Onaylı Yorumlar

Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
25 Ocak 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kumanda merkezimiz olan beyinle uyumlu bir yaşama kavuşmak mümkün...
Acayip bir evrende yaşıyoruz. Yaşamımız boyunca her şeye anlam veremesek de sahip olduklarımızla mutlu olma gayretindeyiz. Bazen niçin üzüldüğümüze bazen de karşımızdaki kişinin bize karşı takındığı olumsuz tavra bir anlam veremeyiz. Çoğunlukla aradığımızı bulamamaktan yakınırız. Bir mutlu an yakalasak da çok uzun sürmez. Tam “unumu eledim, eleğimi astım, biraz huzur bulayım” düşüncesinin avuntusuyla zaman geçirirsiniz, hastalıklar kapıyı çalar ve davranış sorunları, psikolojik rahatsızlıklarla tanışabilirsiniz.
Bu sorunları tanımlamak istersek; kaygı, korku, heyecan, kuşku, panik, endişe, öfke, tedirginlik ve güvensizlik olarak kısaca özetleyebiliriz. Bu türden bir sorunla karşılaşan insan, çoğunlukla, hastalığını kabullenmek istemez. Başkasına da anlatmaktan çekinir. “deli” yerine konulacağı endişesiyle de psikolog veya psikiyatriste danışmayı kabul etmez. Çoğunlukla ve zorlamayla yakınları tarafından hekime götürülürler. Oysaki bu durum, her insanın başından geçebilecek olağan bir haldir. Danışanlarına tedavi yöntemi uygulayan bir psikolog bile aynı sorunlarla karşılaşabilir. Bu alanda yazılmış akademik ve mesleki anı kitapları bu örneklerle doludur. Hiç vakit kaybetmeden ve endişeye kapılmadan, bu alanın uzmanına danışmak, sorunun daha da büyümeden çözüme kavuşmasını sağlayacaktır.
Yukarıda sıraladığımız sorunlar ortaya çıktığında; vücudumuzda da fizyolojik belirtilerini hissederiz. Bunlar: nabız artışı, terleme, kas gerilmesi, ağız kuruluğu, burun kanaması, göz/dudak/yüz mimiklerinde ve ses tonunda değişiklikler şeklinde kendini gösterebilir.
Bu kitap okuruna; bu tür psikolojik sorunların detaylı tanımını yaptığı gibi, kaygı ve endişeden kurtulmanın yöntemlerini de anlatmaktadır. Ayrıca insan psikolojisi hakkında detaylı bilgi edindiğimizde, karşımızdakinin olağandışı tavırları karşısında daha anlayışlı ve yapıcı davranma yeteneği kazanmış oluruz. Her olumsuzluktan, şahsi bir tavır algısı/alınganlığı yaratanlar; sorun bir iken ikiye katlamış oluyorlar. Bundan dolayıdır ki; farklı meslek sahiplerinin de davranış bilimleri alanında yeterli bilgiye sahip olmaları, mesleki verimliliği ve toplumsal kaliteyi artıracaktır.
Bu alanda pozitif enerji ve insani frekansı yakalayabilenler; evrensel bütünlük içerisinde tüm canlılarla barışık yaşama yetisine sahip olacaklardır. Hayvanların da kendi aleminde duygu ve yargıları vardır. Bir kedinin gözlerine bakarak, sevmenize izin verip vermeyeceğini kestirebilirsiniz. Kuyruk sallayan sevimli bir köpek, sizinle duygu frekanslarının uyuştuğunun sinyalini veriyordur.
216 sayfalık bu kitabın tüm psikolojik bilgi ve yöntem öğrenme taleplerinize yol gösterici, bu alanda okuyacaklarınız arasında bulunması gerekenlerden olduğunu belirtmeliyim.
Birinci bölümde; kaygının kökeni incelenmekte, beynimizin bölümlerinden amigdala ve korteksin bu süreçteki etkisinin ne olduğu açıklanmaktadır.
İkinci bölümde; amigdala kaynaklı kaygının kontrolü için öneriler sunulmaktadır.
Üçüncü bölümde ise korteks kaynaklı kaygıların kontrol süreci ve tedavi yöntemleri önerilmektedir.
Beynin devrelerinden kaynaklanan ve bu devreler tarafından sürdürülen kaygı kalıplarını değiştirmek için açık ve anlaşılır öneriler bulunmaktadır. “Görüldüğü gibi, bazı bilim insanları da dahil olmak üzere, birçok kişinin öne sürdüğünün aksine, beynimiz sabit ve değiştirilmez bir yapı değildir. Beynimizdeki yapılar sadece sahip olduğumuz genlerle değil, deneyimlerimiz, düşünce ve davranış biçimlerimizle de şekillenmiştir."(sf.19)
ABD’de 2005 yılında yapılan bir çalışmaya göre, yaklaşık kırk milyon yetişkinin psikolojik kaygı bozukluğu yaşadığı belirtilmektedir.(sf.25) Toplam nüfusa göre bu sayı, kaygı verici bir boyuttadır.
Önerdiğim bu kitap; beyninizde oluşan kaygı ve buna bağlı olumsuz duygu durumlarının keşfinde size rehberlik yapacak ve bu kaygılarla nasıl baş edeceğinizi öğretecektir.




Yanıtla
20
9
Destekliyorum 
Bildir
Yanıtları Göster
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Ocak 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
“Kendi istek ve tutkularını ilah edineni gördün mü?”
Birey üzerinden irade zafiyetinin, toplum üzerinden ise yaygın riyakârlık, menfaatperestlik ve kısa yoldan köşeyi dönme anlayışı gibi bazı ahlaki sorunların ele alındığı bir eserdir.
Eser tesadüflere dayalı kurgusundan ziyade konusuyla dikkati çekmektedir. Konunun çekiciliği ve çarpıcılığı da kurguya dair eksiklikleri gidermektedir. Bu bağlamda eserin kurgu bakımından bir fevkaladeliği olduğu söylenemez. Belki de kurgudaki en önemli sorun tesadüflerin fazlalığıdır.
Eserde olaylar 1930’lu yılların sonlarında İstanbul’da geçmektedir. Postanede bir yakınının iltimasıyla işe giren Ömer, Darülfünundan mezun olamamış, hakikatleri görme ve anlama kapasitesi olmasına rağmen kolayca yönlendirilebilen ve okumaya, hayatın anlamını sorgulamaya meraklı bir tip. Arkadaşı Nihat ile bir gün vapurda giderlerken gördüğü Macide’ye kendini kaptırır. Macide ise Balıkesir’den gelmiştir. Emine teyzesinin yanında kalmakta ve müzik eğitimi almaktadır. Ömer de Emine teyzeyi uzak akrabalarından biri olması nedeniyle tanımakta, zaman zaman evlerinde yatıya kalmaktadır. Macide’ye gönlünü kaptırması üzerine Ömer, Emine teyzeyi daha sık ziyaret etmeye başlamış ve Macide ile yakınlaşmayı başarmıştır. Macide’nin eve geç gelmeye başlaması ve babasının da ölmesi üzerine masrafları için gönderilen para kesilir. Eve yine geç geldiği bir akşam sorguya çekilmesi Macide’ye ağır gelir ve gizlice evden ayrılır. Ömer ile karşılaşan Macide onun tek kişilik odasında yaşamaya başlar. Ömer de artık Macide’yi karısı olarak tanıtır. Çok geçmeden Orhan Veli’nin “Bırakmıyor son gördüğüm/Bırakmıyor geçim derdi.” dediği dert ikiliyi sarsmaya başlar. Zaman zaman iş yerindeki veznedara borçlanan Ömer, arkadaşı Nihat vasıtasıyla farklı bir arkadaş çevresiyle iç içedir. Bu çevre basit fikri çıkarımlarla insanlara hükmetmeyi ve menfaat sağlamayı hedefleyen bir grup olup tarih, kültür ve sanatla ilgili görünmesine rağmen bunlar daha çok bir perde olarak kullanılmaktadır. Bu arkadaş çevresi, basit fikrî çıkarımlarla insanlara hükmetmeyi ve menfaat sağlamayı hedeflemektedir. Ayrıca bu çevrenin kamunun önündeki yaşam tarzı ile yaşadıkları hayat da birbiriyle çelişmektedir. Bir tarih, kültür ve sanat etkinliğinden sonra sabahlara kadar İstanbul’un eğlence mekânlarında haz peşinde koşmaktadırlar. Ömer, Darülfünundan hoca ve arkadaşları olması nedeniyle bu çevrenin etkinliklerine katılmakta, hatta bazı fikir tartışmaları Ömer’in kaldığı evde yapılmaktadır. Geçim derdi Ömer’i son derece zorlamakta ve kendini farklı arayışlara yönlendirmektedir. Önceden aklından bile geçmeyen şeyler kolayca fiiliyata dökülmektedir. Bu durum iş yerindeki samimi olduğu veznedardan tehditle para almaya kadar varmıştır. Macide de artık Ömer’le devam edemeyeceğinin farkına varır ve bu ilişkiyi sonlandırma kararı alır. Ömer’e bir ayrılık mektubu yazmayı kafasına koyar. Tüm iyi niyetine rağmen bir türlü iradesine hâkim olamayıp istikrarı sağlayamayan Ömer’le yaşamak; tüm sevgisine rağmen artık Macide için imkânsızdır. Balıkesir’deyken Macide’nin müzik öğretmeni olan Bedri’nin ona Ömer’in gözaltında olduğunu söylemesiyle olaylar farklı bir noktaya gider. Macide birkaç defa Ömer’i, Bedri ile ziyarete gider. Ömer de artık bu ilişkinin yürümeyeceğini anlamış, ayrılık kararına varmıştır. Son ziyaretlerinde Macide ile görüşmek istemeyen Ömer konuyu Bedri ile konuşur. İçindeki Şeytan olarak tanımladığı iradesizliğinin artık Macide için katlanılmaz olduğunu belirterek ayrılmak istediğini Macide’ye bildirmesini ve ona yardımcı olmasını Bedri’ye iletir. Ömer tahliye edilir. Artık iradesine hâkim olmaya çalışarak yeni bir hayat kurmaya azmetmiştir.
İrade konusu insanlığın ortak sorunu olup her insanın tabiatına iyi ve kötü yanlar dercedilmiştir. İnsan hangi duygulara tabi olursa o yönde yol almaktadır. Ancak insanın eksiklikleri görerek buna göre bir yaşam tarzı belirlemesi belki de çoğu zaman mümkün olmamakta ve insan bahanelere sığınmaktadır. İnsan bir şey başardığında fail olarak kendini görmeye eğilimliyken olumsuzlukları görmek istememekte veya bunları değişik şeylere hamlederek kaçış yolu aramaktadır. Bu durum Kur’an’da şu şekilde dile getirilmiştir: “Kendi istek ve tutkularını (hevasını) ilah edineni gördün mü?” (Furkan Suresi 24/43). Bu minvalde Şeytan, her kötülüğün sorumlusu olarak karşımıza çıkmaktadır. Şeytan bir bakıma günah keçisi yapılmakta, sorumluluğu üstlenmeme ve yenilgiyi kabullenmemenin bir yolu olarak görülmektedir. Bu durum sadece bireysel anlamda değil kültürel olarak da yaşayışımızın çeşitli noktalarında karşımıza çıkmaktadır. Örneğin silahla ilgili bir kaza meydana geldiğinde bahane hemen hazırdır: Şeytan doldurdu. Veyahut suç işleyen birine suçu neden işlediği sorulduğunda cevap hazırdır: Şeytan’a uydum. Eserde iradesizlik, tembellik gibi olumsuzlukları Şeytan’a hamleden Ömer de gözaltı sürecinde bir nefis muhasebesi neticesinde gerçeği görür ve asıl Şeytan’ın tembellik, acziyet, iradesizlik, bilgisizlik ve hakikatleri görmekten kaçma alışkanlığı olduğunu acı bir şekilde anlar.
Eserde toplumsal değerler bağlamında ileri sürülen eleştirilerde gerçek kişilerin ve bir grubun hedef alındığı iddiası bağlamında Selim İleri’nin giriş yazısında belirttiği “roman sanatının ‘kurmaca’dan öte değerlendirilemeyeceği” düşüncesine katılmaktayım. Sanatçı yaşadığı toplumdan soyut şekilde düşünülemez, ister istemez gerçek hayatta yaşananlar sanatçıyı etkileyebilir. Ancak bir sanat eserindeki kişi ve gruplarla gerçek hayattaki bir zümre arasında bağlantı kurularak edebi bir eseri tarih kitabına dönüştürmek doğru değildir. Zaten eserdeki grup üzerinden dile getirilen eleştiriler de sadece bir gruba münhasır olmayıp tüm ideolojik gruplarda ve inanışlarda görülebilen durumlardır. Riyakârlık, menfaatperestlik ve kısa yoldan köşeyi dönme anlayışı gibi ahlaki sorunlar tüm toplumlarda ve çağlarda görülen genel sorunlardır. İnsan hakikatten kaçma hastalığının bir sonucu olarak içinde bulunduğu bu ahlaki sorunları, hele de kendisinin bundan bir menfaati varsa, görmez ve görmek istemez. İnanış ve ideolojilerin hemen hemen tamamında bu ahlaki sorunların, sorun olarak kabul edilmesi bu sorunların olgu olarak ele alınmasını gerektirmektedir. Örneğin Ömer’in gözaltına alınması üzerine söz konusu grubun paçayı kurtaran bazı üyelerinin Macide’yi görmezlikten gelmesi; sadece normal ilişkilerde değil, çok yakın ilişkilerde de görülebilmektedir. Aliya İzzetbegoviç’in ünlü “Ve her şey bittiğinde hatırlayacağımız şey; düşmanlarımızın sözleri değil, dostlarımızın sessizliği olacaktır.” sözü de bu acı hakikatin bir göstergesidir. Toplumdaki ahlaki sorunlardan bazı gruplar muzdaripken diğerlerinin bundan azade olması düşünülemez. Az ya da çok tüm toplum kesimleri ahlaki sorunlardan nasibini almaktadır. Hz. İsa’nın bireylere yönelttiği “İlk taşı günahsız olanınız atsın!” sorusu toplum kesimlerine yöneltildiğinde hakikat bariz bir şekilde ortaya çıkacaktır. Ahlaki ilkelere riayetin sağlanmadığı hiçbir grupta başarılı olunması mümkün değildir. Bireysel ve toplumsal ahlak sorunu, tüm sorunların temelidir. Zayıf durumda olanların muktedir olunca nasıl bir zulüm makinesine dönüştüğüne tüm tarih şahittir. Eserde, toplumsal ahlak bağlamında söz konusu grup üzerinden ahlaki sorunlar ele alınmakla birlikte, bunlar yoğunluk bakımından tali düzeyde kalmaktadır.
Eserin dili akıcı ve anlaşılır olup olaylar sürükleyici bir tarzda gelişmektedir. Günümüz Türkçesinde pek kullanılmayan Osmanlıca kelimelerin bir kısmının dipnotlarla anlamlarının verilmesi okuyucuya yardımcı olmaktadır. Bununla birlikte, bu tür kelimelerin tamamının anlamı verilmediğinden bunlara aşina olmayanların sözlük kullanması gerekmektedir. Bunun yerine eserin sonuna günümüz Türkçesinde kullanılmayan bu kelimeleri içeren bir lügatçe eklenmesi daha uygun olurdu.
Modern Türk edebiyatının bu tanınmış romanında yazım kurallarına en ince ayrıntısı ile uyulması beklenir. Maalesef eser bu bakımdan beklentileri karşılamamakta ve azımsanmayacak ölçüde yazım yanlışı barındırmaktadır. Belki eserin ilk basıldığı 1940’ta yazım kuralları tam oturmadığından veya bu kurallarda değişiklik yapıldığından eserde bu bakımdan yazım yanlışları olduğu ileri sürülebilir. Günümüzde geçerli yazım kurallarına göre, eserde gerekli düzeltmelerin yapılmasının esere müdahale anlamını taşıdığı kanaatinde değilim. Tırnak içindeki ifadelerin sonunda nokta işaretinin kullanılmaması (s. 22, 33, 35,48, 53 vd.) ve bölümlerden sonraki ilk paragrafta satır başı yapılmaması yaygın görülen yanlışlardandır. Ayrıca kelimelerin yazılışında önemli miktarda yazım yanlışı bulunmaktadır: (rahmana/ Rahman’a; Ermeninin/ Ermeni’nin; küçükbey/ küçük bey; apteshane/ abdesthane; allahaısmarladık/ Allah’a ısmarladık; ortamektep/ orta mektep; sumen/ sümen; yarabbi/ ya Rabbi; aybaşı/ ay başı; koltukaltı/ koltuk altı; hamt olsun/ hamdolsun; karıkoca/ karı koca; Laotse/ Lao Tse vd.)
Eser, bireysel ve kısmen toplumsal düzeydeki sorunların edebi olarak ifade edilmesi bakımından önem arz etmektedir. Toplumsal ahlakın yerleşmesinde bireyin kendini bulması ve gerçekleştirmesi, sürüden olmadığını fark etmesi ve menfaat odaklarının oyuncağı olmaması bağlamında bireysel düzlemde iradeye ket vuran engellerin görülmesi ve “büsbütün başka bir hayat” talep edilmesi için eserin yakın tarihin karanlık hadiseleri de göz önünde bulundurularak ibretle okunması gerekir.
Yanıtla
80
32
Destekliyorum  10
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Ocak 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Modern Ekonominin Tarihi & 1500-1850 Arasında Dünya Ekonomisi
Kısaca tarih, karabiberle başlıyor. İngiltere'de birine karabiberin yetiştiği yere gitmesini söylemek hakaret gibi bir şeymiş zamanında, oysa karabiber hoş bir baharattır, yemeklere lezzet katar, daha da önemlisi o dönemde uzak ülkelerden getirilen çoğu şey gibi statü göstergesidir. Ticaret yolları Müslümanların eline geçtikten sonra fiyatı artmıştır, bu yüzden aynı durumdan ötürü tütün ithalatının Almanya'da yasaklanması gibi bir uygulamaya maruz kalmamışsa da keşiflerin yolunu fiyatı artan diğer pek çok metayla birlikte açmıştır. Vasco de Gama 1498'de Hindistan'a deniz yoluyla ilk kez ulaştıktan sonra tröst savaşlarının başladığı söylenebilir, Hollanda Doğu Hindistan Şirketi diğer milletleri karabiber ticaretinin dışında tutabilmek için elinden geleni yapmaya başlıyor örneğin, tabii İngiltere'nin hızlı yükselişinin önünde duramayarak elini eteğini çekecek oralardan. Küresel ekonomik bölgeler ortaya çıktıkça Wolfgang Reinhard'ın deyişiyle "Avrupa yayılmacılığının küresel tarihi" başlamış olacak, 19. yüzyılda Avrupa'nın dünyadaki karaların üçte ikisini kontrol etmesiyle diğer güç odaklarını hızla geçtiği, o güne kadarki bütün ticari dengeleri bozduğu "Büyük Kırılma"ya kadar pek çok devletin mücadele ettiğini göreceğiz. O noktada bırakıyor Kleinschmidt, 1850'ye kadar olan biteni anlatıyor. Ekonomiye dair metaların ortaya çıkışını anlatan kitaplardan başka pek bir şey okumadığım için sıkı bir değerlendirme yapamayacağım, yazarın ele almadığı meseleler vardır herhalde, meraklı bir okur olarak anlatmaya çalışıyorum. Adam Smith okumadım, Karl Marx okumadım, on ikincil kaynaklardan öğrendiğim kadar. Her neyse, Kleinschmidt farklı düşünürlerin bazı şeylerin neden öyle olduğuna dair sundukları argümanları belirterek Weber'den, Wallerstein'dan, Acemoğlu'ndan ödünç aldığı kavramları dünyanın ekonomik seyrini açıklamakta kullanıyor, küresel kapitalizmin serpilmesini ekonomik bölgelerin ticaret ağıyla bağlanması, karşılıklı bağımlılık mekanizmalarının kurulması gibi dinamikleri birkaç açıdan incelemiş oluyor böylece. Beş etmen etrafına kuruyor tarihini: gönüllü ya da zorla göç, dünya ticaretini ve ekonomik alışverişi teşvik eden ya da engelleyen fikirler, nakliyat teknolojilerine odaklanan bilimsel gelişmeler, siyasetin ve şiddetin rolü, bir de ticari ve hukuki yapıları ortaya çıkaran kurumlar. En başta Amerika'nın keşfi geliyor, Yeni Dünya bulunmamış olsa dünya ekonomisinden söz etmenin mümkün olmayacağını söylüyor Kleinschmidt, Wallerstein'ın "küçük dünya ekonomileri" dediği odak noktalarının bağlanmasında keşif seferleri ve seferleri izleyen kolonyal politikalar çok önemli. Avrupa kıtalararası yolculukların risklerini alarak günümüzün dünyasını 1492'den itibaren şekillendirmeye başladığı sırada Çin, Hindistan, Osmanlı İmparatorluğu ve dünyanın diğer büyük güçleri daha lokal, belirli ticaret yöntemlerinden ayrılmayarak oldukça geride kaldılar. Uzunca bir süre dünyadaki ticaret hacminin yarısını oluşturan Çin ve Hindistan o zamanlar yeni yeni türeyen ticari kurumlardan yoksun olduğu, bilgi ve taşımacılık ağı konusunda geri kaldığı için üstünlüğü kaybetti, Osmanlı'nın uzunca bir süre pek bir şeyden haberi olmadı, zaten okyanuslardan uzak ve her türlü bilimsel gelişmeye görece kapalı olduğu için yapabileceği pek bir şey de yoktu gibi gözüküyor. Emrah Safa Gürkan'ı takip ediyorum, o bu konuda hiçbir ülkenin aslında geri kalmadığını, Avrupa'nın muazzam bir sıçrayışla çok ileri gittiğini söylüyor, Kleinschmidt'in anlattığı şey bu sıçramanın aşamaları. "Bunu vurgulamak, Avrupa merkezci dünya görüşüne biat etmek anlamına değil, 16. yüzyıldan itibaren 'sınırları genişletme dürtüsünün', ticari ilişki ve ağların kurulması ve sağlamlaştırılmasının, bilgi alışverişi ve teknoloji transferinin Avrupalı güçlerde Avrupalı olmayanlara kıyasla çok daha ileri düzeylere ulaştığı ve nihayet bunun çok-merkezli bir odaktan Avrupa'nın hükmettiği dünya ekonomisine geçilmesiyle sonuçlandığı gerçeğini hesaba kattığımız anlamına geliyor." (s. 10) "Ruh ve şiddet", "merak" gibi kavramlar bu ilerlemeyi mümkün kılan iki önemli etken, karşılıklı bağımlılık çağının başlamasıyla birlikte bir arada, barış içinde yaşayan merkezler ticari ve siyasi kıskaçlara alınarak yeni dünya düzeninin parçaları haline geliyor. Portekizliler ve Hollandalılar uzak diyarlarda, özellikle Hint Okyanusu'nda ticaret yapmaya başladıktan sonra Batı'nın yükselişi başlıyor, Doğu'nun düşüşü için bir süre daha geçmesi gerekecek. Yayılım politikaları başta yerel ticari sistemleri çok fazla etkilemiyor, Sven Beckert'ın Pamuk İmparatorluğu'nda anlattığı gibi özellikle Hindistan'da yerel üreticiler İngiltere'yi uzunca bir süre uğraştırarak işlerini sürdürseler de üstünlüklerini kaybettiler. Bunda ticaretin kralın elinden çıkarak özel kurumların uğraşına dönüşmesinin büyük etkisi var, yine Beckert'ın savı olan "savaş kapitalizmi" başlarda kralların eliyle sürdürülse de özel teşebbüslerin devleti fişeklemesiyle şirketlerin finanse ettiği yağma hareketine dönüşüyor adeta. Kleinschmidt'e göre seyri sadece "savaş kapitalizmi"nin ürünü olarak görmek doğru değil, pek çok etken var bunun yanında. Sigorta şirketleri örneğin, bankacılık sistemi 16. yüzyıldan çok önce kurulmuş olsa da yeni ticaret biçimini destekleyen bankacılık hareketleri de bir başka mevzu. Üretimin finanse edilmesi için gereken nakliye işlerinin gelişimi ilginç, Güney Amerika'dan getirtilen gümüş ve altın Hindistan'dan alınan baharatların karşılığı olarak kullanılıyor, bunun yanında pamuk sanayisinin gelişmesiyle bu küresel ağ tamamlanıyor ve dünyanın bir ucundan ithal edilen pamuk başka bir bölgede işleniyor, makineler icat ediliyor, ağır sanayi gelişiyor bir yandan. Muazzam bir ağ, Afrika'dan alınıp satılan milyonlarca insanın, fabrikalarda ve tarlalarda korkunç şartlarda çalışan işçilerle örülüyor.

Avrupa'nın sıçrama aşamalarının yanında diğer ülkelerin durumuna da bakıyor Kleinschmidt, "Büyük Kırılma" öncesinde Çin ve Japonya ticareti kasten kısıtlıyor, iktisat tarihçilerine göre "ekonomi politikalarının en büyük hatası". Yine Emrah Safa Gürkan'dan öğrendiğime göre yabancılar ülkenin içlerine kadar girip fesatlık yapmasınlar diye demiryollarını sökmüş Çin, İngiltere gibi Çin de taşkömürü yataklarına sahipmiş, sanayileşme için gereken enerjiyi sağlayabilirmiş ama uzak noktalara nakliyenin sıkıntılı olması nedeniyle kömür kullanılamamış. O sırada buhar makinelerinden endüstrinin çeşitli kollarına kadar sanayisini pek çok açıdan geliştiren İngiltere muazzam bir ilerleme göstermiş. Verimlilik ve üretkenlik de düşükmüş iki ülkede, emek tasarrufu yokmuş. Durumun özeti şudur herhalde: "Safevi İmparatorluğu'nda 18. yüzyılın başına dek, ayrıca Osmanlı İmparatorluğu'nda, Hindistan'da ve Çin'de, devletin ekonomideki önemi çok daha az belirgindir veya iktisadi politikalarda öncelikler çok daha farklıdır. Çin devleti toplumsal huzuru, siyasi istikrar ve denetimi artırmak için, büyük ölçüde vergilerden gelen kaynaklarını, nüfusu destekleyecek altyapı geliştirmelerine ve kamu tesislerine akıtmıştır. Aynı zamanda Afyon Savaşları'na kadar askeriyeye de az yatırım yapılıyordu. Avrupa'da ise erken modern dönemdeki devletler rekabetinde silahlanmaya ve kraliyet temsiline azımsanmayacak kaynaklar aktı." (s. 43) Merkantilizmin de etkisiyle yenilikçi finans kurumları, askeri teknolojiler gelişiyor, bu gelişmeler sivil sektörlere de yansıyınca makas iyice açılıyor. Nüfus artışının payından da bahsetmek gerek, ekonomik hasılanın artışı nüfus artışıyla mümkün olmuş, her ne kadar tartışmalı bir konu olsa da. Malthus'un nüfus ve kaynaklarla ilgili görüşleri sanayileşme öncesinde geçerliymiş gibi görünse de Avrupa'nın her açıdan gelişimi ve yeni kıtaların bulunması, sömürülmesi hesapların baştan yapılmasına sebep olmuş. Osmanlı bir "barut imparatorluğu" olarak askeri gücü sayesinde yayılmış olsa da ticaretin genişlemesi için tüccarları korumaktan ve desteklemekten çok onları denetleyip vergilendirmekle uğraştığı için geri kalıyor, Avrupalı şirketlerle kıyaslanacak kurumları yok, devlet sanayiyi teşvik etmiyor, Sırbistan ve Makedonya'dan getirilen gümüş iyi değerlendirilmediği için artı değer olarak dönmüyor. Bu da Osmanlı'nın özeti: "Sonunda Britanya, özellikle 1815'ten sonra Viyana Kongresi'yle gelen Avrupa'nın lider gücü olma konumu ışığında, ticari liberalleşme sürecine öncülük etti; siyasi ve ekonomik güce sahip konumuyla serbest ticaret ve uluslararası rekabeti savundu. Bur sırada örneğin Osmanlı İmparatorluğu tersi yönü seçerek korumacılığa doğru gitti." (s. 67)

Bilen için bilgi tazeleyici, benim gibiler içinse keyifle okunası.
Yanıtla
9
5
Destekliyorum 
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Ocak 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Karanlıkta Bir Nehir
İnsanın özgürlüğü üzerine günümüze değin çok şey söylenmiştir. Zira 10 Aralık 1948 günü ilan edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi insan özgürlüğünün kutsiyetine uluslararası alanda resmi bir boyut kazandırmasına rağmen, dünyanın her yerinde insan onuru ve haysiyeti acımasızca çiğnenmeye devam etmiştir. İnsanoğlu ilk olarak Kabil’in yaptığı gibi bir diğerine karşı zalimliği doğası gereği mi yapar bilinmez ama insanın insana yaptığı kötülükler, yüzlerce kez sayfalara dökülen acı anılar, hatıralar ve yazınlar zamanla öylesine yürek burkucu bir hal almıştır ki, havasını beraber soluduğumuz bazı canlıların bundan beri kalmasını dilemekten başka çare kalmamıştır. İşte “Karanlıkta Bir Nehir” kendi halinde bir insanın çektiği acıların kaleme alınmasıyla ortaya çıkmış müstesna bir eser…

Kitabın yazarı Masaji Ishikawa’nın annesi Japon, babası ise genlerini atmak isteyeceği kadar Kuzey Korelidir. 1947 yılında Japonya’da dünyaya gelen yazar, kısmen sorunlu bir ailede yaşamasına karşın, 13 yaşındayken, 1960 yılında, babasının Kuzey Kore’ye göç etmesiyle kötünün kötüsünü yaşamaya başlar. 1996 yılında Kuzey Kore’den Japonya’ya kaçan yazarın acı ve ibret dolu efsanevi yaşamı ve maceralı kaçış hikâyesi ise kitabının ana eksenini oluşturur. Hatırat kabilinden otobiyografik özellikler içeren eser, kurguyla izahı mümkün olmayan onlarca öğeyi bünyesinde barındırır.
Öncelikle mevzu bahis olunan -yazarın yaklaşık 36 yılını geçirdiği- Kuzey Kore topraklarının tamamen bir kapalı kutu olduğu söylemek gerekir. Günümüzde dahi dört duvar arasında bir hapishaneyi andıran ülkeye ait izlenimlerin çok kısıtlı olduğu şüphe götürmez bir gerçek… Her zaman karanlıkta olanın merak edileceği malumdur. Ishikawa bu minvalden hareket ederek okuruna karanlık bir ülkenin gerçeklerini göstermeyi amaç edinmiş olmalıdır. Zira Kuzey Kore fotoğraf makinesini alıp turist rehberleriyle gezilecek bir ülke değildir. Uluslararası boyutta vuku bulan kara propagandanın etkisiyle dışarıya cennet olarak tanıtılan ülkenin içinin tam bir muamma olduğunu bilmeyen yoktur.

Yazarın hikâyesi de esasında bilinmeyenden başlar. Ishikawa’nın babası, vadedilen Kuzey Kore topraklarının cennet olduğu safsatasına kapılarak, 1960 yılında ailesi ile beraber Kuzey Kore’ye göç eder. Fakat ilk saniyeden itibaren başlayan ailenin yaşadıklarını yazmaya kelimeler kifayet etmez. Ishikawa iyi bir eğitim almamasına ve yazarlığı aklına getirmeyecek kadar farklı bir konumda bulunmasına karşın mezkûr eserinde adeta bir destan yazar. Eskiler “dert adamı söyletir” derler. Ishikawa’nın yaşadığı acılar açısından derdini ölçmek mümkün olsa; belki de derdine oranla yazdıklarının az olduğu ortaya çıkar. Çünkü Ishikawa insanı yaşadığına pişman edecek dertlere sahiptir. Zira her satırda Ishikawa ismi altında insanlık şerefinin nasıl ezildiğine şahit olmak mümkündür.

Ishikawa olayları kaleme alırken samimi bir dil kullanır. Onun bu tarzı, aldığı eğitim ve yazarlığı meslek haline getirmemesiyle ilintili olabilir. Fakat, aslında olayı başka yönden değerlendirmek gerekir. Ishikawa içinden geldiği gibi yazar. Teferruata pek fazla girmez ve lafı uzatmadan yaşadığı acıyı satırlarına döker. Bunu yaparken dert ortağı ararcasına okuruna sorar: “bu durumda siz ne yapabilirdiniz?” Yazarın bitmek tükenmek bilmeyen bu tarz sorularına yanıt bulmak gerçekten zordur. Zira insan çaresizliğinin zirve noktasını yansıtan bir anlatı, dibini eşeledikçe daha ağır gerçeklerle okurun karşısına çıkar.
Aslında her anlatı umut barındırabilir. Kurgulanan bazı eserlerde korkunç bir dünya tasvir edilirken, okuru diri tutmak adına gizli bir umut, arka planda ne kadar mat görülse de kendisini hissettirir. Fakat Ishikawa’nın kurgu dışı anlatısında bunu bulmak mümkün değildir. Bu da bizi bir gerçeğin kapısına götürür: umut kurgulanabilir ama gerçek bazen umudu barındırmaz. Ishikawa’nın cehennemi andıran gurbeti öylesine zalimdir ki umuda zerre kadar yer bırakmaz. Misal, Ishikawa’nın annesinin ülkesine özlem duyan umutsuz söylevi yürek dağlayıcıdır: “Beni ülkeme bağlayan tek şey gökyüzü (s.80)."
Ishikawa’nın bu kadar ayrıntılı bir şekilde geçmişini afişe edebilmesi ise bunu bir hedef olarak kendine belirlemesinde yatar. Zira, kayıplarının acısını dünyaya duyurmak isteyen bir yazarın sert haykırışları her satırda ben buradayım der. Böylelikle yazar yaşadığı cehennemin sıcaklığını tüm insanlığa duyuracağından emindir. Çünkü yaşam hakkının kutsallığı kadar insanoğlunun gerçeğe ulaşma hakkı da vardır. Her ne kadar baskıyla derdest edilse de, gerçeklerin bir gün ortaya çıkmayacağını kimse garanti edemez. Ishikawa’nın eseri gerçeğin tezahür etmiş hali gibidir.
Ishikawa, gözetim toplumunun dişlileri arasında sıkı bir şekilde ezilmiş olsa da makineleşen bir meta haline gelmeye karşı direnir. Bu yazdıklarına da yansır, rejime karşı çıkan yanları bazen düşünce ekseninde ortaya çıkar. Çevresindeki düşünmekten bigâne insanların, tavırlarını yadırgar. Onun evrensel doğruya ulaşan fikirleri ise esir alınmayacak kadar güçlüdür. Bu doğrultuda Kuzey Kore’de fikriyle, zikriyle ve bedeniyle esir olmuş ama bunun farkında olmayan insanları betimleyerek; propaganda bombardımanı altında kendisini nasıl fikren koruduğunu anlatır.

Eserde, dikkat çeken yanlardan birisi de Kuzey Kore toplumunun siyasi, iktisadi, sosyal, kültürel düzenine ait tespitleri sunmasıdır. Ishikawa, sosyal yaşantıyı gündelik yaşamın en ince ayrıntılarına girerek yansıtır. İdeolojik mekanizmadaki bağnazlığın, nasıl toplumun çürümesine neden olduğunu yazdıklarıyla kanıtlar. Toplum psikolojisindeki çöküş ekseninde, ahlaki yozlaşmanın zirve yaptığı bir düzenin bozuk işleyişi tüm gerçekliğiyle aktarılır. Kuzey Kore tarihine ait dönüm noktalarının halk üzerindeki etkileri çarpıcı şekilde vurgulanır. Bazen duygu temalı balyozunu insanın içini burkacak şekilde indiren Ishikawa, hüznü okuyanın yüreğine bulaştırır. Acının, üzüntünün, öteki olmanın, çaresiz ve umutsuz kalmanın tüm şekillerini içten bir sesle duyuran yazar; adeta daha iyi durumda olup halinden şikâyet edenlere ibret dolu bir bakış atar. İdeolojiler ve fikir sistemleri daha iyi bir dünyayı yaratmak için araçtır. Fakat, bazen fikri bağnazlık en iyi aracı bile zulüm silahı haline getirir. İnsana saygı temelinde yükselmeyen her yapı evvel ahir çökmeye mahkûmdur. Şeyh Edebali’ye atfedilen şu söz işin özüdür aslında: “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın”.
Yanıtla
4
5
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Ocak 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kuzgun'un şairi Edgar Allan Poe
Eserleri büyük, lakin kendisi yenik bir yazar Edgar Allan Poe. Sarhoş, yoksul, yenik ve dışlanmış bir edebiyat dahisinin biyografisini okumak, bence zıtlıkların güzelliğini duyumsamak gibi.
Yeni kıtanın sancılı dönemlerinin doğurduğu bir edebiyatçı. Rekabetçi ve inatçı kişiliğiyle edebiyata tutunmaya çalışan bir şair. İşte bu biyografiyi okurken insan Poe'nun, şair Poe'dan ne kadar farklı olduğunu görüyorsunuz. Hayatı boyunca zengin olmayı beklerken zenginliği ancak kendi istediği şekilde, yani yazar, şair, editör veya yayıncı olarak elde edebilecekse isteyen bir kişilik. (Amerikan kapitalist sisteminin egemen olmadığı, değerlerin ve ahlakın çürümediği bir Amerika).
Edebiyat aşkıyla yaşamış ancak alkolün ve depresyonun etkisiyle hayatını, ilişkilerini ve arkadaşlıklarını harcamış bir şair.
Bütün dünyada Kuzgun şiiriyle tanınmasına rağmen, para kazanmak ve hayatta kalmak adına şiirden ziyade öykü ve hikayeler yazmış; fakat edebi kişiliğinden asla ödün vermeden, o dönemin edebi kurallarına bağlı kalmadan fantastik ve kendine özgü eserler ortaya koymuştur. O dönemin edebiyat çevrelerince kural dışı olmak kabul görmese de, o hikayelerinde bunu sonuna kadar kullanmıştır. Onun bu gotik tarzı, sinema endüstrisinden, fotoğrafa kadar birçok sanat dalının gelişimini etkilemiştir. Salvador Dali ve Rene Magritte'de, Poe'da bir ilham kaynağı bulmuştur. Poe'nun resim sanatına etkisi sadece sürrealizmle sınırlı kalmamıştır elbette. Poe'nun bilim kurgu türünde öncü niteliğindeki hikayeleri, Jules Verne'yi de etkilemiştir.
Daha bir çok edebiyatçıyı etkisine alan Poe'nun bu biyografi çalışmasında yazar Poe'yu, sansasyondan uzak, reel ve daha çok edebi kişiliğiyle ortaya koymuş. Hikayelerinin edebi çıkış maceralarını ve bu hikayelerin yayınlanma süreçlerini bulabileceğiniz bu eser, Poe'yu edebi yönden tanıma adına güzel bir biyografi. Kevin J.Hayes’in akademik kişiliğinin yansıdığı çalışmasında iyi bir kaynakça ve dönemin gazete ve dergilerinden taranmış yeni biyografik ayrıntıları yakalıyorsunuz. Bu iyi araştırılmış biyografi, Poe’ya yönelik çalışmaların eksiksiz bir fotoğrafıdır diyebiliriz.
Yanıtla
3
3
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Ocak 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Küresel ısınmaya karşı önlem almak, her insanının ödevidir.
Her varlığın; başlangıç, gelişme, eskime/yaşlanma vb. süreçlerden sonra yok olmaya doğru yol aldığını gözlemlemekteyiz. Bu duruma insanın ölümlü olması, bitkiler ve hayvanlar dünyasının canlılık süreci, eşyaların ve diğer maddelerin eskiyip fosilleşmesiyle tanık olabiliyoruz.
Üzerinde yaşam sürdüğümüz dünya ve diğer gezegenler de birer varlık. Big Bang (büyük patlama) teorisiyle, milyarlarca yıl önce oluştuğu konusunda hipotezler geliştirilen evrenin de diğer varlıklar gibi belirli bir sona doğru gittiği kabul edilmektedir.
Bizim irademiz ve iktidarımız dışında oluşan, iklim değişikliği de bir nevi evrenin yaşlanmasına, diğer varlıklar gibi yok olma ve yıkıma doğru yol alması olarak yorumlanabilir bence.
Deneyimli iki iklimsel etkiler uzmanı; bu kitapta, dünyamızı ve tüm insanlığı tehdit eden, iklim değişikliği ve küresel ısınmayı gündemlerine alarak, derinlemesine yorumlamışlar.
Önce gözleme dayalı teşhis, neden/niçin/ne yapabiliriz sorularının tahmini çözümlemesi ve sorunları nasıl çözebiliriz konusunda metodolojik öneriler sunmuşlar. 162 sayfalık kitabın çok iyi anlaşılması için, bu alanda daha önce edinilmiş bir birikim gerekiyor.
İklim değişikliği ve küresel ısınma; ekosistem, göçmen kuşlar, mevsimler, ısı değişiklikleri, yağmur, sel, kuraklık, tarımsal üretim, içme suyu, bitki örtüsü, hava, beslenme, sağlık ve hastalık gibi sorunlarla karşımıza çıkmaktadır.
Petrol ürünüyle çalışan araçlar, fabrikalardan çıkan duman/ gazlar ve diğer çevresel kirlilik yaratan olumsuz etkenler, iklim değişikliğini tetiklese de bizim ihmal ve irademizin dışında gelişen kozmik olayların var olduğu da belirtilmektedir.
Biz insanlara düşen; tasarruflu ve doğal bir yaşamı desteklemek, ekosisteme zarar verebilecek eylemlerden kaçınmak olacaktır. Devlet/ler eliyle alınacak önlemler elbette vardır.
Olağanüstü kirlilik oluşturan olumsuz etkenler karşısında devlet; idari, ekonomik ve hukuki yaptırımlar uygulayabilir. Fakat bu kozmik kirlenmeye karşı alınacak önlemler, bireysel çabalarımızla desteklenmelidir.
Bu tür kitapları yalnızca bilim insanları, ilgili kurumlar, devleti yönetenlerin okuması yeterli değildir.
Ekolojik yaşam modelinin toplumda karşılık bulabilmesi için bireysel ölçekte gündemde tutulması, konferans, panel ve diğer etkinliklerle yaygınlaştırılması gerekir.
Deprem olunca sağlam bina, sel olunca su kanalı, kuraklık olunca su deposu aklımıza geliyorsa; bir bilinç ve öngörü eksikliği olduğu kabul edilmelidir.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Ocak 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
“Kusursuz Dikkat”le farkındalığa yol almak.
Günümüzde insanların dikkatini dağıtan, odaklanmayı engelleyen o kadar çok ayartıcı ve karartıcı etken var ki; bu önemli konuyu yakalayan ve üzerinde kafa yoran bilim adamları, sosyologlar, psikologların yanı sıra pratikte kendi hayatlarından hareketle çözümler üretmeye çalışan araştırmacılar var. Chris Bailey de bu konuyu gündemine alarak nasıl üretken olunabileceğine dair yüzlerce makale yazıp, konuşmalar yapan bir araştırmacı ve yazar. Ki makaleleri önemli yayın organlarında yayınlandı, yayınlanmaya devam ediyor.
Chris Bailey bir yandan insan odaklı gözlemler yaparken, diğer yandan kendi yaşadığı pratikleri de sizinle paylaşıyor. Bu da kitabın size sağlayacağı katkının gerçekçiliğini arttırıyor. “Sınırlı dikkat kapasitemize, zekice ve bilinçli bir şekilde yatırım yaparsak, derinlemesine odaklanabilir ve daha net düşünebiliriz.”(s.11). Bilinçli bir şekilde yapacağınız işlere ve hedeflerinize odaklanmanın, dikkatinizi dağıtan birçok nedenin olduğu günümüz dünyasında ne kadar önemli olduğunun farkında olmanızı, bunun hayatınızı nasıl değiştireceğini, “Kusursuz Dikkat” le üretkenliğinizi nasıl verimli hale getirebileceğinizin ipuçlarını ortaya koyuyor.
Kitabın birinci bölümünde yazar, konuya “Kusursuz Dikkat” başlığıyla giriş yapıyor. İşlerinizdeki üretkenliğin başlangıç noktası, dikkatinizi bilinçli bir şekilde ve amacına uygun kullanma yolları ve sonuç elde etme temelinde ciddi bilgiler edinebiliyorsunuz.
İkinci bölümde “Serbest Dikkat” başlığıyla zihnin serbest gezinmesinin ve dikkatin içe doğru yönlendirilmesinin önemi ortaya konmakta. Burada sorun çözmenin, daha yaratıcı düşünmenin ve yeni fikirler için beyin fırtınası yapmanın ve tazelenmiş bir enerjiyle sonuca ulaşmanın adımlarına değiniliyor. “Kusursuz dikkat beyninizin en üretken çalışma durumu iken, serbest dikkat en yaratıcı olanıdır.”(s.136).
İşlerin karmaşıklaştığı, dikkatinizi olabildiğince toplamanızı engelleyici bir dünyada deneyimlerini derli toplu ve sistematik bir şekilde “Kusursuz Dikkat” adlı kitabında sunmuş Chris Bailey. Bu farkındalığı yakalamak için “Kusursuz Dikkat”i öneriyorum.
Yanıtla
6
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
30 Aralık 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kızılderili Tarihi ve Gelenekleri
Pizarro ve Cortés ölümü getirdiler, birkaç kâşif Florida'ya ulaştı, yerliler ne yapacaklarını biliyorlardı artık, çoğunu öldürdüler. Bazı kâşifler yerlilerin söylendiği gibi barbar olmadığına şahit oldu, böylece "uygarlar" ve "barbarlar" arasındaki savaşı barbarların başlatmadığı ortaya çıktı. 1538'den sonra seferler arttı, beyaz adamlar yerlilerle daha derin ilişkiler kurmaya başladılar, kabileler arasındaki savaşlarda taraf olup kardeşi kardeşe kırdırmaya başladılar bir süre sonra. İspanyolların tüfekleri dehşet saçtı, Natchezler bu sihirli, korkunç silah karşısında hiçbir şey yapamadılar, teslim olmaktan başka çareleri kalmadı. 1500'lerin ortalarından itibaren sahneye Fransızlar girdi, İspanyolların karşısında oldukça zorlandılar ama bir kısmı Florida kıyılarına ulaşabildi, karadaki savaşı Fransızlar kazandı ve kısa süre önceki yenilgilerinin intikamını almış oldular, Fransızların asıldığı ağaçlarda İspanyolların bedeni sallanmaya başladı bu kez. Keşiflerin hikâyeleri Batılıların kendi aralarındaki savaşlarla dolu başlarda, yardım isteyen tarafların yanında savaşlara katılan yerliler topraklarına nasıl bir lanetin çökeceğini bilmiyorlardı. Savaş kapitalizmi ülkeler arasındaki çatışmaları hızlandırdı, ardından meydan bir süreliğine Fransızlara kaldı. İngilizler kısa süre sonra ortaya çıkınca iki ülkenin barış anlaşmalarından bağımsız olarak devam eden savaşlar yeni kıtanın sınırlarını çizmeye başladı. Pocahontas'ı bu noktada anmak lazım, John Smith'in hayatını kurtardıktan sonra Avrupa'daki saraylara uzanan serüveni pek ilginç. Smith bir keşif gezisi sırasında esir düşüyor, Şef Powhatan'ın karşısına çıkarılıyor. Şef adamı öldürmek istemese de diğer şefler ve kabile büyücüleri adamın öldürülmesi için baskı yapıyorlar. İnfaz gerçekleşecekken Pocahontas baltayla Smith arasına girerek adamın hayatını kurtarıyor, sonrası şenlikler, dostluk. Bir süre sonra İngiltere'ye dönen Smith yıllar sonra Pocahontas'la Avrupa'da karşılaşıyor, hoş bir hikâye. 1613'te John Rolfe adlı bir subay Pocahontas'la evlenmek istediğini söylüyor, kız teklifi kabul ediyor, Hristiyan olduğunda o bölgede vaftiz edilen ilk yerli kızı o. Rebecca adını aldıktan sonra eşiyle birlikte İngiltere'ye gidiyor ve yüksek tabakanın ilgisiyle karşılaştığı bir etkinlikte Smith çıkıyor karşısına, hasret gideriyorlar, Smith bütün hikâyeyi I. Jacques'ın eşine anlatınca kraliçeyle tanışıyor Pocahontas, dost oluyorlar. Memleketine dönecekken 1617'de ölüyor, yirmi iki yaşında. Geriye erkek çocuğu kalıyor, onun soyundan gelenler birçok kez Virginia'nın valisi olmuşlar. Yerlileri mahvetmişler midir diye düşünüyor insan, İngilizler yeni kolonilerine bir dünya caniyi, serseriyi gönderdikten sonra eski koloniciler kuzeye kaçmışlar, yerlilerin yoğun olduğu bölgelerde bu suçlular hüküm sürmeye başlamış. 1622'de sabırları tükenen şefler kolonilere saldırarak yüzlerce İngiliz'i öldürdükten sonra ertesi yıl misilleme gerçekleşmiş, korkunç katliamların ardı arkası kesilmemiş sonra. Döngü bu, barışçıl amaçlarla yaklaşan Batılıların kötü muameleye maruz kalmadıklarını görüyoruz, yerliler dostluk gösteriyorlar, bunun yanında sömürüye odaklılar yüzünden sayısız savaş çıkıyor, kan davasına dönüyor bu savaşlar. Batılıların verdikleri sözleri tutmamaları bir süre sonra güven ortamının tamamen kaybolmasına neden oluyor, insancıl yöneticilerin yerleri değiştirilince yerlerine gelenler anlaşmaları sürdürmüyorlar, yerlilerin topraklarını ele geçirip sayısız bizonu öldürüyorlar. Verimli topraklar elden gidince savaşmaktan başka çare kalmıyor, yerliler sürekli gömüp çıkardıkları baltaları kuşanıp mavi gömleklilerin üzerine atılıyorlar. Zafer kazandıkları oluyor ama sürekli bir üstünlük kuramıyorlar ne yazık ki, ateş suyunun yerliler üzerindeki etkisini Beyaz Diş'te acı bir şekilde görmüştük. Yerliler içki içince sapıtıyorlar, birbirleriyle savaşıyorlar, çılgınlığa kapılıp aralarındaki ittifakları bozuyorlar. "Bizim getirdiğimiz savaş, hastalık, alkol ve başka kusurlarımız yüzünden onların çöküşleri başlamış oldu." (s. 131) Başta Fransızlarla çatışıyorlarsa da bir süre sonra Fransızların kılıcı ve yerlilerin "tomahawk" adlı baltası birlikte gömülüyor, taraflar uzunca bir süre savaşmadan birlikte yaşıyorlar, 1700'lerden itibaren çatışmalar yine artıyor, İngilizler de ortaya çıkınca işler iyice karışıyor. Yerlilerin çoğu Fransızlardan yana, omuz omuza savaşıyorlar ama İngilizlerin yayılmasına engel olamıyorlar, bunda İngilizlerin yerlileri ikna edip Fransızlara destek yollamalarını önlemesinin etkisi büyük. ABD kurulduktan sonra işler iyice kötüleşiyor, yerliler hayvan olarak görüldükleri için durmadan saldırıya uğruyorlar. 19. yüzyılda yeni tüfekler kullanan, kurşun işlemeyen metal plakalarla savaşmaya başlayan askerler karşısında yerlilerin şansı kalmıyor pek. Şefler durumu teker teker kabullenip kendilerine gösterilen alanlarda yaşamaya başlıyorlarsa da geçmişin cenneti andıran toprakları çok uzakta artık, o topraklardan demiryolları geçiyor, bizonların özgürce dolandığı alanlara sayısız bina dikiliyor, yerlilerin yeni yaşam biçimine uyanları ata topraklarını terk ederek Batılıların arasına karışıyorlar, geri kalanları numunelik. Savaş sahneleri, Geronimo ve Oturan Boğa gibi şeflerin kahramanlık hikâyeleri detaylıca ele alınmış. Yerliler yazılı kültürle çok geç tanıştıkları için keşiflerden öncesine dair pek az bilgi var, bu kitaptaki tarihleri geçtiğimiz yüzyılın başına, tehlike yaratamayacak kadar azaldıkları zamanlara kadar geliyor. Tanıklıklar ve Batılıların belgeleri yanlı olsa da yazarlar Geronimo'nun söylemlerine de yer vermişler, sempatiyle yaklaşıyorlar yerlilere, hoş. Amerika'ya nasıl geldikleri konusunda antropolojinin sunduğu bilgiler malum, Bering Boğazı üzerinden göç ediyorlar, aynı şekilde atlar da ters yönde göç ediyor, Asya yerlileri verip atları almış sanki. İki kıtadaki at binme ustalığı benzer, bazı kabileler Moğolları andıran vücut özelliklerine sahip. Aztekler de ilkel Komançilerle aynı kökenden geliyormuş ama nasıl koptukları hakkında bir bilgi yok yine. Çok ilginç bir şey daha, Batılı öncülerden biri iletişim kurduğu şefe bir törenin ne zaman yapılacağını sorduğunda şef bir kuştan bahsediyor, söğüt dalını Yüce Sandal'a getiren kuştan. Tufan öyküsünü anlatacak misyonerler henüz gelmemişler oraya, yerlilerin kendi inançlarında var. Güvercin geliyor, tufanın sona erdiğini bir söğüt dalıyla bildiriyor. Koca geminin inşası, fırtınalı yolculuk, isimler hariç hemen her şey aynı, bu sebeple Kızılderililerin Kayıp On Kabile'den biri olduğuna dair teoriler üretilmiş. 

Kültürleri çok zengin. Hemen hemen bütün gereksinimlerini bizonlardan elde ediyorlar, bu yüzden üst üste yığılan bizon leşlerini gördükleri zaman üzüntüden kahroluyorlar. Batılılar sağ olsun. Çadırlarını, giysilerini, yaylarını bizon derilerinden imal ediyorlar, üretim aşamaları etraflıca anlatılmış. Postlarını uzunca dikiyorlar ki savaşçının ardında bıraktığı izler silinsin ve toz kalksın, düşmanın kafası karışsın. Erginlik ayinleri oldukça vahşi, günlerce aç ve susuz kalıyorlar, vücutlarına sapladıkları sivri nesnelerin verdiği acıyı duymayana dek ayakta kalmaları lazım. Kahramanlık ve onur en önemli şey belki, isim verme adetleri çok tanıdık, kahramanlık sonucu aldıkları ismi büyük ihtimalle ölene kadar taşıyorlar. Korkaklara takılan tahkir edici isimler cesaret timsali davranışlar gösterilmediği sürece değişmiyor, bu yüzden kabilenin esenliği ve kendi onurları adına küçük yaştan itibaren sorumluluklarla yetiştiriliyorlar. Silahlarına bakıyorum, yaylarını öyle güçlü yapıyorlar ki oklar omuz bölgesine gelmediği müddetçe bizonu delip geçiyor. Tomahawk en meşhur silah tabii, bu baltalar barış çubuğu olarak da kullanılabildiği için sembolik bir öneme de sahip. Topuz ve bıçak diğer silahlar, bıçaklarla kafa derilerini kesiyorlar, deriyi kaldıracak kadar zamanları yoksa saçları kesmekle yetindikleri de oluyor. İşaret dilleri av sırasında sessiz kalmalarını sağlıyor, en önemli silahları sessizlik olabilir. Toprağı "dinleyerek" av hayvanlarının uzaklığını kestirebiliyorlarmış. Birbirleriyle savaşan kabilelerin yanında barış içinde yaşayanları da var, Apaçiler ilk gruba dahil. Beyazlar geldiği zaman birlik olabilmişlerse de her şey için çok geçmiş artık, örgütlenemedikleri için parça parça yok edilmişler. 

Çadırlarının yerleşimi, savaş taktikleri, saçlarının örgüleri, şarkıları, ayinleri, onlara dair hemen her şey. Kızılderililer. Ugh!
Yanıtla
5
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
29 Aralık 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Karanlık Dükkanlar Sokağı
Antonio Tabucchi'nin Isabel İçin Bir Mandala metniyle paralel okunabilir. İki anlatıda da karakterler birilerini, bir şeyi, kayıp geçmişi bulmaya çalışır. Tabucchi'nin karakteri Isabel'i ararken gerçekliğin sınırlarını zorlamaya başlayan bilgilere ulaşır, dünyayı gezerken zamanın çizgiselliğinden kurtulur, ölülerin dünyasını adımlamaya başlar, Modiano'nun karakteri Fransa'nın dışına çıkmasa da bir yandan kendi sınırlarını çizmeye çalışır, on yıldır kim olduğunu bilmeden dedektif olarak çalıştıktan sonra kendi kimliğinin peşine düşer. Tabucchi hikâyeyi Portekiz'in korkunç ortamına kurar, Salazar diktatörlüğünün terör estirdiği zamanlara yerleştirir, anlatıcı eski arkadaşının ve âşığının kayboluşunun ardındaki sırrı çözebilmek için kadını tanıyan kim varsa peşine düşer, elde ettiği bilgiler hep bir başka tanıdığı gösterir, böylece yolculuk sayısız insana ve olaya dek uzar. Modiano'nun mekânı II. Dünya Savaşı'nın işgal altındaki Fransa'sıdır, Almanlar uçan kuşu yakalamaya çalışmaktadır, Guy Roland araştırmasını sürdürdükçe detaylar ortaya çıkar, anılar yavaş yavaş belirir, yine sayısız insan ve olaydan sonra rehberden bulunan tek bir isim geçmişi bütün detaylarıyla anımsatacak bir serüvene dönüşür. İzlekler benzer olsa da Tabucchi'nin çizdiği yol Isabella'yı gerçeküstü bir dünyaya taşır, mandalanın amacı budur, Tibet'e kadar giden karakter ölülerin dünyasına geçerek yaşamla ölüm arasındaki çizgiyi belirsizleştirir, Modiano'ysa gerçekliğin dışına çıkmaz, Roland'ın on yıllık kaybını objelerle, tanıklıklarla somutlayarak ortadan kaldırır. Gerçi Roland'ın hafızasının yavaş yavaş geri gelmesiyle birlikte hatırladıklarının kurgu olma ihtimali ortaya çıksa da karşılaştığı insanların anlattığı tutarlı hikâyeler geçmişin tamamen kurmaca olmadığını imler. Kesinlik yok yine de, Roland'ın kendine biçtiği her kişilik bir sonraki görüşme sırasında yıkılabilir, örneğin başlarda elindeki fotoğrafı kime gösterse fotoğraftakilerden birinin kendisi olup olmadığını sorar, muhatapları aynı biçimde cevap verirler, emin olamazlar bir türlü. Tabucchi bilinmezliği adım adım yükseltir, Modiano karakterini anlatının her noktasında kaygan bir kişilik zemininin üzerine yerleştirir, sürprizlere açık bir kurgu yaratır. Arayışın farklı noktalarda sonuçlandığı iki metin de başarılıdır, gerçi Modiano arayışı bitirmez, son adımda "terk eder", Valéry'nin şiir için söylediğini düzyazıda hayata geçirir. "Yok yere ağlıyor, çünkü oyununa devam etmek istiyor. Uzaklaşıyor, sokağın köşesini döndü bile. Ve tıpkı bu çocuğun mutsuzluğu gibi, yaşamlarımız da gecenin karanlığında hızla yok olmuyor mu?" (s. 173) Başa dönüş, Roland'ın kendine dair çıkarımlarını sadece başta ve sonda böylesi berrak görürüz. "Ben bir hiçim. O akşam, bir kafenin terasında oturan soluk bir gölgeden ibaret bir hiç." (s. 11)
Hutte'le, patronuyla oturuyorlar, ofis kapanmış, Hutte kira sözleşmesini feshetmemiş. Roland için başlangıç noktası, Hutte emekli olduğu için Nice'te yaşayacak, mekân Roland'a kalacak. Patron olay örgüsünden tamamen çıkmayacak sonrasında, tanıdıklarını seferber ederek Roland'ın arayışına yardımcı olacak, soruşturduğu insanları bulması için elinden geleni yapacak. Uzaklardaki dost. İster istemez Hutte'ün de o kayıp tarihin bir parçası olup olmadığını merak ediyoruz, on yıllık çalışanının geçmişini kendine has yollarla araştırması mümkün, belki de bütün uğraşı Roland'a ekmek kırıntıları bırakmak. Paul Sonachitzé'yi bulan Hutte mü bilmiyoruz örneğin, Roland'la buluştukları zaman Heurterur de geliyor, Sonachitzé'nin arkadaşı, kayıp geçmişi bulmak için ellerinden geleni yapacaklar. İlginç bir teknik, Roland ne kadar çok bilgiye ulaşırsa karanlık bölge de o kadar gösteriyor kendini, örneğin iki arkadaş şöyle bir baktıklarında Roland'ın yaşını tahmin edemiyorlar, sanki bir boşluğa bakar gibiler. İlerleyen bölümlerde beliren insanlar da Roland'ı tam olarak anlayamayacak, kılıktan kılığa giren adamla üstünkörü konuşup fotoğraftakinin Roland olup olmadığını anlayamayacaklar. Neyse, Heurteur savaştan kısa bir süre önce gece kulüplerinde çalıştığı için yüzlere aşina, Roland'ı ve arkadaşını hatırlayacak: Stioppa. İkinci basamak. Rus ismi, Devrim zamanında Rusya'dan kaçıp Paris'e gelenlerden biri Stioppa, Roland'ın yakın arkadaşı, gittikleri mekânlardaki orkestradan hep aynı şarkıyı çalmasını istiyor, bir Kafkas melodisi. Heurteur'ün aklında, biraz hatırlatınca duygulanıyor Roland, tanıdık bir melodi. Stioppa hâlâ hayatta, Roland iki adamdan ayrılıp yola koyulacağı zaman önündeki takside uyuyakalan kadını kucaklıyor, otele kadar taşıyor. Kadını "tanıyor", baharatlı parfüm bir şeyler çağrıştırıyor, o kadar. Çok sonra ortaya çıkacak biri mi kadın, Roland'ın geçmişteki sevgilisi mi, aslında kendini ararken hatırlayacağı aşkı mı o? Modiano okura da ekmek kırıntıları bırakmış olabilir mi? İki kez okunsa detayların daha iyi yakalanabileceği bir metin bu.
Stioppa Rus olup olmadığını soruyor Roland'a, taksici de aynı şeyi sormuştu, belki bir zamanlar Rus'tu Roland. Stioppa şaşkın, ona o isimle hitap edenlerin çoktan öldüğünü söylüyor, Roland'ı da tanımıyor üstelik. Genç bir adam var karşısında, Roland yaşlandığını düşündüğü için yaşıyla ilgili bir çıkarım yapamıyoruz. İşler iyice ilginleşiyor, Stioppa'nın gösterdiği bir fotoğrafta Roland kendini tanıyor, genç bir adam, yanında güzel bir kadın ve bir adam daha var, üçünün ilişkisi derin belli ki. Roland fotoğrafı gösterip genç adamın kendisi olup olmadığını soruyor, arkadaşını tanımıyor Stioppa. Galina "Gay" Orlow'un adını verebiliyor bir tek, kadının. Hutte'ün iyi bir arkadaşı Orlow'un bilgilerini gönderiyor Roland'a, kadının eski kocası Waldo Blunt üçüncü durak. Orlow ABD'ye göçünce bu Amerikalı piyanistle evlenmiş vatandaşlık için, sonra başka bir Fransız'la memleketine dönmüş. İntihar etmiş bir süre sonra, yaşlanmaktan korktuğunu dile getirirmiş sık sık. Birlikte döndüğü Fransız'ın adı Howard de Luz, John Gilbert'ın sırdaşı. Howard de Luz aslında Roland olabilir, bu fikre tutunuyor Roland, araştırmalarını sürdürüyor, ailenin son üyesi Claude Howard'la konuşuyor. Howard de Luz ve John Gilbert'la sıklıkla görüşmüş ama uzun yıllar geçtiği için onları tanıyamayacağını söylüyor, Roland'ı görünce yine hiçbir şey çağrışmıyor tabii. Ailenin sahip olduğu şatoya bu kez, yıllardır şatoya göz kulak olan hizmetçinin verdiği bilgilere göre fotoğraftakiler ayrılmaz üçlüymüş bir zamanlar, başka bir Rus kız daha katılınca dört kişilik tayfa tamamlanmış. Basamaklar böylece sıralanıyor, Roland başka birileri olabileceği düşüncesine kapılıyor sonradan, doğru izi takip ettiğini düşünmeye başlayınca geçmiş yavaş yavaş belirmeye başlıyor. Anlatılan hikâyelerin aydınlatıcılığı bir yana, Roland da oluşmaya başlayan anılarıyla birlikte daha net bir fotoğrafa bakmaya başlıyor artık, savaş zamanı Paris'ine bir yolculuğa çıkıyoruz, bir anda. Bu geçiş de oldukça hoş, nereye varacağını bilemediğimiz bir arayışın zamanıyla geçmişte yaşananların zamanı bir çizgide birleşiyor. Almanlar katliam yapmaya başladıkları zaman üç arkadaş kaçmaya karar veriyorlar, güneye inip dağlardan sınırın öte tarafına geçecekler. Sahte pasaportlar tamam, araç da hazır, yola koyuluyorlar ve kontrol noktalarından zar zor geçip dağların tepelerindeki bir pansiyonda geçici bir süreliğine gizleniyorlar. Tanışları orada kalıp savaşın sonunu bekleyecekler, Roland ve Orlow'sa kaçmaya kararlılar, pek de sağlam ayakkabı olmayan iki insan kaçakçısına duydukları güven sonlarını getirecek ne yazık ki. Kışın kıyametin ortasında, ayrı ayrı yerlerde ölüme terk edecekler ikisini, Alman ajanı olup olmadıklarını bilmiyoruz. Roland nasıl kurtulduğunu hatırlamıyor, bir tek beyaz cehennemin ortasında düşüp kaldığı geliyor aklına. Sonrası on yıllık dedektiflik, arayış ve elde kalan tek bir adres, Roland'ın, Roland adını almadan önceki adamın bir zamanlar oturduğu ev, Karanlık Dükkânlar Sokağı.
Savaşın yarattığı kaos insanlara kimliklerini kaybettirebiliyor, sonradan bulması zor. Modiano müthiş bir arayışa ortak ediyor okuru, Roland'ı bıraktığı kadar çaresiz ve bilgisiz bırakıyor. İyi bir hikâye, iyi bir anlatım, iyi bir okuma tecrübesi. Tavsiye ederim.
Yanıtla
8
5
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
24 Aralık 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Zihin Boşluğunu Yaşam Sevinciyle Dolduran Kitap
Ölmeyi istemek ne demektir, bilir misiniz?

Bir insanın “ölmek” istemesi, neredeyse her zaman “çaresizlik” duygusu ile ilişkilendirilir; büyük bir kayıbın ardından ölmeyi istemek, açlıktan, sefaletten, terk edilmişlikten dolayı ölmeyi istemek... Halbuki “ölmeyi istemek” her zaman talihsizliğin, acının, merhametsizliğin, fakirliğin, düşmüşlüğün, yalnızlığın peşine takılıp da gelmez. Bazen ölmeyi istemek, sadece, çok basit bir şekilde artık “yaşamı” reddetmektir.

Bazen, “kendi kendisini anlamlandırmaya çalışan atomların,” bu motivasyonu kaybetmesidir ölmeyi istemek. Varolmayı, bilinç halini, düşünceleri, rutinleri, günlük alışkanlıkları, kaygıları, biyolojik ve duygusal ihtiyaçları, biyokimyasal ve elektriksel tepkimeleri, etki etmeyi, maruz kalmayı sona erdirmek, sonsuz bir atıllığın pençesine düşüp varoluş haline bir son vermek istemektir. Sağlıklı kabul edilen, “normal” diye adlandırılan, gündelik meşgalelerle dolu bir zihnin, bu isteği, hatta kimi zaman “ihtiyacı” doğru şekilde anlamasını beklemek beyhude bir uğraş olabilir; ama buna en çok yaklaşabileceğiniz deneyimlerden biridir “Veronika Ölmek İstiyor” adlı bu başyapıtı okumak… O yüzden herkesin kütüphanesinde kendisine yer bulması gerekir.

Toplumun önyargılarına göre “gerçek sorunları olmayan”, belki de “inançsız”, varlık içinde yokluk çeken, kimine göre “zayıf iradeli”, kimine ise öykünecek kadar güçlü gelen, içsel bir yangınla kavrulan, anlamaya çalıştıkça, nefes alınan ilk günden beri, istemsiz bir refleks haline gelen “varoluşun” kendiliğinden akan ritmini unutan bir ruhu, zihni anlamaya yaklaşmak isteyenler, mutlaka bu eseri okumalı.

Pek çok okurun “en sevilen yazarlar” listesinde olan “Paulo Coelho”nun kanaatimce en iyi kitabı olan bu eser, kendisine çizilen yolu anlamaya çalışırken, öğrendiği her şeyi unutan, daha derin sorguladıkça, aldığı cevapların sarsıcılığından ötürü, dünyasını temellendirdiği tüm kaideleri sarsılan okurlara “iç ferahlığına yakın” bir “zihinsel aydınlanma” vaadi sunuyor. “Sonu, başından belli” bir yolda yürümenin, neden bu sonu ilk adımda değiştirdiğini, sürekli genişleyen bir evrende, giderek uzaklaşan sınırların, aynı şeyleri düşünüp hisseden binlerce insan arasındaki mesafeyi neden hiç çoğaltmadığını; inanç, aşk, güven, tatmin, sadakat, keşif, heyecan gibi duyguların neden insanları dünyaya tabir-i caizse “çivileyen” sabitler olduğunu yeni bir yolla öğrenmek için, bu kitabı mümkünse yalnız okumak ve bitirdikten sonra üzerine uzun uzun düşünmek gerekiyor.

Teknik açıdan değerlendirmek gerekirse, modern yaşamda tıbbi açıdan tasniflendirilmiş kişilik bozukluklarını, son derece yalın ve edebi bir dille, oldukça sürükleyici bir şekilde kitabına taşıyan yazar, tecrübe ettiği (ve geçmişinde önemli bir yer tutan) pek çok zihinsel sancıyı, bazen ana karakterde, bazen yan karakterlerde, bazen ise mekan tasvirlerinde okuyucuya olabilecek en sade dille ulaştırmış. “İnsan neden intihara teşebbüs eder?” sorusunu yönelten Coelho, bu son derece rahatsız edici soruyu, hiçbir mesaj kaygısı taşımadan, kendi dilini ve sınırlarını aşan evrensel bir sevecenlikle yanıtlayarak; “insan neden intihara teşebbüs etmemeli?” izahati ile kendi sorusunu yanıtlamış.

Zihnine, kalbine, ruhuna yaşam sevinciyle dolu bir es vermek isteyenlere, o duraklama anında duru bir içgörü katacak bu başyapıtı mutlaka okumanız dileğiyle.
Yanıtla
90
11
Destekliyorum  5
Bildir