki karakterlerin torunu, uyurgezerler soyundan), ona meydan okumaya karar veriyor ve onunla ancak şehirdeki yeni bir bahçeyi keşfettikçe sevişeceğini söylüyor. Anlatıcımız da Mogador’un gizli bahçelerini toplamaya başlıyor.

Bu bahçeler bildiğimiz bahçelerden farklı; dans eden ruhların bahçesi, argümanlar bahçesi, çiçekler ve yankılarının bahçesi, palmiye ve kaktüs bahçeleri - ilk bakışta bahçe olacağını düşünmediğimiz nice şeyden bahçeler devşiriyor anlatıcımız ve o bahçelerin diliyle arzusunu anlatıyor sevgilisine.

Ruy-Sanchez’in dilini anlatmaya gerek yok, okuduysanız biliyorsunuzdur zaten, yine aynı şiirli, şarkılı dil, yine aynı tarifsiz lezzet. Beşliyi bitirmeye yaklaşırken bir kez daha şaşırıyorum, insan arzunun tüm katmanlarını bu kadar mâhir biçimde anlatabilir, dönüştüğü şeyleri nasıl böyle keskin biçimde saptayabilir, nasıl böyle büyü gibi, dua gibi, söylence gibi metinler yazabilir diye. (Bu nasıl bir cümledir mesela?! “Bedeninin her bir ağzında beliren tebessümleri yorulmak bilmeden ben yetiştireceğim.”) Okuduğum hiçbir şeye benzemeyen, bambaşka bir dünya bu ve Mogador’a gitmek insanın her seferinde dönüştürüyor, dönerken hiçbir zaman aynı kişi olarak dönmüyorum resmen.

Son bir yolcululuğum kaldı Mogador’a. Keşke bu seyahatler hiç bitmese diyeceğim ama, zihnimde Mogador’a gitmeyi sürdüreceğim gerçeğiyle avutuyorum kendimi.

Şu pasajla bitireyim: “Herkes hayatları buna bağlıymış gibi kendi bahçe arzusuna tutunmuş. Çünkü bir bahçe fikrinin bile, arzu dolu hayal gücünde yalnızca bedenin değil, hayatın anlamı kabul edilen her şeyin teslim edildiği bir cennet özlemi uyandırdığı açıktır.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
"şehirli yalnızlık" izleği üzerinden aktarılan gözlemler...
"Bu mevsimin ya da ailelerimizin merhametsiz gölgesinden sakınmak mümkün değil. Ama aynı zamanda birilerinin merhametli gölgesine de muhtacım."

Jhumpa Lahiri ile tanışma kitabım oldu "Olduğum Yer". Aslında kendisinin "Saçındaki Gün Işığı" kitabı çok övülüyor, belki de onunla başlamalıydım zira bu kitapla ilgili kafam karışık. Kötü mü, asla değil ama yani... Okuduğum bir incelemede "her şeye ve hiçbir şeye dair bir kitap" diye yazmıştı biri, çok güzel bir tanımlama, öyle hakikaten.

40larında bir kadının minik minik düşüncelerini okuyoruz. Sokakta yürüyor, arkadaşlarıyla buluşuyor, evine gidiyor, trene biniyor, görüyor, bakıyor, düşünüyor, yazıyor. Bu türü biliyoruz; bence mesela Rachel Cusk epey iyi örneklerini veriyor bu türün, Claire Louise-Bennett'in Gölet'i ve Jessie Greengrass'ın Bakış'ı da benzer denebilir, mesela onları pek sevmemiştim. Bunu da pek sevemedim.

Belirgin bir hikâye okumuyoruz, daha çok "şehirli yalnızlık" izleği üzerinden aktarılan gözlemler bunlar. Hatta "şehirde yalnız bir kadın olmak" diye de spesifikleştirebiliriz. Açıkçası bu gözlemlerin pek bir yere varmıyor olması sanırım beni bunalttı. Anlatıcımız iyi bir gözlemci evet ama sadece gözlemlediğiyle kalıyor, bence okura fazla iş bırakılmış. Kimi gözlemleri tanıdık ve hoş (örneğin süpermarkette karşılaştığı evli & çocuklu arkadaşının ihtişamlı sepetiyle kendisinin yarı boş sepetini karşılaştırdığı bölüm çok güzel yakalanmıştı) olmakla beraber, genel olarak biraz havada kalıyor her şey. Mesele bir hikâye olmaması değil de, metnin çok yarım hissettirmesi bence.

Bir de çok depresif, benim için fazla depresifti. Hüzne çok meyyal olmayan biri olarak ilişkilenmekte güçlük çektim. Her ne kadar tercihini yalnızlıktan yana kullanmış ve bir biçimde kendisi için iyi olanın bu olduğuna kendini ikna etmiş gibi gözükse de, yer yer kendine fazlaca acıyor bence anlatıcımız, bununla özdeşlik kuramadım ve içine giremedim. Bilemiyorum, hayat bu kadar neşesiz değil sanki ya. Belki hayatımın kişisel olarak başka bir fazında okusam başka bir his geçerdi ama şu ara olmadı pek.

Eren Yücesay Cendey'in İtalyanca'dan çevirisi her zamanki gibi çok leziz, eklemeden bitirmeyeyim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
manifesto gibi bir kitap...
"Bu kitap ne sonbahar ne de Çin’le ilgili elbette. Dolayısıyla zaman ve mekân benzerlikleri birer tesadüften ibarettir."

Hayatımda okuduğum en absürt metinlerden biriyle tanıştım Boris Vian ile. Epey gecikmiş bir tanışma bu ve Mezarlarınıza Tüküreceğim ya da Günlerin Köpüğü gibi kült eserlerinden biriyle değil bu tuhaf kitabıyla tanışmak belki biraz alışılmışın dışında oldu ama ne fark eder - çok sevdim. Niye sevdiğimi anlatacak kelimeleri bulmam zor, çünkü büyük bir tuhaflık deryasının içinde yüzdüm 3 gün boyunca ama kendimi dalgalara bıraktım ve Vian'ın Ezgopotamya'sındaki tuhaf ekibin bir parçası oluverdim.

Çölün ortasında anlamsız, kimin kullanacağı ve niye yaptırıldığı belirsiz bir demiryolu inşaatının içindeyiz. Arka kapakta şöyle diyor; tam da bu sahiden: "Vian’ın kendine has üslubunu konuşturarak mizahla trajiği absürtte birleştirdiği, anıştırmalar, ikilikler, belirsizlikler ve çelişkilerden beslenerek gerçekleştirilmesi imkânsız bir bütünlük yakaladığı, her okumada yeni anlamlar kazanan bu roman..." Mizahla trajiği absürtte birleştirme işini muazzam beceriyor Vian, onca anlamsızlığın içinde kahkahalar atarak okurken kimi anlarda insanın gözlerini dolduracak denli dokunaklı bir cümleye yahut sizi durup derin düşüncelere gark edecek derinlikte bir fikre denk gelebiliyorsunuz.

Öfke duyduğu ünlü yazarların isimlerini az az değiştirerek kitabında sevimsiz karakterlere dönüştürüyor, olmayan kelimeler icat edip bunları dünyanın en genelgeçer laflarıymış gibi kullanıveriyor, okuru ikna etmek zorunda hissetmiyor kendini ama bunu da "yaptım, oldu" diyen bir üstencilikle değil yazdığı şarkılı metnin kendisine tanıdığı hakkı kullanarak yapıyor resmen. Kitaptaki bir dolu karakterin hepsini uzun uzun anlatmadan boyutlandırmayı, anlaşılır kılmayı beceriyor.

Yaratıcılığa dair bir manifesto gibi bir kitap resmen. İçinde yaşadığımız dünyanın zaten bir absürtlükler toplamı olduğunu bu biçimde anlatabilmesi çok etkileyici. Alev abinin (Er) çevirisi de her zamanki gibi pırıl pırıl, böyle zor bir metin bundan daha iyi çevirilemezdi sanırım.

Boris Vian'la seyahatlerim kesinlikle sürecek.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
minicik imgeler üzerinden muazzam biçimde anlatmayı başaran bir yazar...
“Bu kadar zaman sonra sana karşı kin ya da nefret duyduğum yok. Gördüğüm tek anne sendin. O yüzden diğer anneleri de sevemiyorum. Sen yeryüzünde kimseye dönüp bakmadan, kızgın bakışlarını sular âlemine çevirip mağrur bir şekilde kendini korumaya devam ettin.”

Yūko Tsushima’yı tanımadığımızı sanıyoruz ama aslında tanıyoruz: pek çoğumuzun okuduğu Annie Ernaux eseri Olay’ın epigrafı kendisine ait bir cümle çünkü: “Kim bilir hafızanın şeylere son noktasına kadar bakmak olmadığını?”

Japon yazar Osamu Dazai’nin kızı olan (gerçi babasını henüz 1 yaşındayken kaybettiği için pek bir ilişkileri olamamış) Tsushima’nın dilimize çevrilen ilk kitabı Köpeklere ve Duvarlara Dair’i seveceğimden emin olarak başladım kitaba, zira öncesinde kendisinin Annie Ernaux ile yaptıkları bir sohbeti çevirme şansına erişmiş ve bu sayede bu iki kadının edebiyatlarının ne kadar ortak nokta barındırdığını görebilmiştim. İki bambaşka kültür, iki bambaşka coğrafya ancak benzer dertler, benzer bakma biçimleri, benzer duygular.

Nitekim yanılmadım: bayıldım bu küçücük kitaba. 60 sayfaya ne kadar duygu sığdırılabilirse o kadar çok duygu sığdırmış Tsushima. İki öyküden oluşuyor kitap, tıpkı Ernaux gibi özkurmaca yazıyor Tsushima ve her iki öykü de annelik hallerine bakıyor. Kendi anneliğine ve anne olan her kadının yaptığı gibi annesinin anneliğine, dolayısıyla da çocukluğuna. Hiç tanıyamadığı babası, zeka geriliği olan ve erken yaşta kaybettiği erkek kardeşi, tüm bunların içinde ayakta kalmaya çalışırken kendisiyle ilişkilenmeyi beceremeyen annesi. Birbirlerine duydukları karmakarışık öfke, öfkeye karışan acıma duygusu ve şefkat, birbirlerine duydukları acımanın kendilerine duydukları acımayı güçlendirip öfkeyi büyüten korkunç dinamiği ve daha niceleri. Ve bunları minicik, minicik imgeler üzerinden (şemsiyeler ve su damlaları, duvarlar, tuğlalar ve köpekler) muazzam biçimde anlatmayı başaran bir yazar.

Çok, çok, çok sevdim. Kitap bitti, boğazıma oturan yumruyu ne yapacağımı bilemeden denize, suya baktım uzun uzun. (Su meselesini kitabı okuyunca anlayacaksınız.) Umarım yazarın diğer eserleri de tez zamanda çevrilir -bence kendisinin kelimelerine ihtiyacımız var.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
bu kitap hayatımda okuduğum en sevgi dolu anlatılardan biri...
“Bu gece ‘son’ sözcüğünü yazdım, Celeste. Artık ölebilirim.”

Son 30 sayfasını hüngür şakır ağlamaktan ötürü bulanık bulanık gören gözlerimle zar zor tamamladım ama tamamladım. Marcel Proust’un son sekiz yılının neredeyse her anına eşlik etmiş, Kayıp Zamanın İzinde’nin yazım sürecine tanık olmuş, yalnızca yatılı hizmetkârı değil dostu ve sırdaşı da olmuş Celeste

Albaret’nin anılarını sonunda okudum. Bir anlamda Proust’la vedalaşmak gibi de olacağını düşündüğümden kaç zamandır bekletiyordum kendisini. Tuhaf bir şey oldu benim için, hem bir tür kavuşma hem de bir tür veda oldu sahiden.

Proust’un ölümünden çok uzun zaman sonra, Albaret de artık epeyce yaşını almışken yazılmış bir metin bu. Yazar artık bir fenomene dönüşmüş ve hakkında asıllı asılsız bir sürü şey anlatılırken Albaret “yeter artık, onu ölmeden bir de ben anlatmalıyım” diyerek yazmış bu kitabı. Proust’a dair pek çok söylenceye yanıt veriyor, yaparken de sık sık “benim onu aklamak gibi bir maksadım yok, neden olsun, ben sadece doğruların bilinmesini istiyorum” diyor.

Sahiden de ikna edici yazdıkları ama tabii bilmiyoruz. Özellikle bir türlü aslını öğrenemediğimiz eşcinselliği konusunda çok katı bir pozisyon alıyor Albaret. Yeğeninin mektuplarını yayınlatırken eşcinselliğe dair kısımları sansürlediği iddialarıyla beraber düşününce bu kısımdan hala emin olamadığımı söylemem lazım.

Ama ne fark eder - bu kitap hayatımda okuduğum en sevgi dolu anlatılardan biri. Evet Proust’a, yazma pratiklerine, eseriyle kurduğu bağa, insanlara yaklaşımına, dünyayla kurduğu ilişkiye dair çok şey öğrendim ama bana asıl nüfuz eden bu iki insan arasındaki olağanüstü şefkatli ilişki oldu. Kimi zaman anne-oğul, kimi zaman baba-kız gibiler, roller değişmiş ilişki süresince ama birbirlerine duydukları sevgi hep bâki kalmış. İnsanların denkleri ya da üstleriyle değil, astlarıyla kurduğu ilişkilerin onlara dair en çok şeyi söylediğine inandım hep; Marcel Proust’un nihayetinde bir çalışanıyla böyle sahici ve sevgi dolu bir ilişki kurmuş olması da kendisine duyduğum hayranlığı katladı.

Nefis, nefis, nefis bir kitap. Teşekkürler, Madame Albaret. Her şey için!
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
çok, çok güzel bir aşk hikâyesi bence bu...
Arjantin edebiyatına dalıp da Casares okumamak olmazdı elbette - zira Borges'le dostluğu bir yana, kendisi bundan birkaç sene önce Morel'in Buluşu ile aklımı başımdan almıştı. Ne kitap, ne deha, bu nedir diye büyülenerek okumuştum Morel'in Buluşu'nu. Casares ile ikinci buluşmam Güneşte Uyumak ile oldu.

Yazarın en sevdiği kitabıymış kendisi. "Eğer kitaplar ev olsaydı, Güneşte Uyumak'ta yaşamak isterdim" demiş bir defasında - ne tatlı bir ifade. Ölümün fazlasıyla mevcudiyetini hissettirdiği diğer kitaplarının aksine, bu kitapta hayatı hissedebileceğimizi söylüyor Casares. Öyle sahiden.

Çok sıradan başlayan ve çok uçuk bir yere giden bir hikâye dinliyoruz kendisinden. Saat tamircisi olan anlatıcımızın karısı Diana'nın akıl hastanesine kapatılması ve ardından kendisinin Diana isimli bir köpek edinmesiyle başlayan olayları okuyoruz. Diana (insan olan) hastaneden çıkıyor ama başka, bambaşka biri olarak. Anlatıcımız onda neyin değiştiğini anlamaya çalışırken olaylar epey fantastikleşiyor. "Sevdiğimiz kişiyi sonsuza kadar tanıdığımız haliyle tutmanın imkansızlığı fikrinden" yola çıkarak yazdığı kitap, tam da buna dair düşündürüyor insanı.

Arjantin edebiyatının alamet-i farikalarından olan o "tuhaflık" hali, bu kitabın da her yerine sinmiş durumda ve nefis bir şey bu. Hayal güçlerini bu biçimde serbest bırakabilmelerini öyle hayranlık verici buluyorum ki, yazdıkları ve ilk bakışta gerçek birer manyaklık gibi gözüken metinlerin hepsini okurken müthiş bir haz duyuyorum. Bu kitaba dair tek eleştirim belki biraz fazla tekrara düşmesi olabilir, sonunda öğrendiğimiz şeyi daha erken öğrensek, bu kitap bir novella olsa örneğin çok daha leziz olabilirdi. Ama bu haliyle de çok güzel ve belki ilk bakışta öyle gözükmese de, çok, çok güzel bir aşk hikâyesi bence bu. Çünkü işte şu unutmayacağım cümle: "Birinin diğerini sevme nedeninin, kusurları olabileceği hiç aklınıza gelmedi mi?"

Çok sevdim!
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
bir kullanma kılavuzu...
"Bizler, hiçbir şeyin kolay kolay değişmediği toplumlarda yaşamış insanların soyundan geliyoruz (eğer bir değişiklik meydana gelebilmişse, bu muhtemelen son derece önemli ve hatta hayatı tehdit edebilecek mahiyette bir değişiklik oluyordu). Yeniliklere karşı bilişsel zaafımız işte bize bu geçmişten miras kalmıştır: Otomatikman yeni olanın ayni zamanda mutlaka önemli olduğunu varsayarız. Ama her zaman öyle değildir. Haberlerin boyunduruğu altındaki çağımızda akıl sağlığımızı korumak istiyorsak, yenilik ile önemin örtüşen fakat birbirinden tamamen farklı iki kategori olduğunu anlamamız gerekir."

Gündelik olanda gizli felsefeyi bulup çıkarmasını çok sevdiğim Alain de Botton'un "Haberler: Bir Kullanma Kılavuzu" kitabına merakla başladım, doğru sorular sorup kafamı güzel yerlerden karıştıracağını düşünüyordum ama pek öyle olamadı maalesef. Yukarıda alıntıladığım bölüm gibi ilginç, düşündürücü bazı kısımları olmakla beraber, içinde yaşadığımız haber bombardımanı çağının dinamiklerine dair biraz kafa yormuş biriyseniz pek yeni bir şey söylemeyen bir kitap bu maalesef. Ben de gazeteci bir babanın çocuğu ve yakın çevresi gazetecilerle dolu biri olarak aradığımı bulamadım, zira de Botton'un bu kitapta bahsettikleri epey malumun ilamı gibi oldu benim için.

Politika, Dünyadan Haberler, Ekonomi, Ünlüler, Felaket, Tüketim gibi başlıklar altında çeşitli haber kategorilerini inceliyor ve bunların servis edilme biçimlerindeki türlü sorunları ve üzerimizdeki olası etkilerini izah etmeye çalışıyor. Ancak dediğim gibi, pek ilginç bir şey söylemiyor maalesef. Üstelik de zaman zaman fazla naif bir perspektifle yazıyor; "haberler aslında şöyle olsa neler değişirdi" dediği şeylerin çoğu pek de olası değil. Basına ve haberlere özellikle ilk bölümlerde yüklemek istediği misyon da epey problemli bence, bahsettiği iş büyük ölçüde sosyolojinin konusu, basının toplumu tarif ettiği biçimde anlayıp analiz etmesini beklemek bana pek gerçekçi gelmedi.

Neyse, sonuçta pek çok açıdan sorunları olan bir kitap bence bu. Rahat okunuyor, ara ara hoş kısımları da var ama genel olarak kendini çok tekrar eden ve yeni bir şey söylemeyen bir metin. Bu kez olmadı Alain bey, maalesef.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Barnes yine bana bir sürü şey öğretti...
"Bizler, en derin benliklerimizde, birer anlatı hayvanıyız; aynı zamanda da, yanıt arayan insanlar. En iyi kurmaca nadiren yanıtlar verir ama gerçekte, soruları çok iyi formüle eder."

Tam da bu, tam da bu. Julian Barnes'ın denemelerini okurken sanki o konuşuyor ben dinliyorum gibi değil de, sohbet ediyoruz gibi hissediyorum ve bayılıyorum bu hisse. Barnes'ın "Penceremden"i, edebiyata dair 17 deneme ve Hemingway'i onurlandırmak üzere yazdığı tatlı 1 adet öyküden müteşekkil. Bildiğim yazarlara dair yazdığı şeyleri okumaktan çok haz aldım, çok hakim olmadığım yazarlarla ilgili metinlerde biraz zorlandım açıkçası ama tabii Barnes'dan öğrenilecek çok şey var ve ben de pür dikkat dinledim kendisini.

Tuhaf şey; Barnes okurken kendimi konforlu hissediyorum. Karşımda çok zeki ve entelektüel birisi var, üstelik epey de sarkastik ama bana kendimi iyi hissettirmeyi de başarıyor, kendisine dair en sevdiğim şeylerden biri bu sanırım.

Özellikle çeviriye dair denemesi "Madame Bovary'yi Çevirmek" ve yasa dair olan son metin "Kederle Baş Etmek" enfesti. Ölüm yıldönümlerinde kendimize "kendimi hayatta tutum" dememiz, bunu hatırlamamız gerektiğine dair bir alıntı vardı o metinde, her sene içimde hissettiğim şey öyle güzel dile getirilmiş ki, bayıldım.

Kendisini pür dikkat dinlerken öğrendiğim şeylerden biri de Kipling'e yöneltilen şu suçlama oldu: "Pitoresk olma tutkusu insani duygudaşlık hissini boğmuştu" - benzer bir yakınmayı annesi de Flaubert'e yöneltmiş: "Senin bu cümle kurma düşkünlüğün kalbini kuruttu."

Ah dedim, evet yahu. Flaubert ve Kipling için bence bunlar haksız eleştiriler ama bazı yazarları sevmeme sebebim tam da bu işte. Kelimelerin ihtişamına kapılıp duygudan kopmaları. Ama hem ihtişamlı, hem hissi kuvvetli metinler yazabilenler var bir de ki işte sevdiğim şey tam da o, dedim kendi kendime. (Evet senden bahsediyorum Lawrence Durrell.)

Sonuçta Barnes yine bana bir sürü şey öğretti, bir sürü şeyi adlandırmamı sağladı, bir dolu fikir verdi, ne güzel. Edebiyata dair derinlemesine kafa yormak isterseniz kendisi size de bu kitabıyla eşlik edebilir.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir