Onaylı Yorumlar

Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
23 Aralık 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Akvaryumda bir balık gibi yaşamak mı?...beklediğimiz bu hayattan
"Ölüm bilinci bizi daha yoğun yaşamaya yöneltir." Sanırım 213 sayfalık bu kitabın özeti bu cümlede.
Yaşamı rutinin içerisinde anlamsızlaşan, anlam arayışında varlığını sorgulayan bir genç kadın Veronika. Başarısız bir intihar ve her dakika ölümü bekleyerek geçirilen Slovenya'da Village adlı bir deliler hastanesi. Kırılgan yaşamların kişilikleriydi bu hastanedekiler ve her biri ayrı bir hikayeydi.
Hastanenin başhekimi ve bütün kurgunun oyuncusu Dr. İdgor, eşini ve işini kaybetmiş panik atak sanrıları yaşayan Avukat Mari, gençliğin bunalımlarıyla bir arayış içindeki Eduard ve düzenli bir evlilik hayatının rutininde, geçmişin günahlarını hatırlayıp depresyon ve bunalımlardaki Zedka. Onlar mı hastaydı yoksa Village'nin dışındaki normal denen yaşamlar mı? Neydi bu normal? Delilik normalin neresinde oluşuyordu? Kim oluşturdu yaşamın normallerini?
Kitap, ilk yurt gezim (iş dolayısıyla) Slovenya'nın başkenti Ljubljana'da geçiyor olması beni içine çekti farketmeden. Ljubljana'ya indiğimde şehrin sokaklarındaki o mistik ve ortaçağ havası beni kitaba bağladı sanırım, meydandaki şair Prešeren heykelini hatırlamasamda. Belki bu sebeple sardı bu kitap beni, kişisel gelişim kitaplarına karşı olmama rağmen okuttu kendini veya Village tımarhanesinin o sıcak, yaşanır ve tüm sorunlardan uzak hali. Böyle bir tımarhanede yaşamayı ilk defa istedim, yoksa hep var mıydı içimde kendimden ve hayattan kaçmak adına. Akvaryumda balık gibi yaşamak mıydı benim özlemim, korunaklı ve seyirci şeklinde.
Dili ve okuması bu tarz sevenler için güzel gelecek ve keyifle okunacak bir kitap.
Yanıtla
41
6
Destekliyorum  4
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Aralık 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Afrika Masalları
Afrika Masalları deyince daha farklı bir üslupla ve farklı bir kültürle tanışma tercihi önceliklidir. Ancak masal kurgularında başka diyarların dünyasına girebilme amaçlanır. Ağırlıklı olarak yerel ifadeler kullanılarak bize Afrika masalı okuduğumuz hatırlatılmak istenmiş... Fabl hikayelerin yani domuz, kaplumbağa, kurt, iguana, leopar, maymun gibi hayvanların dilinden masal dinlemeyi sevenler beğenebilirler. Ağırlıklı olarak, hikâyeler daha çok hayvanların özelliklerinden yola çıkılarak üretilmişler. Buna "Sivrisinekler Neden Vızıldar?" hikayesini örnek olarak verebiliriz. Aktarmaya çalıştığı değerler ise genel olarak zeki olanın güçlü olana galip gelmesi, birlik, beraberlik, dayanışma gibi ilkelerin temel alındığı hikayeler olarak sınıflandırılabilir. Elbette yetişkinlerin anlayabileceği bir dilde aktarılmış bu yüzden çocuklar için uygun olduğunu söyleyemeyeceğim. Afrika gibi anlatıcılık kökenli bir toplumdan derlenebilecek masallardan bir seçki olmuş diyebilirim.
Yanıtla
7
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Aralık 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hukukun üstünlüğü algısı, adalet bilinciyle güçlenecektir.
Dönüp dolaşıp sözü “adalete” getiriyoruz. Demek ki birey ve toplum olarak; diğer çaba, eylem, niyet ve beklentilerimizi adalet terazisi ile tarttığımızda, iç açıcı verimli bir fotoğraf göremiyoruz.
“Her sanık, hüküm kesinleşinceye kadar masumdur”; “Suç bireyseldir”; “Şüpheden sanık yararlanır”; “Suçlar, işlendiği zamanki kanunlara göre cezalandırılır, geriye doğru işletilemez”;
“Suç ve ceza kanuni ve aleni olmak zorundadır”; “Erkler ayrılığı, silahların eşitliği, adil yargılanma varsa hukukun üstünlüğünden söz edilebilir”; “İddia eden, geçerli delil ve ispatla yükümlüdür”;
“Yasal olarak suç sayılmayan her şey serbesttir” gibi temel hukuki ilkeler bile günümüzde tartışma konusu olabildiğinden; adalet kavramını toplumca özümsemeye ihtiyacımız vardır.
Basiret, nezaket, cesaret, bilgelik var fakat “adalet” yoksa diğer erdemlerin tamamını toplasanız yine kusurludur. Adil bir hüküm, her zaman toplumsal fayda içermeyebilir. Bir kişinin hak ve özgürlüğü bile, toplumsal fayda uğruna feda edilemez.
Kitabın 51-52. sayfalarında da belirtildiği gibi, Martin Luther’in, “Dünyanın sonunun gelmesi pahasına da olsa, adalet gerçekleşsin” sözü, adaletin ekseni, özü ve ölçüsünün nasıl olması gerektiğini ortaya koymaktadır.
Günümüzde barışın güvencesi; savaş ve askeri güç gibi görünse de, adaletin bunun yerini alması zorunlu hale gelmiştir. Adaletin garantör gücü de uluslararası kamuoyudur. Pozitif hukuk, hukuki realizmden beslenirse bu süreç hızlanır. Hukuk adalet doğurmalı, adalet de; hakkaniyet, özgürlük, eşitlik, gerçeklik, yansızlık ve meşruiyete hizmet etmelidir.
Şuna kanaat getirdim ki; hukuk felsefesi ve adalet psikolojisi, mantık öğretisinden yeterince ders almadan, meşruiyetten beslenmeyen hakkaniyetli bir yargıya ulaşmak mümkün değildir. İşte “Adalet – Felsefi Bir Giriş” adlı kitap da bizi bu olumlu yöne doğru zorluyor.
Siyaset felsefesi araştırmaları yapan Alman Profesör, Otfried Höffe, 126 sayfalık bu kitabında küresel adalet için ipuçları veriyor.

Yanıtla
4
1
Destekliyorum 
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Aralık 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Antik Çağ’da Küçük Asya: Hititlerden Constantinus’a
Yeryüzünde bazı coğrafyalar vardır ki ehemmiyetleri hiçbir zaman inkâr edilemez. Coğrafyanın önem derecesini arttıran etmenlerden birisi de geçmişte üzerinde yaşayan insan topluluklarıyla ilintilidir. Kat kat birbirlerinin üzerine gelerek toprağın kültürel birikimini zenginleştiren medeniyetler, uygarlığın ortak hafızasına eşi bulunmaz katkılar yaparlar. Bu anlamda Anadolu coğrafyası “Medeniyetler Beşiği” yakıştırmasına mazhar olacak kadar köklü bir tarihi birikime sahiptir. Kültürel hazinenin bolluğu Anadolu’yu merkeze alan araştırmacı sayısını arttırdığı gibi, her geçen gün kütüphanelere eklenen eser sayısı da bununla doğru orantılı olarak artmaktadır. Halen araştırmacılara Anadolu coğrafyası hususunda büyük iş düşmektedir. Batılı araştırmacıların, oryantalizmin etkisiyle son yüzyıllarda Doğu başta olmak üzere, Asya’nın giriş kapısı diyebileceğimiz Anadolu-Küçük Asya üzerine sonu gelmez bir araştırma azimleri söz konusudur.
Elmar Schwertheim de kendisinden önceki pek çok Batılı araştırmacı gibi Anadolu’ya hususi ilgi göstermiş, Antik Çağ’da Küçük Asya isimli kitabıyla Hititlerden Roma İmparatoru Constantinus’a kadar olan dönemi ana hatlarıyla anlatmıştır. Schwertheim, 1990 yılından beri Anadolu arkeoloji ve tarihiyle ilgili çalışmalarını, Münster Üniversitesi Küçük Asya Araştırma Birimi başkanı olarak devam ettirmektedir.
Alman yazar, medeniyet açısından önemli bir coğrafyayı Antik Çağ’dan itibaren okurlarına layıkıyla anlatmayı hedef edinmiştir. Schwertheim’in eseri genel geçer bilgi kazandırmak iddiasını gösteriyor olmasına karşın, her cümlenin altından adeta sayfalar dolusu bilgi fışkırıyor. Hatta bazen okur öyle bir izlenime kapılabilir ki kitabın çapı bardak, Schwertheim’in anlattıkları ise okyanus olur.
Arkeoloji ve prehistoryaya meraklı okurun satır aralarında çok şey bulacağı su götürmez bir gerçek. Yazar yeri geldiğinde terminolojik ifadelere başvurmaktan ya da coğrafyaya derinlemesine nüfuz ederek, Anadolu’daki yerleşimlerin eski çağlarda kullanılan isimlerini sıralamaktan çekinmez. Okurun illaki Anadolu’nun tarihsel coğrafyasına tüm yönleriyle hâkim olması şart değildir. Fakat anlatılanların layıkıyla bilinebilmesi için kitabın sonundaki haritaya sık sık müracaat edilmesi gerekiyor.
Tabii eserde okurun çabasına katkı sunmak babında bazı çalışmalar da yapılabilirdi. Örneğin Anadolu coğrafyasından bir bölge izah edilirken, verilen eski isimlendirmenin yanına “bugünkü” kelimesiyle başlayan yer açıklaması eklenebilirdi. Ya da notlandırmalarla okurun konuya ve coğrafyaya daha fazla vakıf olması sağlanabilirdi. Sözkonusu eserde okurun işini kolaylaştıracak hiçbir şey yok denilemez. Örneğin kitabın sonundaki harita Anadolu’nun tarihsel coğrafyasına dair güzel ayrıntıları gösteriyor. Zaten kitabın çapı düşünüldüğünde tasavvur edilen kolaylıkların görülmemesi normal karşılanabilir. Bilindiği üzere kitapta ele alınan her bir medeniyet ayrı bir kitabın konusu olabilir.
Kitapta Küçük Asya’ya misafir olmuş medeniyetler kronolojik sıraya göre ele alınmıştır. Asurlar, Hititler, Frigyalılar, Lidyalılar, Helenistik Medeniyet, Galatlar, Diadoklar, Partlar, Sasaniler, Gotlar ve Romalılar ayrı başlıklar altında anlatılmıştır. Bu medeniyetlerin ele alınmasında ilk dikkat çeken özellik yoğun bir siyasi anlatının olduğu gerçeğidir. Siyasi anlatının yoğunluğu eldeki materyalle izah edileceği gibi yazarın tercihine de bağlanabilir. Tabii sadece siyasi bir anlatıdan söz edilemez. Bahsedilen medeniyetler ele alınırken ayrı başlıklar altında farklı konulara yer verilmiştir. Misal Yunan dönemi anlatılırken, Efes ve Milet şehirlerinin tarihlerinden bahsedilmiştir. Yine din tarihi adı altında Mithras, Ana Tanrıça Kültleri ve Hristiyanlık detaylı şekilde anlatılmıştır.
Siyasi tarihe nazaran kültür tarihine az yer verilmesine karşın özel başlıklar altında değinilen konular oldukça ilgi çekicidir. Misal Küçük Asya’da hükümdar kültü hakkında verilen bilgiler kitabın ana yönelimi düşünüldüğünde farklılık arz eden bir yapıya sahiptir. Yine Küçük Asya’nın önemli kavşak noktaları kültürel izler vasıtasıyla takip edilmiş, yer yer şahıslara (Büyük İskender, 6. Mithradates, Sezar, Antonius, Augustus, Büyük Konstantin) indirgenerek dönem analizi yapılmıştır. Döneminde Tanrı diye tapılan bahsedilen hükümdarların ayrı başlıklar altında ele alınması düşünüldüğünde; pek de abes değildir.
Tarih Öncesi ve Antik Çağ gibi insanlığın az bilinen dönemleri mevzu olduğunda, kaynakların kısıtlılığından dem vurulur. Fakat Schwertheim’in anlatısı dikkatle incelendiğinde hiç de kaynak sıkıntısının olduğu anlaşılmıyor. Zira arkeolojik malzemeler ve ilk yazılı kaynaklar yazar tarafından çok iyi takip edilmiş. Efsanelerin ve destanların farklı versiyonlarını yeri geldiğinde ayrı ayrı kullanıyor. Bu anlamda yazılı kaynaklarla sözlü kaynakların iyi bir sentezle sunulduğu söylenebilir. Özellikle yazarın, dönemi ve Küçük Asya coğrafyasını anlatan Herodot, Strabon, Ksenephon vb. kaynakları çok iyi özümsediği yazdıklarından anlaşılıyor.
Schwertheim’in yorumunun doyurucu bir şekilde zuhur ettiği ilk aşamada dikkat çekiyor. Yazar bazen “bilinmiyor”, “aydınlatılmamış” gibi tabirleri kullanmaktan da çekinmezken, kimi zaman da fikrini kesin bir şekilde belirtmekten geri durmuyor. Özellikle Hint-Avrupa dil ailesinin sınırlarını Batılı anlayışa uygun şekilde medeniyetleri damgalamak için kesin bir şekilde kullanır. Dönemle ve coğrafya ile ilgili tartışmalı mevzulara girmeden tezini okura sunuyor. Son tahlilde yazarın yorumları veya tezleri yerine; ilginç, ilgi çekici ve garip sayılabilecek bilgi kırıntılarının daha çok akılda kaldığını belirtmek gerekiyor.
Biçim hakkında birkaç kelam etmek gerekirse; eserin iyi bir çevirinin ürünü olduğu, akıcı bir dille vücuda geldiği görülüyor. Her ne kadar, yabancı isimlendirmelerden doğan ağır bir anlatım eserde göze çarpsa da bunun anlatımı bozduğu savunulamaz. Ayrıca eserin editoryal olarak işin ehli tarafından süzgeçten geçirildiğini söylemek gerekiyor.
Sonuç olarak, Asya ve Avrupa arasında eşsiz bir köprü görevi gören ve birçok medeniyetin göçler yoluyla geçtiği, konakladığı Küçük Asya coğrafyası dünya medeniyeti ve tarihi açısından çok önemlidir. Yazarın da belirttiği gibi: “tıpkı bir köprünün değerini üstünden geçince anladığımız gibi, Küçük Asya kültürünün önemini de ancak sonraki dönemlere etkisine baktığımızda kavrayabiliriz(s.93).” Küçük Asya’daki her bir medeniyetin zincirleme bir reaksiyonla bir sonrakine etki ederek, insanlık kültür ve medeniyetine katkılar sağladığı malumdur. Ayaklarımızın altındaki toprağın kıymetini idrak edebilmek için; bu tarz eserlerin sindirilerek okunması zaruridir.
Yanıtla
11
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
03 Aralık 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Vikingler
Vikingler hepimizin bildiği gibi "Haydi yallah hop hop hop!" nidasıyla kürek çeken, gemilerinin burnunda ejderha besleyen, denizcilik alanında isim yapmış bir halktır. Aslında çok azı bildiğimiz anlamda böyle, "Viking" aslında "korsan" demek, halkın sadece küçük bir kısmı denizlere açılıp savaşıyor ama bu grup öyle ünleniyor ki bütün bir çağa kendi adını veriyor, 8. yüzyıldan 11. yüzyıla kadar bütün İskandinav halklarına "Viking" denmesi bu yüzden. Simek son yüzyıllarda ortaya çıkan efsanelere kulak asmıyor pek, tarihi gerçekleri vermeye çalışıyor, efsanelerdeki gerçeklik paylarını ayıklayarak kısa ve öz bir tarihçe çıkarıyor, başlarda hangi metinlerin bu anlamda değerli olduğunu anlatıyor kısaca. Eddalar ve sagalar mitik bir perdeyle çevrilmiş durumda, yine de söylendikleri ve yazıldıkları yerler oldukça önemli. Mesela İzlanda'da ortaya çıkanları güzergâhlar hakkında bilgi veriyor, neden, çünkü adamlar 793'ten itibaren monarşiden kaçmak, özgür diyarları keşfetmek amacıyla adaları dolanmaya başlamışlar, İzlanda'ya ulaştıkları zaman adanın belli bölgelerinde koloni kurmuşlar, günlerini gün ettikleri gibi düşmanlarının canına okumuşlar bir güzel. 1066'daki meydan savaşlarında Viking dünyasının en kuvvetli zamanlarına denk geliyoruz, ardından Hristiyanlığın yayılması ve merkezi yönetimin baskısıyla yavaş yavaş güç kaybederek tarihin sahnesinden silinmişler, şarkılarda ve metinlerde yaşamışlar. Demek de doğru değil, baskın güç olmaktan çıkmışlar sadece. Karışık durumlar var bu noktada. "Her ne kadar en eski kaynaklar Viking Çağı'nın oluşumuna bizzat yardım etmiş olsa da bizim için Viking Çağı'nı efsanelerden ayırt etmemizin hiçbir surette mümkün olmadığını düşünüyorum." (s. 9) Vikinglerin tüccar olduğuna dair görüşleri de kabul etmiyor Simek, zorunluluktan korsan olmadılar, güvencesiz çiftçilerden savaşçılara evrilmiş bir topluluk yok. 19. yüzyılın sonlarından 1945'e kadarki Alman modası, Danimarka'nın bronz çağından kalma bir gemiyi sembol olarak seçmesi benzer saiklerden kaynaklanıyor, Vikingler savaşa savaşa yayılan ve kültürlerini gittikleri yerlere götüren insanlar olarak görülüyorlar. Şartların biçimlemesinden fazlası yok aslında, tamamen savaşçı değiller, kültürleri de kolektif, başka halkların kültürleriyle harmanlanmış bir kültür. Yayılmalarına sebep olarak gösterilen üç ana fikri değerlendiriyor Simek, İskandinavya'nın aşırı nüfusa sahip olması ve Norveçlilerin bir kısmının I. Harald'ın idaresinden memnun olmaması gibi iddialar kısmen doğruysa da araştırmalar o dönemde İskandinavya'nın nüfusunun 2 milyondan fazla olmadığını gösteriyor, toprağın ve balığın besleyebileceği kadar insan yaşıyordu orada. İklim değişikliği, hava koşullarının görece düzelmesi de kanıtlanamayacağına göre somut verilerden yola çıkıyor Simek, denize dayanıklı gemi tiplerinin gelişiminin önemini vurguluyor. Okyanusa açılabilen, kıyı şeridine bağlı kalmayan gemiler okyanusun iki yakası arasında gidip gelmeye başlayınca yayılım sürekli hale geliyor. Grönland'a, Amerika'ya dek gidiyorlar ama kalıcı olamıyorlar, bir iki yerleşim yeri verimsizlikten ve yerlilerden ötürü bir süre sonra boşaltılıyor, nüfusu besleyici dalga da gelmeyince merkeze daha yakın noktalardaki alanlara yayılıyorlar. Simek üç noktada yoğunlaşan göçlere dikkat çekiyor, denizlere açılanlar malum, diğer yandan güneye ve doğuya gidenler farklı isimlerle anılsalar da Viking diyarından geldikleri açık. Çok fazla seyahat edenlerin sosyal olarak üstün ve deneyim sahibi oldukları da söyleniyor, öyleyse neden dünyanın ucunu bulmaya çalışmasınlar? Paralı askerlik yapanları iyi savaşçılar olarak sivrilmiş, tüccarlıkla uğraşanları "Rus'" adıyla tanınmış ve zenginleşmişler. Arap kaynakları bu açıdan ilginç, gezginler İskandinavya'ya giderek gördükleri her şeyi yazmışlar, kültür şokundan ötürü Vikingleri haz düşkünü kâfirler olarak ansalar da sempatiyle yaklaştıklarını söylemek mümkün. 13. Savaşçı işte, Banderas Abi adamların memleketinde canavarlara karşı savaşan bir Arap olarak yerlilerle uyum kurabilmişti. Bu paralı askerlik olayında nerelere kadar gittiklerini merak ediyor insan, Romalı askerlerin Çin'de savaşmaları gibi ilginç olaylar yaşanmış mıdır acaba? Yazmıştım onu da hatırlamıyorum hangi kitapta, Roma ordusu muhtemelen Anadolu'da savaşıyor, bir grup asker esir düşünce Orta Asya civarına götürülüyor ve iyi savaştıkları için saygı görüyorlar, yeni ordularında eski savaş taktiklerini uyguluyorlar. Yine muhtemelen Çin'le yapılan bir savaştan sonra Çin kaynakları düşman askerlerinin arasında ilginç bir grubu anlatıyor, filmlerde gördüğümüz gibi kalkanlarıyla kaplumbağaya dönüşen bir grup asker. Çok ilginç. Neyse, Simek güneye inen grubun üzerinde özellikle duruyor, İngiltere'ye ve Fransa'ya yapılan baskınlar din adamlarınca Tanrı tarafından verilen cezaya benzetiliyor, Hristiyanlığın sürekli artan baskısı ve ticari ilişkilerin iştah kabartması Vikingleri harekete geçiriyor, Londra'nın kuruluşunda bile izlerini bulabiliyoruz. Gemilere çok şey borçlular tabii, çift yan kürekler gemilerin hızla hareket etmesini sağlıyor ama istisnai durumlarda başvuruluyor buna, asıl kullanılan aparat yelken. Deniz savaşlarından pek çok kaynak bahsetse de gerçekte nasıl savaşıldığına dair elle tutulur bir bilgi yok. Çarpışma sırasında direk indiriliyor, düşman gemisi iki Viking gemisi arasına sıkıştırılıyor, kesin olarak bilinenler bunlar. Okçulardan bahsedilse de istisnai bir güç bu. Grönland gibi uzak yerlere nasıl gittiklerine dair seyrüsefer bilgisi yine şüpheli, o sıralarda Avrupa'da bilinmeyen pusulayı kullanmıyorlar, muhtemelen güneş taşına bakarak hareket ediyorlar. Gemilerine verdikleri isimler de ilginç, kargo gemilerine "tahta öküz", savaş gemilerine "deniz kurdu" gibi isimler takıyorlar. Yayıldıkları alanlar ayrı başlıklar altında incelenmiş, İrlanda'dan Rusya'ya dek nereye yayıldılarsa sürecin ayrıntılarını okuyabilirsiniz.

Kültürlerine bakalım, kaynaklar yine pek öznel olmakla birlikte işe yarayan, gerçeği yansıtan bilgilere ulaşılmış. "Uzun ev" denen mekânda oturma düzeni belli, ev sahibi yüksek koltuğunda otururken misafirler sosyal statülerine göre sıralanıyorlar, en güvenilir ve saygın adamlar ev sahibine en yakın oturanlar. Yabani meyveler, özellikle böğürtlen, elma ve ceviz yiyorlar, ringa balığıyla kaslarını büyütüyorlar, domuz etini de seviyorlar. Kendilerini kaybeden kadar içiyorlar, dayanıklılık yarışmaları yapıyorlar, özellikle şenliklerde. Dwarf sofrasında yaşananların kaynağı belli, ayrıca bu gelenek günümüze kadar ulaşmış, canavar gibi içip dağıtmayan insanlara saygıyla yaklaşılması en az bin yıl öncesine dayanıyor. Oyun oynamayı seviyorlar, fildişi zarlar bulunmuş. Lire benzeyen, deniz kartalı kemiklerinden yapılan iki delikli flütlerle müzik yaptıkları düşünülüyor ancak Viking Çağı müziği de pek bilinmiyor. Şiir okuma ve hikâye anlatma fasılları eğlencelerin en heyecanlı bölümleri. Deri, metal ve boynuz üzerinde çalışarak el zanaatlarını geliştirmişler, bu konuda oldukça zenginler. Savaşlarda aralarındaki en kodamanları, zırhlıları korumaya çalışıyorlar, çoğunu üzerinde deri veya kabarık yünlü ceket var. Hafif ahşaptan yapılmış kalkanları en etkin koruma araçları. Norman kalkanlarının uzun, sivri olmasının aksine Vikinglerinki yuvarlak ve renkli, her savaşçı kendi kalkanını boyuyor muhtemelen. Savaşa katılan atlara dair pek bilgi yok, atlar önemli ama olmazsa olmaz değil. Kadınlar da savaşa katılsalar da sayıları az. Zengin olanları hizmetçileriyle, eşyalarıyla birlikte gömülüyorlar. Viking inançlarıyla Hristiyanlık arasındaki ilişkiler de çok ilginç, Thor'un aslında balta kullandığı, Hristiyanlığın etkisiyle birlikte baltanın çekice döndüğü söyleniyor. O dönemlerde yapılan savaşlardan biri kazanılınca I. Harald'ın savaş kahramanlarına Hun demiri verdiğine dair şiirlerde bilgiler var, genellikle epik şiirler bunlar. Valhalla'nın öte dünya konseptinin cennet imgesiyle biçimlenmesi de Hristiyanlığın sonucu, öncesinde savaşçıların gittiği dünya ötesi bir yer olarak kabul ediliyormuş ama şerefiyle, onuruyla ölenlerin ödülü olarak görülmeye başlanmış.

Daha da bir dünya şey, kuzeyin bıçkın gençlerine ilgi duyanlar okumalı.
Yanıtla
3
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
02 Aralık 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sadık Hidayet’te Aylak Köpek Figürü
Modern İran Edebiyatı’nın önemli isimlerinden Sadık Hidayet’in 1942 yılında yayımlanan öykü kitabı Aylak Köpek, sekiz öyküden oluşuyor. Kitap; Aylak Köpek, Kerec Don Juanı, Çıkmaz, Katya, Taht-ı Ebu Nasr, Tecelli, Karanlık Oda, Vatanperver başlıklarından oluşan, konu olarak birbirinden farklı kısa öyküleri içeriyor.
Sadık Hidayet, Aylak Köpek’i oluşturan öykülerini; kahramanların hayata dair kırgınlıkları, yaşadıkları olaylar örgüsündeki hayal kırıklıkları, bir anda hiç ummadıkları biçimde düştükleri boşluk, insanların birbirlerine karşı ikiyüzlülükleri, ayrılıklar, umutsuzluklar… bir anda karşılarında ölümün soğuk yüzüyle karşılaşmaları üzerine kurgulamakta.
“Gözleriyle insanların gözleri arasında sadece benzerlik değil bir tür eşitlik vardı; acılar ve dertlerle dolu iki ela göz, sadece aylak bir köpeğin yüzünde görülebilecek bir intizar duygusu yaratıyordu.” (sf.2) Sadık Hidayet öykülerinde rastladığımız realistik/ sürrealistik anlatımın bir örneği diyebiliriz buna. Sözkonusu öyküde aylak köpeğin yerine bir insan objesini yerleştirdiğinizde, öykünün kurgusunun değişmediğini rahatlıkla görebiliriz. Sahibinin koyduğu kuralların dışına çıktığında ödediği bedelin ağır olduğunu, “dişi bir köpeğin kokusu”nun delirtmesi, “dünyevi güçlerin üstünde olan bir güç”ün ayartıcılığının ağır basması sonunda gelişen süreçte görebiliyoruz. Sahibinin izini kaybetmesiyle “Pat’ın o günden sonra, buradaki (Veramin Meydanı) insanlardan tekme, taş ve sopa yemekten başka bir nasibi olmadı.” (sf.12) Yeni hayatına alışmış olması, ara ara önceki hayatından parçaları hatırlamasını engellemez. O’na eziyet veren şeyin “okşanma” ve “sevilme”ye olan duyduğu ihtiyaçtan nüksettiğini bilir. Sonuçta Pat (Aylak Köpek) kendisine geçici ilgi gösterenlerin peşinde koşarken, geri dönüşü olmayan bir yola girmesiyle acımasız bir sona doğru ilerler.(sf.15)
Sonuç olarak Sadık Hidayet’in her öyküsünde farklı figürler üzerinden kendi yaşamına dair ipuçları verdiğini söyleyebiliriz.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
27 Kasım 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sessizliğin Romanı
II. Dünya Savaşı’nda Yugoslavya’da savaş koşullarının, bir köyün dışındaki çiftlikte yaşayan şehirli bir kadının beklentileri üzerinden ağırlıklı olarak psikolojik tahlilinin anlatıldığı bir eser. II. Dünya Savaşı’nın şartlarını yaşamış yazarın iç dünyasına yönelik önemli unsurlara eserde ulaşılabilir.
Eserin olay örgüsü son derece basit olup köyün dışındaki müstakil çiftliklerinde kendi hâlinde yaşayan mutsuz bir çiftin, Luba ve Yovan çiftinin, Partizanların gelip gitmeleriyle başlayan ve sonrasında Nazilerin gelmesiyle sonlanan hayatlarından bir kesit sunulmaktadır. Luba şehirde yetişmiş ve sonra bir köylü ile evlenen düşünceleri, konuşması, hâl ve hareketleri köylü kadınlardan ayrılan bir kadın. Şehirdeki hayatından sonra sosyallikten uzak son derece monoton bir hayatın içerisinde. Aynı zamanda kendi hâlinde tarla ve hayvanlarıyla uğraşan Yovan’ın içine kapanık hâleti ruhiyesi ise Luba’yı daha da yalnızlaştırmakta. Partizanların evlerine sık sık geldikleri zorunlu ziyaretlerin birinde yaşadığı şehirle ilgili anlatılan bir hatıra Luba’yı alır ta uzaklara götürür. Kalbinin gizemli bir dehlizindeki hatıralar tekrar canlanır ve bu hatıralar kendisini adeta esir alır. Luba’nın iç dünyasındaki aşk ve savaşla ilgili korku, beklenti ve ümidin anlatıldığı tahlillerle bezenmiş bir eser.
Eser; Luba üzerinden savaşı, kadın bakış açısıyla ele almaktadır. Zaman ve atmosfer eserin anlattığı dönemi aşmaktadır. "Derviş ve Ölüm" adlı eserinde olduğu gibi yazar bu eserde de kendi şahsi hayatından hareketle evrenselliğe ulaşan bir bakış açısıyla konuyu ele almıştır.
Luba, sakin köy yaşamının aksine aktif olup geleceğe yönelik hayallerle doludur. Ayrıca eserde çok sayıda iç konuşma/diyalog mevcuttur. Zaman zaman tasvirler ve detaylar monotona dönebilmekte ve eserin genel bakışını anlamayı zorlaştırabilmektedir. Buna ilaveten diyalogların nasıl gerçekleştiği ve diyaloğa kimin nasıl geldiği zaman zaman karışabilmektedir.
İç dünyalardan ayrı olarak yazarın kadını resmetmesi dikkati çekmektedir: “Bir kadının aklından geçenleri kim bilebilir ki! Kapalı ve dipsiz bir mağara gibidir,…” (s. 18). Esasında bu ibareden kadın ve erkek yapılarının farklılığı, kadının kendine özgü bir yapısının olduğu, ancak erkeğin de her şeyi kavramak istediğine dair bir isteğinin olduğu sonucuna ulaşılabilir.
Yazarın hayata dair tecrübelerine ilişkin sevgi ve nefretle mukayese edildiğinde yok sayılmanın muazzam ağırlığından, sosyal mesafenin izafiliğinden ihanete kadar farklı konularda görüşler ortaya konulmuştur. İnsanlardaki sahiplenme duygusunun başka bir dünyanın var olduğuna inanamamalarına bağlanması da (s. 48) bu bağlamda zikredilebilir.
Kadına karşı ataerkil bakış açısıyla ilgili toplumdaki yaklaşıma dair izlenimler az da olsa eserde yer almaktadır. Eşlerinin kadınları dövmelerinden ve onlara bağırıp çağırmalarından köy yaşamının türlü zorluklarına kadar ataerkil yapı eserden anlaşılmakta, ancak yazar bilgeliğiyle kadının dövülmesiyle ancak erkeklerin kendi ruhlarını öldürdükleri sonucuna varmaktadır.
Eserinin ismindeki sis ve ay ışığı çeşitli metaforları ifade eden anlamlar taşımaktadır. Sanki, gün geceden oluşmakta ve aydınlık (ay ışığı) ile karanlık (sis) olmak üzere iki parçadan meydana gelmektedir. Eskilerin aşina oldukları ay ışığına odaklı çalışma ve hayatı tanzim etmeye dayalı hayat tarzına dair önemli çıkarımlar eserde bulunmaktadır. Geceden hareketle esere genel bir sessizlik duygusu hâkim. Belki de sessizliğin romanı olarak niteleyebiliriz eseri. Eserin sonunda da Luba’nın karanlığa ve yalnızlığa yürümesi de eserin genel atmosferini destekler niteliktedir.
Eser, Türkçenin kullanımı ve imla kurallarına uyum bakımından genel olarak iyi. Eserin tercümesi sade, akıcı ve anlaşılırdır. Bu bağlamda eserin yazıldığı dil olan Boşnakçadan tercüme edilmesi de metnin doğrudan Türkçeye aktarılması bakımından önemlidir.
Bir hatıranın anlatılmasının anlamından gözyaşına kadar çeşitli ve anlamlı duyguların yüklü olduğu ve psikolojik tahlillerin ağırlıklı olarak yer aldığı güzel bir eser.
Yanıtla
2
1
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
25 Kasım 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Veganlığa genel bir bakış
Veganlık sağlığa uygun faydalı ve sürdürülebilir bir beslenme biçimi midir? Yoksa sadece etik bir tercih midir? Biyokimya ve beslenme bilimi uzmanı Prof. Dr. Claus Leitzmann'ın bu kitabında bu soruların cevabını bulabileceksiniz. Aslında kitapta, veganlığın etik ve felsefik boyutları, tarihsel kökleri, veganlığın bedensel sağlık üzerindeki etkilerinden bahsedilmiş ve bu noktada da veganlığın beslenme fizyolojisi açısından değerlendirilmesi yapılmış.
Kitabın başlığındaki Veganlık Temelleri, Faydaları ve Riskleri ifadesinde ağırlıklı olarak B12 vitamini eksikliği ve bu durumun da dışarıdan alınacak takviyelerle giderilebileceği belirtilmiş. Diğer vitaminler, mineraller ve besin maddeleri, işlevleri üzerinde durulmuş, tablolarla gösterilmiş. Farklı yaşam dönemlerini ilgilendiren vegan beslenme biçimlerine yer verilmiş.
Şunu söyleyebilirim ki kitapta, veganlığa dair daha çok temel bilgiler üzerinden gidilmiş. Bir omnivor olarak veganlık hakkında genel bir bilgi edinme adına kitabın ilgi duyanlarca okunabileceğini düşünüyorum. Çünkü bilmek saygıyı doğurur.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
24 Kasım 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dirilerin Dünyasıyla Bağı Olmayan Canlı Cenazeler.
Sadık Hidayet'in okuyucuları hayal ve yaşam dünyası arasında(araf) bıraktığı bir kitap. Kitabın başından sonuna kadar -tam da yazarın istediği gibi- gerçek yaşam ile hayal dünyası arasında gidip geliyorsunuz. Hatta gerçek olan-olduğu varsayılan şeyin bile hayal olabileceğinden kuşku duymaya başlıyorsunuz. Kitapta gerçek bir dünyanın olduğunu var sayarsak ve de bunun üzerine yorum yaparsak eğer, bu şu olabilir: Kitap kahramanının kendi üzerine çöken ağırlık için sık sık hayallere dalması ve düşüncelere kapılmasıdır. Ya da acı eşiklerinden kurtulmak için sık sık çocukluğuna doğru yola çıkmasıdır. Kahramanımız bu şekilde kendini unutabiliyor, acılarından kurtulabiliyor. Ancak şöyle bir durum var ki: kahramanın ya da insanların sürekli hayallere kapılması kitap kahramanını- insanları diriler dünyasıyla bağı olmayan canlı bir cenazeye döndürmüş olabilir. Buradaki cenaze durumu ise salt mecazi anlamda değil gerçekten de bir cenaze durumu olabilir. İnsanların sanrı derecesine varan ve sürekli düşünce ve hayallere kapılması kendisini belli bir zaman sonra cenazeye dönüştürmüş olabilir.

Kuruntular, sanrılar, hayaller... gerçek yaşamımızla iç içe geçmiş olabilir. İkincil dünyadaki motifleri gerçek yaşamımıza aktarmış olabiliriz. Peki, hayal eden insanlar sadece güzel şeyleri mi düşünür; ya hayallerimiz birer kötülükten ibaretse...

İnsanoğlu doğuştan bazı sorulara cevap vermek için didinip durmuştur. İnsanlar çoğu şeyi adlandırmak, anlamlandırmak ve cevaplamak ister. Bir kitap her insana cevap vermek zorunda mıdır? İnsanları kesinliğe götürmek zorunda mıdır? İnsanlara güzel olan şeyi sunmak zorunda mıdır?... Bu kitap size kalın puntolarla yazılmış cevaplar sunmak zorunda mıdır? Ya da şöyle düşünelim: peki ya bir kitap sizi karışıklığın tam da ortasına bırakıp, ardına bakmadan çekip giderse ve kafanızda onlarca soru işareti bırakırsa...
Yanıtla
9
0
Destekliyorum  1
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
23 Kasım 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Moğollar- Cengiz Han'dan Günümüze
Dünyanın yaşadığı büyük felaketler geçmişten günümüze sıralanacak olursa; onların içinde bir kavmin ismi ayrıca zikredilir. Zira herhangi bir doğal afet kadar Moğolların yıkıcı bir etki yaptıkları sıkça tekrarlanır. Ama Moğolları tahrip gücü yüksek bir bomba misali tanımak pek de geçer akçe sayılmaz. Zira tarihi bir kavim değerlendirilecekse; objektif ve genel bir bakış açısıyla ele alınması gerekliliği şarttır. Karenina Kollmar-Paulenz Moğollar isimli eseriyle tam da bahsedildiği gibi tarafsız bir şekilde bir kavim hakkında tarihi görünümün geçmişten günümüze tamamını verir.
Paulenz Tibet ve Moğolistan bölgesine yoğunlaşmak üzere, Asya’nın dini ve kültürel yapısıyla ilgili çalışmalarıyla tanınan bir akademisyendir. Halen Bern Üniversitesi Dini Araştırmalar Enstitüsünde görev yapan Paulenz, Moğolistan, Nepal, Hindistan gibi Asya’nın birçok bölgesinde saha araştırmaları yapmıştır. Onun Asya tarihi ve kültürüne olan derin vukufiyeti Moğollar konusunda kalem oynatmasına sebep olmuştur. Paulenz eseriyle Moğolların daha iyi tanınmasını sağlamak ve alanda yapılacak olan yeni çalışmaların önünü açmayı amaç edinmiştir(s.9).
Paulenz ilk satırdan son satıra kadar engin bilgi birikimini satırlara yansıtmasını bilmiştir. Asya gibi zengin kültür yapısının çeşitlilik gösterir şekilde yayıldığı bir kıtada bilgiye hâkim olmak başlı başına meziyettir. Birden fazla din, dil ve kültür konusunda malumata sahip olma hırsı büyük oryantalistleri bilim dünyasına kazandırmıştır. Paulenz’de geçmişin büyük oryantalistlerinin izinden giderek, Moğolları merkeze aldığı bu anlatısında -her ne kadar kısıtlı bir anlatım alanına sahip olsa da-sadece Moğollarla kalmayıp, onların çevresinde şekillenen dünyayı da ziyadesiyle anlatarak bilimsel manada konunun altından kalkmıştır.
Yazarın bilgi birikiminin satırlara yansıyan en göz çarpıcı öğesi dile hâkimiyeti konusunda ortaya çıkmaktadır. Moğol kültürüne dair tespitler esnasında satır aralarında geçen Moğolca kelimeler bazen etimolojik çözümlemelerle okurun karşısına çıkar. Moğollara ait kültürel unsurlar sadece dil izahıyla değil; tüm kapsamıyla ele alınır. Bozkır kültürünün ana esasları kendisini gösterirken, bilenler için Türk kültür sahasının benzer özellikleri dikkat çeker. Yazar direk söylememiş olsa da Moğol Türk kültürel ayniliği ülkemiz okuru için bazen belirginleşir.
Eserin ülkemizde yayımlanan Moğollarla ilgili diğer kitaplardan doğal olarak farklı olduğu aşikârdır. Zira ülkemizde yazılan her kitap hele şayet Türk yazar tarafından ele alınmışsa; Moğolların Türklüğü konusunu dile getirir. Fakat bu eserde yabancı menşeyi nedeniyle bu tartışmalara hiç rastlanmaz. Hatta Moğollara ilişkin çevresel faktörler zikredilirken, özellikle Türklerin anlatısı azımsanacak boyuttadır. Misal Ayn-Calut’ta Moğolları yenen komutanın- Baybars’ın- ismi bile satırlarda görülmez. Yazarın bu tavrını normal kabul etmekle beraber, eserin teorik yönünün güçlü olduğunu da eklemek gerekir. Bazen satır aralarında yapılan can alıcı yorum ve tespitler öylesine iyi verilir ki sayfalar dolusu tartışma sadece bu satır üzerinden yürütülebilir.
Paulenz’in alanından kaynaklansa gerek; yoğun bir siyasi anlatı söz konusu değildir. Zaten kitabın çapı düşünüldüğünde böyle bir anlatıya yer vermek de pek mümkün olamaz. Dolayısıyla siyasi tarihe dair uzun anlatı yerini kültüre ait çözümlemelerle doldurur. Her ne kadar Moğolların ele alınmasında siyasi tarih anlatısında olduğu gibi kronolojik sıra uygulanmış olsa da; ekonomi, din, kültür, dil gibi ana başlıklardan çatallaşan özel konulara yer verilir. Misal “Hanımların On Yılı” isimli başlık altında ele alınan bilgiler Moğollar hakkında oluşan barbarlığı vurgulayan tarih algısı üzerinde -ezber bozacak şekilde- yıkıcı etki yaratır. Çünkü Türklerde olduğu gibi Moğollarda da kadına verilen önem tarihe genelleyici bakanları şaşırtır.
Yine Moğolların tahrip edici etkisine nazaran onların kültürel ve ticari olarak sağladıkları istikrara kitapta yer verilir (Pax Mogolica). Zira büyük bir coğrafyaya hükmeden Moğollar ticarete önem vererek kültürel transferin önünü açar. Örnekler üzerinden bu konuya yapılan vurgular ve paralel şekilde ortaya çıkan anlatı şüphesiz okuru ikna edecek özelliktedir. Bunda yazarın çok yönlü bakış açısının önemli olduğunu vurgulamaya gerek yoktur.
Eserin iyi bir yazarın yönetimiyle güçlü bir kaynakçadan beslendiği göze çarpar. Öncelikli olarak dönemin birincil kaynakları bam teli diyebileceğimiz güçlü yönleriyle anlatılan mevzunun etrafına ustaca yerleştirilir. Bu kısa ve öz alıntıdan sonra yazarın güçlü yorumu en kısa ve öz haliyle zuhur eder. Yani okur önce delille ikna edilir, sonra yorumla istenilen yere çekilir. Yazar günümüz kaynaklarına da yeterince hâkimdir. Bu hâkimiyetini sentez şeklinde oluşturduğu Moğollar anlatısıyla kanıtlar.
Kitabın sonuna okuma tavsiyeleri yazar tarafından eklenmiştir. Fakat bu kaynakların büyük bir bölümünün Türkçeye çevrilmediği dikkat çeker. Yazarın bu yaklaşımının her kitapta görülmesi okur için beklenilen bir özelliktir. Zira ilgi uyandıran eserlere okurun yönlendirilmesi başlangıç okuması düzeyindeki bahsettiğimiz kitaptan sonrası için önemlidir. Zaten Moğolların yeterince tartışmalı bir tarih mevzusu olduğu dikkate alınırsa yazarın zihinleri berraklaştırma isteği daha iyi anlaşılır. Bu arada kaynak tavsiyesinin bir yerde kaynakça işlevi gördüğünü de belirtmek lazım. Bunun kitabın akademik anlayışına uygun bir görüntü olduğunu söylemek güç. Ama yazarın Moğolları tanıtmak amacı düşünüldüğünde; pek önemi olduğu savunulamaz. Eserdeki dizin kısmı da kitabın kavramsal gücüne pek uymaz. Fakat yine de yeterli olup olmadığı; eserin vermek istedikleri düşünüldüğünde kâfi gelir.
Son olarak eserin iyi bir başlangıç okuması olduğuna şüphe yoktur. Özellikle Moğolların 17. yüzyıldan sonraki dönemlerini hesaba katacak olursak, bu dönemi direk anlatan eserlerin dilimize sık çevrildiği söylenemez. Zira Moğol tarihinin ilk evrelerinden günümüze gelinceye kadar Türk tarihiyle olan ilgisi kademeli olarak azalır. Bu nedenle Moğol tarihinin son dönemleri Asya’nın Türk bölgesinden uzak bölgelerde zuhur ettiği için tarih anlatımızdan ziyade Asya tarihinin konusuna girer. Böylece Moğolların yakın çağ tarihine eserin mütevazı bir katkı sağladığı söylenebilir. Genel olarak bakıldığı zaman dahi Moğollar hakkındaki literatürün belirgin bir kazanımı vardır.
Yine kitapta yer alan bazı şaşırtıcı bilgilerin gün yüzüne çıktığını belirtmek gerekir. Örneğin Moğolların günümüzde Cengiz Han’ı demokrat bir devlet adamı şeklinde düşündüklerine dair anketi satırlar arasında görmek gayet ilginçtir (s.112). Aynı şekilde Moğolların tarihlerinin başlangıcı olarak Hun tarihini esas almaları ve kendilerini Hunların uzantısı olarak kabul etmeleri de dikkat çekicidir (s.113). Fakat bir gerçek var ki Moğollar, Türklerle ortak kültür havzasından doğup büyüdükleri ve lokomotif gücünün büyük kısmını Türklerden almaları nedeniyle Türk tarihi için önemlidirler. Bu tarihi ortaklığın adına, ülkemizde yeterince bilinmelerinin bir mahsuru yoktur. Eserin bu anlamda şüphesiz tarihi malumat birikimine katkı yapacağı aşikârdır.
Yanıtla
23
0
Destekliyorum  1
Bildir
Yanıtları Göster