Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
insan olmaya dair öğrenebileceğimiz çok şey...
Canımın içi Jose Saramago’nun Lanzarote Adası’na yerleştikten sonraki günlüklerinden devam; ikinci kitap 3 Ocak’tan 31 Aralık’a dek 1994 yılını kapsıyor. Çıktığı zaman nasıl bir büyük hadiseye dönüşeceğini bilmeden Körlük’ü yazmaya devam ediyor, bir yandan da gitgide artan şöhretinin gerektirdiklerini yapıyor; fuarlar, konferanslar, ödül jürileri, sempozyumlar... Bu kitapta bu kısımlar ilk kitaba göre daha ağırlıklı, o nedenle kimi okurları sıkabilir belki ama ben yine bayılarak okudum. Zira ne anlatsa öyle tatlı, zarif, yumuşacık anlatıyor ki. Şu yukarıda alıntıladığım cümlesiyse bence bu adamın varoluşunun özeti ve kendisini işte bu yüzden çok seviyorum: Hafıza, vicdan ve sorumlulukla kurduğu ilişkiyi her cümlesinde sezmek mümkün olduğu için.

Edebiyat üzerine şimdikinden çok daha fazla akıl yürütülen bir çağdan sesleniyor Saramago, bir kere bunu görmek ilginçti. Dille ilişkimize, edebiyatın işlevine, biçeme, kurmacanın dinamiklerine dair ne çok, ne çok konuşuluyormuş bir zamanlar. Bu dünyanın otuz yıl önceye göre ne kadar daraldığını kitabı okurken fark ettim ve biraz üzüldüm açıkçası.

Saramago bir yandan dünyayı dolaşıyor, bir yandan da bize kendisiyle ilgili bir sürü şeyi fâş ediyor. Onca yıla rağmen her röportajda heyecanlanıyor, hiç kimseye hayır diyemiyor (kim kendisini neye davet etse onur duyarım diyiveriyor, davet edildiği şeyin ne olduğunu bilmeden, o kadar tatlı ki), okur mektuplarını cevaplamak için canla başla uğraşıyor (kendisini eleştiren küçük bir çocuğa yazdığı cevap mesela, müthiş), dalgınlığından ötürü başına sürekli abuk subuk şeyler geliyor. Bu günce sırasında defterlerin ilk cildi yayınlanıyor ve ona gelen eleştirileri de her zamanki gibi epey müstehzi şekilde bu sayfalarda yanıtlıyor.

Yine çok sevdim. Bence Saramago’dan insan olmaya dair öğrenebileceğimiz çok şey var. Şu güzelim pasajla bitireyim:

“İçeri girdiğimde Mozart çalıyordu ve köpeğimiz Pepe bana muhteşem bir hoş geldin dedi. Mutlu olmanın kaç yolu vardır? Hepsini bildiğimi düşünmeye başlıyorum.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
keşke bunca tanıdık olmasaydı bu hikâye bize...
"Biten şey gündelik hayatlarımızdı; dostlarımız, sahiller, bildiğim her şey, Ramazan, Roxane, Abdou, guavalar, barın üzerine sertçe çarpılan tavla pullarının çıkardığı ses, geç edilen yaz kahvaltılarındaki patlıcan kızartmalar, yağmurlu hafta içi günlerde dinlenen Radyo İsrail ve sinemadan sinemaya gitmek dışında yapacak bir şeyin olmadığı, yol boyunca arkadaş grubunun giderek kalabalıklaştığı ve sokaklarda dolaşırken birinin mutlaka tramvaya atlayıp San Stefano'dan Victoria'ya gidip sonra gerisingeri dönmeyi önerdiği İskenderiye'deki Pazar günleri."

Yolum yine ve yeniden İskenderiye'ye düşüverdi. Yüzyıl sonunda başlayan, Durrell'in meşhur dörtlüsünün geçtiği zamanı da içeren ve 1965'e dek uzanan bir hikâye okudum Andre Acıman'dan. Çoğunluğun aksine Beni Adınla Çağır filmini sevmediğim için filmin uyarlandığı kitabı da okumamıştım, dolayısıyla bu Acıman ile ilk tanışmam oldu. Ama ne görkemli bir tanışma.

Acıman, 1905'te Mısır'a yerleşen ailesinin İskenderiye'de geçirdiği 60 seneyi anlatıyor. İmparatorlukların çöküşüyle başlayan, iki büyük Dünya Savaşı ile süren karmaşa ve sonrasında Nasser'in iktidara gelmesiyle beraber yükselen Arap milliyetçiliği ile Mısır'ın aslında kendisinin organik parçaları olan, o topraklarda doğmuş, büyümüş, çoğalmış tüm "yabancı"ları yavaş yavaş uzaklaştırması süreci anlatılan. (Ne tanıdık, değil mi?) Yahudi olan Acıman ailesi de, yazarın babasının son ana dek direnmesine, evi bildiği toprakları terk etmeyi reddetmesine, hatta oğlunu Arapça öğrenmeye zorlamasına, entegre olmak için onca çabalamasına rağmen sürülüyor Mısır'dan.

Acıman, annesinin ve babasının, evlilik gerçekleşmeden çok önce birbiriyle komşu ve arkadaş olan ailelerini anlatarak başlıyor kitaba; kendi doğumundan çok evvel başlayan bir hikâye bu. Sonra kendi anıları giriyor işin içine, öyle güzel, öyle hüzünlü anlatıyor ki babaannesini, anneannesini, dedelerini, onların bitmeyen yurtsuzluğunu... Bir zamanlar bir arada yaşamanın sırrını çözmüş halkların nasıl birbirinden koparıldığını, böylece kente ve ülkeye çöken kasveti, karanlığı.

Çok sevdim Mısır'dan Çıkış'ı, çok. Keşke bunca tanıdık olmasaydı bu hikâye bize ve bizim topraklarımıza, keşke.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
anlatıyı çok sevdiğim için çok keyif aldım...
"Birlikte mutluyduk değil mi, diye sordu. Dudaklarımı ısırdım. Altdudağımın derisini iyice yoldum ve evet dedim, mutluyduk. Sonra bundan yorulduk, mutlu olmaktan."

Şilili yazar Alvaro Bisama'nın minik novellası "Ölü Yıldızlar"a çok beklentisiz başladım ve umduğumun çok ötesinde tatmin oldum. Boşanma işlemleri için buluşan bir çiftin, bir cafede beklerken gazetede kadının geçmişten tanıdığı bir başka kadının fotoğrafını görmesi ve kocasına seneler boyunca anlatmadığı bir hikâyeyi anlatmaya karar vermesiyle başlıyor roman. Benim gibi Şili edebiyatından bulduğunuz her şeyi okumaya heves ettiyseniz, Şili'de boşanmanın çok yakın zamanda, 2004'te yasallaştığını öğrenmişsinizdir. (Bu bilgi için teşekkürler Alejandro Zambra.) Yazar her ne kadar bu detayı bize vermese de 80'li yıllarda başlayan öykünün 2000'lerin başına uzandığını anlıyoruz böylece.

Anlatıcımız aslında adam, ama neredeyse sadece kadın konuşuyor. Biraz Thomas Bernhard'dın Bitik Adam'ı gibi, sürekli adamın kadının aktardıklarını aktarışını okuyoruz, "dedi" diye biten cümlelerle. Ben bu dolaylı anlatıyı çok sevdiğim için de çok keyif aldım okuduğum şeyden.

Ama tabii sadece bu değil. Küçücük kitapta epey kapsamlı bir Pinochet ve post-Pinochet dönemi panaroması çiziyor Bisama. Diktatörlüğün insanların günlük hayatlarına neler ettiğini, hem birinci elden işlediği suçları (işkence vd.), hem de aslında şiddeti nasıl sıradanlaştırdığını, ikili ilişkilerin dahi normali haline getirdiğini, rejimin vahşi ve erkek yüzünün dolaylı biçimde maçoluğu da meşrulaştırdığını ince ince anlatıyor. Hem anlattığı bireysel öykü, hem onu içine yerleştirdiği toplumsal çerçeve çok tadında bence.

Şu çok sevdiğim cümleyle bitireyim: "Bir çok şeyin yanı sıra, geçmiş tam olarak budur; evimiz olmasını dilediğimiz bir otelde çekilmiş bir fotoğraf, hiç sahip olmadığımız bir hayatın kanıtı olan sahte bir fotoğraf."


Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Minicik bir novella, hatta belki bir uzun öykü.
“Birinden o kadar uzun zamandır, belki de hiçbir zaman bir şey istememiştim ki, sorarken sesim titredi çocuk gibi.”

Melisa Kesmez’in son romanı Çiçeklenmeler’i Mart ayının başlarında okudum. Minicik bir novella, hatta belki bir uzun öykü. Kocasını kaybeden bir kadının; Türkan’ın kocasını kaybedip kendini bulmasının öyküsü aslında. Bulmasının ve çiçeklenmesinin öyküsü.

Kitap iki bölümden oluşuyor, gördüğüm kadarıyla çoğunluk ilk bölümü, yani Türkan’ın aslında hiçbir zaman gerçek bir ilişki kuramadığı kocası Orhan’ın yasını tutuşunun anlatıldığı kısmı sevmiş. Bu kısım bana kendi kişisel tecrübemden de ötürü epeyce dokundu ama ben kitaba ismini veren ikinci bölümü de çok sevdim. İçimi umutla, çiçeklerle doldurdu. Kendi hayatının figüranı olmuş bir kadının hikâyeyi baştan yazmasının öyküsünü okuyoruz ikinci bölümde. Pek çok insana ikna edici gelmemiş bu bölüm, anlıyorum ama ben insanların bu denli büyük dönüşümler yaşayabileceğine, kendilerini bile şaşırtacak biçimde davranabileceklerine inanan biri olarak yazarın anlattığı hikâyeye teslim olmayı seçtim ve iyi geldi bana bu. Belki biraz temenni gibi de okudum bu bölümü - hepimiz mümkün olduğunu hayal edersek, inanırsak olur çünkü, olmaz mı?

Yine de bu ikinci kısım daha uzun olsa, Türkan’ın dönüşümü, kafa karışıklığı, çekincesi, kaygısı, korkusu, ürkek adımları daha detaylı anlatılsa roman çok daha zenginleşirdi diye düşünüyorum. Buradaki hikâye bir novelladan daha fazlası olmayı hak ediyor bence, Türkan’ın iç sesini daha çok duymayı isterdim, bu kısmın daha geniş tutulması ikna edicilik sorununu da aşmasını sağlardı bence.

Ezcümle, temel meselesi kısalığı olan bir roman bence Çiçeklenmeler. Ben sevdim. Keşke Melisa Kesmez daha uzun yazsa, zaten kelimeleri yumuşacık; insanı okşuyor gibi, anlattıkları tanıdık - uzun uzun yazsa da okunur, hem de ne güzel okunur.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
sürükleyici ve oldukça iyi yazılmış bir roman...
“Bir savaş kaybetmek çok kötü. Neredeyse bir savaş kazanmak kadar kötü.”

Arjantin asıllı Amerikalı-Şilili yazar Ariel Dorfman’ın Konfidenz romanı epey enteresan bir kitap. Genç bir kadının, sevgilisi Martin’in peşinden Berlin’den Paris’e gelmesiyle başlıyor anlatı. Sene 1939, savaşın eli kulağında. Otel odasına girdiği anda telefon çalıyor, arayan Leon adında hiç tanımadığı bir adam - ama Leon kendisi, bedeni, geçmişi, hayatı hakkında en mahrem olanlar dahil her şeyi biliyor. Leon, Barbara’ya Martin’in aslında gizli bir siyasi direniş örgütüne katılmak için Paris’e geldiğini, şu anda başının belada olduğunu ve Martin’in de, kendisinin de Nazilerin hüküm sürdüğü Almanya’ya dönmemesi gerektiğini söylüyor.

Bu tuhaf konuşma kısa aralıklarla tam dokuz saat sürüyor ve ilerledikçe daha da tuhaflaşıyor. Leon’un Barbara’ya duyduğu ilginin Martin’le ilişkisinin ötesinde bir yönü olduğu anlaşılıyor ve bu acayip konuşma çok beklenmedik bir anda apansız kesiliyor. Sonrasını anlatmayayım, spoiler olmasın.

Kitabın adı, Konfidenz, aslında bir ipucu veriyor metne dair. Sanırım orijinalinde İngilizce yazılmış olmasına rağmen kabaca “güven” anlamına gelen bu Almanca sözcüğü seçmiş Dorfman kitabı için, dilimize çevrilirken de aynı şekilde korunmuş. (Bir küçük kişisel not: kitabın çevirmeni Aslı Biçen. 1996’da çevirmiş kitabı. O dönemde Ayvalık’ta yaşıyorlardı eşiyle ve komşuyduk, sık görüşürdük. Ben 9 yaşındaydım, zaman zaman Aslı abla çeviri yaptığı için çok ses etmemem söylenirdi, hatırlıyorum. Merak ediyorum - acaba o vakitlerin kiminde kendisi bu kitabı mı çeviriyordu? 20 senedir görüşmedik, bilmiyorum ama kim bilir, belki de öyleydi, hayat pek enteresan.) Kitabın özünde aslında güven meselesi var. Yalan içinde yalan içinde yalan dolu bir hikâye anlatıyor yazar ve neye inanacağınızı size bırakıyor. Herkes yalan söylüyor, herkes casus olabilir, herkes fısıldamak zorunda - aslında faşizmin insana ne yaptığının özeti gibi, nitekim bir yerde diktatörlük nedeniyle kaçmak zorunda kaldığı kendi ülkesine, oradaki faşizme de getiriyor sözü.

Konfidenz, sürükleyici ve oldukça iyi yazılmış bir roman. Son kısımları biraz havada kalıyor maalesef ama yine de iştahla okudum kendisini.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
kütüphanesini kutulara koyması üzerine yazdığı bir metin...
“Bir okurun doğmasını sağlayan yegane yöntem benim bildiğim kadarıyla henüz keşfedilmiş değildir. Deneyimlerime göre (her zaman olmasa da) arada bir işe yarayan yöntem tutkulu bir okur örneği sunmaktır. Kimi zaman belirli bir sayfayı okuyarak duyguları bariz şekilde harekete geçen bir dostun, bir ebeveynin, bir kütüphanecinin tecrübesi anlık bir taklit davranışının yolunu açmasa da, en azından merak uyandırıyor olması mümkündür. Ve bu da bana kalırsa iyi bir başlangıçtır. Okuma sanatının keşfi mahrem, müphem, gizli ve neredeyse açıklanması imkansız bir olaydır -yaptığım aşırı duygusal karşılaştırmayı mazur görebilirseniz eğer, bir yönüyle âşık olmayı andırır. Bir nevi aydınlanma misali yahut belki de öbür okurlarla karşı karşıya gelindiğinde başkalarından geçmesi sonucunda kişinin kendisi tarafından tek başına edinilen bir şeydir. Bununla ilgili olarak benim bildiğim başka bir yol yordam yoktur. Kitap okuyarak elde edilen mutluluk, diğer her türlü mutluluk gibi, zorla kabul ettirilemez.”

Bu uzun alıntıyı buraya aktarmak istedim çünkü kitaplarla kurduğum ilişkiyi anlattıkça, onlara dair duyduğum heyecanı, tutkuyu paylaştıkça hepsinin ne kadar bulaşıcı olduğunu uzunca bir süredir deneyimliyorum. Hayatta duymayı en sevdiğim cümlelerden biri; “sizi gördükçe daha çok okuyorum” cümlesi, Alberto Manguel bunun ardındaki mekânizmayı öyle güzel anlatmış ki!

Kütüphanemi Toplarken, Manguel’in türlü bürokratik sebeplerle Fransa’daki evini boşaltması gerektiği için devasa kütüphanesini kutulara koyup kaldırmak zorunda kalması üzerine yazdığı bir metin. Kütüphanesini toplar ve kitaplarıyla vedalaşırken her zamanki gibi okumak ve okur olmak üzerine akıl yürütüyor. Fakat işte hayat öyle bir şey ki - kendi kütüphanesini kaybeden Manguel çok kısa zaman sonra kendisini 3 milyondan fazla kitabı olan Arjantin Ulusal Kütüphanesi’nin başında buluyor. Kitaptaki denemeler her zamanki gibi nefis, sonu ise aşırı tatlı. Meğerse Manguel’in kütüphanesi birkaç senedir Lizbon’daymış, kendileri için “Okumanın Tarihi Çalışmaları Merkezi” adlı bir kurum oluşturulmuş ve ziyarete açıkmış.

Böylelikle nurtopu gibi bir yeni yıl hedefim oldu: Lizbon’a, Manguel’in kütüphanesine gitmek.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
iyi bir akıl yürütme bence...
“Bir insanın çocukluğu, yetişkinken işlediği suçlarını açıklayabilir. İnsan, yalnızca çocuklukla açıklanabilir. Şimdi bu öyküyü yeni gözlerle okumayı dene. Kendimi anlatmak için elimde sözcüklerden başka bir şey yok. Oysa bana müzik, dans, kokular ve resimler gerekliydi; ama hiç önemli değil. Sanatın dili birdir.”

Geçtiğimiz Eylül ayında bir takipçimin gönderdiği “bu kitabı seversiniz bence siz” mesajı üzerine İspanyol asıllı Fransız yazar Michel del Castillo’dan ve Gitar kitabından haberdar oldum, öncesinde hiç duymamıştım. Sevdim de sahiden. Bayıldım diyemeyeceğim ama iyi bir metin bu.

Hikâye Galiçya kırsalında geçiyor, anlatıcımız cüce ve çirkin olduğu için toplumca lanetli kabul edilen bir cüce, bir “canavar”. On sekiz yaşına dek evden çıkarılmadan büyüyen bu adam, dışarı çıktığı anda korkunç bir öfke ve tiksintiyle karşılaşıyor. İktidar dahi çare olamıyor durumuna, bölgenin en büyük çiftliklerinden birinin efendisi olmasına rağmen insanlar tarafından aşağılanmaya devam ediyor. Önce iyilik etmeyi deniyor, olmuyor. (Şu cümle de şurada dursun: “Zengin olmanın faydalarından biri de sadaka dağıtabilmek ve iyilik yapabilmektir. Yoksul insanların iyilik yapmaları zordur. İyilik yapmak da bir lükstür.”) İnsanların kendisinden yalnız ve sadece kötülük beklediğini anlayınca, o da kendisine biçilen kıyafeti kabul ediyor ve o kötü, zorba, acımasız imgesinin altını dolduracak biçimde davranmaya başlıyor çünkü “iyi olma hakkını bana tanımamışlardı” diyor. Ta ki eline bir gitar alana dek...

Devamını anlatmayayım, zaten küçücük bir metin. İnsan doğasına, güzellik ve çirkinlikle ilişkimize, yalnızlığa, iyiliğin ve kötülüğün tanımına dair iyi bir akıl yürütme bence. Yazar ön sözde “mutlak umutsuzluğun kitabı” demiş bu kitap için, öyle sahiden. İnsanın içini burkan, zorlayan, karanlık taraflarını düşünmeye zorlayan bir anlatı. Yazarın sanata ve edebiyatın işlevine dair akıl yürüttüğü son söz de ayrıca güzeldi.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Barnes'ın tüm Barneslığını sergilediği bir kitap kendisi...
"Bir insan kendi varoluşu üzerine derin derin düşünebilen, kendi ölümünü tasavvur edebilen ve orgazm taklidi yapabilen tek yaratıktır. Nedensiz yere Tanrı'nın seçkin kulları değiliz."

Nabız, Julian Barnes'tan okuduğum üçüncü öykü derlemesi oldu. Manş Ötesi'ni pek sevmemiş, Limon Masası'na vurulmuştum, Nabız da ikisinin arasında bir yerde duruyor. Barnes'ın hiçbir kitabı birbirine benzemiyor, buna bayıldığımı söylemem lazım. Ancak elbette bazı ana izlekleri var ki burada da onları görüyoruz: aşk, yaşlanmak, aile, ölüm, bir mesele olarak İngilizlik, tarihin doğrusallı gibi.

Kitap iki ana bölümden oluşuyor, birinci bölümdeki öyküler daha günümüze aitken (özellikle 4 kısımlık Phil ve Joannalar'da nefisti - bir akşam yemeğinde buluşmuş çiftlerin hayata dair sohbetlerini okuyoruz, müthiş komik), ikinci bölümde biraz daha tarihsel parçalar ağırlıkta ki ben ilk bölümü daha çok sevdim.

Komik dedim - komik tabii, Julian Barnes yazdığı her şeye bir doz İngiliz mizahı eklemeyi ihmal etmiyor, bu kitapta da bolca komik kısım var. İnsana epey dokunan, hüzünlü bazı öykülerde bile çok komik bölümler var; ki zaten hayat da tam böyle değil midir - en dramatik anlarda bile havada asılı komik bir şeyler bulmak mümkündür sanki.

Neyse, sonuçta Barnes'ın en sevdiğim kitaplarından olmadı Nabız ama her zamanki gibi çok iyi yazılmış, içinde çok kuvvetli ve görece daha zayıf öyküler barındıran, Barnes'ın tüm Barneslığını sergilediği bir kitap kendisi. Arz ediyorum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Çok iyi örülmüş bir küçük öykü...
"Bir gün adam, arzusunun yol açtıklarını, yaptığı kötü şeyleri ve kanlı izleri görüyor, ama inanmayı reddediyor. 'Tutkumun efendisiyim' diyor adam ve kapıyor gözlerini. Bu işler böyle devam ediyor, adam hala görmezden geliyor, ta ki bir sabah arzusunu düşlemediğini, arzusunun onu düşlediğini anlayana kadar."

Kurmaca üzerine çok yazan Alberto Manguel'in nadir kurmacalarından biri Palmiyelerin Altında Stevenson, baş kahramanı da Define Adası, Dr. Jekyll ve Mr. Hyde gibi kitaplarıyla tanıdığımız, pek çoğumuzun çocukluğunda yolunun kesiştiği ünlü yazar Robert Louis Stevenson. Manguel bu minik novellada yazarın Batı Samoa Adaları'nda geçirdiği ömrünün son günlerini anlatıyor, daha doğrusu oradan bir kurmaca devşiriyor. Manguel'in daha önce okuduğum iki kurmacasından (Bütün İnsanlar Yalancıdır ve Uzak Bir Ülkeden Haber Geldi) daha farklı buradaki dili, sanki Stevenson'ın ağzından yazmış gibi, ona bir saygı duruşu şüphesiz, zaten Manguel'in Stevenson'ı çok sevdiğini ve çocukluğunda epeyce okuduğunu, denemelerinde bundan bahsettiği için biliyoruz.

Kısacık bir roman bu ama tutkuya, bağnazlığa, ırkçılığa, şehvete, dine, inanca, yaratıcılığa ve iktidara dair bir dolu şey var içinde. Çok iyi örülmüş bir küçük öykü, üstelik okuru tasvire boğmadan da atmosferik olmayı başarıyor - tarif ettiği boğucu sıcakları tenimde hissettim resmen.

Arzuların pekala başkaları tarafından ele geçirilip bir manipülatif araca dönüşebileceğini, bunun neticesinde de hem kontrol ettiğimizi sandığımız arzu tarafından, hem de o arzuyu yöneten / yönlendiren kişi tarafından her şeyimizle ele geçirilebileceğimizi, tuhaf, sihirli bir biçimde ve bir hayalet metaforuyla anlatıyor Manguel. İnsanlara duyduğu öfkeyi dinle perdelemeye çalışan ve kendi öfkesinin Tanrı'nın gazabı olarak sunmaya çalışan misyoner Baker karakteri özellikle çok tanıdık gelecektir pek çok kişiye.

Vallahi sevdim. Manguel ne yazsa seviyorum gibi gerçi, çok da şaşırtıcı değil.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ne kadar, ne kadar büyük bir kitap bu hakikaten...
"Bir emir bu sessiz kişileri bizim düşmanımız yaptı. Bir emir onları dostumuz yapabilirdi. Hiçbirimizi tanımayan birkaç kişi, herhangi bir masanın çevresinde toplanıp bir yazıyı imzaladılar. Başka zaman olsa bütün dünyanın hakaretini ve cezasını üstüne çekecek olan bu yazı, bizler için yıllarca en yüksek amaç yerine geçecek. Karşımızda duran bu çocuk yüzlü, kilise uluslarına özgü sakallı sessiz insanları birbirinden kim ayırt edebilir?"

Yazılmış en büyük savaş romanlarından biri kabul edilen "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok"u geç de olsa sonunda okudum. Ne kadar, ne kadar büyük bir kitap bu hakikaten. Yukarıdaki pasajı okurken aklıma İlyada geldi, şuna benzer bir cümle vardır orada: "Savaş, yaşlıların konuşması ve gençlerin ölmesinden ibarettir." Homeros'un bunu yazmasının üzerinden 2500 yıldan fazla zaman geçti ve işte hala o aynı yerdeyiz: ne trajik.

I. Dünya Savaşı'ndan bir cephe öyküsü anlatıyor Remarque, kendi cephe deneyiminden yola çıkarak çırılçıplak, son derece gerçek ve olduğu gibi yazmış her şeyi. İçinde Almanya'ya karşı hiçbir şey olmamasına rağmen bu kitabın Hitler döneminde yasaklanmasına şaşırmamalı: çünkü Nazilerin o ihtişamlı laflarla örtüp gizlemeye çalıştıkları her şey var bu kitapta: savaşın kan, çamur, açlık, şiddet, çaresizlik ve yalnızlıktan ibaret çıplak yüzü. Remarque'ın bir röportajında "benim yakından tanıdığım ve 'kişilerim' yaptığım Almanlar, çetin durumlarda yaşayan Almanlardır; militarist Almanya'nın 'böğürenleri' değil" demesi tam da buna işaret ediyor.

Savaş öncesine dair doğru düzgün hatırası olmayan, savaştan sonra da -şayet hayatta kalırlarsa- asla sıradan insanlar olamayacak 19 yaşında çocukların öyküsü bu, yahut bir neslin yok edilişinin öyküsü demeli belki.

Bu kitaba dair söylenecek her şey söylendi bugüne dek, o nedenle uzatmıyorum. Burnumuzun dibinde, Ukrayna'da burada yazan kabusların aynıları yaşanmaktayken belki de hepimiz şimdi bu kitabı okumalı ve hatırlamalıyız.

"Bırakılmış çocuklar gibiyiz, ama yaşlı başlılar kadar deneyimimiz var. Kaba saba, kederli ve yalnızız; bizler mahvolduk."
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir