Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
28 Şubat 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Falih Rıfkı'nın Gözünden Çankaya
Gazeteci, yazar ve milletvekili olarak tanıdığımız Falih Rıfkı Atay’ı çağdaşlarından ön plana çıkaran yönü, yaşadığı devirde söz sahibi olan insanlara oldukça yakın olmasıdır. Bunlardan biri, şüphesiz Cemal Paşa’dır. Zeytindağı adlı eserinde bunu baştan sona görürüz. Atatürk’e olan yakınlığıysa Cemal Paşa’dan daha ötedir. Osmanlı’nın son devrinde görev alması, yeni bir devletin kuruluşunda bizzat kurucusunun yanında aktif konumda olması, geçiş dönemini yaşamış o nesil arasında kendisini ve eserlerini görmezden gelinmeyecek bir noktaya getirmektedir.

Çankaya, Atatürk’ün doğumundan ölümüne geçen yılları, önemli ayrıntılarla bizzat Atatürk’ün izniyle kaleme aldığı bir kitap olarak benzerleri arasında ilk sıralarda gösterilir. Atay’ın Atatürk çizgisindeki sarsılmaz inancı, düşünce yapısı ve doğrudan şahitlikleri nedeniyle döneme dair yazılan ve çizilen tüm eserlerde Çankaya’ya bakmadan, atıf yapılmadan kalem oynatmanın pek mümkün olmadığı, bilinen bir gerçektir.

Özellikle 1946 sonrasında, Atatürk devrini yaşamış bazılarının, yaşanmışlıkları bir sömürü aracına çevirme arayışı, kimsenin duymadığı fısıldaşmaları belge diye ortaya koyma denemeleri Atay’ı rahatsız etmiş görünmektedir. “Elli altmış sularında mısın, uydur uydur anlat! Geçmiş dediğimiz şey de buna döndü. Bazı övünmeleri işittikçe ve bazı hatıraları okudukça içimi bir şüphe basıyor:
- Acaba ben bu devrin içinde mi idim yoksa otuz yıl süren bir rüya hâli mi geçirdim?” Eser, belli ki yaşanan böylesi şaşkınlıklardan dolayı kaleme alınmış. “Bu hatıralar, gördüklerim ve işittiklerimdir. Gördüklerimin hepsi benden. İşittiklerimin çoğu Atatürk’ün ağzından!” Yazar, yaşadığı o otuz yıllık geçmişe doğru ne zaman başını çevirse o tepeyi, bir türlü gözünden kaybedemediği için (…) hatıralarını o tepenin hükmü veya etkisi altından kurtaramadığı için kitabın adına Çankaya demiş.

Hatıraları yazarken takındığı üslubu da yine satır aralarında dile getiriyor: “Herkes gibi Atatürk’ün insanlığı iştahlardan, hırslardan, heyecanlardan, gurur ve öfkelerden, zaaf ve kuvvetlerden, iç varlığın düzlerinden, iniş ve çıkışlardan yoğrulmuştur. Eseri bu insanlığın derinliklerinden gelme, kaynaklarından yoğrulmuştur. Atatürk’ü ayıklayarak değil, bir tabiat parçası gibi, toplu ve tam ele almalıdır.” (s. 13)

Atay’ın Çankaya’sı, Atatürk’ün hayatını, dönemin gelişmeleriyle beraber doğumundan ölümüne kronolojik bir sırayla anlatıyor. Selanik mahallelerinde geçen çocukluğundan, askeriyeye girmesine, meşrutiyetin ilanından İttihat ve Terakki yapılanmasına, ilk dünya savaşına girişimize ve daha nice bilindik genel konulara yer veriliyor. Atatürk’ün üvey kardeşleri, Atay’ın Balkan Savaşları’ndan hemen sonraya rastlayan Atatürk’le ilk karşılaşması, Atatürk’ün aşkları, Bulgaristan günleri, Çanakkale Savaşı’ndan sonra baskısı durdurulan Harp Mecmuası’ndan Atatürk’ün fotoğrafının kaldırılması, Filistin’in savunmasız bırakılması, Almanya gezisinde Sultan Vahdettin’den talepleri, işgal dönemi kargaşası, direniş, düzenli ordu, zafer ve yeni düzen (…) konularında satır aralarında değinilen ve pek bilinmeyen tespitler kitabın arşiv değerini arttırıyor. Zaten altı yüz sayfaya yaklaşan bu hacimli kitabı, satır aralarındaki detaylar kıymetlendiriyor ve sıradan bir tarih kitabı olmaktan çıkarıyor. Buna verilebilecek örneklerden birkaçını aktaralım:

“Kadın anlayışında pek Garplı olduğu söylenemez. Hatta hanımların tırnaklarını boyamasını bile istemezdi. Son derece kıskançtı. Denebilir ki harem eğiliminde idi. Bu onun hissi, mizacı ve alışkanlığıdır. Kafasına göre kadın, hür ve erkekle eşit olmalı idi. Batı medeniyeti dünyasının kadını ile Türk kadını bütün aşağılık duygularından kurtarılmalı idi. Medenî Kanun’la Türk kadınına Garp kadınının bütün haklarını veren Atatürk, kendi münasebetlerinde, bırakınız ecnebi erkekle evlenen Türk kadınını, ecnebi kadınla evlenen Türk erkeğine bile tahammül etmezdi. Devrimlerin büyük ve eşsiz kahramanı, kendi koyduğu kanunun sonuçları ile karşılaşmak lâzım gelince: ‘Bize göre değil ha çocuklar...’ derdi.” (s. 408)

“Sabit olmuştur ki, Mustafa Kemal, şapka ve Latin harfleri devrimlerini başarabilecek kadar kuvvetli bir idare kurmuş, fakat bir şehir plânını tatbik edebilecek kuvvette bir idare kuramamıştı.” (s. 425)

“Atatürk diktatör mü idi? Rejimine bakarsanız evet. Fakat ne mizacı, ne de ideali bakımından diktatörlük inançlısı değildi. Millî kurtuluş için şart saydığı inkılâplarının hürriyet içinde yaşayabileceğine güvenseydi, demokratik savaşçılığın zevklerini feda etmeyeceğine şüphe yoktu.” (s. 513)

“Henüz denize girmiyordu. Biraz yüzmeği sonradan öğrendi. Bir gün sormuştum:
- Paşam Selânik'te doğup büyüdünüz. Hiç denize girmez miydiniz?
- Aman çocuğum, o zaman soyunup denize girmek ne demek, nasıl bakarlardı insana... demişti.” (s. 555)

Eser, başlangıcında, 1881-1918 arasını üç bölümde ele alıyor. Sırasıyla “Çökme”, “Liderliğe Doğru”, “Gerilla Devri”, “Ordu Devri”, “Yeni Devir”, “Kemalizm”, “Atatürk’ün Son Yılları”, “Anı ve Fıkralar” kitabın diğer başlıklarını oluşturuyor.

İyi okumalar!
Yanıtla
5
1
Destekliyorum  2
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
27 Şubat 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
"Ra"nın Gözü
"Tanrıların ve Firavunların Dili" adlı kitap, Nurihan Fattah tarafından kaleme alınmış ve Antik Mısır hiyerogliflerinin gizemli dünyasını derinlemesine keşfeden bir eserdir. Yazar, hiyerogliflerin sadece bir yazı sistemi olarak algılanmaması gerektiğini ileri sürerek, bu eski yazıların aynı zamanda firavunların ve tanrıların dilini temsil ettiğini savunmaktadır.

Fattah'ın kitabında, Antik Mısır hiyerogliflerinin ötesinde bir anlam taşıdığına dair iddialarını destekleyen bir dizi argüman bulunmaktadır. Yazar, hiyerogliflerin sadece bilgi aktarmak için kullanılan semboller olmadığını, aynı zamanda bir iletişim aracı olarak firavunlar ve tanrılar arasında kullanıldığını öne sürmektedir. Bu bağlamda, hiyerogliflerin sadece yazılı bir dil olmanın ötesinde, aynı zamanda görsel bir ifade biçimi olduğunu vurgulamaktadır. Kitap, okuyuculara Antik Mısır'ın kültürünü, inanç sistemini ve günlük yaşamını anlamak için hiyerogliflerin nasıl kullanıldığını göstererek, bu yazı sistemini çözmenin ötesinde bir anlam dünyası barındırdığını açıklamaya çalışır. Fattah, hiyerogliflerin sadece tarih öncesi bir yazı sistemini değil, aynı zamanda medeniyetin taşıyıcısı olarak Antik Mısır'ın mistik ve dini yönlerini ifade etmede önemli bir rol oynadığını iddia eder.

Ayrıca, kitapta Antik Mısır hiyerogliflerinin nasıl evrildiği, farklı dönemlerde nasıl kullanıldığı ve zamanla nasıl değiştiği gibi konulara da odaklanılmıştır. Yazar, okuyucuları bu eski yazı sistemini anlama ve çözme konusunda kılavuzlarken, hiyerogliflerin sadece dilbilgisel bir yapı olmanın ötesinde, bir kültürün ifadesi ve bir medeniyetin anlatım aracı olduğunu vurgular.

Bu bağlamda, "Tanrıların ve Firavunların Dili" adlı bu kitap, Antik Mısır hiyerogliflerinin sadece bir yazı sisteminden ibaret olmadığını, aynı zamanda bir dil, kültür ve inanç sistemi taşıdığını savunarak, okuyuculara bu gizemli dünyanın kapılarını aralamaya çalışmaktadır.

Kitabın bölümlerine bakacak olursak; beş bölümden oluştuğunu söyleyebiliriz.

1. Bölüm: Dil Teorisi

Bu bölümde Nurihan Fattah, dilin evrimi ve farklı diller arasındaki ilişkiler hakkında genel bir çerçeve çiziyor. Dilbilimdeki güncel teorilere ve araştırmalara değinerek, hiyerogliflerin sadece bir yazı sistemi olmadığını, aynı zamanda bir dil ve kültürün taşıyıcısı olduğunu gösteriyor.

Fattah, dilin sadece kelimelerden ve gramer kurallarından oluşmadığını, aynı zamanda düşünme, algılama ve anlam oluşturma biçimimizi de etkilediğini savunuyor. Hiyeroglifleri bu bağlamda inceleyerek, Antik Mısırlıların dünyayı nasıl algıladıkları ve anlamlandırdıkları hakkında ipuçları veriyor.

2. Bölüm: Phaistos Diskinin Çözümü

Phaistos Diski, Girit adasında bulunan ve üzerinde bilinmeyen bir yazıyla yazılmış bir kil disktir. Fattah, bu bölümde diskin üzerindeki yazıyı çözmeye yönelik kendi teorisini sunuyor. Hiyeroglifler ve diğer eski yazı sistemleriyle karşılaştırmalar yaparak, diskin üzerindeki sembollerin anlamlarını ve dilbilgisi kurallarını çözmeye çalışıyor.

Fattah'ın Phaistos Diski çözümü, dilbilim ve tarih alanlarında tartışmalara yol açmış olsa da bu gizemli esere dair yeni bakış açıları sunması bakımından önemlidir.

3. Bölüm: Grit ve Atlantid

Fattah, bu bölümde Grit ve Atlantid efsanelerini hiyeroglifler ve diğer eski metinlerle ilişkilendiriyor. Bu efsanelerin gerçek tarihi olaylara dayanıyor olabileceğini savunarak, hiyerogliflerin çözümünün bu olayların aydınlatılmasına yardımcı olabileceğini öne sürüyor.

Fattah'ın iddiaları, arkeoloji ve tarih alanlarında tartışmalı olsa da, bu efsanelerin kökenleri ve anlamları hakkında yeni bakış açıları sunması bakımından önemlidir.

4. Bölüm: Avrupa’nın Üstatları- Romalılar

Fattah, bu bölümde Roma İmparatorluğu'nun hiyeroglifleri nasıl kullandığını ve bu yazı sisteminin Romalıların dil ve kültürüne nasıl etki ettiğini inceliyor. Romalıların hiyeroglifleri sadece bir yazı sistemi olarak değil, aynı zamanda bir sanat biçimi olarak da benimsediklerini gösteriyor.

Fattah'ın araştırmaları, hiyerogliflerin sadece Antik Mısır'a ait bir yazı sistemi olmadığını, aynı zamanda Avrupa'nın kültürel ve entelektüel gelişiminde de rol oynadığını gösteriyor.

5. Bölüm: Eski ve Esrarengiz Mısır

Fattah, bu bölümde Antik Mısır'ın dil, kültür ve inanç sistemini hiyeroglifler ışığında inceliyor. Hiyerogliflerin sadece günlük yaşamda değil, aynı zamanda dini törenlerde ve ritüellerde de önemli bir rol oynadığını gösteriyor.

Fattah'ın araştırmaları, hiyerogliflerin sadece bir yazı sistemi olmadığını, aynı zamanda Antik Mısırlıların dünya görüşünü ve inançlarını anlamak için de önemli bir anahtar olduğunu gösteriyor.

Genel Değerlendirme:

Nurihan Fattah'ın Tanrıların ve Firavunların Dili kitabı, hiyerogliflerin sadece bir yazı sistemi olmadığını, aynı zamanda bir dil, kültür ve inanç sistemi taşıdığını savunarak, okuyuculara bu gizemli dünyanın kapılarını aralamaya çalışmaktadır. Kitap, dilbilim, tarih, arkeoloji ve din gibi farklı disiplinlerden yararlanarak, hiyerogliflerin çözümü ve anlamlandırılması konusunda önemli bilgiler sunmaktadır.

Fattah'ın araştırmaları ve yorumları, bazı alanlarda tartışmalı olsa da hiyeroglifler ve Antik Mısır hakkında yeni bakış açıları sunması bakımından önemlidir. Kitap, hiyeroglifler ve Antik Mısır'a ilgi duyan herkes için keyifli ve bilgilendirici bir kaynak olacaktır.

Kitabın Önemi:

Tanrıların ve Firavunların Dili, hiyeroglifler hakkında Türkçe yazılmış en kapsamlı kitaplardan biridir. Yazar, hiyerogliflerin sadece bir yazı sistemi olmadığını, aynı zamanda Antik Mısır kültürünün ve inancının önemli bir parçası olduğunu gösteriyor.

Kitaptan Çıkarılan Dersler:

Hiyeroglifler sadece bir yazı sistemi değil, aynı zamanda firavunların ve tanrıların dilidir.

Hiyeroglifler sadece sesleri değil, aynı zamanda kavramları ve fikirleri de temsil eder.

Hiyeroglifler günlük yaşamda ve dini törenlerde önemli bir rol oynamıştır.

Kitabı Tavsiye Etme Sebebim:

"Nurihan Fattah'ın 'Tanrıların ve Firavunların Dili' isimli eseri, Ural-Altay eteklerinin Türkler'in ata yurdu olduğu konusunu sorgulayan bir bakış açısı sunar. Yazar, bu konunun önceden de şüpheli olduğunu ancak daha da şüpheli hale geldiğini belirtir. Kitap, Ural-Altayların Türkler'in ata yurdu olduğunu kabul etmekle birlikte, bu durumun belirli bir tarihten itibaren geçerli olduğunu savunur.

Yazar, Tanrı'nın yeryüzünü yarattığından beri Türklerin bu bölgeye yerleştirilip yerleştirilmediğini sorgular ve Batılıların kendilerini üstün kabul eden atalarının neden farklı coğrafyalarda dolaştığını ve Türklerin neden Ural-Altay bölgesine sıkıştırıldığını eleştirir. Batılıların atalarının dünyanın dört bir yanında bulunabileceğini savunurken, Türklerin atalarının sadece belirli bir bölgeyle sınırlı tutulmasını sorgular.

Kitap, Asya'da bulunan Issık Göl ile Strabon'un Anadolu'da bahsettiği İssikos Gölü arasındaki benzerliği ve bu adın nereden geldiğini sorgular. Yazar, bu benzerliğin tesadüf mü yoksa bilinçli olarak yapılan bir tarihi çarpıtmanın sonucu mu olduğunu merak eder.

Nurihan Fattah'ın "Tanrıların ve Firavunların Dili" adlı kitabı, Türklerin tarihi kökenleri hakkında sorgulayıcı bir bakış açısı sunarken, tarihi ve coğrafi bağlantıları irdeleyerek okuyucuları düşünmeye teşvik eder."

Tanrıların ve Firavunların Dili, hiyeroglifler hakkında bilgi edinmek isteyenler için mükemmel bir kaynak. Yazar, karmaşık bir konuyu açık ve anlaşılır bir şekilde ele almaktadır. Kitap, hiyerogliflerin gizemli dünyasını keşfetmek isteyen okuyucular için keyifli bir okuma deneyimi sunuyor.

Yanıtla
6
0
Destekliyorum  4
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Şubat 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
HER ŞEYİ OYUNLAŞTIR
Dünyanın bütün çocukları harika oyuncak bebeklere, arabalara sahip olmayabilirler ama yine de oyun oynamaktan vazgeçmezler. Eşsiz bir hayal gücüne sahiptirler. Öyleyse malzemeden çok yaratıcılık ve oyun ruhu gerekli. Harekete geçirici bir hamle gerekli. Arık, bu hamleyi yine bir öğretmenle yapıyor. ‘Benim Zürafam Uçabilir’ kitabındaki Moni’nin hikayesi burada da devam ediyor. Yazar, çocukları bir oyun çantası ile harekete geçiriyor. Yine bir sınıf ortamı. Öğretmenin öğrenciyi harekete geçirici ve meraklandırıcı yönü işleniyor.

Öğretmen bir gün sınıfa elinde mavi bir çantayla giriyor. Ve bir oyun başlatıyor. Çantadan çıkan şeyler oyunun konusu olacak. Ama çantadan ne çıkabilir? İşte buna çocuklar karar verecek. Bu sefer Mert Arık, oyun kurmayı, kurallarını belirlemeyi ve gerektiğinde değiştirebilmeyi öğretiyor.

Ekip çalışması çocukların gelişimi açısından önemlidir. Çocukların akranlarının yanında geçirdiği vaktin kıymeti var. Belki yetişkinler onların enerjisine yetişemeyebilir. Ama akranları öyle değil. Birlikte sınıfta, sokakta, evde her şeyi oyunlaştırabildikleri arkadaşları çok etkilidir. Bu sebeple çocukların birlikte oyun üretme becerilerini geliştiren böyle kitaplar sadece minikler için değil ebeveynler ve öğretmenler için de kullanışlı oluyor.

Yorumumu bitirmeden hikâye içerisinde araya serpiştirilmiş oyun örnekleri olduğunu belirtmeliyim. Sizler de evlerinizde çocuklarınızla bu oyunları oynayabilirsiniz. Ayrıca kitap, 2. ve 3. sınıf seviyesi için uygundur.

Son olarak Moni, sizlere tüm dünya çocuklarının katılabileceği Hayal Olimpiyatları Davetiyesi gönderiyor. Katılmayı unutmayın.

Herkese keyifli okumalar.
Yanıtla
21
3
Destekliyorum  6
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
23 Şubat 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
DOĞU VE BATI EKSENİNDE TEFEKKÜRE DAVET
Yazarın düşünmeyi felsefe ve tarih üzerinden mükemmel yorumlaması dikkat çekiyor. Düşünceye yönelik tarihte isimleri geçen ayrım yapmadan yer vermesi ve muazzam şekilde harmanlaması diğer yandan konuya yabancı okurun dahi anlayabileceği şekilde ifadeler kullanması, yazarı, bu yönüyle de başarılı kıldığını söyleyebiliriz.

“Düşünmek ve Hikmet” merkezli çalışmada antik Yunanlardan örnekler sunularak o döneme dair bulgulara yer verilmesi, eseri mühim kılan noktalardan biri haline getirdiğini söyleyebiliriz.

Son iki yüz yıldır sorulamayan sorulara dikkat çeken yazar, antik Yunanların bugünkü manayla seküler olmadığını, şehir devletleri vatandaşlarının, o şehrin yöneticilerinin, diğer bakımdan din adamlarının koydukları yasalara uyduğuna vurgu yaparken, vatandaşların bir şekilde yaşadıkları devletin dinine tabi olmak zorunda kaldıklarını vurguluyor.

Büyük düşünürleri tilki ile kirpilere benzeten yazar, Müslüman düşünürlerin tarih ile ibret kelimelerini birlikte kullandıklarının altını çizerken düşünceyle ilgili fakat manası unutulan “ibret” ile “itibar” kelimelerini okurlara hatırlatıyor.

Benzerlerinden farklı teknik izlendiği fark edilen eser, oldukça başarılı ve en başta da dediğimiz gibi konuya yabancı okurun kolaylıkla anlayabileceği bir üsluptadır.

Genel olarak da okurunu Doğu ve Batı ekseninde tefekküre davet ettiğini de söylemek mümkün.
Yanıtla
4
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
22 Şubat 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ruhu Hep Çocuk Kalacak
Güneşi Uyandıralım kitabının sonunda büyümüş olan Zeze, yine küçük olarak karşıma çıktığı için kitabın başlangıç kısmı benim için şaşırtıcı oldu. Açıkçası beklentim serinin son kitabında Zeze’yi büyümüş olgun bir adam olarak görmek yönündeydi. İlk sayfalarda önceki kitaptan bildiğimiz okul günlerini kısaca tekrar gördüğümüz Zeze’yi, o küçücük çocuk kalbini bildiğimiz afacanı, serinin son kitabı olan bu eserin devamında, şimdi bir delikanlı olarak buluyoruz.

Sık sık çocukluk zamanlarına atıfta bulunarak geçmiş günlere duyduğu özlemi ifade ediyor, bu yüzden Zeze alışılageldik uçarılığıyla çocuk ruhunu ileriki yaşlarında da sürdürmeye devam ediyor. Uygun meslek arayışıyla, para kazanma derdiyle ve hayallerine olan tutkusuyla büyümek için fazlasıyla kafası karışık biri. Sorumluluk almak sıkıcı geldiği için tıp okumayı bırakıp, hayal dünyasında gününü gün ederken yaşı ilerliyor. Herkes onun avare olduğundan yakınırken, o kendi tutkusunu bulmayı amaçlıyor. Hala içinde aynı sevgi açlığı, ilgi beklentisi ile ailesine ve arkadaşlarına tutunuyor. Bu sefer ise onun aşk maceraları ile serseriliklerine tanık olacağınız, bir çırpıda okuyup keşke devamı olsa diyeceğiniz türde sürükleyici bir eser.
Yanıtla
4
0
Destekliyorum  2
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
20 Şubat 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Modern Ekonominin Tarihine Herkesin Anlayabileceği Bir Bakış
Christian Kleinschmidt'in "Modern Ekonominin Tarihi: 1500-1850 Arasında Dünya Ekonomisi" kitabı, ekonomik tarihin bu önemli dönemine dair kapsamlı bir analiz sunuyor. Kitap, ekonomik gelişmelerin sadece ticari faaliyetlerle sınırlı olmadığını, aynı zamanda siyasi ve kültürel etkileşimlerle de iç içe olduğunu vurgulayarak, ekonomik tarihin dönüşümünü ve küreselleşmenin köklerini anlamak isteyenler için oldukça iyi bir özet.

Kleinschmidt, karabiberin ticaret yollarını nasıl şekillendirdiğinden, Avrupa'nın ekonomik yükselişine ve dünya ekonomisinin şekillenmesine kadar geniş bir yelpazede konuları ele alıyor. Özellikle karabiberin kıtalar arası ticaretin büyük bir simgesi olarak ortaya çıkışı ve dünya ekonomisinin ortaya çıkışında oynadığı rol, kitapta detaylı bir şekilde incelenmiş. Yazar, 16 ila 19. yüzyıl arasındaki ticari ve ekonomik gelişmelerin hız kazandığı bir dönemi ele alırken, Hindistan'ın ve Çin'in iktisadi önemlerini kaybettiği, yerine Avrupa'nın yükselişe geçtiği bir süreci anlatıyor.

Kitap, ekonomi ve tarih disiplinlerinin kesişim noktasında yer alan herkes için değerli bir referans olmuş. Bu açıdan yazarı da editörü de tebrik etmek gerek. Kleinschmidt, ekonominin nasıl bir evrim geçirdiğini ve bu süreçte yaşanan önemli olayları detaylı bir şekilde aktarırken, okuyucuyu âdeta bir zaman yolculuğuna çıkarıyor. Kitapta yer alan örnekler ve analizler, ekonomik tarihin karmaşık yapısını anlaşılır kılmakta oldukça başarılı. Ben iktisat fakültesi mezunu olmama rağmen bazen bu tür kitaplarda başka kaynakları okumak zorunda hissederdim, bunda o ihtiyacı duymadım.

Bu açıdan bu kitap sadece bir tarih kitabı değil, aynı zamanda ekonomik düşünce ve politikaların nasıl şekillendiğine dair derin bir bakış açısı özeti. Kleinschmidt, Avrupa'nın denizaşırı ticaret macerasının temel noktalarından biri olan hırs ve merak dürtüsünün, yayılmacı politikayı nasıl beslediğini ve bu sürecin ekonomik gelişmelere nasıl yön verdiğini de anlatıyor. Ayrıca, ticaret gemiciliğinde Hollanda'nın gerilemesi ve Britanya ile Fransa'nın yükselişe geçmesinin, gemicilik ve gemi inşaatının Avrupa ekonomisinin en hızlı büyüyen sektörlerinden biri hâline gelmesine nasıl katkıda bulunduğunu detaylandırıyor.

Yazar ayrıca Avrupa merkantilizminin yeni piyasalara girmeyi hedeflerken diğer güçlerin kendi pazarına girmesini de nasıl engellediğini ve bu sürecin denizaşırı ticareti destekleyen kurumlar aracılığıyla tüm dünyada ekonomik gelişmeye nasıl olumlu katkı sağladığını açıklıyor. Kleinschmidt, dünya ekonomisinin Amerika'nın keşfedilmesiyle ortaya çıktığını ve çoğunlukla Avrupalıların girişimleri sonucunda modern anlamda bir dünya ekonomisinin kurulabildiğini vurguluyor.

Özetle, ekonomi ve tarih meraklıları için önemli bir kaynak niteliğinde olduğuna inandığım bu kitap, modern ekonominin başlangıcına ilgi duyan herkesin okumasını tavsiye ettiğim bir eser.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Şubat 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hayatın İçinden
Şermin Yaşar'ın ilk kez bir kitabını okudum. Kitaptaki hikaye daha ilk andan sizi yakalıyor. Hepimizin hayatında çok rahat karşılaşabileceği karakterler üzerine kurulmuş bu hikaye. Hayatın içinden, sıcacık, samimi bir anlatımı var kitabın. Okurken adeta karakterlerle aynı mahallede aynı ortamda yaşıyor gibi hissediyorsunuz. Anlatılmak istenen hikaye ve verilmek istenen mesaj oldukça güzel. Yazar kitapta ağdalı bir dil kullanmak yerine daha sade bir anlatımı tercih etmiş. Bu tercih de kitabı daha samimi ve daha anlaşılır kılıyor. Sade bir dil kullanmış olması ise karakterlerin içinde bulundukları duygu durumları ve karmaşaları anlamamıza engel olmuyor. Hatta aksine bu sade anlatım ve kullanılan cümleler sayesinde tam olarak o duygunun içine girebiliyoruz kolaylıkla. Bir solukta okunup bitirilecek bir kitap. Ancak kitabı bitirip kapağı kapattığınızda derin düşüncelere dalabilirsiniz. Ben kitabı bitirdiğimde kitaba sarılma isteği geldi içimden. Kitaptaki karakterleri sarıp sarmalamak istedim. Öyle bir etki bıraktı bende. Eminim sizde de benzer duygular uyandıracak. Keyifli okumalar dilerim.
Yanıtla
57
6
Destekliyorum  13
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
16 Şubat 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Büyük Bir Roman Olmayı Başarıyor...
On beş yaşında, dünyanın güzel olduğu kadar en sarsıcı duygusu olan aşk ile yeni tanışan, bundan öncesinde hayatının merkezinde sadece ailesi ve okulu olan Michael Berg ile otuz altı yaşındaki Nazi dönemi toplama kampı eski muhafızlarından Hanna Schmitz arasındaki izole dünyayı genç aşığın gözlerinden izliyoruz. Aşk, kadın, tutku, cinsellik, heyecan ile yeni tanışan Michael’in, Hanna ile kurduğu bağ en çok duygusal dünyasında mutlak egemenlik kurmuş olsa da aynı yoğun bağın, zayıf yanını herkesten saklayan ve peşini asla bırakmayan geçmişinin karanlığı sebebiyle aniden giden Hanna yüzünden nasıl yıkıcı etkiye döndüğünü de görüyoruz. Hanna’dan sonra hiçbir kadında aynı heyecanı, mutluluğu ve tutkuyu asla yaşayamayan Michael, bu sarsıntı ile mücadele ederken onun dünyasını izleyen edebiyat tutkunlarına da Yunanlıların “aynı nehirde iki kere yıkanılmaz” felsefesini hatırlatıyor.

Her şeyin ilki asla unutulamıyorsa ve geçmişin karanlık dehlizlerinde, bir kenarda sessizce ortaya çıkmak için hazır kıta bekliyorsa sonradan hayatımıza girenler/yaşananlar “olması gerektiği için” yaşanmış duygular olmuyor mu? Birini unutamadıktan sonra başka bir insanda onun kokusunu, gülümsemesini aramak hayatında olan kişiye ihanet sayılmaz mı? Terk edilen, terk edenin zor zamanlar yaşadığına şahit oluyorsa, imkân olmasına rağmen omuz vermemek intikam mıdır, ihanet mi?

Bernard Schlink kahramanların ufacık dünyasını bize gösterirken, zihnimizde birçok soru işareti bırakmayı, yerine göre kendimize hesap sormamızı sağlamayı da ihmal etmiyor. İşte tam bu sebeple “Okuyucu” genç bir delikanlının, olgun bir kadına duyduğu aşktan daha büyük bir roman olmayı başarıyor.
Yanıtla
5
2
Destekliyorum  1
Bildir
Yanıtları Göster
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Şubat 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İtil Ural Başkurtları
Türk tarihinin teşekkül ettiği Türklüğün damgasını taşıyan coğrafyalar vardır. Bu bölgelerde deyim yerindeyse, hangi taşı kaldırırsanız altında Türk tarihiyle ilintili bir ayrıntı ortaya çıkar. Nehir boyları ve yalçın dağlar, göçebe kültürü sayesinde, sık sık yer değiştiren Türk kavimlerinin ve boylarının ana yerleşkesi hükmündedir. İtil Nehri (Volga) Havzası ve Ural Dağları da Türk boylarını besleyen önemli coğrafyaların başında gelir. Bozkırın el değmemiş bu mekanları 16. yüzyıldan sonra kuzeyden Rusların güneyden ise Hindistan yoluyla gelen İngilizlerin boy hedefi haline gelir. Özellikle Rusların bölge ile ilgili emperyalist hedefleri sistemli şekilde ilerler. Deyim yerindeyse Ruslar ayaklarını bastıkları zeminin sağlamlığını bilimsel araştırmaların ışığında görmek isterler.

Çarlık döneminde başlayan Türkistan coğrafyasına olan Rus ilgisi bilimsel mecralarda hız kazanarak devam eder. 18. yüzyıla gelindiğinde kurulan Rus İlimler Akademisi, ilerleyen zamanlarda Asya’daki kavimleri ve boyları farklı birimler altında incelemeye başlar. İtil-Ural coğrafyasını kadim vatan belleyen Başkurtlar Rus ilimler Akademisinin faaliyetleri neticesinde deşifre edilir. Bu kapsamda Başkurt asıllı Rus bilim insanı Rail Gumeroviç Kuzeyev (1929-2005) uzun yıllar yaptığı alan çalışmaları neticesinde bahsedilen “İtil-Ural Türkleri” isimli kitabını kaleme alır.

Bir halk günümüzdeki şekliyle adı sanı belli, sınırlar içerisinde bir ülkenin mensubu olarak adlandırılıncaya kadar uzun sosyo-kültürel aşamalardan geçer. Uzun süreli değişimler neticesinde mevzu bahis millet son halini alır. Bu uzun süreçler Rus bilim insanı Gumilov tarafından etnogenez (halkların şekillenişi) olarak isimlendirilir. Kuzeyev’in amacı da Başkurtların -ortaya çıktıkları ilk andan itibaren günümüze gelinceye değin- etnogenezinin tüm aşamalarını kılcal damarlarına ininceye kadar aşikar etmektir.

Kuzeyev’in amacı işin açıkçası çok zordur. Yukarıdaki kılcal damar analojisi meselenin güçlüğünü ortaya koyar. Zira bozkır kökenli Türk kavimlerinin ardı arkası kesilmeyen devinimleri, mücadeleleri, birleşimleri; zamanımızda millet olarak şekillenmiş grupların geçmişini bol düğümlü yumağa çevirir. Üstelik atılan düğümlerin çözülmesi için sadece tarih disiplinin rehberliği de yetmez. Zira göçebeler kolay iz bırakmaz. Eldeki materyalin anlamlı bir bütün olarak tanımlanması kendi içinde binlerce güçlük içerir. Ama Kuzeyev şanslıdır. Zira Rusya Bilimler Akademisinin Başkurt Şubesi uzun yıllar boyunca müthiş bir birikim oluşturarak Kuzeyev’e sunar.

Rusların meşhur bilimler akademisi 1953 -1965 yılları arasında İtil- Ural coğrafyasında 16 bilim gezisi ve saha çalışması düzenler. Elde edilen materyallerle Başkurtların tarihi yeniden yazılır. Kuzeyev Başkurtların tarihini yazmasına karşın eserin neden “İtil- Ural Türkleri” olarak isimlendirildiği muammadır. Belki de ilk satırdan son satıra kadar Başkurtların tarihi anlatılmasına rağmen bazen kavimler arasındaki sınırların kaybolmasına binaen böyle bir tavır benimsenmiş olabilir. Hakeza eserde Başkurtların etrafında şekillenen dünyadaki boyların da öyle ayan beyan ortada olduğu ve ilişkilerden kesin çıkarımların yapılabildiği söylenemez. Bu nedenle Türkler kavramı fazlasıyla kapsayıcı ve makuldür.

Kuzeyev’in benimsediği metodoloji ve kaynak kullanımı giriş kısmında detaylı anlatılır. Burada dikkat çeken husus Kuzeyev’in sentez yeteneğinde ortaya çıkar. İlerleyen satırlarda da anlaşılacağı gibi Rus alim arkeolojik, antropolojik ve folklorik materyalleri ustalıkla kaynaştırır. Alakasız gibi görünen kaynaklar arasında mahirce ilintiler kurar. Yapılmış araştırmaları ve çalışmaları tam yerinde kullanır. Bu aşamada sanki notaların ahengiyle şekillenen orkestra müziği zuhur eder.

Kuzeyev, kaynak kullanımdaki becerisini tarih tasarımda tatbik ederken, asıl ustalığını onomastik (isimlendirmelerle ilgilenen bilim dalı) konusunda gösterir. Üç bölümden oluşan eserin ikinci kısmı, Başkurtların boy sistemine ayrılır. Boylara verilen isimlendirmeler, bu adlandırmaların coğrafyaya yansıyan halleri filolojik olarak masaya yatırılır. Boy-kabile-oymak şeklinde yapılanan Başkurt gruplarının habitatları, hareketleri ve birbirleriyle ilişkileri detaylandırılır.

Bir Başkurt boyunun yüzyıllar öncesindeki hareketini ve etnik tarihini netleştirmek kolay mesele değildir. Ama Kuzeyev kaynakları anlamlı şekilde çok iyi birleştirir. İlk aşamada rivayetlerin izini fevkalade sürer. Bu tarz çalışmalarda sözlü materyale biçilen ehemmiyet çok azdır. Fakat Kuzeyev rivayetlere anlam katan malzemeleri sözlü kaynaklarla o kadar iyi birleştirir ki yazısız kaynaklar kıymet kazanır. Yapılan isimlendirmeler etimolojik olarak en manidar olacak şekilde deşifre edilir. Aslında Kuzeyev’in metodolojik yaklaşımı onun konu üzerinde ne kadar uzun süre dirsek çürüttüğünü bariz biçimde kanıtlar.

Yine Kuzeyev kabile adlarını gruplandırırken etnik manada nasıl dallandıklarını da ortaya koyar. Her bir boyun kabile isimlerini tek tek inceler. Burada dikkat çeken husus boyların tamgalarına özel bir ehemmiyet verilmesidir. Boyların kendilerine has özel işaretleri olan tamgalar uzun tablolar boyunca eserde yerini alır. Anlamlı şekiller arasında kurulan güçlü bağlantılar boyun etnik tarihinin nasıl oluştuğu konusunda sağlam deliller sunar. Etnonim (etnik isim) takibiyle kurulan bağlantılar bazen kıtalar arası bir düzleme bile girer (Örneğin, Macar boyları İtil Nehri’nde-Asya’da ve Tuna Nehri’nde -Avrupa’da görülür). Uzun mesafeler her ne kadar afaki bir tasavvur gibi gözükse de Çin Seddi’nden Tuna boylarına kadar yayılan bir millete ait unsurlar düşünüldüğünde, Kuzeyev’in tasarımında doğruluk payının olduğu tahmin edilebilir.

Tabii eser, her ne kadar Türklükle ve özelde Başkurtlarla ilgili olsa da Rus ilmi mecrasının ürünü olduğu yadsınamaz. Hatta yazar eserinde bunu belirterek uzun bir dipnotla eserdeki ilmi yaklaşımdaki Rus etkisinden bahseder (s.87-88). Etnik oluşumların şekillenişinde benimsenen Sovyet terminolojisi ve metodolojisi yer yer esere yansır. Misal; çevirmenin de vurguladığı gibi, bazen Kıpçak yerine Polovets ismi kullanılır. Yine dönemde (Sovyet Rusya Dönemi) yazılan birçok eserde görüldüğü gibi Karl Marx’a atıfta bulunulur. Üstelik Marx’ın konuyla doğrudan alakası bulunmaz. Hatta eserin sonunda verilen kaynakçada harf sırasına göre verilen sıralamada Lenin ve Marx’ın isimleri kurala aykırı biçimde en başta yer alır. Tabii bunlar münferit kullanımlar olup, Sovyet baskısının neticesinde vuku bulmuş olabilir.

Bununla beraber eserin yüksek ilmi bir teşekkülden doğmasına karşın yoğun bir terminoloji içermediğini belirtmek gerekir. Muhteviyatı zenginleştiren okura yardımcı birçok unsurun olmasına karşın eserde yazarı ve çevirmeni tanıtan bir kısım yoktur. Yine eserin kabaca içeriği yazar tarafından teferruatlı bir şekilde giriş kısmında açıklanmış olsa da yayınevi ve çevirmen tarafından hazırlanan kısa bir önsözün faydası olabilirdi. Bu arada eserde en çok gereksinim duyulan unsurun haritalar olduğu açıktır. Yazar da bunu fark etmiş olacak ki esere birçok harita ekler. Fakat haritaların açıklama kısımlarının ayrı sunulması ve baskısının iyi olmaması okurun işini güçleştirmektedir. Tarih okumanın çaba sarf edilmesi gereken bir faaliyet olduğu düşünülse, ifade edilen durum görmezden gelinebilir.

Sonuçta; Asya’daki Türk gruplarının, boylar federasyonundan oluştuğu, yapılarındaki boyların binlerce kabile oymak ve obaya bölündüğü bilinir. İl=devlet denilen makro yapıdan en küçük yapı olan Türk ailesine kadar olan yapılanmanın şifresi kırılmadan etnik gelişim basamaklarının aşikar kılınması zordur. Kuzeyev, başlangıcı ve gelişimi karmaşık olan bu süreci Başkurtlar için netleştirmek ister. Hatta yüzlerce sayfa zarfında bir boyun (Başkurtlar) kendisine has ve çizilmesi zor tarihini harita üzerinde gösterir. Bu uzun anlatımın sıkıcı olduğu kabul edilmekle beraber ilim erbabı için aksini düşünmek olasıdır. Üstelik Rusların ortaya koyduğu bu faaliyetin Türk akademisi tarafından daha teşekküllü bir şekilde yapıldığını söylemek güçtür. Bundan dolayı eserin yüksek kaynak değerine diyecek yoktur. Aynı şekilde Kuzeyev’in kıymetli eserinin yapılacak çalışmaları tamamlayıcı ve devam ettirici yönünün olduğu barizdir.

Yanıtla
4
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Şubat 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Savaşlardan Sonra...
Heykeller, resmî törenler, Cumartesi Anneleri, belgeseller, filmler ve öznel tanıklıklar: "bellek patlaması" Winter'ın Birleşik Krallık özelinde ele aldığı emperyal hafızanın pabucunu dama atarak kolektif yapıların anma biçimlerini doğurdu ve resmiyeti, dayatılan hatırlama yollarını şöyle iyi bir çalkaladı. Anmalarda kadınların yer alması erkek çocukların kozlarını paylaştığı savaşların arka planında nice zorluğa karşı hayatta kalmayı başarabilenlerin temsil edilmesi açısından, "travmatik bellek" bilinci deforme eden psikolojik savaş yaralarının tanımlanmasıyla biçimlenen yeni tarihsel perspektifleri ortaya çıkardığından önemli, Winter özellikle Birinci Dünya Savaşı'yla İkinci Dünya Savaşı arasındaki yirmi yılı ele alsa da 1990'larda çekilen belgeselleri de inceleyerek yüzyılı baştan sona kat ediyor. Kaynaklardan bahsediyor önce: 1860-1880 arasında doğan sanatçılar ve araştırmacılar "belleğin ilk nesli" olarak önemli eserler ortaya koyarak Halbwachs'ın kolektif belleğinin yapıtaşlarını oluşturdular, Woolf'undan Proust'una, Mann'ından Freud'una pek çok sanatçı "pasif bellek"e metinlerinde yer verdiler, böylece tekilliklerden doğan örüntü ortaya çıktı. Ekonomik ve siyasi saiklerin yanında teknoloji de fotoğrafla sinemayı hediye edince dönemin bellek uğraşları beslendi, savaşın sanatsal üretimde yer bulmasının önü açıldı. Belleğin ikinci nesli özellikle İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Nazilere karşı konumlandı çünkü ülkelerin siyasi kültürlerini yeniden inşa etmek gerekiyordu, gerçi 1968'de gençler bu neslin insanlarından Nazi yanlısı olanlarının ikiyüzlülüğünü ifşa etmek için hikâyeyi baş aşağı ederek belleğin pek işlevsel olduğunu gösterdiler ama "ahlakî tanık" haricinde konuyla ilgili pek bir sabit yok. Öznelliği eleştirilebilir onun da, kısacası her hatırlama her şekilde eleştirilebilir, hatırlamanın nitelikleri ve eleştiriye açık noktalarının değişimini, değişimin dünyayı nasıl değiştirdiğini görüyoruz araştırma boyunca. Primo Levi'yi anmalı burada, metinlerindeki gerçeklere inanılmayacağından korktuysa da mevzu bambaşka yerlere gitti, bellek patlamasının yardımıyla Charles de Gaulle'ün iteklediği "kahramanca direnme miti" yıkıldı, 1960'larda Fransız işbirlikçiler yargılandı. Holokost konusu bu kadar kolay çözümlenemedi, Hitler'in sığınağının dibine Holokost anıtı dikme kararının yol açtığı tartışmalar yeniden doğan Almanya'nın hikâyesiyle Holokost'un uyuşmazlığını gündeme getirdi: ilk bellek patlaması yeni veya eski milletlerle imparatorlukların istikrarını sağlamak için dikilen anıtların temeliydi, bu durum Almanya'yı aşıyor oysa. "Sorun şu ki, Holokost bu tür bir sabit kuşatmaya ya da aslında belirli bir anlam sistemi içindeki herhangi bir kuşatmaya direnir. Primo Levi'yi başka sözcüklerle açıklamak gerekirse, yirminci yüzyıl tarihinde kişinin hiçbir belirgin tutumla 'neden?' sorusunu yöneltemediği bir dizi olay, aynı zamanda kişinin onun hakkında tarihsel bağlam veya anlam sorularını doğrudan herhangi bir manada yöneltmesinin imkânsız olduğu bir olaydır." (s. 44) Buradan kimlik karmaşasına, "Fransız" tanımıyla etnik kimliklerin uyuşmazlığına, Yahudi-Amerikalı olmanın Holokost'u benimsemedeki rolüne değiniyor Winter, "dışlayıcı tarih"le "genellemeye karşı koyan bellek"i kefelere yerleştiriyor. Kapitalizmin bu çatışmadaki aktif rolü, aile tarihlerinin vatan millet tarihlerinin bir parçası haline gelmesi, karşıt kavramların eleştirileri ve savunuları ilk bölümün sonunda ele alınan konular. İkinci bölümden itibaren spesifik örnekler üzerinden ilerliyor metin, savaş şokunun bellek ve kimlik üzerindeki etkisi "somutlaşmış bellek" olarak değerlendiriliyor ilk adımda. "shell shock" savaşın bedende taşınması resmen, ordu doktorları şaşkın ve kararsız, Freud çaresiz, organ kayıplarıyla birlikte toplumun görmezden gelemeyeceği kadar büyük mesele. Erkeklik, metanet, genel kabulleri silip süpürüyor bu durum, Winter savaş şokuna uğramamış iki eski askerin yaşamlarını özetleyerek travmatik belleğin sınırlarını belirlemeye çalışıyor: İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin yazarı René Cassin defalarca yaralandığı Büyük Savaş'tan mucize eseri sağ kurtuldu, şok geçirmedi, malum metinlerini yazabildi, diğer yanda Louis-Ferdinand Destouches. Sonuçta hikâyelerini anlattılar ve bir sürece yerleştirdiler, havada kalan hikâyelerin bilinçaltında ne acılara yol açabileceğini sezmişlerdi, onların yardımıyla travmatik belleğin savaş anlatılarının biçimlenmesindeki rolünü görebiliyoruz. "Büyük Savaş'tan hayatta kalanlar hapsedici anıların bu anlatımını, parçalanmış ve onarılmış kimlikleri bize miras bırakarak kendilerini yirminci yüzyılın tek olmasa da ilk 'bellek nesli'ndeki esas kişiler yaptılar." (s. 92)

"Kültürel bellek" pek çok ögeyle oluşabilir ama savaş bağlamında asker mektupları iyi arşiv, genellikle kahramanlıklar, vatanseverlik, dindarlık öne çıkarılsa da Winter'ın bahsettiği asker mektupları kitabına verilen tepkiler madalyonun diğer yüzünü gösteriyor, İkinci Dünya Savaşı başlamadan önce Büyük Savaş'ın ardından yayımlanan mektuplarda "düzeltmeler" yapılması, bazı mektupların -özellikle pasifistlerin, Yahudilerin yazdıkları- çıkarılması tarihin nasıl şekillendirildiğini örnekliyor. "Modern bellek" Paul Fussel'a göre Britanyalı askerlerle entelektüellerin savaş edebiyatında ortaya koydukları ironik dili doğuruyor, savaşın anlamıyla doğrudan ilgili: "Savaşın haklı çıkarılıp çıkarılmadığı sorusu Britanya askerlerinin çoğunun anılarında karışık yanıtlar üretti. Çoğu bir anlam ifade ederek başladığına ama yine de hiçbir şey ifade etmeyerek tasfiye edildiğine inanıyordu. O, kuralları olan bir oyundu ve sonra biri kural kitabını yırttı. Oyun asla bir sona varmadı; etrafındaki her şeyi bitirip tüketmeye veya onlara egemen olmaya başladı." (s. 145) Aynı dil Fransızların metinlerinde yok, ironi yerine haklı bir öfke, ciddiyet okunuyor çünkü muharebe alanlarından uzak olan İngilizlerin aksine Fransızlar kendi topraklarında kan döktüler, şehirleri işgal edildi, korkunç bir gerçekliğin içinde ironinin bozacağı istikrara, kesinliklere ihtiyaçları vardı.

Bu metnin okunmasını tavsiye ederek son bir alıntıyla noktalayalım : "Bir yer veya kaybedilen evin bir ikamesi olmadan kolektif bellek yok olur." (s. 200)
Yanıtla
2
1
Destekliyorum 
Bildir
Yanıtları Göster