Onaylı Yorumlar

Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
17 Aralık 2025
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Babaya Yazılmış Ağıt
Yazar, “Kıyamet herkes için aynı anda kopmaz” der. Siz büyük kayıplar yaşarken, başkaları hâlâ hayattadır, sevdikleriyle birliktedir. Peki, başkaları hayatlarına devam ederken kayıp yaşayan insanlar yeniden hayata ayak uydurabilirler mi?

Gospadinov, adım adım ölümü beklerken yaşanan çaresizliğin hikayesini aktarıyor. Baba ve ölüm. Ağıt-roman niteliğinde bir kitap. Adeta acının tarifi kadar, çaresizliğin sade ama derin anlatımı içimize işliyor.

Gospadinov, varlığıyla güven veren babaların kaybını bize anlatmakla kalmıyor, hepimizi derin düşüncelere sevk ediyor. Ölüme yaklaşırken son anlarımız bize nasıl hissettirir? Geride kalanlar için bu süreç nasıldır? Yaşı kaç olursa olsun çocuklar ölüme nasıl hazırlanır? Kitap, tüm bu soruları sessiz ama sarsıcı bir şekilde okurun zihnine bırakıyor.

Aynı zamanda eser, sosyalizmin çocuklarını; yani savaş sonrası yoklukla büyümüş, acılarını dile getirmekte suskun kalan bir nesli anlatıyor. Yazar, babası üzerinden sevgisini kelimelerle değil, davranışlarıyla gösteren bir kuşağın portresini çizerken Bulgar kültürüne ait motiflere de yer veriyor.

Bahçıvan ve Ölüm, benim için çarpıcı bir kitap oldu. Kendini hazır hissedenler için de bir dertleşme kitabı, bir yol arkadaşı diyelim.
Yanıtla
13
2
Destekliyorum  11
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
16 Aralık 2025
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yazarı en sevdiğim yazarlar arasına almama neden olan kitap
Seri üç kitaptan oluşuyor, bu sonuncusuydu. İlkinden sona kesinlikle yazarın kaleminde gelişme var. Hem kendi tarzına sadık kalmış hem de ilk kitaptaki zayıf noktaları geliştirmiş. Zaten bu son kitap, en sevdiğim kitaplar arasına girdi. Bu kitapta bilimsel bilgilerin akış içinde daha başarılı verildiğini düşünüyorum. Çatışmaların çözüldüğü yerde okurun acabalarını kıracak detaylar bu kitapta daha iyiydi. Zorlama gelmedi fazla. Ayrıca hikâyenin tıkandığını düşündüğüm yerlerde doğal dokunuşlarla yeniden beni hikâyeye bağladı. Özellikle ana karakterin akıbetiyle ilgili sürüncemede kalan bir nokta vardı. “Yazar buradan çıkamıyor,” diye düşünürken aslında oraya planlı getirdiğine beni inandırdı. Sonra onunla ilgili bu çözümleme kısmının sonlarına doğru yine aynı hissi yaşarken ve “Umarım bunu çözmek için yeni karakter eklemez,” diye düşünürken yine kurduğu yapıyı severken buldum kendimi. Çok doğal geldi.

Dolayısıyla bir yazar olarak epey saygı kazandı gözümde. Zaten kendi alanında tanınan, sevilen biri. Ancak yazar olarak bambaşka bir seviyeye geldiğini görmek bu seri sayesinde mümkün. Kesinlikle diğer kitaplarını da okuma isteği uyandırdı bende.

Serinin bu son kitabını okuduğum sırada anneme bir doktor muayenesine refakat ettim. Doktorun rafında serinin ilk kitabını görünce gözümü alamadım, hâliyle doktor da bunu fark etti. Bu sayede bir doktorla bu serinin bir kitabı hakkında konuşma fırsatım oldu. Yazarın değerli bir isim olduğunu ama kurgunun içine giremediği için seriye devam etmediğini söyledi. Buna üzüldüm çünkü serinin diğer iki kitabı kesinlikle bu konuda çok daha başarılıydı. Ancak o da benim gibi nöroromanın sadece edebiyata değil aynı zamanda toplumun gelişimine de faydalı olacağını düşünüyordu. Zira bu, akademik bilgiye ve bilimsel konulara merakı artırmanın başarılı bir yolu. Çok karmaşık bilgileri herkesin anlayabileceği bir dilde vererek aslında bize çok yabancı gelmemesi gereken şeyleri öğrenmeye teşvik ediyor. Bedenimizin nasıl çalıştığını aslında merak edip öğrenmeli ve yaşam kalitemizi artırmalıyız. Ancak bana göre bu serinin mesajı bu değil. Yani en azından sadece bu değil. İnsanın kendini diğer canlılardan üstün görmesiyle ilgili fazlaca vurgu ve örneklendirme vardı ve ben bunun pek çoğuna katılıyorum. Sürpriz bozan detaylar vermek istemediğim için bu örneklerden bahsetmeyeceğim ama bu kitabı okuyup içselleştirmenin teknolojiyle ve diğer canlılarla ilişkimizde bir değişimi tetikleyebileceğine inancım var. Özellikle kitabın son birkaç bölümü bu anlamda çok çarpıcı bana göre.

Bu arada bu seriyi yeniden okumak istiyorum. O kadar doluydu ki hemen sindirmek mümkün değil. Birkaç kez okunabilecek kadar zengin kitaplar. Bir de bir kez de kitabın sonunu bildiğimden izleri takip ederek okumak istiyorum.

Seri boyunca paralel ilerleyen hikâyeler var ve kitabın sonuna kadar arka planda bırakılmış, bizi aç susuz gibi hissettiren, bir türlü sonuca bağlanmayan bir kısım var ki bu kısım kitabı sonuna kadar okuma konusunda sizi kesinlikle teşvik ediyor. Bir sayfa çevirme etkisi var yani. Ancak son kitapta o kısımların fazlaca geri planda kaldığını ve diğer hikâyenin çok fazla öne geçtiğini düşündüm. Kitabın sonunda çözüme kavuşan o hikâyeyi arka planda birazcıcık daha fazla oynatabilirdi gibi geldi bana. Çünkü sonu çok hızlı bağlanmış gibi hissettirdi. En azından benim önerim, orada bir yavaşlama etkisi yaratabilirdi. Ayrıca başka hikâyeler de vardı ve onlardan bir tanesine yapılan vurgunun nedenini sonuna geldiğim hâlde anlayamadım. Yeniden okumak istememin nedenlerinden biri de bu, kaçırdığım noktalar varsa o bütünü daha net görebilmek.

Bana kalırsa devamı gelebilir serinin. Yani bittiği yer bize bir son verse de gayet de sonrasını merak etmeden duramıyorsunuz. Ancak serinin sonlandığı noktada verilen mesaj, seri boyunca tartışılan şeye çok anlamlı bir gönderme yapıyor bence. Öyle göze sokmadan, usulca çok güzel bir nokta koymuş yazar. Bu mesajı vermek için seçilen kişi de bence mesajı daha da anlamlı kılıyor. Sürpriz bozan detaylar vermeden bunu açıklayamıyorum ama okuyanlarla bunun üzerine konuşmak keyifli olur.
Yanıtla
4
0
Destekliyorum  2
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Aralık 2025
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Barış, Ekmek, Toprak!
Bu kitap, sadece bir tarih anlatısı değil; tarihin ta kendisinin soluk alıp verdiği, insanların, sokakların ve fikirlerin canlı bir organizma gibi çarpıştığı bir dönemin nabzını tutan bir şahitliktir. John Reed, bir gazeteci titizliği ve bir şairin duyarlılığıyla 1917 Ekim Devrimi'ni öyle bir anlatıyor ki, sayfaları çevirirken Petrograd'ın sisli caddelerinde yürüyor, fabrika işçilerinin ve askerlerin coşkulu mitinglerinde onlarla birlikte "Tüm İktidar Sovyetlere!" diye haykırıyorsunuz.

Reed'in eserini "birinci elden kaynak" yapan şey, olayların tam kalbinde, tarafsız bir gözlemci olarak değil, devrimin büyüsüne kapılmış, onun heyecanını ve kaosunu içten içe yaşayan bir katılımcı gibi yazmasıdır. O, devrimi yapan liderlerin nutuklarını aktarmakla yetinmez; sıradan bir askerin çektiği üniformadaki yırtığı, aç bir ailenin kuyrukta beklerken umudu ve öfkeyi bir arada taşıyan bakışlarını, karşıdevrimci fısıltıları da kaydeder. Bu, tarihi "yukarıdan" değil, "aşağıdan", sokaktan yazmaktır. Lenin'in de dikkat çektiği gibi, devrimin "olgularının doğru ve olağanüstü canlı bir tablosunu" çizer.

Kitap, devrimi salt bir siyasi darbeye indirgemez. I. Dünya Savaşı'nın yarattığı muazzam yıkımı, Çarlık rejiminin çöküşünü, Geçici Hükümet'in acizliğini, köylülerin toprak özlemini ve şehirlerdeki açlığı, Bolşeviklerin bu karmaşık ortamda nasıl bir sosyal patlamayı ustalıkla örgütleyebildiklerini gösterir. Reed, Bolşeviklerin "Barış, Ekmek, Toprak!" sloganının, soyut bir siyasi söylem değil, sokaktaki insanın gündelik hayatta hissettiği acil ihtiyaçların yankısı olduğunu çok iyi ortaya koyar.

Kitabın en çarpıcı yönlerinden biri, bizzat Vladimir Lenin tarafından yazılan önsözdür. Lenin'in bu kitabı "büyük bir ilgi ve hiç eksilmeyen bir dikkatle" okuduğunu ve "bütün ülkelerin işçilerine bütün kalbimle salık veririm" sözleri, esere sadece bir onay değil, evrensel bir misyon yükler. Lenin için bu kitap, proleter devriminin ve diktatörlüğünün doğasını anlamak için bir anahtardır. Onun bu tavsiyesi, kitabı siyasi bir metin olmanın ötesine taşır; adeta "resmi" ve "yaşanmış" tarih arasında bir köprü, devrimin kendi kendini anlattığı bir belge haline getirir.

"Dünyayı Sarsan On Gün"ü okurken, tarihin kritik anlarında "haber" ile "tarih"in nasıl iç içe geçebileceğine tanık oluyorsunuz. Reed, o anı yakalarken, aynı zamanda geleceğe de kalıcı bir kayıt düşüyor. Bugünün okuru için kitap, sadece 1917 Rusya'sını değil, tüm toplumsal devrimlerin temel dinamiğini anlamak için de kıymetli. İktidarın boşluktaki ani kayışını, kitlelerin bilincindeki dönüşümü ve bir dünyanın nasıl on günde sarsılıp yeniden şekillenebileceğini gösteriyor.

İyi Okumalar...
Yanıtla
2
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Aralık 2025
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tarih, İnsan ve Anlam Arayışı
İnsanın en temel özelliklerinden biriyle, yani kendi hikâyesi ve düşünceleri üzerine düşünebilme yeteneğiyle yola çıkan Altan Çetin, buradan hareketle, tarih ve felsefenin insanı anlamak için nasıl iç içe geçtiğini anlatıyor ve tarih felsefesini, geçmişi sadece olaylar dizisi olarak değil, anlam arayışımızın bir parçası olarak görüyor.

Merkeze ise önce İbn Haldun'u yerleştiriyor. Onu, yalnızca Doğu'nun değil, tüm insanlık düşünce tarihinin köşe taşlarından biri olarak sunuyor. Batı'daki Vico ve Montesquieu gibi isimlerle benzerlikler kurarak, İbn Haldun'un evrensel düşünce mirasımızdaki yerini vurguluyor.

Daha sonra, Kant'tan Hegel'e, Nietzsche'den Marx'a, Foucault'dan Walter Benjamin'e uzanan bir yolculuğa çıkıyoruz. Bu filozofların tarihe bakışlarını, onunla hesaplaşmalarını ve "tarih nedir, nereye gidiyoruz?" sorularına verdikleri cevapları inceliyor yazarımız. Tarihin felsefesini yapmanın, aslında bugünü ve kendimizi anlamak olduğunu gösteriyor.

Sonuçta kitap bize şunu söylüyor: Tarih bize olayları, felsefe ise anlamı verir. Bu ikisinin buluştuğu yerde, geçmişten ders alan, bugünü daha derin kavrayan ve geleceği düşünebilen bir bakış açısı doğar. Hem tarihle uğraşanlara "felsefe yapmayı", hem de felsefeyle ilgilenenlere "tarihe bakmayı" öneren, düşündürücü ve kapsayıcı bir davette bulunuyor Altan Çetin.
Yanıtla
4
0
Destekliyorum  4
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Aralık 2025
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bekle, demeseydi de ve gelmeyeceğini bilseydi bile, yine de beklerdi.
Livaneli’nin eserleri sanki yıllardır içimde cevapsız kalmış cümleleri tamamlar. Kitaplarını okurken içimde çalan ezgilerinde saklı bir sızı, sözlerinde ise kalbimi ısıtan bir bilgelik olur. Ne zaman onu kısa bir röportajında bile dinlesem kendimi unutamayacağım bir hikayenin içinde bulurum. Bekle Beni, okurken içimi hem ısıtan hem acıtan bir roman oldu. 1970'lerde yaşanmış aslında ruhen hala orada yaşadığımız olaylara gidiyoruz. Zülfü Livaneli, aşkı sadece iki insan arasındaki bir duygu olarak değil; bir direniş, bir dayanma biçimi olarak anlatmış. Selim’in Leyla’ya duyduğu sevgi, mektupların arasında büyüyen o bağlılık ve sonra gelen ayrılıklar… Hepsi çok gerçek hissettirdi. Politik baskılar, cezaevi, belirsizlik… Ama tüm bunların içinde hep bir “bekleme” umudu var. O umut, kitabın en sarsıcı kısmı bence. Kitabın baş kahramanı Selim, sadece özgürlüğünden değil, genç eşinden ve bebeklikten bile çıkmamış kızından ayrılarak mahkum oluyor. Bütün bu süreç boyunca eşinin fedakar ve güçlü duruşu, Selim’in hep ailesinin hayali ile hapiste dayanma gücü bulmasını sağlıyor. Romanın aşk hikayesi, 68 kuşağının atmosferinden izler taşıyor. Aşk bireysel bir duygu olmaktan çıkıp, politik bir yük taşıyor. Ayrılıklar, kavuşmalar veya bekleyişler çoğu zaman politik nedenlerle belirleniyor. Aşk ve dava birbiriyle rekabet ediyor. Bu yüzden romandaki ilişkiler çoğunlukla kırgındırlar. Çünkü, onları ayıran hayat değil, zamanın politik gücüdür. Romandaki birçok karakterin ruhsal kırılganlığı, bu ideallerin yarım kalmasından kaynaklanıyor. Beklemek burada metaforiktir. Bitmeyen davalar, dönemeyen insanlar, tamamlanmayan hayatlar, kapanmayan hesaplar… Bu anlamda “Bekle Beni” yalnızca bir kişiye söylenmiş cümle değil, bir kuşağın birbirine sık sık söylediği ve hatta söylemekten hiç vazgeçmediği söz gibiydi. Ne yazık ki bu, o kayıpları büyük kuşağın en büyük trajedisiydi.

Livaneli, karakterlerini içten, gerçekçi ve çoğu zaman olay örgüsü kişisel travmalar, kayıplar ve yeniden doğuş arayışları üzerine kurulu biçimde anlatır. Hikaye; anılar, bekleyişler ve yüzleşmelerle ilerler, müzik ve tarihsel referanslar her anlatımında metnin atmosferini güçlendirir. Livaneli’nin romanındaki karakterler, bu atmosferin ya doğrudan içinde büyümüş, ya da bu kuşağın sonraki yıllarda yarattığı gölgeler altında yaşamış kişilerdir. Bu yüzden Bekle Beni, bireysel bir aşk veya yüzleşme romanı değil; aynı zamanda bir kuşağın travmalarının mirası üzerine kurulu bir anlatıdır. Yazarın bu hassasiyeti de romanın arka planına nüfuz ederken, anlatının merkezinde hep insan ve insanda bıraktığı etkilerle akılda kalıyor. Romandaki her bekleyiş, her suskunluk, her kırılma Türkiye’nin en sancılı dönemlerinden birinin insan ruhuna bıraktığı izdir.

Hikayede bazen olaylar hızlı geçti, bazı karakterleri daha uzun okumak isterdim ama yine de hikayenin duygusu asla havada kalmadı. Özellikle aile olmanın, sevmenin, dayanmanın ortak bir duygu için umudu kaybetmemenin ne demek olduğunu yeniden düşündüren bir romandı. Her şey fiilen geçmiş, psikolojik olarak ne yazık ki hep hatırlanacaksa da sonunda tekrar kavuşmaları ve bir arada olmanın verdiği güçle hayata tekrar sarılmaları bazı hikayelerin yarım kalmaması adına hikayeyi daha anlamlı kıldı. Dürüst olmak gerekirse bu kitabı neden bu kadar çok sevdiğimi tam olarak anlatmaya yetecek kadar yerim yok. Kısacası Zülfü Livaneli’nin eserleri benim için her zaman derin bir nefes gibi. Hem hüzünlü hem umutlu… Sözlerinde yumuşak ama güçlü bir dokunuş var. Kitabı kapattığımda da içimde hem bir hüzün hem de bir, yine iyi ki okumuşum, hissi kaldı. Böyle sakin ama anlamlı, sade, akıcı ve duygusu ölçülü kitapları sevenlere öneririm. Herkese keyifli okumalar dilerim.
Yanıtla
12
12
Destekliyorum  8
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
25 Kasım 2025
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Geleceğe Doğru Bir Analiz
Modernleşme kuramlarının tarihsel gelişiminden çağdaş toplumların yapısal dönüşümüne kadar uzanan geniş bir çerçevede, modern toplumun dinamiklerini inceleyen eser, yalnızca modernliğin bugününü izah etmekle kalmayıp, aynı zamanda modern dünyanın geleceğine ilişkin kuramsal açılımlar da sunuyor.

Canatan, modern toplum kavramının analizini yaparken, hem klasik hem çağdaş sosyoloji kuramlarından da besleniyor. İki ana bölümden oluşan eser, sistematik yapısıyla hem evrensel modernleşme süreçlerini hem de Türkiye'nin geleceğine ilişkin özgün ve sosyolojik öngörüleri de bir araya getiriyor. İlk bölümde, modern toplumun geleceğini kavramak amacıyla farklı kuramsal perspektifleri karşılaştırmalı bir biçimde ele alıyor. Canatan, sanayi-sonrası toplum modellerinin ortaya çıkışını dört temel dönüşüm süreci üzerinden tartışır:

1- Post-Endüstriyel Toplumun Doğuşu: Bu bölümde Bell gibi endüstriyel toplum kuramcısının yaklaşımları ışığında üretim ilişkilerinin maddi emek yerine bilgiye, teknolojiye ve hizmet sektörüne yöneldiğine vurgu yaparken, Bell'in analizlerine de eleştiri getiriyor. Mesela,

"... kendisinin tek etmenli açıklamalarına karşı olmasına rağmen bilgi ve teknolojiyi merkeze alarak toplumun gidişatını değerlendirmesi kendisiyle bir çelişme olarak değerlendirilmiştir." (s.23)

2- Üçüncü Dalga Toplumu: Bu kısımda Alvin Toffler'ın "Üçüncü Dalga" metaforuna referansla, modernleşme tarihinin dalgalar halinde ilerlediği ve günümüz toplumunun bu dönüşümün hızlanmış bir aşamasında yer aldığından söz edilir.

"... bugüne kadar insanlık iki büyük değişim dalgası geçirdi. Bunlardan her biri önceki kültürleri ve uygarlıkları yok edip yerlerine, daha öncekilerin akıllarına bile getiremeyecekleri yeni yaşam türleri koydu. Birinci değişim dalgası Tarım Devrimi olup, ancak bin yılda ortaya çıkabildi. İkinci dalga Sanayi Devrimi için üç yüzyıl bekledik. Bugün tarih daha da hızlanmış bulunuyor. Üçüncü dalganın getirdiği değişimler çok daha az bir zaman içinde tamamlanacak ve bütün gücünü hayatımız üzerinde hissedeceğiz." (s.30)

3- Enformasyon Toplumu: Naisbitt'in ağ toplumuna ilişkin yaklaşımlarının işlendiği "enformasyon toplumu" bölümü, teknolojinin toplumsal örgütlenme üzerindeki belirleyici rolünü analiz ediyor. "Naisbitt'e göre, trendler atlara benzemektedir. Bu atlar toplumun gidişatı hakkında bir şeyler söylemektedir. Eğer bu trendlere uyarsanız, bu trendler sizi belirli bir yöne doğru götürür. Yok eğer bu trendlere karşı durursanız, eylemlerinizi gerçekleştirme imkanı azalır." (s. 48)

4- "Tarihin Sonu"nda Toplum ve İnsan: Bu kısımda Fukuyama'nın "Tarihin Sonu" tezi çerçevesinde liberal-demokratik modernliğin nihai toplum modeli olup olmadığı üzerinde durulur. Modernliğin krizleri ve gelecekteki olası yönelimleri üzerinden analizler yapılır.

5- Tanrılaşan İnsan (Homo-Deus) ve Geleceğin Toplumu: Harari'nin Homo-Deus yaklaşımına benzer şekilde biyoteknoloji, yapay zeka ve insan-sonrası (post-human) gelecek tartışmaları inceleniyor.

"Harari'ye göre, bilim-kurgu filmlerinde hep zeka ile bilinç karıştırılmıştır. Bir başka şey, hep makine ile insanlar arasında kavga çıkacağı varsayılmıştır. ... Hep birilerinin bize hükmedeceğini düşünen akıl, bir gün gelip robotların da kendisine hükmedeceğine inanmıştır. Oysa robotlar zekalı varlıklardır ama bilinçli varlıklar değildirler." (s. 107-108)

İkinci bölümde ise, ele alınan demografik, etnik, dini, ailevi, siyasal, ekonomik, sınıfsal ve kültürel eğilimler, Türkiye toplumunun geleceğinin çok boyutlu bir dönüşüm süreci içinde şekillendiğini göstermektedir. Bu bölümde verilen Türkiye örneği, hem küresel modernliğin gerektirdiği dönüşümlere uyum sağlamaya çalışmakta, hem de tarihsel ve kültürel mirasından beslenen özgün dinamiklerini korumaktadır. Bu durum, toplumu ne tamamen geleneksel ne de bütünüyle modern-küresel bir forma indirger; bunun aksine melez ve esnek bir toplumsal yapıya işaret eder.

Canatan, eserinde modern toplumun geleceğine dair küresel kuramsal tartışmalarla Türkiye'nin sosyolojik gerçekliğini bir araya getiren kapsamlı bir analiz sunuyor. Bilhassa ikinci bölümde ortaya koyduğu analizler ile Türkiye geleceğinin tek bir senaryoya indirgenemeyecek kadar karmaşık, çok boyutlu ve aynı zamanda potansiyel açısından zengin olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur. Canatan, bütünsel yaklaşımıyla eserini Türkiye'de sosyoloji ve modernlik tartışmaları arasında özgün ve önemli bir yere taşımaktadır. İnceleme vesilesiyle, bu değerli eseri kaleme alan Kadir Canatan'a teşekkürlerimi ve tebriklerimi sunuyorum. Bir teşekkür ve tebrik de eseri yayınlama ve bizlere ulaştırma yükünü omuzlayan Dün Bugün Yarın Yayınları’na.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
24 Kasım 2025
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
...neydi bir insan yüzü? Her şey neydi?
Sineklerin Tanrısı, William Golding'in 1954 tarihli, dünya çapında bir İngiliz edebiyat klasiği olarak kabul edilen ve birçok dile çevrilen romanı. Hikaye, bir uçak kazasının ardından ıssız bir adada mahsur kalan bir grup çocuğun etrafında dönüyor. Hepsi erkek olan çocuklar, kurtarılmayı beklerken hayatta kalmak için örgütlenip bir toplum kurmaya çalışırlar. Ancak zaman ilerledikçe, çocukların medeniyeti ve ahlak anlayışları çözülmeye ve bozulmaya başlar. Gruplar oluşur ve aralarında nihayetinde ölümcül sonuçlar doğuran çatışmalar çıkar. Roman, iyi ve kötü arasındaki çatışma, insan doğası, ahlak ve toplumun insan davranışlarını kontrol etmedeki rolü gibi temaları ele alır. Bir macera öyküsü olarak başlayan eser, kısa sürede güç, şiddet, zulüm ve medeniyetin kırılganlığı üzerine sürükleyici bir psikolojik incelemeye dönüşüyor. İnsan doğasının hayatta kalmak için ne kadar ileri gidebileceğini görmek hem ilham verici hem de ürkütücü. Yazar, insanlığın en temel içgüdülerinin, sosyal yapılar ve dış denetim ortadan kalktığında nasıl ortaya çıktığını ustalıkla gösteriyor. Çocukların masumiyetten vahşete doğru evrimi gerçekten rahatsız edici.

Medeniyetin yok oluşundan sonra kaosun ne kadar çabuk ortaya çıkabileceğine dair gerçekten büyüleyici bir bakış açısı sunuyor. Akılda kalıcı ve iyi işlenmiş karakterler aracılığıyla roman, bizi iyilik ve kötülüğün gerçek anlamı ve bu kavramların bağlam ve koşullara göre nasıl değişebileceği üzerine düşünmeye davet ediyor. Ve bunların genç çocuklar olduğu düşünüldüğünde, durum daha da korkutucu hale geliyor. Psikolojik incelemesinin ötesinde, eser anlatım ve üslup açısından da olağanüstü bir şekilde kurgulanmış. Golding'in üslubu açık, sade ve etkileyici olup, okuyucunun anlatılan adada yaşadığını düşünmesini sağlıyor. Dahası, bu grup bireylerin eylemleri aracılığıyla ne yazık ki gergin bir atmosfer yaratıyor.

Sonuç olarak, tematik derinliği ve insan doğasının karmaşıklıklarını keşfetme becerisi sayesinde zaman içinde kalıcılığını sürdüren edebi bir eser. Konusuyla insanlığın karanlık yönleriyle yüzleşmeye davet ederken, sürükleyici ve unutulmaz bir edebi deneyim yaşıyorsunuz. İnsanlık hali, iyilik, kötülük ve güç üzerine derinlemesine düşünmek isteyenler için olmazsa olmaz bir okuma. Karmaşık ve derin temalarının onu zorlu ve hatta zaman zaman yoğun bir okuma haline getirebileceği doğru olsa da, verdiği dersler onu okumaya ayırdığınız zamana fazlasıyla değer.

"Eğer bir yüz, üstten ya da alttan ışık aldığına göre değişiyorsa, neydi bir insan yüzü? Her şey neydi?"
Yanıtla
6
0
Destekliyorum  3
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Kasım 2025
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Serinin Başlangıcı
Sinirbilim uzmanı olan yazarın okuduğum 4. romanı oldu bu. Önceki romanlarında da teknolojik gelişmelerle sinirbilim alanındaki gelişmeleri bize oldukça güzel şekilde aktaran yazar, bu kitabında da insan bedeni, bedenin oluşumu, ölüm, ölüm sonrası yaşananları oldukça güzel bir şekilde aktarıyor. Kitabın dili zaman zaman bilimsel bir anlatıma kaysa da meraklılarına oldukça keyifli gelecektir. Ben biyoloji, insan bedeni ve hücre oluşumu konularına meraklı olduğum için bana oldukça keyifli geldi. Okurken zamanın nasıl geçtiğini fark edemedim.

Yazarın en büyük özelliği gerçek dünyada teknolojide yaşanan gelişmeleri kitaplarında bize roman karakterleri aracılığıyla anlatıyor olması. Böylece hem gündemi takip etme fırsatımız oluyor, hem de roman okuma keyfini elde etmiş oluyoruz. Sürükleyici, oldukça keyifli, bilgilendirici ve son derece etkileyici bir roman. Yazarın diğer kitaplarını okumadıysanız onları da okumanızı tavsiye ederim. Hatta önceki kitapları üçleme olarak çıkmıştı. Birbirinin devamı niteliğinde olan kitaplar yazmayı seviyor yazar. Bu romanının da devamının geleceğini düşünüyorum. Keyifle okuyacağınız bir roman.
Yanıtla
9
0
Destekliyorum  5
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Kasım 2025
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Türk Tarihinde Türkmenler
Türk tarihi üzerine yapılan bilimsel çalışmalara bakıldığında önemli bir kısmının makalelerden mürekkep olduğu görülür. Bu bilimsel külliyatın mühim bir bölümünün ise yabancılar tarafından kaleme alındığı yadsınamaz. Fakat bu birbirinden önemli çalışmaların çok az bir oranının dilimize çevrildiği gözden kaçmaz. Uzun yıllar akademik olarak belirli bir konu üzerinde dirsek çürütenler dahi çalışmalarını nihayete erdirirken Türkçeye kısmen çevirdikleri makaleleri bilim dünyasıyla paylaşmazlar. Ama bunun istisnası yok denilemez. Resul Kürşat Şahsi Türkmenler üzerine çalışırken literatürde önemli yer kaplayan makaleleri dilimize çevirerek, tarih disiplini için önemli bir eseri dilimize kazandırır.

Türk tarihi üzerine kısa bakış atıldığında Türkmenlerin tarihimizdeki ehemmiyetli yeri ilk bakışta anlaşılır. Çin Seddi’nden Anadolu’ya kadar uzanan farklı boy ve kabile isimleriyle tarihte yer eden bu kalabalık insan grubunun siyasi, sosyal, kültürel, iktisadi vb. etkileri ise halen tam manasıyla deşifre edilmiş değildir. Bazen emsaline az rastlanır, alanında tek ve özgün olarak nitelendirilebilecek çalışmaların dahi dilimize tercüme edilmediği bir dönemde kaleme alınmış mühim makaleleri fark eden müellif bu yöndeki eksikliği gidermek kastıyla Türkmenler hakkındaki on makaleyi dilimize kazandırmıştır.

Makalelere ana hatlarıyla bakıldığında spesifik konulara yönelimin olduğu fark edilir. Özel bilgi konusunda detaylı açılım beklentisinde olanların bilimsel ihtiyacına bazı makalelerin değil; daha detaylı tasarlanmış kitapların bile cevap verdiğini söylemek mümkün değildir. Bu açıdan düşünüldüğünde belirli konular üzerine yoğunlaşmış ve fazla ayrıntı barındıran makaleler daha ufuk açıcıdır. İlmi kaygısı olan okuru doyuran bu spesifik odaklanmayla birlikte ortaya koyulan özgün yapının tekraren ulaşılabilecek bir unsur olduğu da şüphelidir. Bilim dünyasına ifşa edilen ve yeni bir teorik söylemi ön plana çıkaran bu yaklaşımın da birçok çalışmayı çağının ötesine taşıdığı görülür. Bu nedenle eserde tercüme edilen bazı makalelerin yazımından bu yana onlarca yıl geçmesine karşın taşıdığı kıymetin azalmadığı fark edilir.

Özgünlüğün öncelendiği, emsallerinin oluşturulmasının belirli bir güçlüğü de beraberinde getirdiği bazı makalelerin bu nedenle yüksek önemi haizdir. Misal geçmişteki kabile ve boy yapısının ya da sosyal özelliklerin zamanla aşındığı, ekseriyetle metamorfoza uğradığı bir dönem düşünülürse araştırmacıların başarısı daha iyi anlaşılır. Kırsal yaşamın şehirleşmeyle etkisini yitirmesiyle beraber bazı insan gruplarını geçmişteki özellikleriyle değerlendirmek artık pek mümkün değildir. Farklılaşan boy ve kabile yapılarıyla beraber kendine has karakterleri bulunan bazı insan gruplarının günümüzde tamamen kaybolduğu hesap edilirse, çalışmaların müstesnalığı daha iyi anlaşılır.

Sosyal özelliklerden bahsetmişken makalelerin içtimai merkezin çevresine yerleşen konulardan seçildiği dikkatten kaçmaz. Asya denildiği zaman ilk akla gelen göçebelik mevzuu ise Türkmenlerin özelinde detaylı bir biçimde makalelere konu edilir. Asya menşeili Türkmen gruplarının göçebe ve yerleşiklik mevzusunun sosyal yönüne ilişkin anlatım ise birçok yeni bilginin temayüz etmesinin önünü açar. Misal kendi siyasi örgütlenmeleri içinde anlamlı bir düzenle yerleşen Yomut Türkmen boylarının organizasyonuna dair anlatılanları her yerde bulmaya imkan yoktur. Yine bozkır yaşamını deşifre edecek tespitlerin ehil ellerle yetkin bir biçimde yapılması, günümüze değin uzanan yanlış algıların yıkılmasını sağlar. Bozkır yaşamına ve kültürüne hor bakışları çürüten bu satırların sosyal açıdan küçümsenen bir topluluğun gerçek manada ne kadar güçlü olduğu gerçeğini okurun karşına çıkarır.

Bir sosyal grup üzerinde tespitler yapılacaksa bunun dışarıdan sadece eldeki yazılı kaynaklar üzerinden etütle yapılması, değerlendirmeleri kimi zaman geçersiz ve mesnetsiz hale getirir. Oysaki Türkmenler üzerinde kalem oynatan makale yazarları uzun süre Türkmenler arasında kalarak gözlemlerini yansıtırlar. Gözlemle birleşen ilmi tespitin tarih disiplininin laboratuvarına yapılan ziyaret olduğunu kabul etmek gerekir. Böylelikle sadece tarih için değil, sosyoloji için de önemli bilgiler ortaya çıkar ki eserin akademik kapsamı bu sayede daha da genişler. Üstelik eldeki deliller kanıtlanabilirlik açısından daha güçlü bir referans statüsüne yükselir.

Göçebelik ve yerleşiklik, bilim camiasında çok işlenen bir konu olmakla birlikte bu konunun alt başlıkları altına girebilecek bazı mevzular vardır ki öyle her zaman araştırmacıların ilgisini çekmez. Bazen tek satır ve paragrafla geçilen bazı bilgilendirmeler kendi içinde açımlandığında başka bir dünya okur önünde arzı endam eder. Misal P. A. Andrews’in “ Horasan’ın Beyaz Evleri” makalesinde görülen budur. Göçebelerin barınakları olan çadırların Türkçede derme-çatma ikilemesiyle ifade edildiği malumdur. Fakat Türkmen çadırının dışarıdan görüldüğü gibi derme-çatma basit bir barınak olmadığı Andrews’in detaylı makalesi sayesinde açığa çıkar. Ayrıntılı bilgilendirmeler sayesinde mimari bir şaheser seviyesine yükselen bu çadırlar hakkındaki emsalsiz bilgilendirmeler ile göçebe kültürünün üstün yönleri görünür kılınır. Böylelikle eski kaynaklarda geçen göçebelerin yerleşikleri yerdiği anlatılar manidar hale gelir. Zira çadır yapmak ve onun transferini sağlamak altından kalkılması zor işlerdir. Ayrıca ilgili makalenin resimlerle desteklenmesi çadır yapımının aşamalarını adeta seyirlik bir belgesele dönüştürür.

Her ne kadar ağırlıkla sosyal meseleleri içeren makaleler çevirmen tarafından derlenmişse de bölgenin siyasi yapısının ahvalini gösteren çalışmalar da eserdeki yerini alır. Bölgenin İngiltere ve Rusya arasında emperyal paylaşım alanı olmasından mütevellit ortaya çıkan sorunlarla beraber, bölgeyi sömürmeye hazırlanan güçlü siyasi yapılara karşı Türkmenlerin gösterdiği direnç farklı makalelerle ele alınır. Türkmenlerin bağımsızlık anlayışının baskın olmasına karşın tüfeğin kılıca galip gelmesinin hikayesi ise Hernan Cortes’in Meksika işgalini akla getirir. Misal Ron Sela’nın “Rusların Hive’yi İşgali ve Yomut Türkmenlerinin Katliamı” makalesinde, tanıklıklara da yer verdiği için, emperyalizmin maskesinin indirildiği görülür. Misal Yomut Türkmenlerinin bu söylemi durumu izah etmeye muktedirdir: “Eğer Ruslarla karşılaşacak olursak onları kılıçlarımızla karşılamamız evladır. Yaşlı kadınlarımız ve çocuklarımız boğazlandıktan sonra Rusya'ya isyan etmek bizim için mecburiyettir. Dünyada böyle bir hayat sürmektense ölmek daha iyidir." (s.268)

Günümüzde yüzünü Türk tarihinin doğusuna yani Türkistan’a çeviren araştırmacıların ilk aşamada oryantalistlerin yazdığı kaynaklara yöneldiğine şüphe yoktur. Çağın gerisinde kalan bu kaynaklar her ne kadar eskidiyse de değerlerinden bir şey kaybettikleri tartışılır. Bu tarz kaynaklar ilk başvuru kaynağı hükmünde olmalarına rağmen tamamının Türkçeye kazandırıldığı söylenemez. Bununla birlikte geçtiğimiz yüzyıl içinde birçok bilim adamı 18. yüzyılda hız kazanan Şark’ı çözümleme işini devam ettirerek durmaksızın bölgeye dair birçok çalışma kaleme alırlar. Öyle ki bunların Türkçeye kazandırılması için enstitülerin kurulması bile düşünülebilir. Bu açıdan bakıldığında her türlü çeviri faaliyetinin Türk tarihinin aydınlatılmasında önemli bir aşama olacağı aşikardır. Ayrıca makalelerin tercümesinin onların referans olarak kullanımlarını arttırmakla birlikte benzer çalışmaların yapılması hususunda Türk araştırmacıları da motive eder.

Sonuçta, Türklerin büyük bir tarihi ve geniş coğrafyaları olduğu malumdur. Ama bu büyük coğrafya ve tarihin hakkının tam manasıyla verildiği şaibelidir. Asya’nın en doğusundan batısına doğru uzanan bu hikayenin gerçekleştiği kompartımanlardan biri terkedilip batıya doğru her geçildiğinde doğuda kalan unutulmuş gibi bir algıyla tarihe yaklaşmak köklerin unutulmasına ve kurumasına neden olur. Yabancılaşmanın önüne geçmek için dönemin tüm kaynaklarına hakimiyet ve bütüncül bir değerlendirme şarttır. Bu nedenle Türk coğrafyasındaki her birim tam tekmil bütün unsurlarıyla beraber irdelenmeli kayda alınmalıdır. Bu minvalde bizi bize anlatma iddiasına sahip her yabancı metin dilimize kazandırmalıdır. Oluşan külliyata ne kadar hakim olursak, bu yönde ne kadar çaba sarf edersek, Türk tarihine ve kültürüne o oranda hizmet etmiş oluruz. Şahsi’nin çevirdiği on makale bu yüzden dikkatten kaçırılmamalıdır.
Yanıtla
4
0
Destekliyorum  2
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
17 Kasım 2025
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
“Harry Potter ve Felsefe Taşı” Üzerine: Sihirli Bir Başlangıç
J.K. Rowling’in kaleme aldığı “Harry Potter ve Felsefe Taşı”, milyonlarca okuru etkileyen edebî serüvenin ilk adımıdır. Bu kitap, hem hayal gücüyle hem de alt metinleriyle okuru içine dahil eden zengin bir dünyanın kapılarını aralar. Sihir, dostluk, cesaret ve aidiyet gibi evrensel temalar, sade ve etkileyici bir dille işlenir. Okur, daha ilk sayfalardan itibaren alışılmış dünyanın dışına taşar ve bambaşka bir gerçekliğin içine adım atar. Kitabın en çarpıcı yönlerinden biri, yazarın kurguladığı büyücü dünyasının detaylı ve tutarlı yapısıdır. Rowling’in hayal gücü; karakterlerden mekânlara, okul sisteminden büyü kurallarına kadar incelikle örülmüş bir evren yaratmıştır. Okur, sanki gerçekten var olan bir dünyanın penceresinden bakıyormuş hissine kapılır. Bu başarı, yalnızca olay örgüsünden değil; yazarın dili kullanmadaki ustalığından, atmosfer yaratma yeteneğinden ve karakterlerinin psikolojik derinliğinden kaynaklanır.

Başkahramanın bakış açısıyla sunulan bu anlatı, çocukların gözünden adaleti, cesareti, yalnızlığı ve arkadaşlığı sorgulama fırsatı verir. Yazar, karakterler aracılığıyla çocukluk döneminin evrensel duygularını yansıtırken, okuru eğlendirmenin yanında düşündürmeyi de başarır. Zorbalık, dışlanmışlık, farklılık ve kabul görme arzusu gibi konular ustalıkla satır aralarında işlenmiştir. Her yaştan okurun kitaba bağlanabilmesini sağlayan önemli etkenlerden biri de karakterlerin gerçekçiliğidir. Her biri özgün niteliklerle donatılmış karakterler, yalnızca iyi-kötü ayrımıyla değil, karmaşık içsel çatışmalarıyla da dikkat çeker. Bu da onları karikatür olmaktan çıkarıp canlı ve inandırıcı bireyler hâline getirir. Ana karakterin büyüme ve öğrenme süreci, birçok genç okur için aynı zamanda bir özdeşleşme alanı oluşturur. Yalnızca bir "büyücülük okulu" teması değil; aynı zamanda aile, aidiyet ve kimlik üzerine de kurulu bir anlatı söz konusudur. Kahramanımızın büyüme yolculuğu, fiziksel bir değişim kadar içsel bir uyanışı da içerir. Bu yönüyle “Harry Potter ve Felsefe Taşı”, fantastik bir macera sunarken aynı zamanda derinlikli bir gelişim romanı olmayı da başarır. Yazarın mizah anlayışı da kitabın değerini artıran bir unsurdur.

Okul yaşamı, sınavlar, arkadaşlık ilişkileri ve gizemli olaylar üzerinden ilerleyen kurgu; merakı sürekli canlı tutar. Kitapta birçok sır vardır ama yazar bu sırları açık etmeye acele etmez. Okur, karakterlerle birlikte öğrenir, birlikte şaşırır. Bu yapı, kitabın temposunu başarılı biçimde dengeler. Serinin ilk kitabı olmasına rağmen Felsefe Taşı, başlı başına anlamlı ve okuma zevki yaşatan bir yapıdadır. Bu ilk eser, sağlam temelleriyle serinin bütününe rehberlik eder. Kurgusal dünyanın kuralları, karakterlerin geçmişleri ve ilişkilerinin temelleri bu kitapta atılır.

“Harry Potter ve Felsefe Taşı”, yalnızca fantastik edebiyat sevenler için değil, iyi kurgulanmış bir hikâyeye açık olan herkes için etkileyici başlangıçtır. Neşeli anlarla hüzünlü duygular, gizemle mizah, dostlukla mücadele aynı anda var olur. Bu da kitabı yıllar boyu okunmaya ve üzerine düşünülmeye değer bir eser hâline getirir.

Sonuç olarak; Felsefe Taşı, yalnızca bir hikâyenin başlangıcı değil, aynı zamanda bambaşka bir okuma deneyiminin davetiyesidir. İçindeki sihri sadece asalar ya da büyüler değil, anlatılan duygular ve kurulan bağlar da oluşturur. Okura sadece başka bir dünyanın kapısını açmakla kalmaz, aynı zamanda kendi iç dünyasını da yeniden keşfetme fırsatı sunar.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum  2
Bildir