Toplam yorum: 3.285.374
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

muftuihsan Tarafından Yapılan Yorumlar

04.12.2009

Resûl-i Ekrem'in şefaatine nail olma, cennet kapılarının hangisinden isterse ondan girme ve âlimler zümresinde yazılıp şehidler zümresinde hasredilme ümidi birçok âlimi kırk hadis kaleme almaya sevketmiş; kırk hadis yazma geleneği yerleştikten sonraki dönemlerde de sırf bu geleneği devam ettirmek, okuyanların duasını almak, sevap kazanmak veya bir hastalıktan kurtulmak için bu yönde eser verenler olmuştur. Bazı âlimler de, müslümanların bilmesinde fayda gördükleri konuları pratik buldukları bu yolla halka ulaştırmak düşüncesiyle kırk veya kırktan fazla rivayeti farklı metotlarla bir araya getirmişler, kimi itikad, âhiret, kimi fıkıh ve ahkâm, kimi zühd, ahlâk ve nefis terbiyesi, zikir ve dua, kimileri de Kur'an surelerinin ve ibadetlerin fazileti konularındaki kırk hadisleri derlemişlerdir. Kırk hadis türünü önemseyip çeşitli konularda ve değişik türde pek çok kırk hadis kaleme alan başka âlimler de vardır. Yine kutsî hadisler dışında, Allah'a övgü, Allah sevgisi, Resûlullah'a salavat getirme, Kur'an, iman ve İslâm, Allah'ı zikir, dua, Peygamber sevgisi, Peygamber'in şefaati, mucizeleri, ahlâkı, namaz, oruç, zekât, Medine'nin fazileti gibi konularda kırk adet kırk hadis meydana getirenler de olmuştur.(İA; 25/367)
Gelenekler; bir medeniyetin, bir kültürün soyunu sürdüren öz çocuklarıdır. Bir medeniyet onlar vesilesiyle hayatta kalmaya devam edebilir. Kırk hadis geleneği de İslam kültürünün, özellikle İslam ahlakının soyluluğunu sürdüren ilk göz ağrılarından biridir. Varlık meyvesinin iki yarısı olan nicelik ve nitelik bakımından; dinî-edebî ürünler arasında, diğerlerini geride bırakacak olgunluktadır. Kırk hadis derlemeleri, İslam inancını, ahlakını, bakış açısını, halka onların diliyle ulaştırmada önemli bir işlevi üstlenmiştir.
Bu derlemeler, dini bilgilerin, akademik ağırlık ile halk anlayışının sadeliği arasında bir yerde anlaşılıp yaşanmasında en büyük rolü oynamıştır. Peygamber ile insan arasında kırk aşamalık din eğitimi gibi de duran kırk hadis derlemeleri, bu aşama sonunda kişiyi belli bir bilgi seviyesine çıkarır. Kırk hadis şerhleri dinin yaygın eğitimini üstlenen en pratik olgulardan biridir.
Kırk Hadis derlemeleri de bağlılarını, Müslüman şahsiyet olma adına, bir yandan kendi içsel kuyusuna inme, bir yandan da zihinsel yükselişe çıkması için, kırk basamaklık bir düşünsel çileye davet eder. Her şey bir yana bu derlemeler, bağlılarına, bilgiye kolay ulaşma imkanı vermektedir. Nicelikten çok niteliğe önem veren bir dinde sayı geleneğinin -hadis ilminde- bu denli yer tutması, kırk sayısının nitelikli bir seviye için katedilmesi gereken bir nicelik tecrübesi olmasındandır. (Kırk Hadis Geleneği Üzerine, Ayşe Ş. Yurtseven,)

Bu noktadan hareketle Muhterem Ali Nar Bey, Müslümanın kimliğine tesir eden Kırk Hadisi ‘gönlü doyuran izah ve yorum’ ile verilmeye çalışılmıştır. Elimdeki eser 81 baskısı olması nedeniyle bir miktar tertip ve baskı noksanlıkları ile konu içi hadislerin mehazları konusunda eksiklikler sözkonusudur. Gördüm ki eserin yeni baskısı Elif Yayınları külliyatı arasında Hüviyet/Kimlik farkıyla yeniden yayınlanmıştır. Orada inşallah eksiklikler giderilmiştir. Fikir hayatımıza 50 yakın eser kazandıran ve bizleri aydınlatan kıymetli Ali Nar Beye teşekkür ediyorum.

Hz. Ali’ye atfedilen ve kitapta önemine binaen iki defa(s.21 ve 83) zikredilen şu beyit sorumluluk konusunda dile getirilmiş:
Baş olanlar övünmesin, ne gelirse başa gelir / Dizler yere değer amma, baş düşerse taşa gelir.
Yine bir beyit:
Demişlerdir gelenler bizden evvel / Kulak âşık olurmuş, gözden evvel (s.42)

Deylemî’den nakledilen şu hadis de günümüzü tarif etmesi açısından dikkate şayan:
Dünyada garipler dört türlüdür:
Zalimin ezberindeki Kur’an
Müslüman mahallesindeki olduğu halde içinde namaz kılınmayan mescit
Bir evde durup da okunmayan kitap
Kötü bir toplum içinde yaşayan salih insan. (s.122)

Yine Ahmet Davudoğlu Hocaefendi’ye atfedilen “Unu kepeğinden ayırmak gerek” sözüne ittiba ederek, son 40. bölümde verilen kısa hadisler içerisinde “Zaruretler yasakları mübah kılar” şeklinde verilmesi gerekirken, “Zaruretler yasakları meşru kılar” şeklinde verilen söz, Mecelle’nin 21. maddesi olup, belki fıkıhçılardan diyenler varsa da, hadis alimlerden bu söze hadis diyenler olmamıştır. Hayırlı okumalar diliyorum. Virdimizle bitirelim:
“Ya Rab! Bana Hakkı olduğu gibi göster ve uymayı nasip et. Bâtılı da olduğu gibi göster ve korunmayı nasip et!”
03.12.2009

Kitap bir nasihatnamedir. Yazarın nasihatleri dört başrol oyuncu etrafında birbirlerine yönelttikleri sorulara cevap şeklinde sunması ayrıca öğütleri bir sahne tablosu içerisinde takdim etmesi, kitabın bir az da olsa bir roman görüntüsü kazanmasına ve okuma kolaylığına vesile olmuştur. Bu kitap, eserin tıpatıp aktarılması değildir. Aslı olmamakla beraber Türkçemize kazandırılan, 1000 küsur sahifeden meydana gelen ve 6645 beyit olan ve mesnevî tarzında manzum olarak yazılan eseri, kitabı bize hazırlayan Yaşar Bey, tekrar edilen söz ve ifadeleri mümkün olduğu kadar aza indirerek, aslından birleştirme, özetleme ve konunun akışına göre düzenleme yaparak daha da önemlisi, düzgün cümlelerle nesir haline getirilerek okuyucuların ilgisine sunmuştur. Bu eserin diğerlerinden bir farkı da İslamiyet dışında Çin ve Hint dinlerinden kalıntılar arayanlara, cevap vermek amacıyla metin içinde konunun özüne uygun olarak ayet ve hadisler konulmuştur. Kitabı, yönetici ve aday olan herkese, İslam ile yoğrulmuş atalarımızın bağrından gelen bu eseri okumalarını tavsiye ederim.
Kitaptan özlü söz olarak okurken altını çizerek seçtiklerimi sunmak istiyorum:
Sözünü iyi yönet, başını kırdırmasın/Dilini iyi gözet dişini kırdırmasın.
Sözü kısa olanın ömrü uzun olur.(2)
Bilgi ile gökyüzüne bile yol bulunur.
Kötülük bir yangın gibidir, önüne geleni yakar.(6)
Bilgisizlik, gözleri görmeyen insanın hali gibidir.(7)
Bilgeler, şu dört şeyi ‘küçümseme!’ demişler: Yangın, düşman, hastalık ve bilgi.(9)
Bu yaşlı dünya, vefasız ve dönektir. Tavırları bir genç kız gibidir. Ancak dikkatli incelersen, cadı gibi olduğunu görürsün. Ara sıra genç kız gibi görünür, kendini sevdirir. Tutmaya kalkışırsan el vermez. Seveni sevmez. Sevenden geyik gibi kaçar. Kaçana sarılır, ayağına kapanır.(10)
İnsanın değeri, taşıdığı insan sevgisi ve yardım duygusu ile ölçülür.(11)
Gönül, sevdiğini kusurlarıyla sever.(18)
Akarsu, güzel söz ve mutluluk, yorulmadan, durup dinlenmeden bütün dünyayı dolaşırlar.
Yeryüzünde dolaşan insan pek çoktur. Değerli olan, doğru, dürüst ve güvenilir insandır. İnsan nadir değil, insanlık nadirdir.(36)
İyilik ana sütü ile girerse, ölüm yakalayana kadar iyilikten, doğruluktan ayrılmaz. Yaratılışla birlikte var olan iyi huyları, erdemleri ancak ölüm bozabilir. Ana karnında edinilen huylar, insanı ancak toprak altında terk eder.(37)
İyi işler, yokuş tırmanmak gibidir, zordur. Kötü işler iniş inmek gibidir, kolay elde edilir.
Kırmızı dil, ömür kısaltır. Esenlik istersen onu sıkı tut.(41)
Toprak için su ne ise, bilgilinin sözü de insanlar için odur. Toprağa su akıtılınca nimet fışkırır.
Bilginler suyu bol bir yere benzerler. Nereye kazma vurulursa oradan su çıkar. Bilgisiz insanın gönlü kumsal gibidir, nehir aksa dolmaz. Orada ot bile bitmez.
Soru erkek, cevap ise dişidir.
Yave(yalan, saçma) söz cahilin ağzından çıkar.(42)
Bedenin gıdası boğazdan, ruhun gıdası olan doğru söz kulaktan girer.
İnsanın yüzünü ağartan iki nesnesi vardır: Dil ve boğaz.(43)
İnsan dilsiz olursa öğrenebilir, fakat sağır olursa konuşulanlardan bir bilgi edinemez.
Dil söylemezse bilgi saklı kalır.
Hiç konuşmayan kişiye dilsiz, çok konuşana yanşak(geveze) başı derler.(44)
Her yokuşun bir inişi, her tepenin bir çukuru vardır.(49)
İnsan doğarken ölmek için doğar.(52)
Acele yapılan işler, acılı olur.(85)
Aslan köpeklere baş olursa, köpekler aslan olur. Köpek aslanlara baş olursa, aslanlar köpek gibi yaltak olur.
Sağ elinle kılıç sallarken sol elinle sadaka dağıt.89)
Temiz olmayan şeyleri su ile temizlerler, ya su kirliyse onu neyle temizlemeli?(91)
Ülkenin düzeninin temeli, bu temelin sağlamlığı iki esasa bağlıdır: Halkın hakkı olan yasalar, çalışanların hakkı olan ücret.(92)
Kılıç kımıldadığı sürece düşman kımıldamaz.
Kötü ile iyi birbirine yakışmaz/Doğru eğri ile güreş tutamaz.
Karanlık gece, aydınlık güne yaklaşmaz/Mavi su kızıl ateşe konuk olmaz.(97)
Yolunda giden işi bozan, olgunlaşan işi ham bırakan rüşvettir.(102)
Kamçı yarası kapanır, acısı geçer / Dil yarası yıllar sürer.(105)
Kırmızı dil kara başın düşmanıdır.(108)
Ülkeler kılıç ile alınır, kalem ile tutulur.
Kılıçtan kan damlarsa, memleket alır; kalemden mürekkep damlarsa altın gelir.(109)
Baş için en yararlı yol, boğazı gözetmektir. Hastalık insana boğazdan gelir. Tedavisi de boğazdan olur.(116)
Beylerin adı gibi dertleri de büyük olur.
Rahat ile zahmet bir arada barınamaz.(117)
Yararlı olan tutsak bile olsa tut oğuldan daha yakın
Yararsız, kendi oğlun bile olsa kendini ondan sakın.(120)
Yoksul haccı olan cumaları eda et.(129)
Adalete dayanan yasa göğün direğidir.(139)
Yola çıkan insan yol üzerine ev yapmaz. Göç eden insan da eşyasını evde bırakmaz(143)
Bütün dünya zevki şu üç şeydedir, her üçünün tadı da birbirine denktir: Yemek yemek, erkeği avutan kadın ve sağlıklı yaşamak. Bu üç şeyden en gerekli olanı da sonuncusudur.
Bu dünya insan için bir düşman, vücut(nefis) da ikinci bir düşmandır. Bu iki düşmanın ağı her tarafa yayılmıştır. Üçüncü düşman şeytandır. O ise bir din hırsızıdır. Allah bunların şerrinden korusun.(144)
Bu dünya malı acı bir su gibidir. Onu insan ne kadar içerse içsin bir türlü kanmaz. Hatta damağı bile nemlenmez.
İnsan kuru kumsala benzer, oraya derya aksa dolmak bilmez.(145)
Ey merhametli Rabbim, bana karşı bağışlayıcı ol. Eğer cezalandırırsan ben buna layığım. Bağışlarsan sen de buna layıksın Rabbim.(152)
Geleceğin, senin hizmetinin rehinidir. Geleceğini rehinden kurtarmak için karşılığında hizmet vermelisin.(170)
Misafirler giderlerken onlara hediyeler vererek memnun et, diş kirası öde.(189)
Dinlenenler aradıklarını bulamazlar.(194)
Din işleri ile dünya işleri birbirine karşıdır, birbirine yaklaşmaz. İkisinin birleşmesi imkansızdır. Biri yaklaşırsa diğeri kaçar. İkisini birlikte tutmak isteyen kimse şaşırır.(210)
Heva ve nefis ikisi de din hırsızıdır.(213)
Sadece para pul dağıtan değil, canını, emeğini halka feda eden de cömerttir.(230)
03.12.2009

Dünyada kesin şeylerin başında ölüm ve vergiler geldiği söylenir. Üçüncü sırada onları en yakından izleyen şey borcun kesinliğidir. İnsan olarak, bizler borçluyuz. Her ne kadar birçoğumuz için öyle olsa da, bu maddi bir borç değil, bize hayat veren yolculuğumuz boyunca yardım eden herkese olan manevi borcumuzdur. Beşikten mezara kadar bizi biz yapan, bağlı olduğumuz sayısız insana borçluyuz. Şükran borcu huzur verici olması nedeniyle diğer borçlardan farklıdır. Bu çeşit bir şükran güzel bir borçlanmadır. (s.7)
Şükran mutluluğun anahtarıdır. Ve mutluluğun kendisi de aradığımız şeydir. Şükran duygusu yutulması zor bir hap olabilir, bizi aşağılar. Bu yüzden yıllık prostat kontrolümüze gitmekten kaçtığımız gibi bundan da kaçınırız. Ama aynı zamanda iyi bir ilaçtır ve yan etkileri azdır. Seneca “Kim bir iyiliği şükranla alırsa borcunun ilk taksidini ödemiştir” der.
Mutluluk uzmanlarından gelen en sık sorulardan biri “Eğer zenginsek, neden mutlu değilizdir?”dir. Mutluluk araştırmaları mutluluğun satın alınamadığını göstermiştir. Gelişen kültürümüzün ortasında, insanların artık mutlu olmadığı görülüyor ve hatta bazıları mutsuzluk kataloğunun arttığını tartışıyor. (s.44) Tüketicilik iyilik bilmeyişi körüklemektedir. Reklamcılar maksatlı olarak kıyaslama ne nankörlük duygularımıza başvurup bizim sattıkları malı almadığımız takdirde hayatımızın eksik olacağını düşünmemizi isterler. Burada şok edici bir istatistik var: Yirmi bir yaşına kadar bir yetişkin tam bir milyon adet televizyon reklamı seyrediyor. İsteklerimiz, korkularımız üstüne oynayarak, bu reklamlar ihtiyaçlar uyandırıyor ve kim olduğumuz, neye sahip olduğumuzla ilgili nankörlük duygusu geliştiriyor. (s.45)
ŞÜKRAN NASIL ŞEKİLLENDİRİLİR? Dini ve manevi inancı olan insanlar için, şükran, her iyiliğin kaynağı Tanrı’yla bir bağ kurmaktadır: Yaratan’dan gelen hayat hediyesini fark eden bir ilişki. Birçok insan hayatın bir hediye olduğunu çok geç anlar.(s.95)
“Aldığın bereket için şükretmek bereketin devamı için en iyi sigortadır” Hz. Muhammed.
Namazın özü, Allah’tan isteme ya da dilekte bulunma değildir, bağışlayıp, esirgemesi ve merhameti için Allah’a sonsuz şükretme ve bağlılık göstermedir. Oruç da şükran duygusuna yol açtığı için emredilmiştir:“Allah’a tazim etmeniz ve şükretmeniz içindir” (91)
“Yükselelim ve minnettar olalım, eğer bugün çok şey öğrenmediysek bile en azından biraz öğrendik. Eğer biraz öğrenmediysek en azından hastalanmadık. Eğer hastalandıysak en azından ölmedik. Böylece hepimiz minnettar olalım” Buda. (s.93)
ZOR ZAMANLARDA ŞÜKRAN: Bolluk zamanlarında şükran kolayca, kendiliğinden, doğal olarak gelen bir tepkime gibi görünür. Ama bu otomatik şükran zorluk ve kayıp anında bizi terk eder. Acı çekme kolayca şükretmemizi engeller; aslında iyileşmeye giden yol, hayattan zevk alma yeteneğimizi kazanmak için girdiğimiz zor bir savaştır. (s.134)
Eyüp Tanrı tarafından denenir, sahip olduğu her şey yok olur. Eyüp’ün acı çekmesinin sonsuz bir etkileyiciliği vardır. Eyüp testi geçer. Eyüb’ün şükranının güzel bir hayatın yönlendirilmesi olmadığı bellidir.(s.136) Zor olan, işler istediğimiz gibi gitmediğinde ya da işler hiç iyi gitmediğinde, minnettar olmaktır. Bu anlamda Eyüb’ün hikayesi öğreticidir. Şükran hayatta daha yaygın ve her zaman hissedilen bir direnç vermektedir. Direnç, ‘zorluktan kurtulma ve zorluğa başarıyla uyum sağlama yeteneği’ anlamına gelmektedir. Çok sayıda araştırma, iyimserliğin, dayanıklılığın, mizah anlayışının, sosyal desteğin ve maneviyatın güçlü direnç faktörleri olduğunu göstermiştir. Son zamanlarda yapılan bir araştırma şükranın da bu listeye eklenmesini önermiştir. (s. 147)
ŞÜKRAN UYGULAMASI:
1.Şükran günlüğü tutun:
2.Kötüyü hatırlayın: Kötü şeyleri de hatırlamamız gerekir. Hayatın bir zamanlar ne kadar zor olduğunu ve ne kadar yol katettiğimizi hatırladığımızda, aklımızda net bir mukayese kurarız ve bu mukayese minnettarlık için verimli bir topraktır. Bir psikolojik araştırma, ‘Kötü iyiden daha güçlüdür’ gözlemsel gerçeğini oluşturdu.
3. Kendinize üç soru sorun: Naikan(içe bakma) meditasyon tekniği, üç soru ile düşünün.
a.-dan ne aldım? b.-a ne verdim? c.Ne gibi felaketlere ve zorluklara neden oldum?
4. Şükran duaları öğrenin: Anketler, insanların başka herhangi bir eylem yapmaktan daha çok dua ettiklerini ortaya çıkarmıştır. Dua, manevi hayatın tam merkezindedir. Dua hem ‘dinin özü ve ruhu’ hem de ‘içtenliğin en kendiliğinden ve kişisel ifadesi’ görülür.
5. Duyularınıza yönelin: Şükran kaynağının bir başka çok bahsedilen öğesi, duyulardır. Şükran gözüyle bakıldığında vücut mucizevî bir yapıdan daha ötededir. Vücut, bağışlayan Tanrı’nın karşılıksız verilen bir hediyesidir. Bazı vücut organları eskisi kadar iyi çalışmasa da, eğer nefes alabiliyorsanız, o zaman şükretmek için bir neden vardır.
6. Görsel hatırlatıcıları kullanın. Minnettar olma önündeki iki temel engeli hatırlayın. Unutkanlık ve düşünceli farkındalık yoksunluğu. Böylece kendimize hatırlatmamız ve farkında olmamız gerek. En iyi görsel hatırlatıcılar belki de diğer insanlardır. Minnettar olmayı hatırlatan sorumluluk sahibi eşleri olan insanlar vardır.
7. Şükredeceğinize yemin edin. Tanrı’ya edilen yemin, sade bir insana edilenden, daha büyük bir ağırlık taşır. Tanrı’ya yemin ettiğimizde, aslında sözümüzü tutacak enerjiyi toplamamıza yardım edecek Tanrı’yı güçlü bir müttefik olarak yanımıza alırız.
8. Dilinize dikkat edin. Hayatımızdaki olayları ve sonunda hayatı tanımlama biçimi, hayatı nasıl algıladığımızı ve yorumladığımızı gösteren bir penceredir. Kullandığımız dil dünya hakkında nasıl düşündüğümüzü etkiler.
9. Hareketi yaşa. Araştırmacılar, gülmenin mutluluk hissi uyandırdığını bulmuşlardır. “Teşekkür ederim” demek, şükran mektubu yazmaktır.
10. Meseleye dışarıdan bak.
Olumlu ve şükreden bir insanın hayatında meydana gelen güzel değişiklikleri anlatan bir kitap. Her tercüme kitabın ortak sıkıntıları yok sayılırsa faydalı bir kitap.
16.11.2009

Son elçi Hz. Muhammed, kendisine inananlara bu dünyadan ayrılırken iki miras bırakmıştır: “Size iki şey bırakıyorum. Onlara sımsıkı sarıldığınız sürece doğrudan ayrılmamış olursunuz; Allah’ın kitabı ve benim sünnetim”. Kur’an ve sünnet, son elçinin Rabbimizden aldığı mesajın nihai ürünleridir. Bunlar kıyamete kadar da son ilahi mesajın ‘güvenli limanları’ olacaklardır. Kur’an Allah’ın sözü ve Hz. Muhammed’in gönderilmesine vesile olan vahiydir. Sünnetse vahyin kontrolünde Hz. Muhammed’in hayatında tecessüm eden İslami yaşam modelinin adıdır.
Birinci bölümde, sünneti anlamaya yardımcı olacak bazı temel kavramlar izah edilmiş, sünnet kavramını açıklığa kavuşturmak üzere öncelikle Hz. Muhammed’in arkadaşlarıyla birlikte yaşadığı ideal hayat modelinin(sünnetin) sonraki Müslümanlar tarafından bilgi ve eğitim faaliyetine dönüştürülmesi süreci incelenmiş, bu sürecin sonunda ortaya çıkan temel İslam ilimleri ya da diğer adıyla ‘naklî ilimler’in sünnet kavramıyla ilişkisi konusu teşkil etmiştir.
Sünneti, Araplar “geçmişte belirli bir kişi veya grup tarafından başlatılmış ve daha sonra topluma mal olmuş, bağlayıcılık niteliği olan övgüye layık kurallar” anlamında kullanmaktaydılar. Nitekim İbrahim Peygamber’le başlayan sünnet olma geleneği buna bir örnektir. Bununla birlikte İslam cahiliye adını verdiği kendisinden önceki toplumda mevcut kötü ve olumsuz kültürden kendisini farklılaştıran bir bilinç oluşturmuştur. Hz. Peygamber’in öğrettiği ve kendi yaşamında uyguladığı vahiy merkezli hayat ‘modeli’, yeni oluşan Müslüman toplum için bir dönüm noktası, bir milat teşkil eder. Sünnet kelimesi bu açıdan İslam’la beraber bir anlam kazanmıştır. Farklı kullanımları olmakla beraber, sünnetin Hz. Peygamber’e nispetle kullanılması standart hale gelmiştir: Sünnetü’n-nebi. (s.16)
İkinci bölümde ise, sünnetin tesbiti ve anlaşılması yönünde Müslüman alimlerin ve ilim geleneklerinin özellikle hadis fıkıh alimlerinin katkıları ele alınmış, usûl-i sünnet(sünnet bilgilerine ulaşmanın ve onları anlamanın yöntemi) konusu işlenmiştir. Bu bölümde Hz. Peygamber’in hayat pratiğinin İslamî bilgi kaynağına dönüşüm süreci ele alınmıştır. İki mesele üzerinde durulmuştur: Birincisi nebevî otorite, yani Peygamberimizin uygulamalarının dinî değer ve bağlayıcılığına ilişkindir. İkincisi nebevî otoriteyi taşıyan haberlerin sağlıklı ve güvenilir bir yolla aktarılmasına ilişkindir.
‘Sünnetler: Dini esasların etrafına örülen koruma duvarları’ başlığı altına işlenen üçüncü bölümde, Hz. Peygamber’in İslam’ın temel kurallarının özümsenmesi ve daha iyi yaşanması için ortaya koyduğu, dinin tamamlayıcı ve olgunlaştırıcı boyutlarını ihtiva eden nebevî sünnetlerle ilgili teorik bir çerçeve çizmeyi ve ardından da bunu sünnetler üzerine uygulamayı amaçlamıştır. Daha dar bir çerçevede ele alına sünnet terimi, kesin bağlayıcı bir kural, dinî bir norm koymayıp bir tavsiye ve daha az bağlayıcı nitelikte bir modeldir. Bu bölümde ele alınan sünnetler, öz-İslam’ın etrafına büyük oranda Hz. Peygamber’in İslam pratiği ile örülen ikinci bir koruyucu ve tamamlayıcı dinî kurallar alanıdır. Hz. Muhammed (sav), öz-İslam’ı hayatına aktarırken sadece bu öz-İslam’a ait kuraları yerine getirmekle kalmammış, aynı zamanda bu kuralların önüne ve arkasına, etrafına, kısaca içine ve dışına dinî ritüeli, ibadet uygulamasını ve herhangi bir sosyal kuralı olgunlaştıracak ilavelerde bulunmuştur. (s.84) Bu bölümde işlenen anlamıyla sünnetler, İslam’ın ana esaslarını ve temel amaçlarını pratikte daha kolay ve daha mükemmel bir şekilde gerçekleştirmek için Peygamberimiz tarafından öğretilen davranış ve uygulamalardır. Ana esaslar, Müslüman bireye tercih hakkı bırakmazken, sünnetler alanı daha esnek ve şartları gözeten bir niteliğe sahiptir. (s.116)
‘Sünnetin Çağdaş Boyutu’ adını taşıyan dördüncü ve son bölümde ise, Hz. Muhammed’in yaşam modelinin her zaman ve mekana anlam katan çağlar üstü, evrensel yönüne eğilmektedir. Bu bölümde bir yandan çağdaş etik değerler bağlamında bir sünnet seçkisi yapılmaya çalışılmış, diğer yandan da Hz. Muhammed’in hadislerinin sağlıklı bir biçimde anlaşılabilmesi için gerekli bazı gözlemlerde bulunulmuştur. (s. 9-10)
Bu bölümde, Hz. Peygamber’in sünnetinin günümüzde sağlıklı ve tutarlı bir biçimde nasıl anlaşılabileceği üzerinde durulmuştur. Sünnet, Hz. Peygamber’in Yüce Allah’ın Kur’an vahyiyle dile getirdiği İslam hakikatini hayatına uygulamış olmasına dayanır. Hz. Peygamber’in hayatı bir uygulama ise, bu uygulamanın vahiy karakterinin anlaşılması yönde Müslümanların tarih boyunca ortaya koydukları çaba da İslam’ın geleneksel mirasını teşkil eder. Bu miras, bir yandan geriye dönük olarak bizi Hz. Peygamber’e bağlayan bir köprü vazifesi görürken, diğer yandan da ileriye dönük bir mesaj içerir. (s.119)
Bugün kitap, gazete, dergi, televizyon, internet vs. yoluyla bilgiye ulaşmanın kolaylaştığı görülmektedir. Bu durum, bir yandan insanların çok daha özgür ve kolay bir biçimde bilgi edinmelerini sağlarken diğer yandan bilgi kirlenmesi(dezenformasyon) adı verilen bir olguya neden olmuştur. Din de bu bilgi kirlenmesinden nasibini almıştır. Hatta halkımızın dine olan ilgisi, reyting odaklı çalışan basın-yayın kuruluşlarını dinî program ve yazılara daha sık yer vermeye ittiğinden, zaman zaman uzmanlık ölçüsü aranmadan yapılan programlar, din gibi son derece hassas bir alanda bilgi kirlenmesini daha da ileri boyutlara taşıyabilmektedir. Sağlıklı dinî bilgi, doğru doktorluk bilgisi kadar hayatîdir. Bu benzetme dilimize ‘Yarım hoca dinden, yarım doktor candan eder’ yerleşmiştir. (s.120)
Özellikle okuyuculara ‘Hz. Peygamber’in sünnetinde kadın’ başlığını taşıyan bölümü(s.140-149) de okumalarını tavsiye ederek bitirmek istiyorum. Kitabın sünnet konusunda ilgili kişilere eski bilgilerini tazeleyerek yeni açılımlar yapacağını bu nedenle okunması gereken bir kitap olduğunu belirtir ve Kıymetli Murteza Bedir Bey’e teşekkür ederek sözlerime son veriyorum.
09.11.2009

Estetik, güzellik ve güzelliğin unsurları, ölçüleri ve şartlarından, güzellik duygusundan bahseden bilim veya felsefe dalı. (İA, 11/440) Yani ilmü’l-cemâl ve güzellik bilimi.
Eserle ilgili şunlar söylenebilir: Kıymetli Turan Koç Bey’in Din Felsefesi ile hemhal olması ayrıca ‘Estetik’in bir felsefe dalı olması kitapta ağırlıklı olarak kendini hissettirmiştir. Acaba kitabın adı ‘İslam Estetiğinin Felsefesi’ olsa idi daha mı yerinde olurdu. Bunu şunun için söylüyorum. Her ne kadar oradan bakınca öyle değilse de buradan bakınca öyle hissediliyor. Çünkü her kitabın hitap ettiği bir okuyucusu vardır. Ama asıl hedef daha fazla okuyucuya ulaşmak olunca biraz daha sade ve okuyucuyu tutan, yakalayan, zihnî yürüyüşünü ruhî açılışlarla buluşturan ayinlerin(s.168) çokça olduğu bir tablo oluşturulması daha yerinde olurdu. Bir de yan başlıkların azlığı konunun uzun olmasına ve okuyucuyu yorgun düşmesine neden oluyor. Bu kadar açılımdan sonra kitabın hakkını vermek lazım, hakikaten latif, istifadeli bir kitap olmuş. Tüm emeği geçenlerin ellerinize sağlık.
Çalışma, uzunca bir girişten sonra İslam Estetiğinin ilkeleri olarak, tevhid, ihsan ve Kur’an konusunu almış ki gerek bu bölümde ve gerekse ihsanın tezahürleri bölümünde ihsan açılımı çok yerinde olmuş. Yine bu tezahürler içinde hüsn-i hat ve tezhip, mimari ve tezyinat, şiir, musiki ve ayrı bir başlık altında resin konusu doyurucu bilgilerle okuyucuya sunulmuş.
Konu ile ilgili göze çarpan ve altı çizilen bilgiler şöyle toparlanabilir:
İslam kültüründe sanat hayatın bütün yönlerini kapsar. İçinde yaşadığımız evden geçimimizi sağladığımız çarşılara, yemek yediğimiz kaplardan kitap ciltlerine kadar bu sanatın girmediği alan yoktur. (s.31) Kısaca sanat dinin çok önemli bir dilidir. Sanatsız kalan bir din çok önemli bir ifade imkanından mahrum kalmış olur. (s.33) Batı sanatı ağırlıklı olarak insanı merkeze alıp ona dayandığı halde, İslam sanatı merkeze ilâhî mahiyeti yerleştirir. Bu sanat insanın çeşitli durum, çelişki ve çatışmalarını sergilemeye hemen hemen hiç önem vermez. Onun ilk ve son tutkusu ilâhî olandır. İslam sanatının en başta gelen özelliği sürekli ilâhî hazretle yüz yüze olduğunun bilincinde olmasıdır. Onun varlığının ve asaletinin kaynağı da budur. (s.37) Denilebilir ki İslam sanatına güç ve hız veren şey, bu, Allah’ın her yerde hâzır ve nâzır olduğu şeklindeki derin idrak olmuştur.(s.45) İslam sanatı, ilâhî güzelliği insanlara, güzelliği bu dünyadan kopararak hatırlatır. İslam sanatı Allah’ın güzelliğini, dünyayı başlı başına güzel kılmadan temsil etmeye çalışır; Allah’ın cemalinin ayet ve işaretlerini, insanlara, bunların sadece birer işaret olduğunu hatırlatacak şekilde sergilemeye gayret eder. (s.48) İslam’ın güzellik anlayışı kendisinde değer koyucu bir yün barındırır. Daha açık bir ifadeyle, bir şeye güzel demek onu övmekle aynı kapıya çıkar. Dilimizde yaygın olarak kullanılan, ‘Güzel Allahım…’ ibaresi veya Yunus Emre’nin, ‘Adı güzel, kendi güzel Muhammed’ dizesi bunun açık bir ifadesi olarak görülebilir. (s.70)
Kur’an’ın cennet tasvirleri de bedîî zevk ve tecrübe açısından başlı başına ele alınacak boyutlardadır. Bu tasvirler, âdeta şimdi orada yaşıyormuşuz izlenimi veren bir duygu yükü ile takdim edilir. Kur’an’ın bu anlatımları tam bir estetik ziyafet örneğidir: “Onlar için altın tepsiler ve kadehler dolaştırılır. Canlarının istediği ve gözlerinin hoşlandığı her şey oradadır. Siz orada ebedî olarak kalacaksınız.” (Zuhruf, 43/71) Hele hele içinden ırmaklar akan bir bahçe olarak cennetin bizzat kendisi başlı başına estetik değer olan şeylerdir. (s.90)
Müslüman sanatçı, tabiattaki hiçbir şeyin Allah’ı temsil ya da sembolize edemeyeceği anlayışını mütemadiyen korumuştur. (s.47) Müslüman sanatçı, Allah karşısında bir muhalefet unsuru olabileceği endişesini doğurabilecek her türlü bireysel vurgu ve kibirden olabildiğince uzak durur. (s.195) İslam eserlerini yapan sanatçılar, bugün anlaşıldığı anlamda sadece sanat yapan kişiler değil, aynı zamanda bir düşünür, bir ahlakçı ve bir yol göstericiydiler. (s.26) İlimle güzelliği buluşturan geleneksel İslam dünyasında zanaatkar, sanatçı ve hatta ilim adamı arasında bir fark yoktur. İslam her şeyde mükemmeli, yani güzel olanı yapmayı gaye edinmiştir. (s.198) İslâm estetiğinde sanatkâr güzelliği yaratan değil keşfedendir. Sanatkârın Allah'ın yarattıklarına benzer şeyler ortaya koyduğu vehmine kapılıp yaratma heyecanı duyması hoş görülmemiştir. İslâm estetiğinde başından beri "yaratma" problemi yoktur; sanat zaten var olan bir niteliği, güzelliği araştırmak, ifade etmektir. Bütün varlık Allah'ın boyasıyla boyanmıştır: "Allah'tan daha güzel kim boyayabilir?” (Bakara, 2/138). Gerçek güzellik nesnenin değişen niteliklerinde değil değişmeyen özündedir. (İA, 22/147)

Hüsn-i Hat ve Tezhip konusunda Hz. Ali’nin şu sözü de ilginçtir: “Yazının güzelliği, elin dili ve düşüncenin zarafetidir.” (s.139) Türk hattatlar elinde bu sanat harikulade güzellikte eserler ortaya koymuştur. “Kur’an Mekke’de indi, Kahire’de okundu, İstanbul’da yazıldı” sözü Türkler’in bu alandaki maharetlerini özlü bir biçimde dile getiren ifadesidir. (s.140)
Mehmed Âkif’in diri ve dinamik bir kul anlayışını dile getiren şu beytini zikrederek son verelim (s.122):
Âlemde ziya olmasa halk etmelisin halk!
Ey elleri böğründe yatan şaşkın adam, kalk!