Onaylı Yorumlar

Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
29 Aralık 2025
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Acıya Şikayetsiz Katlanmak
"Bir Aşk Masalı", aşkın, tutkunun ve hayal kırıklığının iç içe geçtiği, derinlikli bir anlatım sunan etkileyici bir eser. Bir masal gibi başlayan ancak içinde gerçekliği, insan ruhunun en derin ve karmaşık yönlerini barındıran bir hikaye ile etkiliyor. Yazar, hem dilindeki zarafetle hem de karakterlerin içsel yolculuklarına dair detaylı betimlemeleriyle hem düşünmeye hem de duygusal anlamda derinden etkilenmeye itiyor.

Kitabın baş karakterleri, bir yanda saf bir aşk arayışı içinde olan, diğer yanda ise bu duygunun büyüsüne kapılıp, kendilerini kaybetmeye başlayan insanlardır. "Bir Aşk Masalı", aşkın büyüsünü ve bu büyüye kapılmanın zamanla neler getirebileceğini anlatırken, okura yalnızca romantik bir hikaye sunmuyor. Aksine, gerçek bir aşkın, bazen bir masal kadar güzel ve büyüleyici, bazen de tam tersi kadar karmaşık ve zorlu olduğunu vurguluyor.

Kitabın kurgusu oldukça derin ve düşündürücü. Bir yanda arzu, diğer yanda kalp kırıklıkları ve yalnızlıklar… Aşk, her iki duygunun arasında bir köprü kurarken, karakterler de bu köprü üzerinde çeşitli sınavlarla yüzleşiyorlar. Karakterlerin iç dünyalarını keşfetmek, onlarla birlikte büyümek ve zaman zaman duygusal olarak zorluklar yaşamak, kitabın sunduğu en büyük keyiflerden biri olduğunu göreceksiniz.

Herkesin içinde bir parçası olan aşkı keşfetmek için mükemmel bir yolculuğa hazır mısın??? Keyifle okumanızı düşündüğüm muhteşem romanı kesinlikle tavsiye ediyorum...
Yanıtla
2
0
Destekliyorum  1
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Aralık 2025
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hindistan'da Türk Reformu: Din-i İlahi
On altıncı asır dünya tarihinde kolaylıkla Türk asrı olarak nitelendirilebilir. Zira batıdan doğuya dünyanın kalbi denilebilecek geniş bir sahada Türk devletleri hakimiyet kurarlar. En batıda Osmanlı Devleti saadet asırlarını yaşarken daha doğusunda Şah İsmail Türk Devleti İran’dan Türkistan’a doğru yayılır. En doğuda ise Babürler isimli Türk devleti Hindistan’ı kendisine mesken tutar. Üstelik Babürler kültür ve medeniyette çığır açan hamleler yapar. Hatta Babürlerin bu hamleleri dünya mirasının en kıymetli eserlerinden biri olarak sayılabilecek Taç Mahal ile günümüzden bile kolaylıkla gözlemlenebilir.

Fakat Babür Devleti dünya tarihindeki bu müstesna yerlerine rağmen Türk okuru ve akademisinin ilgisine mazhardır denilemez. Bu eksikliği gözden kaçırmayan H. Hilal Şahin Babürlere özellikle de en parlak dönemleri olan Ekber Şah dönemine dair “Hindistan’da Türk Rönesansı Ekber Şah ve Din-i İlahi’si” isimli kıymetli bir çalışmaya imza atarak alanda önemli bir eksikliği giderme çabasıyla hareket eder. Zira yazarın da ön söz kısmında vurguladığı gibi bu çalışma Türkiye’de ilk olma iddiasını taşır.

Kitap okunduğunda insanın aklına hemen bu döneme kadar Hindistan’a Türk araştırmacıların neden mesafeli olduğu fikri gelir. Zira bugün nüfus ve coğrafya olarak neredeyse dünyanın beşte birini kaplayan bir sahadaki Türk etkisinin üzerinde neden yeterince durulmadığı düşündürücüdür. Üstelik bunun çeşitli handikapları da yok değildir. Çünkü bölgeyi araştıran yabancı araştırmacıların yoğunluğu hakim anlatının da değişmesine sebep olur. Örneğin birçok Batılı kaynakta özbeöz Türk olan Babürler Moğol olarak isimlendirilir. Bilim sahasında Türk araştırmacılarının hakimiyet kuramamasına bağlı olarak Babürler üzerinde kalem oynatan bilim insanlarının kendi bildiklerince davranmalarının önü açılır. Oysaki Babür soyunun Türk Hakanı Timur ile akrabalığı kesin bir gerçek olup bu bilgiye ters biçimde isimlendirmeler yapmak yersizdir. Türk araştırmacısının bölgeye ilgisini yeterince vermemesinin sıkıntılarını müellif de yaşar. Misal bölge ile ilgili kaynaklarının çoğunun Türkçe olmaması araştırmacının çalışmasını zorlaştırır.

Eserde atıfta bulunulan kaynaklara dikkat edildiğinde yazarın çok büyük bir işin üstesinden geldiği gayet iyi anlaşılır. Zira farklı dil ve kültür sahasında kaleme alınmış bugün Türkçeye çevrilmemiş birçok kaynağa eserde başvurulur. Kaynak kullanımıyla beraber müellif olaylara bütüncül bir çerçeveden bakar. Her ne kadar eserin merkezi Babür Devleti’nin zirvesi Ekber Şah dönemiyse de Babürlere hatta Hindistan’a geniş açıdan bakmanın önemli olduğu yazarın metodolojisinden kolayca anlaşılır. Bu açıdan yazar beş bölümden oluşan eserinin ilk bölümünde ilk çağlardan Türk hakimiyeti dönemine kadar bölgeyi (Hindistan’ı) siyasi ve sosyo-kültürel olarak inceler.

Sonrasında ise Hindistan’da Türk asırlarına geçilir. Hindistan’da Türklerin hakimiyetinin Babürlerle başladığını düşünenleri yanıltacak şekilde bölgede Türklerin ilk görülmeleri Kuşanların Hindistan’da zuhur ettiği döneme (MS 1. yüzyıla) kadar götürülür. Bu bir gerçeği daha ortaya çıkarır ki Kuşanlar, Ak Hunlar, Gazneliler, Gurlar, Delhi Sultanlığı, Kalaçlar, Tuğluklar, Seyyidler, Ludiler son olarak Timurlar derken aslında Hindistan’ın Türk devletleri için kadim bir coğrafya olduğu ortaya çıkar. Eserin ikinci bölümündeki bu anlatım ile Türk devlet sözlüğünün güzel bir cüzü de okura sunulur.

Üçüncü bölümde ise; Ekber Şah’ın meşhur dedesi Babür Şah ve ondan geri kalmayan babası Hümayun Şah’ın dönemleri ele alınır. Bir devletin doğuşuna şahit olunan bu bölüm sayesinde Ekber Şah’ın nasıl bir dünyaya gözlerini açtığı daha belirgin kılınır. Aslında Hindistan kültür medeniyetinde Türk tohumunun filizlendiği bu dönemde Türk medeniyetinin dallanıp budaklanmasında devlet adamının rolü daha iyi anlaşılır. Zira Babür Şah’ın eli kalem ve kılıç tutmasını iyi bilir. Türk devlet geleneğinde bilge kelimesinin altını layıkla dolduran Babür Devleti’nin kurucusunu anlamak dolaylı olarak torunu Ekber Şah’ı anlamak olacağından bu bölümde bani üzerinde durulması müspettir.

Dördüncü bölümde ise; esas konu olan Ekber Şah dönemine geçilir. Dönemin tüm yönleriyle derinlemesine ele alınması, satırlar arasında birçok bilginin zuhur etmesini sağlar. Ekber Şah döneminin siyasi, sosyal, idari, kültürel tahlili sayesinde Ekber Şah’ın dini devriminden önceki mevcut tablo daha iyi anlaşılır. Ayrıca bu bölüm sayesinde Hint toplumunu ve Hintlilere ait kadim kültürel ritüelleri de tanımak mümkündür. Hint kültürünün kadim geleneklerinin Ekber Şah reformlarının hedefine alınmasının hikayesi de ilgi çekicidir. Misal dul kalan eşin kocasıyla beraber öldürülmesi uygulaması olan Sathi geleneğinin Ekber Şah tarafından kaldırılması kadim gelenekselliğin akılla sınanması anlamına gelir ki bahsedilen çağ için bir devrimdir.

Eserin son bölümü olan beşinci bölümde ise; Ekber Şah’ın görülmemiş dini reformu mercek altına alınır. Entelektüel birikimini yönetim mekanizmasında uygulamak isteyen Ekber Şah Hindistan gibi dil, din ve kültür yönünden zengin bir coğrafyayı tek din altında uzlaştırmaya çalışır. Yeni icat ettiği Din-i İlahi ile ilgili bütün bilgiler bu kısımda verilir. İşin açıkçası Din-i İlahi’den çok bu sıra dışı fikrin oluştuğu zemin daha çok ilgi çeker. Bu dini reformu oluşturan zihin üzerine yapılan farklı tasavvurlar ise dini sorgulamaların ulaşabileceği yeri gösterir. Kadim Hint medeniyetini dönüştürmekle başlayıp dini yapıyı reformist hamlelerle pragmatik değer sisteminin raylarına oturtarak dünya medeniyetine şekil verme düşüncesi akıllara ziyan bir hedeftir. Bu açıdan düşünülürse eserin Din-i İlahi’yi içeren kısmı başlı başına bir kitap olarak telakki edilebilir. Hatta eserin ismine her ne kadar da bir nevi yeniden doğma anlamına gelen Rönesans kelimesi layık görülse de aslında Hindistan’da yapılan bir Türk Reformudur. Zira aynı yüzyılda Avrupa’da Hristiyanlığa verilen şekillendirmeler reform olarak isimlendirilmektedir. Türk reformunu Avrupa’dan ayıran ise şartlar gereği akim kalmasıdır.

Eserin birinci el kaynakların, Oryantalistlerin ilk çalışmalarının ve günümüz bilim insanlarının araştırmalarının senteziyle ve örnek bir kaynak kullanımıyla tecessüm ettiği aşikardır. Bir nebze de olsa Hint coğrafyası üzerine çalışacakların Türkçe kaynak ihtiyacının eserle giderildiği de söylenebilir. Ek olarak eser Türk araştırmacıların kadim Hint coğrafyasına yönlenmelerini sağlayacak güdüleyici içeriğe sahiptir. Bu motivasyondan ilham alarak, bölge üzerinde ne kadar çok çalışılırsa bölgedeki Türk izi o kadar çok belirgin olacaktır. İlk aşamada bu hedefin gerçekleştirilmesi bile önemlidir.

Yazarın duru ve açık anlatımının yalnızca Türk akademik camiasını değil, sıradan meraklı Türk okurunu da Hindistan coğrafyasına yönlendireceğini düşünmek olasıdır. Eserde anlatılan olayların, savaşların, siyasi manevraların, sosyal hayata dair nadir bulunan anekdotların yeni bir okuma macerasını tetikleyeceği savunulabilir. Batı’da bu alanda araştırma enstitülerinin kurulduğunu, birinci el kaynakların hızla tercüme edildiği düşünülürse en azından okuma ödevini yerine getirme konusunda üstümüze düşenin yapılması beklenti dahilindedir. Taç Mahal’e bir turist gözüyle değil, onu vücuda getiren neslin bir ferdi olarak bakmak isteniyorsa en azından Hilal Şahin’in yaptığı yapılmalıdır. Dünya üzerindeki her coğrafyada Türk izlerinin silinmek istediği malumdur. Ama Hindistan’daki Türk izleri silinmeyecek, silinmeye kıyılamayacak kadar güçlüdür. Bu gücün bilincine Türk okurunun varabilmesi dileğiyle…


Yanıtla
5
0
Destekliyorum  5
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Aralık 2025
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir toplumun inkirazı!
Irina Paperno'nun bu kitabını okuduğumda, yazarın 19. yüzyıl Rusya'sında intihar olgusuna dair çok katmanlı ve derinlikli bir analiz sunduğunu düşündüm. Paperno, intiharı yalnızca psikolojik veya ahlaki bir mesele olarak değil, toplumsal dönüşüm, felsefi tartışmalar ve kültürel temsillerle iç içe geçmiş bir "kurum" olarak ele alıyor. Bu yaklaşım, konuya taze ve güçlü bir perspektif getiriyor.

Kitapta beni en çok etkileyen, intiharın Rus entelektüel hayatında bir "anlam arayışına" dönüşmesiydi. Paperno, Dostoyevski, Tolstoy gibi yazarların eserlerinin yanı sıra, gazete haberleri, mahkeme kayıtları, tıbbi raporlar ve intihar notları gibi sıradan insanların izlerini taşıyan belgeleri de kullanarak, intiharın nasıl kamusal bir dil ve tartışma nesnesi haline geldiğini gösteriyor. Özellikle 1860'lar sonrası Rusya'sında, hızlı modernleşme, geleneksel değerlerin sarsılması ve nihilist akımlarla birlikte, intiharın bireyin özerkliğinin radikal bir ifadesi ya da anlamsız bir dünyaya tepki olarak yorumlandığını vurguluyor.

Paperno'nun "kültürel bir kurum" tanımı çok yerinde. İntihar, dönemin Rusya'sında sadece bir "sosyal sorun" değil, aynı zamanda felsefi (özgür irade vs. determinizm), dini (ruhun ölümsüzlüğü) ve siyasi (birey-toplum çatışması) mücadelelerin sembolik bir sahnesi olmuş. Yazar, istatistiklerin ötesine geçip, bu eylemin toplumsal zihniyette nasıl kodlandığını ve edebiyatın bu kodu nasıl şekillendirdiğini inceliyor.

Eleştirel olarak söylemek gerekirse, kitap bazen akademik ağırlığı nedeniyle genel okuyucuya ağır gelebilir. Ancak, Paperno'nun disiplinlerarası yaklaşımı (edebiyat eleştirisi, kültür tarihi, sosyoloji) ve detaylı örneklemesi, dönemi anlamak isteyenler için paha biçilmez bir kaynak sunuyor.

Sonuç olarak, bu kitap sadece Rusya'nın 19. yüzyıl ruh halini değil, modernleşme sancıları çeken her toplumda intiharın nasıl bir "anlam yüklü eylem" haline gelebileceğini anlamak açısından da çok değerli. Dostoyevski'nin karakterlerindeki varoluşsal bunalımların, aslında gazete sayfalarındaki intihar haberleriyle nasıl yankılandığını görmek, edebiyatın toplumsal gerçeklikle olan güçlü bağını bir kez daha hatırlatıyor. Paperno, intiharı, bir çağın tanıklığı ve kendini yorumlama biçimi olarak okuyarak unutulmaz bir çalışmaya imza atmış.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
25 Aralık 2025
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Topluma Ayna Tutmak
Yazarın "söyleme bilmesinler" romanını okuduktan sonra bu romanını da okumaya karar verdim. Her zaman kullandığı sade dil ve betimlemeler bu romanda da yerini almış. Ayrıca roman karakterleri hayatın içinden oldukça gerçekçi. Bizden birilerini romanlarda okumak her zaman hoşuma gitmiştir. O yüzden bu romanı da keyifle okudum. Dilinin sade olması nedeniyle kitap oldukça kolay okunuyor, akıp gidiyor adeta. Bunu yazarken kitabın basit olduğunu söylediğim anlaşılmasın. Yazar olay örgüsünü gayet güzel kurmuş ve karakterlerin özellikleri onları daha gerçekçi olarak görmemizi sağlıyor. Yaşlılık, yaşlanma halinin getirdikleri, ebeveynlik, çocukluk, toplumun yaşlı insanlara bakışı gibi pek çok konu romanda işlenmiş. Ayrıca roman karakterlerinin özellikleri toplumsal tepkilere ve davranışlara ayna tutuyor adeta.

Yazarın diğer romanlarını da okumanızı tavsiye ederim. Hatta imkanınız olursa yazar tarafından açılan kelime müzesini de ziyaret ederseniz çok güzel vakit geçireceğinizi garanti edebilirim.
Yanıtla
10
3
Destekliyorum  19
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
24 Aralık 2025
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Yas Anlatısı Olarak Bahçıvan ve Ölüm
Georgi Gospodinov büyük bir yazar. Onun ikinci romanı Hüznün Fiziği'ni okuduğunuzda bunu çok iyi anlıyorsunuz. Bulgar olmasından dolayı kültürel ve tarihi yakınlık da söz konusu. Bahçıvan ve Ölüm kitabında yazar, yaşamının son yıllarını bahçesiyle geçiren babasının hastalığını, vefat sürecini ve sonrasını anlatıyor. Elbette bunu yaparken hem kendini sağaltma amacı güdüyor hem de ölüm, yaşam, anılar, ebeveynin yaşlanması, hastalık, çocukluk gibi konular hakkında düşüncelerini bizlerle paylaşıyor. Acıyı ilk elden yaşamış, usul usul akan bir dil var. Metnin yapısı fragmanter ve diyaloglar, iç monologlar italikle verilmiş. Kitabın sonlarında yazar, bu eserin türünü kendisinin belirlediğini, ağıt-roman, anı-roman gibi ifadelerle açıklanabileceğini belirtiyor. Kitabın arka kapağındaki sözde de anı-roman ifadesi geçirilmiş. Bana kalırsa bu eser muhteşem bir anlatı. Fakat herhangi bir kurmaca içermediğinden dolayı roman türüne dahil edemeyiz. Gospodinov, babası, ailesi ve kendiyle ilgili anılarını son derece duygulu bir dille harika şekilde anlatmış. Böylesi bir metne roman dediğimizde ona haksızlık ederiz. Çünkü metin bir yas anlatısı olarak kendini var etmiş. Son olarak yas süreci ve babaya dair okuduğum en güzel kitaplardan birisi diyebilirim.
Yanıtla
13
3
Destekliyorum  23
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
23 Aralık 2025
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Çin'in alternatif tarihi!
Bu kitap, Çin'in modernleşme sürecinde bilimsel bilginin aktarımını, çeviri faaliyetleri merkezinde ele alarak, Batı merkezli bilim tarihi anlatılarını sorgulayan önemli bir çalışma. Kalkan, Çin’in 1644-1911 arası dönemini inceleyerek, ülkenin bilimsel birikiminin yalnızca Batı'dan aktarılan bilgilerle şekillenmediğini, aksine kendine özgü bir alımlama, uyarlama ve sentez süreci olduğunu ortaya koyuyor. Budist metin çevirilerinden Cizvit misyonerlerin katkılarına, ardından sistematik Batılı bilimsel metin tercümelerine uzanan tarihsel kesit, Çin’in dış bilgiyle diyaloğunun ne kadar köklü ve çok katmanlı olduğunu gösteriyor. Eser, bu yönüyle, bilginin tek yönlü bir "transfer" değil, kültürel ve tarihsel bağlamda yeniden yorumlandığı bir "çeviri süreci" olduğunu vurguluyor.

Yazar, özellikle Batı’yı merkeze alan Türkiye'deki bilim ve çeviri tarihi araştırmalarına karşı, Doğu’ya odaklanan alternatif bir perspektif sunuyor. Çin’in kendini “göğün altındaki tek ulus” olarak gördüğü geleneksel dünya görüşünün, zamanla nasıl dışa açılan ve dönüşen bir bilim anlayışına evrildiğini anlatması kitabı çarpıcı kılıyor. Bu çalışma, yalnızca Çin özelinde değil, Batı-dışı toplumların modernleşme deneyimlerini anlamak için de çevirinin bir “köprü” değil, “yeniden inşa aracı” olduğunu gösteriyor. Okuyucuyu, küresel bilim tarihine daha kapsayıcı ve eleştirel bakmaya davet ediyor.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
22 Aralık 2025
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tarihsel Bağlamında Roma Sanatı
Naçizane yorumuma geçmeden evvel, her zamanki alışkanlığımı bozmayarak (uzun bir aradan sonra!), kaleme alacağım değerlendirme hakkında kısa bir ön bilgilendirmeyi kıymetli okuyucularla paylaşmayı bir borç bilirim. Öncelikle şunu açıkça ifade etmeliyim ki, Roma sanatı ve ikonografisi üzerine uzmanlaşmış bir sanat tarihçisi yahut arkeolog değilim; dolayısıyla aşağıda okuyacağınız satırlar, akademik bir incelemeden ziyade, bu alana ilgi duyan meraklı bir okurun okumasının ürünü olarak görülmelidir. Bununla birlikte, kitabın içeriğine dair mümkün mertebe ayrıntıya girmekten ve okuyucunun okuma serüvenini olumsuz etkileyecek yönlendirmelerden kaçınmaya çalışacağımı da özellikle belirtmek isterim.

Gelelim Paul Zanker’e ve Roma sanatına!

Roma sanatı denildiğinde çoğu zaman akla gelen ilk imgeler; heykeller, imparator portreleri, zafer takları ve idealize edilmiş bedenler olur. Ancak Zanker’in çalışması, bu yüzeysel algının çok ötesine geçerek, Roma sanatını yalnızca estetik bir üretim alanı olarak değil, son derece bilinçli bir siyasal ve ideolojik iletişim aracı olarak da ele almaktadır. Kitap, özellikle Augustus dönemi merkezli olmak üzere, Roma toplumunun değer dünyasının, iktidar anlayışının ve kolektif kimliğinin sanat yoluyla nasıl inşa edildiğini son derece berrak bir biçimde ortaya koymaktadır.

Zanker’in en güçlü yönlerinden biri, sanat eserlerini tek tek betimlemek yerine, onları üretildikleri tarihsel bağlam içine yerleştirmesidir. Heykeller, kabartmalar, mimari düzenlemeler ve kamusal mekânlar; imparatorluk ideolojisinin sessiz ama son derece etkili bir dili olarak karşımıza çıkar. Bu noktada yazar, modern propaganda kavramını anakronik bir biçimde kullanmaktan kaçınarak, Roma dünyasının kendi kavramsal çerçevesi içinde son derece ikna edici bir çözümleme sunmaktadır. Özellikle “ideal yurttaş”, “barış”, “düzen” ve “Roma erdemleri” gibi kavramların sanatsal temsilleri, kitabın omurgasını oluşturmaktadır.

Metnin dili, akademik bir eserden beklenebileceği üzere yoğun olmakla birlikte, gereksiz bir kapalılığa da düşmemektedir. Temel kavramlara aşina olmayan okuyucular için zaman zaman zorlayıcı olabilecek pasajlar mevcut olsa da, Zanker’in açıklayıcı üslubu ve görsel malzemeyle kurduğu güçlü ilişki, bu zorluğu büyük ölçüde telafi etmektedir. Bu sebeple kitabın, Roma tarihiyle yahut klasik sanatla ilk kez temas eden okuyucular için doğrudan bir “giriş kitabı” olmaktan ziyade, temel bir arka plan bilgisi edinildikten sonra okunmasının daha verimli olacağını belirtmekte fayda vardır.

Öte yandan, kitabın yalnızca sanat tarihçilerine değil; Roma tarihi, siyaset düşüncesi ve kültürel tarih ile ilgilenen geniş bir okur kitlesine de hitap ettiğini özellikle vurgulamak gerekir. Zanker, sanat eserlerini “suskun nesneler” olmaktan çıkarıp, Roma toplumunun zihniyet dünyasını anlamamıza imkân veren tarihsel belgeler hâline getirmeyi başarmaktadır. Bu yönüyle eser, okuyucuya yalnızca Roma sanatını değil, Roma’yı anlamanın da güçlü bir anahtarını sunmaktadır. Son dönemde, nümizmatik buluntular, resimsel temsiller ve gündelik kullanım nesneleri üzerinden tarih anlatımı hem giderek yaygınlaşmakta hem de tarihsel yorum açısından son derece anlamlı bir yaklaşım sunmaktadır.

Sonuç olarak, Paul Zanker’in Roma sanatı üzerine kaleme aldığı bu çalışma; sabırla okunduğunda ve metinle diyalog kurulduğunda, okuyucusunu fazlasıyla ödüllendiren nitelikli bir eser olarak karşımıza çıkmaktadır. Roma dünyasının görsel diliyle ilgilenen, sanat ile iktidar arasındaki ilişkiyi sorgulamak isteyen yahut klasik çağın ideolojik yapılarını daha derinlemesine kavramayı amaçlayan herkes için son derece yol gösterici bir okuma olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Öte yandan, bir giriş kitabı olarak da değerlendirilebilecek bu eser, okuyucuyu ilerleyen okumalar için teşvik edici bir işlev görmektedir. Runik Kitap’a ve Kitapyurdu’na, bizi uygun, güncel ve içerik açısından dolu kitaplarla buluşturdukları için teşekkürlerimi iletmek isterim.

Herkese bol kitaplı sağlıklı günler dilerim!
Yanıtla
2
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Aralık 2025
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kuvvetsiz Bir Güç
İnsanları etkileme kavramını otorite veya güç kullanımından ziyade, derin bir insan anlayışına ve içsel bilgeliğe dayanan bir sanat olarak ele alıyor. Jocelyn Davis, Doğu'nun kadim bilgelerinin öğretilerini (Konfüçyüs, Buda, Gandhi, Mevlana gibi) modern uzmanlarla harmanlayarak, gerçek etkinin nasıl "kuvvetsiz bir güç" olduğunu gösteriyor.

Kitap, "etkileme" kavramını manipülasyon veya ikna teknikleri olarak gören batılı bakış açısına karşı, Doğu'nun daha holistik ve insan merkezli yaklaşımını getiriyor. Özellikle "liderlik" kavramını, hiyerarşik bir pozisyondan ziyade bir "hizmet" ve "örnek olma" rolüne indirgiyor. Okura, gücünü dışarıda aramak yerine, kendi değerlerini, dinleme becerisini ve başkalarına saygı duymayı içselleştirerek gerçek bir etki yaratabileceğini hatırlatıyor.

"İnsanları Etkileme Sanatı", günümüzün hızlı ve rekabetçi dünyasında, insan ilişkilerinde daha derin, daha anlamlı ve sürdürülebilir bir yol arayanlar için değerli bir rehber. Sadece iş dünyasında değil, günlük yaşamda da daha bilge, daha sakin ve daha etkili bir birey olmanın kapılarını aralıyor. Okurunu kısa vadeli "kazanmaya" değil, uzun vadeli "saygınlık ve güven inşasına" davet ediyor.

İyi okumalar.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum  2
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Aralık 2025
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yalnızlık Ekseninde Dertleşme
Yalnızlık- kalabalıkta yalnızlık ekseninde dertleşme içeren bir roman/ öykü diyebiliriz bu kitaba.
Meltem çocukluğundan beri yalnız kalmış, okumuş, evlenip boşanmış, şehirli, kurumsal, kalabalıklar içinde yalnız bir kadın.
Selime teyze çocukları olan ama pek görüşmeyen, erken döneminde kabalık, eşinin vefatı üzerine yalnız kalmış, kalabalıktan uzaklaşmış, nihayetinde tüm ilişkilerini koparıp köye yerleşen 70 yaşında bir kadın.
Kitabın ana teması neredeyse hiç kimseye bir şey anlatmayan, yalnızlığını ve hissettiklerini kendisinden başka kimseyle paylaşmayan iki kadının bir araya gelmesi, bir gün geçirmeleri, bir diyalog gibi değil ama içsel anlatımları ile ifadesi diyebiliriz.
Şehirleşme, aile kavramı, sevgi, sevgisizlik, yalnızlık, kimsesizlik gibi temel kavramlar etrafında, çoğu zaman duygusal, karakterlerin karşısındakini ve kendisini anlamaya çalışması ile ortaya çıkan bir içsel yolculuk bütünü. Hafif bir aile bireyleri ilişkisi eleştirisi, empati kırıntıları, duygusallık ve ağır olmayan bir dram. Çok tarzım değil ama duygu yoğunluğu sevenlerin kitabı beğeneceğini tahmin edebiliyorum.

Genel değerlendirme olarak bakarsam:
- akıcı bir dili var.
- kitap yeteri derinlik içermiyor.
- birkaç saatte bitirilebilecek al tüket tarzında bir kitap
- konu çok standart. İyi işlendiğini düşünmüyorum, biraz daha derinlikle daha üst seviyelerde bir eser ortaya çıkabilirdi. Mevcut haliyle doyuruculuktan uzak buldum.
- ne yazık ki, kitap bana yer yer fazla internet kitabı gibi – edebiyat eseri olmaktan uzak – yer yer de çocuk kitabı gibi hissettirdi.

Özetle, fazla beklentiye girmeden zaman geçirmek için okunabilir bir kitap olduğunu düşünüyorum.
Yanıtla
18
3
Destekliyorum  13
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Aralık 2025
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Özgürlüğü Sevgiyle Beklemek
Zülfü Livaneli bu kitabıyla sevginin zorluklarla nasıl güçlendiğini ve güçlendiğinde zorlukların üstesinden gelmeye nasıl yardımcı olduğunu ortaya koyuyor. Küçük bir kız çocuğunun büyük sevgisi korkunun, haksızlığın, kötülüğün duvarında müthiş bir gedik açıyor. Kitapta kahramanlarımızın yaşadığı acılar, ülkemizde ne yazık ki sadece “Selim ile Leyla”nın yazgısı değil. İsimler, ayrıntılar değişse de haksızlıklarla savrulan, acı çeken çok yürek var. Elli yıl önce de vardı bugün de var. Bu nedenle romanı okurken geçmişle şimdiyi çığlık çığlığa duyup kederleniyorsunuz. Yaşanmışlığın verdiği etkileyicilik kitabın gücünü arttırıyor. Mektuplar zaman zaman tempoyu düşürse de o şartlarda kahramanların iç dünyasına ve yaşananlara ışık tutmanın farklı bir yolu mümkün görünmüyor. Kitapta aileye ve evlat sevgisinin hayata bağlayan gücüne yapılan vurgu çok samimi ve doğal. İnsanlarını, gençlerini, değerlerini harcayan bir ülkenin siyah beyaz fotoğrafı Zülfü Livaneli’nin kalemiyle aydınlığın ve renklerin sevgiyle, özgürlükle, iyilikle ve dostlukla harmanlandığı bir tabloya dönüşüyor.
Yanıtla
10
9
Destekliyorum  9
Bildir