Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Mehmet Utku Yıldırım

1988’de doğdu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öyküleri Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sonlu Sonsuz Fanzin, Kafkaokur gibi dergilerde yer aldı, Dedalus Kitap tarafından Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor adıyla kitaplaştı. Okuduğu metinleri kitaplardananlamayanadam.com’da inceliyor.

Mehmet Utku Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Kısaca tarih, karabiberle başlıyor. İngiltere'de birine karabiberin yetiştiği yere gitmesini söylemek hakaret gibi bir şeymiş zamanında, oysa karabiber hoş bir baharattır, yemeklere lezzet katar, daha da önemlisi o dönemde uzak ülkelerden getirilen çoğu şey gibi statü göstergesidir. Ticaret yolları Müslümanların eline geçtikten sonra fiyatı artmıştır, bu yüzden aynı durumdan ötürü tütün ithalatının Almanya'da yasaklanması gibi bir uygulamaya maruz kalmamışsa da keşiflerin yolunu fiyatı artan diğer pek çok metayla birlikte açmıştır. Vasco de Gama 1498'de Hindistan'a deniz yoluyla ilk kez ulaştıktan sonra tröst savaşlarının başladığı söylenebilir, Hollanda Doğu Hindistan Şirketi diğer milletleri karabiber ticaretinin dışında tutabilmek için elinden geleni yapmaya başlıyor örneğin, tabii İngiltere'nin hızlı yükselişinin önünde duramayarak elini eteğini çekecek oralardan. Küresel ekonomik bölgeler ortaya çıktıkça Wolfgang Reinhard'ın deyişiyle "Avrupa yayılmacılığının küresel tarihi" başlamış olacak, 19. yüzyılda Avrupa'nın dünyadaki karaların üçte ikisini kontrol etmesiyle diğer güç odaklarını hızla geçtiği, o güne kadarki bütün ticari dengeleri bozduğu "Büyük Kırılma"ya kadar pek çok devletin mücadele ettiğini göreceğiz. O noktada bırakıyor Kleinschmidt, 1850'ye kadar olan biteni anlatıyor. Ekonomiye dair metaların ortaya çıkışını anlatan kitaplardan başka pek bir şey okumadığım için sıkı bir değerlendirme yapamayacağım, yazarın ele almadığı meseleler vardır herhalde, meraklı bir okur olarak anlatmaya çalışıyorum. Adam Smith okumadım, Karl Marx okumadım, on ikincil kaynaklardan öğrendiğim kadar. Her neyse, Kleinschmidt farklı düşünürlerin bazı şeylerin neden öyle olduğuna dair sundukları argümanları belirterek Weber'den, Wallerstein'dan, Acemoğlu'ndan ödünç aldığı kavramları dünyanın ekonomik seyrini açıklamakta kullanıyor, küresel kapitalizmin serpilmesini ekonomik bölgelerin ticaret ağıyla bağlanması, karşılıklı bağımlılık mekanizmalarının kurulması gibi dinamikleri birkaç açıdan incelemiş oluyor böylece. Beş etmen etrafına kuruyor tarihini: gönüllü ya da zorla göç, dünya ticaretini ve ekonomik alışverişi teşvik eden ya da engelleyen fikirler, nakliyat teknolojilerine odaklanan bilimsel gelişmeler, siyasetin ve şiddetin rolü, bir de ticari ve hukuki yapıları ortaya çıkaran kurumlar. En başta Amerika'nın keşfi geliyor, Yeni Dünya bulunmamış olsa dünya ekonomisinden söz etmenin mümkün olmayacağını söylüyor Kleinschmidt, Wallerstein'ın "küçük dünya ekonomileri" dediği odak noktalarının bağlanmasında keşif seferleri ve seferleri izleyen kolonyal politikalar çok önemli. Avrupa kıtalararası yolculukların risklerini alarak günümüzün dünyasını 1492'den itibaren şekillendirmeye başladığı sırada Çin, Hindistan, Osmanlı İmparatorluğu ve dünyanın diğer büyük güçleri daha lokal, belirli ticaret yöntemlerinden ayrılmayarak oldukça geride kaldılar. Uzunca bir süre dünyadaki ticaret hacminin yarısını oluşturan Çin ve Hindistan o zamanlar yeni yeni türeyen ticari kurumlardan yoksun olduğu, bilgi ve taşımacılık ağı konusunda geri kaldığı için üstünlüğü kaybetti, Osmanlı'nın uzunca bir süre pek bir şeyden haberi olmadı, zaten okyanuslardan uzak ve her türlü bilimsel gelişmeye görece kapalı olduğu için yapabileceği pek bir şey de yoktu gibi gözüküyor. Emrah Safa Gürkan'ı takip ediyorum, o bu konuda hiçbir ülkenin aslında geri kalmadığını, Avrupa'nın muazzam bir sıçrayışla çok ileri gittiğini söylüyor, Kleinschmidt'in anlattığı şey bu sıçramanın aşamaları. "Bunu vurgulamak, Avrupa merkezci dünya görüşüne biat etmek anlamına değil, 16. yüzyıldan itibaren 'sınırları genişletme dürtüsünün', ticari ilişki ve ağların kurulması ve sağlamlaştırılmasının, bilgi alışverişi ve teknoloji transferinin Avrupalı güçlerde Avrupalı olmayanlara kıyasla çok daha ileri düzeylere ulaştığı ve nihayet bunun çok-merkezli bir odaktan Avrupa'nın hükmettiği dünya ekonomisine geçilmesiyle sonuçlandığı gerçeğini hesaba kattığımız anlamına geliyor." (s. 10) "Ruh ve şiddet", "merak" gibi kavramlar bu ilerlemeyi mümkün kılan iki önemli etken, karşılıklı bağımlılık çağının başlamasıyla birlikte bir arada, barış içinde yaşayan merkezler ticari ve siyasi kıskaçlara alınarak yeni dünya düzeninin parçaları haline geliyor. Portekizliler ve Hollandalılar uzak diyarlarda, özellikle Hint Okyanusu'nda ticaret yapmaya başladıktan sonra Batı'nın yükselişi başlıyor, Doğu'nun düşüşü için bir süre daha geçmesi gerekecek. Yayılım politikaları başta yerel ticari sistemleri çok fazla etkilemiyor, Sven Beckert'ın Pamuk İmparatorluğu'nda anlattığı gibi özellikle Hindistan'da yerel üreticiler İngiltere'yi uzunca bir süre uğraştırarak işlerini sürdürseler de üstünlüklerini kaybettiler. Bunda ticaretin kralın elinden çıkarak özel kurumların uğraşına dönüşmesinin büyük etkisi var, yine Beckert'ın savı olan "savaş kapitalizmi" başlarda kralların eliyle sürdürülse de özel teşebbüslerin devleti fişeklemesiyle şirketlerin finanse ettiği yağma hareketine dönüşüyor adeta. Kleinschmidt'e göre seyri sadece "savaş kapitalizmi"nin ürünü olarak görmek doğru değil, pek çok etken var bunun yanında. Sigorta şirketleri örneğin, bankacılık sistemi 16. yüzyıldan çok önce kurulmuş olsa da yeni ticaret biçimini destekleyen bankacılık hareketleri de bir başka mevzu. Üretimin finanse edilmesi için gereken nakliye işlerinin gelişimi ilginç, Güney Amerika'dan getirtilen gümüş ve altın Hindistan'dan alınan baharatların karşılığı olarak kullanılıyor, bunun yanında pamuk sanayisinin gelişmesiyle bu küresel ağ tamamlanıyor ve dünyanın bir ucundan ithal edilen pamuk başka bir bölgede işleniyor, makineler icat ediliyor, ağır sanayi gelişiyor bir yandan. Muazzam bir ağ, Afrika'dan alınıp satılan milyonlarca insanın, fabrikalarda ve tarlalarda korkunç şartlarda çalışan işçilerle örülüyor.

Avrupa'nın sıçrama aşamalarının yanında diğer ülkelerin durumuna da bakıyor Kleinschmidt, "Büyük Kırılma" öncesinde Çin ve Japonya ticareti kasten kısıtlıyor, iktisat tarihçilerine göre "ekonomi politikalarının en büyük hatası". Yine Emrah Safa Gürkan'dan öğrendiğime göre yabancılar ülkenin içlerine kadar girip fesatlık yapmasınlar diye demiryollarını sökmüş Çin, İngiltere gibi Çin de taşkömürü yataklarına sahipmiş, sanayileşme için gereken enerjiyi sağlayabilirmiş ama uzak noktalara nakliyenin sıkıntılı olması nedeniyle kömür kullanılamamış. O sırada buhar makinelerinden endüstrinin çeşitli kollarına kadar sanayisini pek çok açıdan geliştiren İngiltere muazzam bir ilerleme göstermiş. Verimlilik ve üretkenlik de düşükmüş iki ülkede, emek tasarrufu yokmuş. Durumun özeti şudur herhalde: "Safevi İmparatorluğu'nda 18. yüzyılın başına dek, ayrıca Osmanlı İmparatorluğu'nda, Hindistan'da ve Çin'de, devletin ekonomideki önemi çok daha az belirgindir veya iktisadi politikalarda öncelikler çok daha farklıdır. Çin devleti toplumsal huzuru, siyasi istikrar ve denetimi artırmak için, büyük ölçüde vergilerden gelen kaynaklarını, nüfusu destekleyecek altyapı geliştirmelerine ve kamu tesislerine akıtmıştır. Aynı zamanda Afyon Savaşları'na kadar askeriyeye de az yatırım yapılıyordu. Avrupa'da ise erken modern dönemdeki devletler rekabetinde silahlanmaya ve kraliyet temsiline azımsanmayacak kaynaklar aktı." (s. 43) Merkantilizmin de etkisiyle yenilikçi finans kurumları, askeri teknolojiler gelişiyor, bu gelişmeler sivil sektörlere de yansıyınca makas iyice açılıyor. Nüfus artışının payından da bahsetmek gerek, ekonomik hasılanın artışı nüfus artışıyla mümkün olmuş, her ne kadar tartışmalı bir konu olsa da. Malthus'un nüfus ve kaynaklarla ilgili görüşleri sanayileşme öncesinde geçerliymiş gibi görünse de Avrupa'nın her açıdan gelişimi ve yeni kıtaların bulunması, sömürülmesi hesapların baştan yapılmasına sebep olmuş. Osmanlı bir "barut imparatorluğu" olarak askeri gücü sayesinde yayılmış olsa da ticaretin genişlemesi için tüccarları korumaktan ve desteklemekten çok onları denetleyip vergilendirmekle uğraştığı için geri kalıyor, Avrupalı şirketlerle kıyaslanacak kurumları yok, devlet sanayiyi teşvik etmiyor, Sırbistan ve Makedonya'dan getirilen gümüş iyi değerlendirilmediği için artı değer olarak dönmüyor. Bu da Osmanlı'nın özeti: "Sonunda Britanya, özellikle 1815'ten sonra Viyana Kongresi'yle gelen Avrupa'nın lider gücü olma konumu ışığında, ticari liberalleşme sürecine öncülük etti; siyasi ve ekonomik güce sahip konumuyla serbest ticaret ve uluslararası rekabeti savundu. Bur sırada örneğin Osmanlı İmparatorluğu tersi yönü seçerek korumacılığa doğru gitti." (s. 67)

Bilen için bilgi tazeleyici, benim gibiler içinse keyifle okunası.
Pizarro ve Cortés ölümü getirdiler, birkaç kâşif Florida'ya ulaştı, yerliler ne yapacaklarını biliyorlardı artık, çoğunu öldürdüler. Bazı kâşifler yerlilerin söylendiği gibi barbar olmadığına şahit oldu, böylece "uygarlar" ve "barbarlar" arasındaki savaşı barbarların başlatmadığı ortaya çıktı. 1538'den sonra seferler arttı, beyaz adamlar yerlilerle daha derin ilişkiler kurmaya başladılar, kabileler arasındaki savaşlarda taraf olup kardeşi kardeşe kırdırmaya başladılar bir süre sonra. İspanyolların tüfekleri dehşet saçtı, Natchezler bu sihirli, korkunç silah karşısında hiçbir şey yapamadılar, teslim olmaktan başka çareleri kalmadı. 1500'lerin ortalarından itibaren sahneye Fransızlar girdi, İspanyolların karşısında oldukça zorlandılar ama bir kısmı Florida kıyılarına ulaşabildi, karadaki savaşı Fransızlar kazandı ve kısa süre önceki yenilgilerinin intikamını almış oldular, Fransızların asıldığı ağaçlarda İspanyolların bedeni sallanmaya başladı bu kez. Keşiflerin hikâyeleri Batılıların kendi aralarındaki savaşlarla dolu başlarda, yardım isteyen tarafların yanında savaşlara katılan yerliler topraklarına nasıl bir lanetin çökeceğini bilmiyorlardı. Savaş kapitalizmi ülkeler arasındaki çatışmaları hızlandırdı, ardından meydan bir süreliğine Fransızlara kaldı. İngilizler kısa süre sonra ortaya çıkınca iki ülkenin barış anlaşmalarından bağımsız olarak devam eden savaşlar yeni kıtanın sınırlarını çizmeye başladı. Pocahontas'ı bu noktada anmak lazım, John Smith'in hayatını kurtardıktan sonra Avrupa'daki saraylara uzanan serüveni pek ilginç. Smith bir keşif gezisi sırasında esir düşüyor, Şef Powhatan'ın karşısına çıkarılıyor. Şef adamı öldürmek istemese de diğer şefler ve kabile büyücüleri adamın öldürülmesi için baskı yapıyorlar. İnfaz gerçekleşecekken Pocahontas baltayla Smith arasına girerek adamın hayatını kurtarıyor, sonrası şenlikler, dostluk. Bir süre sonra İngiltere'ye dönen Smith yıllar sonra Pocahontas'la Avrupa'da karşılaşıyor, hoş bir hikâye. 1613'te John Rolfe adlı bir subay Pocahontas'la evlenmek istediğini söylüyor, kız teklifi kabul ediyor, Hristiyan olduğunda o bölgede vaftiz edilen ilk yerli kızı o. Rebecca adını aldıktan sonra eşiyle birlikte İngiltere'ye gidiyor ve yüksek tabakanın ilgisiyle karşılaştığı bir etkinlikte Smith çıkıyor karşısına, hasret gideriyorlar, Smith bütün hikâyeyi I. Jacques'ın eşine anlatınca kraliçeyle tanışıyor Pocahontas, dost oluyorlar. Memleketine dönecekken 1617'de ölüyor, yirmi iki yaşında. Geriye erkek çocuğu kalıyor, onun soyundan gelenler birçok kez Virginia'nın valisi olmuşlar. Yerlileri mahvetmişler midir diye düşünüyor insan, İngilizler yeni kolonilerine bir dünya caniyi, serseriyi gönderdikten sonra eski koloniciler kuzeye kaçmışlar, yerlilerin yoğun olduğu bölgelerde bu suçlular hüküm sürmeye başlamış. 1622'de sabırları tükenen şefler kolonilere saldırarak yüzlerce İngiliz'i öldürdükten sonra ertesi yıl misilleme gerçekleşmiş, korkunç katliamların ardı arkası kesilmemiş sonra. Döngü bu, barışçıl amaçlarla yaklaşan Batılıların kötü muameleye maruz kalmadıklarını görüyoruz, yerliler dostluk gösteriyorlar, bunun yanında sömürüye odaklılar yüzünden sayısız savaş çıkıyor, kan davasına dönüyor bu savaşlar. Batılıların verdikleri sözleri tutmamaları bir süre sonra güven ortamının tamamen kaybolmasına neden oluyor, insancıl yöneticilerin yerleri değiştirilince yerlerine gelenler anlaşmaları sürdürmüyorlar, yerlilerin topraklarını ele geçirip sayısız bizonu öldürüyorlar. Verimli topraklar elden gidince savaşmaktan başka çare kalmıyor, yerliler sürekli gömüp çıkardıkları baltaları kuşanıp mavi gömleklilerin üzerine atılıyorlar. Zafer kazandıkları oluyor ama sürekli bir üstünlük kuramıyorlar ne yazık ki, ateş suyunun yerliler üzerindeki etkisini Beyaz Diş'te acı bir şekilde görmüştük. Yerliler içki içince sapıtıyorlar, birbirleriyle savaşıyorlar, çılgınlığa kapılıp aralarındaki ittifakları bozuyorlar. "Bizim getirdiğimiz savaş, hastalık, alkol ve başka kusurlarımız yüzünden onların çöküşleri başlamış oldu." (s. 131) Başta Fransızlarla çatışıyorlarsa da bir süre sonra Fransızların kılıcı ve yerlilerin "tomahawk" adlı baltası birlikte gömülüyor, taraflar uzunca bir süre savaşmadan birlikte yaşıyorlar, 1700'lerden itibaren çatışmalar yine artıyor, İngilizler de ortaya çıkınca işler iyice karışıyor. Yerlilerin çoğu Fransızlardan yana, omuz omuza savaşıyorlar ama İngilizlerin yayılmasına engel olamıyorlar, bunda İngilizlerin yerlileri ikna edip Fransızlara destek yollamalarını önlemesinin etkisi büyük. ABD kurulduktan sonra işler iyice kötüleşiyor, yerliler hayvan olarak görüldükleri için durmadan saldırıya uğruyorlar. 19. yüzyılda yeni tüfekler kullanan, kurşun işlemeyen metal plakalarla savaşmaya başlayan askerler karşısında yerlilerin şansı kalmıyor pek. Şefler durumu teker teker kabullenip kendilerine gösterilen alanlarda yaşamaya başlıyorlarsa da geçmişin cenneti andıran toprakları çok uzakta artık, o topraklardan demiryolları geçiyor, bizonların özgürce dolandığı alanlara sayısız bina dikiliyor, yerlilerin yeni yaşam biçimine uyanları ata topraklarını terk ederek Batılıların arasına karışıyorlar, geri kalanları numunelik. Savaş sahneleri, Geronimo ve Oturan Boğa gibi şeflerin kahramanlık hikâyeleri detaylıca ele alınmış. Yerliler yazılı kültürle çok geç tanıştıkları için keşiflerden öncesine dair pek az bilgi var, bu kitaptaki tarihleri geçtiğimiz yüzyılın başına, tehlike yaratamayacak kadar azaldıkları zamanlara kadar geliyor. Tanıklıklar ve Batılıların belgeleri yanlı olsa da yazarlar Geronimo'nun söylemlerine de yer vermişler, sempatiyle yaklaşıyorlar yerlilere, hoş. Amerika'ya nasıl geldikleri konusunda antropolojinin sunduğu bilgiler malum, Bering Boğazı üzerinden göç ediyorlar, aynı şekilde atlar da ters yönde göç ediyor, Asya yerlileri verip atları almış sanki. İki kıtadaki at binme ustalığı benzer, bazı kabileler Moğolları andıran vücut özelliklerine sahip. Aztekler de ilkel Komançilerle aynı kökenden geliyormuş ama nasıl koptukları hakkında bir bilgi yok yine. Çok ilginç bir şey daha, Batılı öncülerden biri iletişim kurduğu şefe bir törenin ne zaman yapılacağını sorduğunda şef bir kuştan bahsediyor, söğüt dalını Yüce Sandal'a getiren kuştan. Tufan öyküsünü anlatacak misyonerler henüz gelmemişler oraya, yerlilerin kendi inançlarında var. Güvercin geliyor, tufanın sona erdiğini bir söğüt dalıyla bildiriyor. Koca geminin inşası, fırtınalı yolculuk, isimler hariç hemen her şey aynı, bu sebeple Kızılderililerin Kayıp On Kabile'den biri olduğuna dair teoriler üretilmiş. 

Kültürleri çok zengin. Hemen hemen bütün gereksinimlerini bizonlardan elde ediyorlar, bu yüzden üst üste yığılan bizon leşlerini gördükleri zaman üzüntüden kahroluyorlar. Batılılar sağ olsun. Çadırlarını, giysilerini, yaylarını bizon derilerinden imal ediyorlar, üretim aşamaları etraflıca anlatılmış. Postlarını uzunca dikiyorlar ki savaşçının ardında bıraktığı izler silinsin ve toz kalksın, düşmanın kafası karışsın. Erginlik ayinleri oldukça vahşi, günlerce aç ve susuz kalıyorlar, vücutlarına sapladıkları sivri nesnelerin verdiği acıyı duymayana dek ayakta kalmaları lazım. Kahramanlık ve onur en önemli şey belki, isim verme adetleri çok tanıdık, kahramanlık sonucu aldıkları ismi büyük ihtimalle ölene kadar taşıyorlar. Korkaklara takılan tahkir edici isimler cesaret timsali davranışlar gösterilmediği sürece değişmiyor, bu yüzden kabilenin esenliği ve kendi onurları adına küçük yaştan itibaren sorumluluklarla yetiştiriliyorlar. Silahlarına bakıyorum, yaylarını öyle güçlü yapıyorlar ki oklar omuz bölgesine gelmediği müddetçe bizonu delip geçiyor. Tomahawk en meşhur silah tabii, bu baltalar barış çubuğu olarak da kullanılabildiği için sembolik bir öneme de sahip. Topuz ve bıçak diğer silahlar, bıçaklarla kafa derilerini kesiyorlar, deriyi kaldıracak kadar zamanları yoksa saçları kesmekle yetindikleri de oluyor. İşaret dilleri av sırasında sessiz kalmalarını sağlıyor, en önemli silahları sessizlik olabilir. Toprağı "dinleyerek" av hayvanlarının uzaklığını kestirebiliyorlarmış. Birbirleriyle savaşan kabilelerin yanında barış içinde yaşayanları da var, Apaçiler ilk gruba dahil. Beyazlar geldiği zaman birlik olabilmişlerse de her şey için çok geçmiş artık, örgütlenemedikleri için parça parça yok edilmişler. 

Çadırlarının yerleşimi, savaş taktikleri, saçlarının örgüleri, şarkıları, ayinleri, onlara dair hemen her şey. Kızılderililer. Ugh!
Antonio Tabucchi'nin Isabel İçin Bir Mandala metniyle paralel okunabilir. İki anlatıda da karakterler birilerini, bir şeyi, kayıp geçmişi bulmaya çalışır. Tabucchi'nin karakteri Isabel'i ararken gerçekliğin sınırlarını zorlamaya başlayan bilgilere ulaşır, dünyayı gezerken zamanın çizgiselliğinden kurtulur, ölülerin dünyasını adımlamaya başlar, Modiano'nun karakteri Fransa'nın dışına çıkmasa da bir yandan kendi sınırlarını çizmeye çalışır, on yıldır kim olduğunu bilmeden dedektif olarak çalıştıktan sonra kendi kimliğinin peşine düşer. Tabucchi hikâyeyi Portekiz'in korkunç ortamına kurar, Salazar diktatörlüğünün terör estirdiği zamanlara yerleştirir, anlatıcı eski arkadaşının ve âşığının kayboluşunun ardındaki sırrı çözebilmek için kadını tanıyan kim varsa peşine düşer, elde ettiği bilgiler hep bir başka tanıdığı gösterir, böylece yolculuk sayısız insana ve olaya dek uzar. Modiano'nun mekânı II. Dünya Savaşı'nın işgal altındaki Fransa'sıdır, Almanlar uçan kuşu yakalamaya çalışmaktadır, Guy Roland araştırmasını sürdürdükçe detaylar ortaya çıkar, anılar yavaş yavaş belirir, yine sayısız insan ve olaydan sonra rehberden bulunan tek bir isim geçmişi bütün detaylarıyla anımsatacak bir serüvene dönüşür. İzlekler benzer olsa da Tabucchi'nin çizdiği yol Isabella'yı gerçeküstü bir dünyaya taşır, mandalanın amacı budur, Tibet'e kadar giden karakter ölülerin dünyasına geçerek yaşamla ölüm arasındaki çizgiyi belirsizleştirir, Modiano'ysa gerçekliğin dışına çıkmaz, Roland'ın on yıllık kaybını objelerle, tanıklıklarla somutlayarak ortadan kaldırır. Gerçi Roland'ın hafızasının yavaş yavaş geri gelmesiyle birlikte hatırladıklarının kurgu olma ihtimali ortaya çıksa da karşılaştığı insanların anlattığı tutarlı hikâyeler geçmişin tamamen kurmaca olmadığını imler. Kesinlik yok yine de, Roland'ın kendine biçtiği her kişilik bir sonraki görüşme sırasında yıkılabilir, örneğin başlarda elindeki fotoğrafı kime gösterse fotoğraftakilerden birinin kendisi olup olmadığını sorar, muhatapları aynı biçimde cevap verirler, emin olamazlar bir türlü. Tabucchi bilinmezliği adım adım yükseltir, Modiano karakterini anlatının her noktasında kaygan bir kişilik zemininin üzerine yerleştirir, sürprizlere açık bir kurgu yaratır. Arayışın farklı noktalarda sonuçlandığı iki metin de başarılıdır, gerçi Modiano arayışı bitirmez, son adımda "terk eder", Valéry'nin şiir için söylediğini düzyazıda hayata geçirir. "Yok yere ağlıyor, çünkü oyununa devam etmek istiyor. Uzaklaşıyor, sokağın köşesini döndü bile. Ve tıpkı bu çocuğun mutsuzluğu gibi, yaşamlarımız da gecenin karanlığında hızla yok olmuyor mu?" (s. 173) Başa dönüş, Roland'ın kendine dair çıkarımlarını sadece başta ve sonda böylesi berrak görürüz. "Ben bir hiçim. O akşam, bir kafenin terasında oturan soluk bir gölgeden ibaret bir hiç." (s. 11)
Hutte'le, patronuyla oturuyorlar, ofis kapanmış, Hutte kira sözleşmesini feshetmemiş. Roland için başlangıç noktası, Hutte emekli olduğu için Nice'te yaşayacak, mekân Roland'a kalacak. Patron olay örgüsünden tamamen çıkmayacak sonrasında, tanıdıklarını seferber ederek Roland'ın arayışına yardımcı olacak, soruşturduğu insanları bulması için elinden geleni yapacak. Uzaklardaki dost. İster istemez Hutte'ün de o kayıp tarihin bir parçası olup olmadığını merak ediyoruz, on yıllık çalışanının geçmişini kendine has yollarla araştırması mümkün, belki de bütün uğraşı Roland'a ekmek kırıntıları bırakmak. Paul Sonachitzé'yi bulan Hutte mü bilmiyoruz örneğin, Roland'la buluştukları zaman Heurterur de geliyor, Sonachitzé'nin arkadaşı, kayıp geçmişi bulmak için ellerinden geleni yapacaklar. İlginç bir teknik, Roland ne kadar çok bilgiye ulaşırsa karanlık bölge de o kadar gösteriyor kendini, örneğin iki arkadaş şöyle bir baktıklarında Roland'ın yaşını tahmin edemiyorlar, sanki bir boşluğa bakar gibiler. İlerleyen bölümlerde beliren insanlar da Roland'ı tam olarak anlayamayacak, kılıktan kılığa giren adamla üstünkörü konuşup fotoğraftakinin Roland olup olmadığını anlayamayacaklar. Neyse, Heurteur savaştan kısa bir süre önce gece kulüplerinde çalıştığı için yüzlere aşina, Roland'ı ve arkadaşını hatırlayacak: Stioppa. İkinci basamak. Rus ismi, Devrim zamanında Rusya'dan kaçıp Paris'e gelenlerden biri Stioppa, Roland'ın yakın arkadaşı, gittikleri mekânlardaki orkestradan hep aynı şarkıyı çalmasını istiyor, bir Kafkas melodisi. Heurteur'ün aklında, biraz hatırlatınca duygulanıyor Roland, tanıdık bir melodi. Stioppa hâlâ hayatta, Roland iki adamdan ayrılıp yola koyulacağı zaman önündeki takside uyuyakalan kadını kucaklıyor, otele kadar taşıyor. Kadını "tanıyor", baharatlı parfüm bir şeyler çağrıştırıyor, o kadar. Çok sonra ortaya çıkacak biri mi kadın, Roland'ın geçmişteki sevgilisi mi, aslında kendini ararken hatırlayacağı aşkı mı o? Modiano okura da ekmek kırıntıları bırakmış olabilir mi? İki kez okunsa detayların daha iyi yakalanabileceği bir metin bu.
Stioppa Rus olup olmadığını soruyor Roland'a, taksici de aynı şeyi sormuştu, belki bir zamanlar Rus'tu Roland. Stioppa şaşkın, ona o isimle hitap edenlerin çoktan öldüğünü söylüyor, Roland'ı da tanımıyor üstelik. Genç bir adam var karşısında, Roland yaşlandığını düşündüğü için yaşıyla ilgili bir çıkarım yapamıyoruz. İşler iyice ilginleşiyor, Stioppa'nın gösterdiği bir fotoğrafta Roland kendini tanıyor, genç bir adam, yanında güzel bir kadın ve bir adam daha var, üçünün ilişkisi derin belli ki. Roland fotoğrafı gösterip genç adamın kendisi olup olmadığını soruyor, arkadaşını tanımıyor Stioppa. Galina "Gay" Orlow'un adını verebiliyor bir tek, kadının. Hutte'ün iyi bir arkadaşı Orlow'un bilgilerini gönderiyor Roland'a, kadının eski kocası Waldo Blunt üçüncü durak. Orlow ABD'ye göçünce bu Amerikalı piyanistle evlenmiş vatandaşlık için, sonra başka bir Fransız'la memleketine dönmüş. İntihar etmiş bir süre sonra, yaşlanmaktan korktuğunu dile getirirmiş sık sık. Birlikte döndüğü Fransız'ın adı Howard de Luz, John Gilbert'ın sırdaşı. Howard de Luz aslında Roland olabilir, bu fikre tutunuyor Roland, araştırmalarını sürdürüyor, ailenin son üyesi Claude Howard'la konuşuyor. Howard de Luz ve John Gilbert'la sıklıkla görüşmüş ama uzun yıllar geçtiği için onları tanıyamayacağını söylüyor, Roland'ı görünce yine hiçbir şey çağrışmıyor tabii. Ailenin sahip olduğu şatoya bu kez, yıllardır şatoya göz kulak olan hizmetçinin verdiği bilgilere göre fotoğraftakiler ayrılmaz üçlüymüş bir zamanlar, başka bir Rus kız daha katılınca dört kişilik tayfa tamamlanmış. Basamaklar böylece sıralanıyor, Roland başka birileri olabileceği düşüncesine kapılıyor sonradan, doğru izi takip ettiğini düşünmeye başlayınca geçmiş yavaş yavaş belirmeye başlıyor. Anlatılan hikâyelerin aydınlatıcılığı bir yana, Roland da oluşmaya başlayan anılarıyla birlikte daha net bir fotoğrafa bakmaya başlıyor artık, savaş zamanı Paris'ine bir yolculuğa çıkıyoruz, bir anda. Bu geçiş de oldukça hoş, nereye varacağını bilemediğimiz bir arayışın zamanıyla geçmişte yaşananların zamanı bir çizgide birleşiyor. Almanlar katliam yapmaya başladıkları zaman üç arkadaş kaçmaya karar veriyorlar, güneye inip dağlardan sınırın öte tarafına geçecekler. Sahte pasaportlar tamam, araç da hazır, yola koyuluyorlar ve kontrol noktalarından zar zor geçip dağların tepelerindeki bir pansiyonda geçici bir süreliğine gizleniyorlar. Tanışları orada kalıp savaşın sonunu bekleyecekler, Roland ve Orlow'sa kaçmaya kararlılar, pek de sağlam ayakkabı olmayan iki insan kaçakçısına duydukları güven sonlarını getirecek ne yazık ki. Kışın kıyametin ortasında, ayrı ayrı yerlerde ölüme terk edecekler ikisini, Alman ajanı olup olmadıklarını bilmiyoruz. Roland nasıl kurtulduğunu hatırlamıyor, bir tek beyaz cehennemin ortasında düşüp kaldığı geliyor aklına. Sonrası on yıllık dedektiflik, arayış ve elde kalan tek bir adres, Roland'ın, Roland adını almadan önceki adamın bir zamanlar oturduğu ev, Karanlık Dükkânlar Sokağı.
Savaşın yarattığı kaos insanlara kimliklerini kaybettirebiliyor, sonradan bulması zor. Modiano müthiş bir arayışa ortak ediyor okuru, Roland'ı bıraktığı kadar çaresiz ve bilgisiz bırakıyor. İyi bir hikâye, iyi bir anlatım, iyi bir okuma tecrübesi. Tavsiye ederim.
Vikingler hepimizin bildiği gibi "Haydi yallah hop hop hop!" nidasıyla kürek çeken, gemilerinin burnunda ejderha besleyen, denizcilik alanında isim yapmış bir halktır. Aslında çok azı bildiğimiz anlamda böyle, "Viking" aslında "korsan" demek, halkın sadece küçük bir kısmı denizlere açılıp savaşıyor ama bu grup öyle ünleniyor ki bütün bir çağa kendi adını veriyor, 8. yüzyıldan 11. yüzyıla kadar bütün İskandinav halklarına "Viking" denmesi bu yüzden. Simek son yüzyıllarda ortaya çıkan efsanelere kulak asmıyor pek, tarihi gerçekleri vermeye çalışıyor, efsanelerdeki gerçeklik paylarını ayıklayarak kısa ve öz bir tarihçe çıkarıyor, başlarda hangi metinlerin bu anlamda değerli olduğunu anlatıyor kısaca. Eddalar ve sagalar mitik bir perdeyle çevrilmiş durumda, yine de söylendikleri ve yazıldıkları yerler oldukça önemli. Mesela İzlanda'da ortaya çıkanları güzergâhlar hakkında bilgi veriyor, neden, çünkü adamlar 793'ten itibaren monarşiden kaçmak, özgür diyarları keşfetmek amacıyla adaları dolanmaya başlamışlar, İzlanda'ya ulaştıkları zaman adanın belli bölgelerinde koloni kurmuşlar, günlerini gün ettikleri gibi düşmanlarının canına okumuşlar bir güzel. 1066'daki meydan savaşlarında Viking dünyasının en kuvvetli zamanlarına denk geliyoruz, ardından Hristiyanlığın yayılması ve merkezi yönetimin baskısıyla yavaş yavaş güç kaybederek tarihin sahnesinden silinmişler, şarkılarda ve metinlerde yaşamışlar. Demek de doğru değil, baskın güç olmaktan çıkmışlar sadece. Karışık durumlar var bu noktada. "Her ne kadar en eski kaynaklar Viking Çağı'nın oluşumuna bizzat yardım etmiş olsa da bizim için Viking Çağı'nı efsanelerden ayırt etmemizin hiçbir surette mümkün olmadığını düşünüyorum." (s. 9) Vikinglerin tüccar olduğuna dair görüşleri de kabul etmiyor Simek, zorunluluktan korsan olmadılar, güvencesiz çiftçilerden savaşçılara evrilmiş bir topluluk yok. 19. yüzyılın sonlarından 1945'e kadarki Alman modası, Danimarka'nın bronz çağından kalma bir gemiyi sembol olarak seçmesi benzer saiklerden kaynaklanıyor, Vikingler savaşa savaşa yayılan ve kültürlerini gittikleri yerlere götüren insanlar olarak görülüyorlar. Şartların biçimlemesinden fazlası yok aslında, tamamen savaşçı değiller, kültürleri de kolektif, başka halkların kültürleriyle harmanlanmış bir kültür. Yayılmalarına sebep olarak gösterilen üç ana fikri değerlendiriyor Simek, İskandinavya'nın aşırı nüfusa sahip olması ve Norveçlilerin bir kısmının I. Harald'ın idaresinden memnun olmaması gibi iddialar kısmen doğruysa da araştırmalar o dönemde İskandinavya'nın nüfusunun 2 milyondan fazla olmadığını gösteriyor, toprağın ve balığın besleyebileceği kadar insan yaşıyordu orada. İklim değişikliği, hava koşullarının görece düzelmesi de kanıtlanamayacağına göre somut verilerden yola çıkıyor Simek, denize dayanıklı gemi tiplerinin gelişiminin önemini vurguluyor. Okyanusa açılabilen, kıyı şeridine bağlı kalmayan gemiler okyanusun iki yakası arasında gidip gelmeye başlayınca yayılım sürekli hale geliyor. Grönland'a, Amerika'ya dek gidiyorlar ama kalıcı olamıyorlar, bir iki yerleşim yeri verimsizlikten ve yerlilerden ötürü bir süre sonra boşaltılıyor, nüfusu besleyici dalga da gelmeyince merkeze daha yakın noktalardaki alanlara yayılıyorlar. Simek üç noktada yoğunlaşan göçlere dikkat çekiyor, denizlere açılanlar malum, diğer yandan güneye ve doğuya gidenler farklı isimlerle anılsalar da Viking diyarından geldikleri açık. Çok fazla seyahat edenlerin sosyal olarak üstün ve deneyim sahibi oldukları da söyleniyor, öyleyse neden dünyanın ucunu bulmaya çalışmasınlar? Paralı askerlik yapanları iyi savaşçılar olarak sivrilmiş, tüccarlıkla uğraşanları "Rus'" adıyla tanınmış ve zenginleşmişler. Arap kaynakları bu açıdan ilginç, gezginler İskandinavya'ya giderek gördükleri her şeyi yazmışlar, kültür şokundan ötürü Vikingleri haz düşkünü kâfirler olarak ansalar da sempatiyle yaklaştıklarını söylemek mümkün. 13. Savaşçı işte, Banderas Abi adamların memleketinde canavarlara karşı savaşan bir Arap olarak yerlilerle uyum kurabilmişti. Bu paralı askerlik olayında nerelere kadar gittiklerini merak ediyor insan, Romalı askerlerin Çin'de savaşmaları gibi ilginç olaylar yaşanmış mıdır acaba? Yazmıştım onu da hatırlamıyorum hangi kitapta, Roma ordusu muhtemelen Anadolu'da savaşıyor, bir grup asker esir düşünce Orta Asya civarına götürülüyor ve iyi savaştıkları için saygı görüyorlar, yeni ordularında eski savaş taktiklerini uyguluyorlar. Yine muhtemelen Çin'le yapılan bir savaştan sonra Çin kaynakları düşman askerlerinin arasında ilginç bir grubu anlatıyor, filmlerde gördüğümüz gibi kalkanlarıyla kaplumbağaya dönüşen bir grup asker. Çok ilginç. Neyse, Simek güneye inen grubun üzerinde özellikle duruyor, İngiltere'ye ve Fransa'ya yapılan baskınlar din adamlarınca Tanrı tarafından verilen cezaya benzetiliyor, Hristiyanlığın sürekli artan baskısı ve ticari ilişkilerin iştah kabartması Vikingleri harekete geçiriyor, Londra'nın kuruluşunda bile izlerini bulabiliyoruz. Gemilere çok şey borçlular tabii, çift yan kürekler gemilerin hızla hareket etmesini sağlıyor ama istisnai durumlarda başvuruluyor buna, asıl kullanılan aparat yelken. Deniz savaşlarından pek çok kaynak bahsetse de gerçekte nasıl savaşıldığına dair elle tutulur bir bilgi yok. Çarpışma sırasında direk indiriliyor, düşman gemisi iki Viking gemisi arasına sıkıştırılıyor, kesin olarak bilinenler bunlar. Okçulardan bahsedilse de istisnai bir güç bu. Grönland gibi uzak yerlere nasıl gittiklerine dair seyrüsefer bilgisi yine şüpheli, o sıralarda Avrupa'da bilinmeyen pusulayı kullanmıyorlar, muhtemelen güneş taşına bakarak hareket ediyorlar. Gemilerine verdikleri isimler de ilginç, kargo gemilerine "tahta öküz", savaş gemilerine "deniz kurdu" gibi isimler takıyorlar. Yayıldıkları alanlar ayrı başlıklar altında incelenmiş, İrlanda'dan Rusya'ya dek nereye yayıldılarsa sürecin ayrıntılarını okuyabilirsiniz.

Kültürlerine bakalım, kaynaklar yine pek öznel olmakla birlikte işe yarayan, gerçeği yansıtan bilgilere ulaşılmış. "Uzun ev" denen mekânda oturma düzeni belli, ev sahibi yüksek koltuğunda otururken misafirler sosyal statülerine göre sıralanıyorlar, en güvenilir ve saygın adamlar ev sahibine en yakın oturanlar. Yabani meyveler, özellikle böğürtlen, elma ve ceviz yiyorlar, ringa balığıyla kaslarını büyütüyorlar, domuz etini de seviyorlar. Kendilerini kaybeden kadar içiyorlar, dayanıklılık yarışmaları yapıyorlar, özellikle şenliklerde. Dwarf sofrasında yaşananların kaynağı belli, ayrıca bu gelenek günümüze kadar ulaşmış, canavar gibi içip dağıtmayan insanlara saygıyla yaklaşılması en az bin yıl öncesine dayanıyor. Oyun oynamayı seviyorlar, fildişi zarlar bulunmuş. Lire benzeyen, deniz kartalı kemiklerinden yapılan iki delikli flütlerle müzik yaptıkları düşünülüyor ancak Viking Çağı müziği de pek bilinmiyor. Şiir okuma ve hikâye anlatma fasılları eğlencelerin en heyecanlı bölümleri. Deri, metal ve boynuz üzerinde çalışarak el zanaatlarını geliştirmişler, bu konuda oldukça zenginler. Savaşlarda aralarındaki en kodamanları, zırhlıları korumaya çalışıyorlar, çoğunu üzerinde deri veya kabarık yünlü ceket var. Hafif ahşaptan yapılmış kalkanları en etkin koruma araçları. Norman kalkanlarının uzun, sivri olmasının aksine Vikinglerinki yuvarlak ve renkli, her savaşçı kendi kalkanını boyuyor muhtemelen. Savaşa katılan atlara dair pek bilgi yok, atlar önemli ama olmazsa olmaz değil. Kadınlar da savaşa katılsalar da sayıları az. Zengin olanları hizmetçileriyle, eşyalarıyla birlikte gömülüyorlar. Viking inançlarıyla Hristiyanlık arasındaki ilişkiler de çok ilginç, Thor'un aslında balta kullandığı, Hristiyanlığın etkisiyle birlikte baltanın çekice döndüğü söyleniyor. O dönemlerde yapılan savaşlardan biri kazanılınca I. Harald'ın savaş kahramanlarına Hun demiri verdiğine dair şiirlerde bilgiler var, genellikle epik şiirler bunlar. Valhalla'nın öte dünya konseptinin cennet imgesiyle biçimlenmesi de Hristiyanlığın sonucu, öncesinde savaşçıların gittiği dünya ötesi bir yer olarak kabul ediliyormuş ama şerefiyle, onuruyla ölenlerin ödülü olarak görülmeye başlanmış.

Daha da bir dünya şey, kuzeyin bıçkın gençlerine ilgi duyanlar okumalı.
Sayfa başına 1 dolar, 5 dolar kazanıyor Poe, bir öyküsüne en fazla 52 dolar veriyorlar. O kadar büyük bir para kazanınca yaptığı ilk iş daha büyük bir eve çıkmak, tüberküloza yakalanacak eşi için daha büyük yaşam alanları istiyor, kendi rahatlığı için de. Yoksullukla mücadelesi bitmiyor bir türlü, iş dünyasında dikiş tutturamaması yüzünden hep aynı basamakta kalmış gibi görünüyor. Editörlüğü başarılı, edebiyat dünyasında önemli biri ama alkol problemleri, çalkantılı duygusallığı bir işte uzun süre çalışmasını engelliyor, işler yoluna girer gibi olunca ekonomik krizler yüzünden hayallerini gerçekleştiremiyor bu kez, yapmak istediklerini yapamıyor. Üst sınıftan tanıdıklarını da küstürüyor ömrünün sonlarına doğru, birlikte iş yapabileceği adamlar yüz çeviriyorlar Poe’dan, geriye aşılamayacak bir yalnızlık ve en iyileri meydan okumalar sonucu yazılan şiirlerle öyküler kalıyor. Son yıllarında az sayıda öyküsü Fransızca ve Rusçaya çevriliyor, Baudelaire’in Poe’yu kendine çok yakın bulmasıyla Avrupa’da biraz tanınıyor Poe, öyküleri İngiltere’deki dergilerde de yayımlanıyor ama kötü ünü yüzünden ABD’de istediği kadar okur bulamıyor ne yazık ki. “Genel olarak bakıldığında, ölümünden sonra Poe’nun ünü iki farklı biçimde şekillendi: İngilizce konuşulan ülkelerdeki okurlar onun dehasını takdir etmekte tereddüt ederken Avrupalı okurlar hem yazarı hem de eserlerini içtenlikle kucakladı.” (s. 9) Ölümünden sonra Rufus Wilmot Griswold’un Poe hakkında yazdıkları çoğu okuru dehşete düşürmüş, “onurdan, ahlaktan ve her türlü insani vasıftan yoksun olan” Poe’nun “edebi vasi” olarak Griswold’u seçmesiyse tam anlamıyla bir liyakat örneği. Hayes’e göre Griswold yazar ve editör olarak isim yapmış önemli biri, iş biliyor, Poe’yla mazisi de var, bütün bunları düşünen Poe adını skandallara karıştırarak ölümünden sonra öykülerinin iyi satacağını düşünmüş. Danışıklı dövüş değil muhtemelen, Griswold yazdığı yazıyla okurların gözünde Poe’yu öykülerindeki garipliklerle aynı seviyeye çekmiş, böylece küçük bir mit yaratmış. Poe’nun öykülerini ve şiirlerini topladığı ciltlerin ilkine malum yazıyı da koyarak Poe’nun karakterine dair olumsuz fikirlerin iyice yayılmasına sebep olmuş, böylece yaşarken göremediği ilgiyi ölümünden sonra kazandırmış Poe’ya. Robert Louis Stevenson 1875 tarihli bir denemesinde muhtemelen Griswold’un yazdıklarından esinlenerek Poe’nun gerçek bir hikâye anlatıcısı içgüdüsüne sahip olduğunu, bunun yanında ne portresinde ne de karakterinde sevilecek bir yan bulabildiğini yazmış. Anglo-Amerikan okurlar ve yazarlar Poe’yu uzunca bir süre hak ettiği noktada görememişler, tartışmalar sürmüş. Avrupa’da durum farklı, Mallarmé 1889’da Poe’nun çok sayıda şiirini çevirip yayımlamış, böylece sembolist şiirin temellerinden biri ortaya çıkmış. Maupassant ve Verne için çok önemli bir esin kaynağı Poe, Baudelaire’in çevirisinden Rusçaya aktarılan şiirler Rahmaninov’da müziğe dönüşüyor, Gauguin’de çizgilere ve renkler Poe’nun izlerini taşıyor, Fellini’nin filmlerinde Poe’nun alaycılığı ve absürtlüğü ortaya çıkıyor, sanata dalga dalga yayılan Poe etkisi Walter Benjamin’in düşüncelerinde, Güney Amerikalı yazarların büyülü dünyalarında tekrar ortaya çıkıyor. Sonsuz bir kaynak gibi Poe, öykülerinde ve şiirlerinde o kadar çok konseptin ilk adımını atmış ki sanatçılar sonraki adımları getirmek istemiş.
Bölümlerden ilki “Yarışma”, 1833’te düzenlenen ve Poe’ya edebiyat çalışmaları için cesaret veren önemli bir dönemi anlatıyor. “Şişede Bulunan Not”la en iyi öykü dalında ödül kazanan Poe, şiirde de birincilik beklerken yarışmayı düzenleyen derginin editörünün birinciliği kazandığını görüyor. Paraya ihtiyacı var, ayrıca kendi şiiri birinci gelen şiirden daha iyi, o zaman neden yumruk yumruğa gelmesin ki? Editör Poe’ya vuruyor, Poe sendelese de düşmüyor ve tam birbirlerine gireceklerken etraftakiler ayırıyorlar. Mesele aslında daha derinlerde, Poe gazeteciliği, dergiciliği sahici bir meslek haline getirmeye çalışıyor, yirmi dört yaşına geldiği sıralarda geçimini edebiyattan sürdürmeye karar vermiş, bu yönde elinden geleni yapıyor, hatta işini o kadar ciddiye alıyor ki maddi getirisi iyi olmasına rağmen çalakalem yazması gereken yazıları, iş tekliflerini reddediyor. Hewitt nam editör amatörlüğün sürmesini istiyor, bu yüzden yarışmaya katılıp ödülü cebine indiriyor, sıkıntılı bir durum Poe için. Ekonomik durum yazarlığını da etkiliyor, edebiyat yarışmaları öykü dalındaki eserleri ödüllendirdiği için Poe kurmacaya yöneliyor, şiiri ikinci plana atıyor bu yüzden. O yıllarda West Point’ten yeni ayrılmış, halası Maria Clemm’in evinde hasta kardeşi Henry, ergenlik çağındaki kuzeni Virginia ve yatalak büyükanneleriyle birlikte yaşıyor. Bir süre sonra evlenecekler, Virginia on dört yaşındayken Poe’da yirmilerinin sonuna yaklaşmış olacak iyice, kalbini kuzenine kaptıracak ama sadece kuzenini görmeyecek gözü, takdir edilme arzusu ve gemleyemediği aşkları pek çok yazarla ilişkiye girmesine yol açacak. Diğer yandan öykü yazmayı sürdürecek, katıldığı yarışmalarda birincilik kazanan eserleri ölçüsüzce eleştirecek, Amerika’ya özgü konuların öykülerin esas meseleleri olmasını isteyenleri iğneleyecek. Poe’ya göre böyle kısıtlamalar tamamen geri kafalılıktı, yazar istediği temayı ve mekânı kullanmakta özgürdü, “eğlendirerek öğretme” eğilimi saçmalıktan başka bir şey değildi. Yeni bir estetik yarattı Poe, modern kurmacanın temellerini attı, gotik ögelerin klişeleriyle dalga geçen öyküler yazmasının yanında gotiği kendince yeniden yorumlayarak korkuya yeni biçimler kazandırdı. Sıkça şahit olduğu ölümler ve doğa gezileri hayal gücünü çocukluktan itibaren etkilemeye başlamıştı, çocukluğunda okumaya başladığı kitapların yanında annesinin ve kardeşinin ölümleri de yaşamını değiştiren olayların başında geliyor. Alkol eşiği çok düşük olduğu için bir kadeh şaraptan sonra kaotik bir ruh haline bürünmesi sosyal ilişkilerini etkiliyor, insanların tepkisini çekiyordu bir yandan da, ilk aşkı sayılabilecek Mary’yle evlilik planları kurarken Mary’nin babası yüzünden ayrılmaları biraz da bu alkol probleminden kaynaklanıyor, bir de Poe’nun değişken mizacının verdiği güvensizlikten. Bir gün Mary’nin piyanoda çaldığı bir şarkı yüzünden nota sayfalarını hışımla yere atıyor Poe, o şarkı aslında ikisinin şarkısı ama Mary bir başkası için de çalmış, Poe sinirlenmiş buna. Editörlerle, patronlarla ettiği kavgalarda bu parlamaların izlerini görebiliyoruz, Hayes mektuplardan ve anılardan yola çıkarak birkaç kavganın detaylarını vermiş, oldukça ilgi çekici olaylar var. Yine son yıllarında genç bir yazarla yumruk yumruğa gelmesi kendine güvendiğini de gösteriyor, askeri okul dönemlerinde ve öncesinde iyi bir atletmiş Poe, boks antrenmanları yapmış ve nişancılığını geliştirmiş. Philadelphia’da yaşadığı dönemde komşusunun oğlunu yanına alıp ava çıkarmış, civardaki bir gölde tekneyle açılıp kuş vururmuş, oğlan da çenesine kadar gelen suda kuşları toplayıp koca bir poşete tıkarmış, genelde ağzına kadar dolu bir poşetle dönerlermiş eve. Poe’nun yaşamına dair böyle pek çok bilgi var kitapta, annesiyle babasının durumları, yaşamının en bilinen yönleri üzerinde durmadan geçiyorum, Hayes de pek durmamış, Poe’nun edebiyat çalışmalarına ve yayın dünyasıyla ilişkilerine odaklanmış daha çok. Bu benim okuduğum üçüncü Poe biyografisi sanırım, aralarında en iyisi bu. Dedikodulara sırtını yaslamıyor Hayes, Poe’nun yaşamını ajite etmiyor da, tanıklıklar ve belgeler üzerinden yazarın mücadelesini anlatıyor. Poe’nun yaşamının belirli noktaları karanlık, Hayes boşlukları doldurmaya da çalışmıyor. İyi bir çalışma yani bu.
İddialar Poe’nun yaşamını belirlemiş gibi gözüküyor, Baltimore’daki barlarda takılanlar şairi iyi bildiklerinden hemen doğaçlama bir şiir isterlermiş “Ozan”dan, Poe da muhtemelen bir kadeh içki karşılığında istekleri yerine getirirmiş. Bu şekilde yazdığı çoğu şiir bilinen şiirleri kadar değerliymiş ama öylece unutulmuşlar ne yazık ki, belki parıltılarını toplayıp yazdığı, yayımladığı şiirlere katmıştır Poe, kim bilir? Nesnelerin tarihlerini önemsemesi, ölüm olgusuna takıklığı gibi pek çok şeyden beslenmiş, dönemin bilimsel gelişmelerini takip edermiş üstelik, bilimkurguya kapı aralayan öyküleri Borges’e göre türün ilk örneklerini oluşturmuş. Üvey babasıyla ilişkisi biraz daha sıkı olsaymış üniversiteyi de bitirirmiş Poe, yardım alabilirmiş en azından ama oğlunun bağımlılıklarından yaka silken baba pek uğraşmamış, Poe’yu yaşamın ortasında bırakıvermiş öylece. Gerisi bitmeyen bir mücadele, dünya edebiyatını kökten etkileyen öyküler, şiirler, bir dünya metin.
Çok başarılı, doyurucu bir inceleme, ilgilisi hemen edinsin.