Toplam yorum: 3.285.374
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

muftuihsan Tarafından Yapılan Yorumlar

20.01.2010

Bu çalışma, öncelikle Kur’an’ı tanıtan eserler geleneğinin birikimini günümüz insanına ve diline yansıtmayı amaçlayan bir çalışmadır. Bu amaçla çalışmada ulûmü’l-Kur’an eserlerinin içeriğinin yanı sıra, Kur’an öncesinde, Kur’an’ın indiği bölgede yaşayan ve doğrudan onun muhatabı olan insanların dinî ve kültürel özelliklerini ele alan başlıklara yer verilmiştir. Dünyanın sonuna kadar insanlığı aydınlatmayı sürdürecek ve insanlığın yüce insanî değerler yolunda önlerini açacak olan Kur’an’a ilişkin konulara yenileri eklenmektedir. Bunları kapsamak amacıyla, mesela çalışmada Kur’an tercümelerinin tarihine de yer ayrılmıştır. (s.12)

Biz Müslümanlar yaşadığımız zamana, şekil ve vakitleri belirlenmiş ibadetlerimizle işaretler koyarız. (s.15)
Kültürümüzde gelişen sanat dallarının ilham kaynağı Kur’an olmuştur. Türkler arasında şekillenen edebiyat İslamî bir edebiyat olarak gelişmiştir. Nihat Sami Banarlı İslamî Türk edebiyatında Kur’an’ın önemini şöyle belirtmektedir: “Bu edebiyatın ilim ve fikir kaynağı başlangıçta tamamıyla Kur’an’dır.” Ağah Sırrı Levend ise “Eski metinlerde hemen hiçbir sayfa yoktur ki içinde Kur’an’dan bir ayet, Peygamber hadisinden bir cümle bulunmasın ve düşünceler bunlara bağlanmış olmasın” demektedir. (s.16)
Kur’an’ın ayet ayet indirilme sebeplerini şu şekilde özetleyebiliriz: Toplumun vahye olan ilgisinin canlı tutulması, vahiy devam ederken Peygamberimizin ve ilk Müslümanların karşılaştıkları zorluklara karşı desteklenmesi, eğitim ve uygulama kolaylığı sağlamak amacıyla hükümlerde adım adım bir gelişmenin gözetilmesi, toplum hayatındaki önceliklerin dikkate alınması, vahye karşı düşmanlık besleyenlere zaman tanıyarak gönüllerinin kazanılması. (s. 34)
Günümüzde yaygın ola görüşe göre surelerin 86’sı Mekkî, 28’i ise Meden3i’dir. (s.34)
Kur’an’ın kapsamlı bir tanımı şu şekilde olabilir: “Kur’an, Allah tarafından Cebrail vasıtasıyla mahiyeti bilinmeyen bir şekilde son peygamber Hz. Muhammed’e indirilen, Mushaflarda yazılan, tevatürle nakledilen, okunmasıyla ibadet edilen, Fatiha suresiyle başlayıp Nâs suresiyle biten, başkalarının benzerini getirmekten aciz kaldığı Arapça mûciz bir kelamdır.” (s.77)
Ayetlerin iniş nedeniyle ilgili verilen şu örnekte ilgi çekicidir: Ümmü Seleme’nin Kur’an’ın neden sürekli erkeklere atıfta bulunduğu ve onların ödüllendirileceğini belirttiği şeklindeki serzenişi üzerine şu ayetin indiği rivayet edilmiştir: “Rableri onlara karşılık verdi: ‘Ben sizden erkek kadın hiçbir çalışanın işini boşa çıkarmayacağım” (Âl-i İmran, 3/195). (s.84)
Kur’an’da kıssaların yer almasının nedenleri ile şu ifadeler göze çarpmaktadır:
*Kıssalarda Allah’ın birliği ve ahiret inancı gibi iman esasları önceki kavimler ve peygamberlerden anlatılmıştır.
*Kıssalar yoluyla geçmiş topulukların iyi davranışlarından örnekler vererek, indiği toplumu bu davranışlara özendirmiştir. Yani Kur’an kıssalardan Müslümanları eğitmek amacıyla yararlanmıştır.
*Kıssalarda kötüleri acı sonu anlatılarak, muhatabın da kötü davranışlardan uzak durması istenmiştir.
*Kıssalar, tebliğin zor zamanlarında Peygamberimize ve Müslümanlara destek ve moral olmuştur.
*Kıssalar yoluyla Müslümanların İslamiyet’in tarihteki örneklerine dair bilinç kazanması sağlanmıştır. (s.97)
Seyyid Kutub’un ifadesiyle, Kur’an üslubunun büyüleyiciliği, hem şiir hem de nesrin meziyetlerini bünyesinde barındırmasından kaynaklanır.
Rummânî’nin vurguladığı gibi, ‘alamı, uygun ve güzel sözlerle zihinlere ulaştırmak’tan ibaret olan belâgatin en yüksek derecesi Kur’an’da sergilenir. (s.103)

Fakihler, hac ve sadaka gibi kısmen veya tamamen malî ibadetlerin ve dua ve istiğfar gibi amellerin sevabından ölülerin yararlanabileceği görüşünü benimsemişlerdir. Ancak namaz, oruç ve Kur’an okuma gibi bedenî ibadetlerde daha mütereddit davranmışlardır. Yine de çoğunluk, bu konuda Allah’ın dilemesi kaydını getirerek iyimser bir yaklaşım sergilemiştir. Öte yandan hem ücretle okumanın uygun olup olmadığı hem de sevabının başkasına bağışlanıp bağışlanamayacağı konusunda fakihler daha çekimser bir tutum sergilemişlerdir. Başta Hanefiler olmak üzere fakihlerin çoğunluğu Hz. Peygamber’in Kur’an okumayı dilenme, mal edinme ve dünyevî menfaat sağlama vasıtası yapmayı yasakladığı görüşündedir. Resul-i Ekrem bu tür davranışları ağır bir dille eleştirmiştir. Ayrıca Kur’an ücret karşılığı okunduğunda halis ve sahih niyet ve ibadet niteliği kalmamaktadır. Bu nedenle ücretle Kur’an okunması doğru değildir. (s.139)
Son olarak ifade etmek sitermi ki İslam’ı seçen bir kısım mühtedilerin Kur’an mealini/tercümesini okuyarak İslam’ı seçtiklerini ifade etmeleri, Kur’an’ın diğer dillere doğru bir şekilde çevrilmesinin ne kadar önemli olduğunu ortaya koymaktadır.
Kulluk kitabımız Kur’an-ı Kerim’i bize tanıtan bu eseri hazırlayan Kıymetli Mehmet Paçacı Hocamıza teşekkür ediyor, hayırlı çalışmalar diliyorum. Eseri; her ne kadar bazı farklı başlık ve ifadeler bulunsa da genel olarak 1987’de basılan Osman Keskioğlu Hoca’nın ‘Nüzûlünden Günümüze Kur’an-ı Kerim Bilgileri’ adlı eserinin bir benzeri/özeti olarak görebilmek mümkün. Tamamlayıcı olması açısından kitabı okuyan siz kıymetli okuyuculara Mevdudî’nin Tefhim’inin başında bulunan ‘Kur’an-ı Kerim’e Giriş’ (1/13-29) bölümü de okuma tavsiyesi ile sözlerimi bitiriyorum.
18.01.2010

1984'te hazırlanan eser o günün bilimsel neticeleri ile ayetlerin içerdiği gerçekleri buluşturmaya çalışmış. Kitap 50 başlık ve içerdiği ayetlerden müteşekkil. İlgi çekici başlıklar içinde ‘Yağmurun sırları, Abdestin sırları(sağlığın altın anahtarı), Hayat getiren nimet Oruç, Bal ve arının harika öyküsü, Korkunç düşman alkol, Namaz ve ruh sağlığı, Devenin sırları, Rüzgarın sırları, Domuz etinin sakıncaları, Kalpteki sırlar, Anne sütünün önemi’ konuları göze çarpıyor. Bazı konularda ifade edilen bilimsel gerçekler içerisindeki fizik, biyoloji ve matematiksel terimler ise anlaşılabilmesi için konu hakkında alt yapının olmasını ihtiyaç hissettiriyor.
Ömründe hiç sinemaya gitmediğini söyleyerek övünen bazı muhafazakar ailelerde bile sinema (tv/internet) evin baş köşesine oturmuş bütün haşmetiyle hükümranlığını sürdürüyor.(s.5)
Günümüz insanının büyük hacimli kitap şöyle dursun, okumaya bile vakti yok. O dinlemek ve seyretmekle avunuyor.(s.6)
Kur’an’ın yüceliğini, bütün insanlar ömürleri boyunca uğraşsalar yine de O’nu anlatmaya güçleri yetmez. Kur’an ilahi sanatın kelam sırrıdır. Kur’an dışında, tüm yazılanlar eskimeye, hükümlerini yitirmeye mahkumdur. Her şey sonludur. Kur’an’ın her geçen gün daha canlı ve ebedî olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır. O’nun bilimsel hikmetleri zaman içinde âdetâ yeniden canlanıyor. Bizim gözümüz hep canlı olan ayetlerin sırrını, zaman içinde fark edebiliyor. Her gelen nesil onda yeni bir hikmet buluyor. Şüphesiz bu, gelecek nesiller için de böyle olacaktır.(s.7)
Ayrıca eserde belirtilen ilmin verilerinin zamanla değişeceği yönündeki şu örnek de ilginçtir: 1912 yılında İngiltere ‘de ünlü Britich Museum’da bir insan kafası iskeleti teşhir edildi. Altına konulan plakette bu iskeletin beşyüzbin yıl önce yaşamış bir insana ait olduğu ve bu adamın insanın atalarında biri olduğu yazılı idi. Tam 40 yıl bu kafa iskeleti üzerinde nutuklar, konferanslar verildi, kitaplar yazıldı, inkarcıların sermayesi oldu. Ne var ki radyoaktif karbonun keşfinden sonra, 1952 yılında bu iskeletin insana, çenesinin maymuna ait olduğu anlaşıldı. İnsana ait baş 150 senelik, maymuna ait çene ise 60 yıllık idi. Bu olay aslında büyük bir bilimsel skandaldı. İskelet müzeden atıldı.(s.36)
Fizik bilimi günümüzde Allah’ı ve Kur’an’ı inkar yollarını kapamıştır. İnkarcıya, bilim şehrine giriş vizesi yoktur.(s.142)
Ah, eczanelerde tevekkül satılabilse de insanlar kuyruğa girip kapışsalar! Ne çare ki, bu recete yalnız İslam eczanesinde yapılmaktadır.(s.224)
Kalp, madde ile madde ötesinin ağızlaştığı bir istasyondur.(s.289)

Müellif ile ilgili şu değerlendirmeyi de ifade etmek isterim:
Eserlerinde pozitif bilimlerle İslamî gerçekler arasında yakın ilişki kurmaya çalışan ve bunu kendi felsefesi haline getiren Nurbakî, özellikle Kur’an ayetlerinin bilimsel gelişmeleri kuşatıcı özellikleri üzerinde durmuş, abdest, namaz, oruç gibi ibadetlerin insanın beden ve ruh sağlığına mucizevî etkilerini yine biyolojik ve tıbbî gerçeklere dayanarak dile getirmiştir. İlgili ayetleri bu açıdan yorumlayıp bazı zorlama izahlara gittiği yönünde eleştiriler alan Nurbakî, bununla birlikte evrim teorisi, ruh göçü ve dünya dışı akıllı canlıların varlığı gibi teorilerin Kur’an’da yer aldığına dair iddiaları reddeder. Müsbet ilimler-dinî ilimler ayırımını kabul etmeyen müellif ilimlerin bir bütün halinde ele alınması gerektiğini savunur. Çalışmalarında gönül dünyasına vurgu yapan ve akıldan çok kalbi ön plana çıkaran Nurbakî’ye göre gönül imanın doğduğu ve yaşayabildiği tek iklimdir. Bu sebeple İslam büyüklerinin yüksek ahlak ve fazilet anlayışlarının öğrenilmesinin önemi üzerinde durur. Ayrıca ahlakın temel konularından biri olarak İslam’da kadının önemine dikkat çekmiş ve bu konuyu sık sık gündeme getirmiştir. (İs. Ans, 33/249)

Yine eserin yazılış amacı ile ilgili şu değerlendirmeyi de hatırlamakta fayda var:
Batıda gözlenen bilimsel ve sosyal gelişmeler, özellikle XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yazılan Kur’an tefsirlerini değişik şekillerde etkilemiştir. Bu çerçevede, Kur’an’ın çeşitli bilimlere ve bilimsel buluşlara işaret ettiği ve onlara kaynaklık edebileceği düşüncesi doğmuş ve bu amaçla tefsirler kaleme alınmaya başlamıştır. Bu eserlerde Batı’daki bilimsel gelişmenin sonuçları esas alınmış, ya Kur’an’ın bunları önceden bildirdiği ya da bunlarla çelişmediği gösterilmeye çalışılmıştır. Bilimin sonuçlarını temel alan ve bunları Kur’an’a doğrulatmaya çalışan bu yaklaşım büyük bir yanılgı üzerine inşa edilmiştir. Kuşkusuz Kur’an, dış dünyadan deliller getirerek insanları bunlar üzerinde düşünmeye çağırmış; ayrıca insandan çevresini ve yaratılışı gözlemesini istemiştir. Ancak bu çağrı temelde Allah’ın kudretini ve yüceliğini anlatmaya yöneliktir. Bilimsel tefsir yaklaşımında benimsenen tutum ise, Kur’an’ın modern bilimle çelişmediğini göstermeye çalışmaktan ibarettir. Bu tür tefsirler arasında; İskenderânî’nin Keşfül-esrarin-nuraniyye’si, Gazi Ahmed Muhtar Paşa’nın, Serairül-Kur’an’ı ve Tantavî Cevherî’nin el-Cevahirül-Kur’an’ıdır. Öte yandan bu yönetim benimseyen müfessirler, çağdaşları tarafından eleştirilmekten kurtulamamıştır. Söz gelimi Emin elHulî, bu yöntemin Kur’an-ı Kerim’i bir bilimler ansiklopedisi şeklinde ele aldığını ve asıl özelliği olan din3i ve ahlakî yönünü ihmal ettiğini belirtmiştir. Son dönemde bu görüşün öncülerinden S. Ahmed Han, Muhammed Abduh ve M. Reşid Rıza, öncelikle klasik tefsir geleneğine yönelik şiddetli eleştirilerle kendilerini göstermiş, bu tefsirlerin uydurma hadislerle, israilî rivayetlerle ve gereksiz dilsel açıklamalarla doldurulduğunu savunmuşlar bunun yerine tarihî miras bir kenara bırakılmalı ve İslam yalnızca Kur’an’a dayanarak yeniden yorumlanmalıdır. Bu nedenle Kur’an’daki bazı anlatımlar modern zihne uygun bir şekilde açıklanmaya çalışılmıştır. Mesela M.Abduh, Fîl suresinde anılan ‘ebâbîl’in, bazı mikroplar taşıyan sinek türü bir hayvan olabileceğini belirtmiştir.(Kur’an’a Giriş, Mehmet Paçacı, s.129-130)
13.01.2010

Özellikle şu başlıklar ‘toplu iğne için yere eğilmek(israf-tasarruf), ruhun düşüşü, içimizdeki soğuk savaş (nefis terbiyesi), gündemi ayıklamak, Kur’an ve hikmet Peygamberi, Kutsal değerlere saygı, Sevgi, Haya duygusu, Nifak, Aile, Komşuluk, şehitlik, mezarlıklar, sözü doğru anlamak, doğru haber, özel hayatın dokunulmazlığı, dünyevileşme, mal hırsı, kul hakkı, ticarette güven, kitaplı hayat, teslimiyet, Allah’a tevekkül, olgun mümin, yalnız değilsiniz(Allah vardır), kulluk ikliminde huzur, susma sanatı, Fiilî dua(eylem), çocukta din duygusunun geliştirilmesi, Hurafeler, boşanma, bilgi toplumu, barış, iyiliği tanımlamak, şeytana kulluk etmek, Adalet, hayat ve denge, iman ve amelde ihsan eğitimi’ konuları hem okuyucuya hem de konu ile ilgili araştırmacılara zengin malzeme sunuyor.
Yine özellikle bir takım hadis açıklamaları dikkate değer ve altı çizilecek nitelikte. Bu nedenle ‘din-düşünce-yorum’ yazıları ile Diyanet yayınları arasında farklı bir eser sunan Değerli Halil Altuntaş Hocamıza teşekkür ediyor, hayırlı çalışmalar diliyorum. Eserin okunması ve okutulması dileği ile saygılar sunuyor ve altı çizili cümlelerle sizleri baş başa bırakıyorum:

Kur’an duyuları ve aklı kullanmamayı, tebliğe karşı bir nevi direnme olarak algılar ve Peygamber (s.a.s)’e şu uyarıda bulunur: “Fakat körlere, hele doğru yolu görmüyorlarsa, sen mi doğru yolu göstereceksin?” (Yunus, 43) Bütün imkanlara rağmen, maddenin ötesine geçemeyip, ‘Bir şey varsa, o da ben’im, tabiattır, evrendir’ diyerek pencereyi iman kapamak, ruhu karanlığa mahkum etmektir, engellemektir. Vücudunda fizikî arızası, zihnî faaliyetlerinde kısıtlılık olan kimseler ‘engelli’ diye anılıyor. Asıl engellilik, kalbin penceresini imana kapamakla gerçekleşiyor. Bütün mesele PENCEREYİ IŞIĞA AÇMAK’ta.(s.13)
Güneş bütün insanlara doğar, ama ışığı, perdesini açanlar görebilir.(s.14)
İnsan emeğini küçümsemek ona tepeden bakmanın bir sonucudur.(s.16)
Küçük emekler, büyük enerjilerin, büyük işlerin yapı taşlarıdır.(s.17)
Harcamayı bilmezseniz, kazanmayı bilmenizin bir değeri yoktur.
“Ey Aişe! Önemsenmeyen günahlardan sakın, çünkü Allah katından onları takip ederek kaydeden bir melek vardır” (Dârimî)(s.18)
“İnsanın aradığı, onu eğlendirip oyalayan, böylece düşünmekten alıkoyan telaş ve heyecanlardır.”(Pascal)(s.25)
Her şeyi kuşatır gibi görünen zaman, aslında insanın kullandığı en kıt kaynaktır.(s.38)
Pusulaya sahip olmak yetmez, onu kullanmasını bilmek ve kullanmak gerekir.(s.43)
Geniş anlamı ile Kur’an’ın ‘ahlak içerikli’ bir kitap, onun sunduğu nizamın da bir ‘ahlak nizamı’ olduğunu söylemek yanlış olmaz.(s.46)
İmanın yüklediği temel görev, öncelikle kendi kutsal değerlerinin hakkını vermektir.
Gerçeği bulma (hidayet) bazen çok ince patikalardan geçmeyi gerektirir. Mümin o daracık yolları tıkayan etken olmamalıdır.(s.50)
Yaratılara yönelen sevgi, sadece gerçek sevgiye, Allah sevgisine ulaştıran bir basamak olmak üzere vardır. Bir sıçrama tahtasıdır. Burada yaşanacak aşırılık ya da ölçüsüzlük, sevginin zincire vurulması, ruh dünyasının atılımına engel olunması anlamına gelecektir. (s.53)
Sevgi güçlü bir mıknatıs gibidir. Seveni, sevilenden yana çeker. O yünden Hz. Peygamber’in de ifadesiyle “Kişi sevdiği ile beraberdir.” (Buhari)(s.54)
Haya, bütün peygamberlerin ortak niteliklerinden biridir. Hz. Peygamber, haya ile iman ve eylem(amel) arasında organik bir bağ kurmuş, hayanın eksikliğinin bu iki alana zarar vereceğini vurgulamıştır.(s.66)
Aile sevgisi, ruhu besleyen temel kaynaklardan birisidir. Eksikliği mutlaka bir yerde, bir şekilde ortaya çıkıyor. “Aileler kendilerine çeki düzen verdiklerinde toplum da kendine çeki düzen vermiş olacaktır” demiş Konfüçyüs.
Muhabbet, toprağın altındaki cevher gibidir. Çıkarılıp işlenmeye, şekillendirilmeye muhtaçtır. Bu aşama çok kere, önemsiz gibi görünen bazı tavır ve davranışlarla gerçekleştirilebilir. Sevgili Peygamberimizin, “Eşinin ağzına koyacağın bir lokma bile sadakadır” (Buhari) hadisi bu noktada çok anlamlıdır.(s.73)
Anne sevgisi denen duygunun ne harika bir şey olduğunu bir kadın anne olunca anlar. Erkekler ise onu sadece yansımaları ile tanıyabilirler. “Tatmayan bilmez.” Annenin bir evladı yok, bir parçası, ciğer paresi vardır. Âlî Bey beşiği, “Annelerin en kıymetli mücevherlerine mahsus mahfaza” diye tanımlayarak bu noktayı ustaca vurgulamıştır. (s.74)
Kalpte beslenen, davranışlara dökülen sevginin, sözle de taçlandırılması en güvenli yoldur. “Biriniz, mümin kardeşini sevdiği zaman bunu ona bildirsin” (Tirmizi) hadisi bu gerçeğe işaret etmektedir.(s.75)
Davalar, önemlerini ve büyüklüklerini kendilerini ortaya koyan etkenlerden ve güttükleri amaçtan alırlar.(s.92)
Ölümü hep uzakta görüyor, mezarlıkları ‘başkalarına ait ebedî istirahatgâhlar’ olarak düşünüyor ve onu kendimize yakıştıramıyorsak bu, dünyanın bizimle ‘oynadığını’, bizi oyaladığını göstermez de neyi gösterir?(s.125)
Karanlığı karanlıkla örtmeye çalışmak insanın yalnızlığını arttırmaktan başka bir işe yaramıyor.
“Kimsesiz hiç kimse yoktur herkesin var kimsesi, / Kimsesiz kaldım meded ey kimsesizler kimsesi.” (Ömer Ruşenî)(s.185)
Allah’a kıyısından köşesinden ibadet (Hacc, 11) etmekle hedefe ulaşılamaz. Bu yolda süreklilik (Hicr, 9), şükür ve ihlas hedefe ulaşabilmenin temel şartlarıdır. (s.190)
Elin uzanamadığı yere dil uzatmak sağlıklı bir yöneliş değildir.(194)
Susmayı sanat haline getirmek, nerede susulacağını da iyi bilmeyi gerektirir. Konuşulacak yerde susmak, susulacak yerde konuşmaktan daha az kötü değildir. (s.194)
Söz gümüşse sükut altındır. Susmak altın değerindedir. Tedavüle sokulacağı yeri ve zamanı bilmek kaydıyla.(s.196)
Boşanma, evlilikte fay kırılmasıdır. bu zeminde yer alan her iki taraf üzerinde de tahribat yapar, bu sebeple yuva kurulurken iyi bir zemin etüdü yapmak gerekiyor.(s.229)
“Bugün yapılan en küçük yardımlara bile iyilik deniyor. Yalnız para vermek sosyal vicdan azaplarından kurtulmanın çok pasif bir şeklidir.”(Foerster)(s. 243)
11.01.2010

İnsanlar, çiçeklere benzer, renk renk, çeşit çeşit… Tıpkı bir gonca gibi doğar, gül gibi olanca güzelliğiyle, tazeliğiyle açılır ve bir gün solar, buruşur, toprağa karışır, gider. Kısacık ömür bitmiştir. Ancak bazı çiçekler vardır ki; kokusu, rayihası unutulmaz, burcu burcu tüter. İşte bu yüzden Türk Milleti, peygamberine gül remzini vermiştir. O’nun hala canlı, dipdiri hayatta olduğunu; kokusuyla dünyayı ıtırladığını belirtmek için çiçeklerin şâhı gül, peygamberler sultanına da sembol olmuştur. Peygamber vârisi nice ulular vardır ki, her asırda aynı kokuyu yeniden cihana salarlar; Mevlana gibi…
Medresede âlim, camide vaiz, evde iyi bir eş ve örnek bir baba, altmış bin beytin üzerindeki manzum eserleriyle büyük bir şair, mutasavvıf, mânâ eri, gönüller sultanı ve daha bir çok unvanla anabileceğimiz Mevlana…(s.xııı)
Molla Cami, “Ne diyeyim ben bu âlî-cenâbı vasfetmek için,/ Peygamber değildir, ama kitabı var” sözleriyle övmüştür. (s.xıv)
Ahmet Hamdi Tanpınar bir gün Yahya Kemal’e sorar: “Üstad, biz Viyana kapılarına kadar nasıl gittik?” Yahya Kemal şöyle cevap verir: “Pilav yiyerek ve Mesnevî okuyarak!”. (s.xv)
Mevlana'da ziyade Mesnevî'den seçme alıntılarla Mevlana anlatılmaya çalışmış. Zaten insanın kendisi değil eseri anlatılır. İnsanlar eserleri ile anılır. Kitapta Mevlana üzerine yapılan değerlendirme en fazla dikkati çeken ve sorulara cevap veren nitelikte olmuş. Okunması tavsiyesi ile Yazar Emine hocahanım'a teşekkür ederek sizleri bu alıntı ile başbaşa bırakıyorum:

DEĞERLENDİRME: Türk dünyasında ve doğu alemlerinde asırlar süren tesire sahip alim ve sanatkarlarımız, Ortaçağ’dan itibaren batı dünyasında söz sahibi olmuşlar; eserleri çeşitli dillere çevrilmiş, ders kitabı olarak üniversitelilere okutulmuş, ilim adamları ve sanatkarlara ilham kaynağı olmuşlardır. Mevlana’da bu müstesna şahsiyetlerden biridir.
Mevlana; mutasavvıf, mütefekkir, şair, aşk rehberi ve gönül eğitimcisi gibi vasıflarının yanında; tasavvufi şahsiyeti babası Bahaeddin Veled, Seyyid Burhaneddin ve Şems-i Tebrizi ile beslenmiş; Attar, Senayi, Muhyiddin-i Arabi gibi mutasavvıfların görüşleri Mevlana’nın tasavvufi yönü üzerinde teselli olmuştur.
Ancak Mevlana’nın asıl kaynağı Kur’an-ı Kerim ve hadislerdir. Onun ahlak ve eğitim sisteminin temelini Kur’an-ı Kerim’deki ilahi emir ve tavsiyeler oluşturur. Eserleri bu açıdan tetkik edilince özellikle Mesnevi’sinde hakim olan ruhun İslamiyet’in özü olduğu açıkça görülür. Mevlana’yı anlamayıp onun İslamiyet’ten farklı sözler söylediğini zannetmek Mevlana’yı yalnızca şair ve filozof olarak değerlendirmek; onu şiir, musiki ve sema cephelerinden ele almak hatalıdır. Eserlerindeki yaşadığı zamanın buhranlı günlerine çözüm veren deruni manayı ve mesajlarının özünü anlatmak şarttır. Bu mesaj asrından günümüze kadar geçerliliğini korumaktadır.
Mevlana hakkında günümüze kadar devam eden bir diğer hatalı görüşte, onun; “Gel! Ne olursan ol, yine gel!” çağrısıyla bütün dinleri eşit görmesine dayanır. Gerçekte Mevlana bütün dinlere saygı göstermiştir. Ama bütün dinleri eşit gördüğü için değil, dinlerin hakikatini temelde hepsinin bir olan Allah’a davet olduğunu gördüğü için nazarında bu eşitlik mevcuttur. Nitekim cenazesinde hristiyan ve yahudiler: “Biz dinimizi ondan öğrendik” diyerek Müslümanlarla birlikte yürümüşlerdir. Neticede Mevlana dinlerüstü bir inancın tarafından değil İslamiyet’in özüne vakıf bir müslümandır.
Yine Mevlana, belli bir tarikatın kurucusu veya üyesi olmamıştır. Mevlevilik onun ölümünden sonra oğlu sultan Veled tarafından kurulmuştur. Bu itibarla Mevlana, Yunus Emre gibi her zümreden, her tarikattan bütün Türklerin feyz aldığı ortak bir kaynak olmuştur.
Mevlana’nın edebi yönüne gelince Mesnevi ve Divan-ı Kebir’in toplam atmış beş bin beyit üzerinde olduğu görülür. Türk-İslam dünyasında bu kadar şiire sahip şaire ender rastlanır. Mevlana’nın şiire bu kadar önem vermesinin sebebi, şiiri en tesirli irşad vasıtası olarak görmesinden kaynaklanır. Kur’an-ı Kerim Hz. Peygamber’in ebedi mucizesi olması gibi Mesnevi’de irşadıyla ab-ı hayat gibi ruhlara dirilik veren, hidayete sevkeden rehber bir eserdir. Nitekim bugüne kadar hiçbir kitap için ‘Kur’an’ın özüdür’ denilmemiştir. Bu istisnai değer yalnızca Mesnevi’ye atfedilir.
Mevlana Mesnevi’de; ilahi sevgi ve hoşgörü, alçakgönüllülük, güzel ahlak, çalışkanlık, adalet gibi insani, ahlaki ve manevi değerleri insanlara temel prensipler olarak tavsiye eder. Mükemmel insan, huzurlu toplum dünya ve ahiret mutluluğunun yollarını gösterir. İnsanın kendisini ıslah edebilmesi için pratik kurallar verirken hikaye üslubunun tesirlerinden faydalanır. Anlatıldığı hikayelerde çift olan unsurları vererek muhakeme ve mukayese yoluyla vermek istediklerini telkin eder. Mevlana’nın faydaya yönelik didaktik hikayelerinin her birinin sonunda birden çok hüküm veya hisse çıkarmak mümkündür.
Mevlana eserlerinde mükemmel insan reçetesini verirken her fırsatta insana verdiği değeri de ön plana çıkarır. İnsan Cenab-ı Hakk’ın yeryüzündeki halifesi ilahi tecellilerin vücut bulduğu bir varlıktır. Hakk’ın nefesiyle can bulmuş, ilim ve akılla diğer varlıklardan üstün kılmıştır. Mevlana’nın bu düşünceleri aksettiren mükemmel insan görüşü kaynağını Kur’an-ı Kerim ve hadislerden almıştır. Bu itibarla Mevlana insana gerçek anlamda değer veren, insana sevgiyle yaklaşan bir mütefekkirdir.
Mevlana’nın bir diğer yönü de Kelam ilmine olan vukufudur. İlmi, kelamı ve felsefenin tartışmalı konularına anlaşılır bir üslupla net çözümler getirmiştir. Ehl-i sünnet inancına uygun mutedil yolu tavsiye etmiş, hatalı görüşleri tenkit etmiştir.
Neticede görülüyor ki Mevlana, fikirleri ve eseleriyle farklı ilim dallarına konu olmuş, hakkında pek çok eserin yazıldığı sayısız araştırmaların yapıldığı şöhret ve tesirinin zaman ve mekanla sınırlanmayacağı mümtaz bir şahsiyettir. (s.111-113)
07.01.2010

Doyurucu açıklamaları ile Hadis Günlüğü, Hz. Peygamber'in günlük dua ve zikirleri ile bu konudaki tavsiyelerini ihtiva eden bir hadis kitabı türü olan 'Amelü'l-Yevm ve'l-Leyle'nin güncel ismidir. Kitapta göze takılan/altı çizilen noktalar şöyle:

“Sünnet, dinde şeriat haline getirilip izlenen yol ve ortaya konulan peygamberâne yöntemdir.” (A.Ebû Gudde)(s.26) Hadis, maden-i hayat ve mülhim-i hakikattir”(S.Nursi)
“Çürük temel üzerine bina edilen şey aynen onun gibi çürüktür” (s.41)
Ömer b. Abdülaziz şu mektubu yazmıştır: “İmanın farzları (farz amelleri), şeriatları (dini akide ve hükümleri), hududu (sınırları, yasakları) ve sünnetleri vardır. Kim bunları ikmal etmez ise, o da imanı tamamlamamış olur."(s.47)
Hz. Ali şöyle der: “Güzellikler üçtür. Allah’a iman, dinde derin anlayış, iyi kadın. Çirkinlikler de üçtür: Allah’ı inkar, dini eksik anlamak ve ondan uzaklaşmak, kötü kadın” (s.51)
“Sizi yerden/topraktan yaratıp orayı mamur kılmanızı isteyen O’dur.” (Hud, 11/61) ayeti, kadîm ulemanın deyişi ile bu, ta’mir-i bilâd ve terfih-i ibâd demektir. (s.57)
“İlim talep etmek her müslümana farzdır” (İbn Mace mukaddime 17) Hadisin bazı tariklerinde geçen “Çin’de de olsa ilim talep ediniz” kısmı ise, cerh-ta’dil otoritelerinin neredeyse hepsi tarafından mevzû/asılsız kabul edilir. Beyhakî gibi onun zayıf olduğu görüşünde olan muhaddisler de vardır. Şüphesiz bu noktada, “Hikmetli söz müminin yitiğidir. Nerede bulursa onu almaya daha layıktır” (Tirmizi, ilim 19) hadisinin dikkate alınması, halk arasında meşhur fakat kaynak değeri tartışmalı olan “Çin’de de olsa ilim talep ediniz” tarzındaki haberi tekrarlayıp durmaktan çok daha güzel olacaktır. Kaldı ki, mana itibariyle hikmet hadisi ondan daha şümullüdür.(s.64)
S.Kutub’a şu vecizeyi söyleten gerçek, eğitimin insanı insan yapmak karakteri olmalıdır: “Ben bilginin gücüne inanıyorum, kültürün gücüne inanıyorum ama eğitimin gücüne daha çok inanıyorum.”(s.70)
Abdullah b. Mes’ud’un “Kur’an kendisiyle amel edilmek için indirildi. (Yazık ki) insanlar onun (yalnız) tilavetini amel-ibadet edindiler” şeklindeki şekvası ve son dönemden M.Akif’in yakınması bu yüzden olmalıdır: “İbret olmaz bize, her gün okuruz ezber de/Yoksa bir maksat aranmaz mı bu ayetlerde.”(s.87)
Mevlidin durumu da Kur’an’dan pek farklı değildir. N.Fazıl’a şu vasiyeti yazdırmaya sevkeden acı tablo bu olmalıdır: “…Mevlid de istemem!... Onu, uhrevî rüşvet vasıtası yapanlara bırakınız! Sadece Kur’an… Beni de Allah ve Resul aşkının yanık bir örneği ve ardından birtakım sesler bırakmış dîvanesi olarak arada bir hatırlayınız!”(s.88)
Müslüman olan Hüseyin Rofe, İslam’ı neden kabul ettiğini şöyle anlatır: “Ekonomik olarak zenginle fakir arasındaki uçurumun yalnızca İslam ülkelerinde bir köprü ile birleştirildiğini gördüm.” Bu tesbit, Roger Garaudy’nin şu paragrafında ifadesini bulur: “Zekat, insanın keyfine bırakılmış sadaka değildir, müminlerin yani kendilerindeki bencilliği ve cimriliği yenmesini bilenlerin dayanışmasını gerçekleştiren bir tür kurumlaşmış, mecburi, derûnî bir adalettir.”(s.102)

Latifelerin kıymeti latif olmasıyla ölçülür. Aslı olmayan komik ve yalan sözlerle, vakarı yok eden yüz kızartıcı konuşmalarla veya müstehcen fıkralarla muhatapları dinlendirme veya eğlendirme düşüncesi, İslam ahlakıyla bağdaşamaz. Çünkü sınırı aşan ve aşırıya kaçan mizah anlayışı kahkaha ile çok gülmeyi beraberinde getirir. Çok gülmek ise insanın gönül dünyasını zayıflattığı gibi, vakarını da yok eder. Nitekim şu hadis, bu noktaya ışık tutan uyarılardan birisidir: “Topluluğu güldürmek için konuşup yalan söyleyen kimseye, yazıklar olsun(3 kere)”(Ebu Davud)
Sünnetin tasvip ettiği şakalaşmanın temelinde doğru ve tatlı konuşarak insanın ruh ve gönül dünyasını dinlendirme düşüncesi vardır. “Nükteli ve hikmetli söz ve davranışlarla ruhlarınızı dinlendirin. Zira bedenler yorulduğu ve zayıfladığı gibi ruhlar da yorulur” şeklinde Hz. Ali’ye nisbet edilen sözün vurgusu bu noktaya olmalıdır. Mizahın, hiçbir zaman asıl gaye değil, mubah ve meşru bir vasıta olarak görülmesi gerekir. A. Hamdi Tanpınar’ın şu tesbiti, bu noktaya işaret etmesi bakımından kayda değer nitelik taşır: “Mizah, meslek olmamak şartıyla güzeldir. Onu her şeyin yerine koyduğunuz zaman, kainat bir sırıtmadan ibaret kalır.” “Latîf olsa latîfe hoştur elbet/Velâkin hâriç olmaya edepten.”(s.174)
Hukemanın şu sözü meşhurdur: “İki şey vardır ki, onların nihayeti yoktur: Cemal ve beyân.” “Sanat, İslam’a davet açısından önemli bir rol oynamıştır. Üniversitede estetik profesörlüğü yaparken sanatı bir insandan ötekine en kısa yol olarak tanımlamıştım.”(R. Garaudy) “Süsün abartılması paranın çokluğundan ziyade zevkin azlığını gösterir. Sanata tasarruf yaraşır, israf değil… Servet sergisini ben kuyumcu dükkanlarında görmek isterim. Bir sanat anıtı bana darphaneyi hatırlatmamalı; bir mimari güzellik karşısında ben ancak güzelliğin şiirini düşünebilmeliyim” (C.Şahabettin)(s.192)
Şiirin kıymetini iki şey düşürür: Şiirden anlamayanların alkışı, şiirden anlayanların sükûtu.
(s.196)
“İslam garip başladı. Başladığı gibi yine garip olarak dönecektir. Öyleyse ne mutlu o gariplere” (Müslim, iman 232) Elmalılı (V/3713) şunları söylemektedir. “İslam'ın da gecesi gündüzü olacak, o da bu değişen dünyada bazen gecelerin sükûnet kucağında dinlenecek, bazen de gündüzlerin ışık saçan ikbalinde gözlerini açarak Hak Teâlâ'nın yüce huzurunda en yüksek hayatı yaşamak için uyanacaktır… İslam'ın istikbali gece değil, gündüzdür; sönük değil parlaktır. Ara sıra basan gece zulmetleri onu dinlendirip tekrar uyandırmak içindir. Bu mana bu hadis-i şerif ile beyan buyurulmuştur. Bu hadisteki ‘seyeûdu’ fiilini ekseri kimseler ‘seyesîru’ manasına nakıs fiil telakki ederek, İslam garip başladı, yine başladığı gibi garip olacak diye yalnız inzar suretinde anlamış, bundan ise hep yeis yayılmıştır. Halbuki Kâmus’ta geçtiği üzere ‘âde’ fiili ‘yubdiu ve yuîd’ fiillerinde olduğu gibi dönüp yeniden başlamak manasına da gelir.”(s.214)