Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
23 Kasım 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gece nereye iner...
Peter'la Rebecca'nın yaşamlarını dağıtmaya geliyor Mizzy, sıradanın ortasına bomba gibi düşmeye geliyor, aileyi şöyle iyice bir sarsmaya geliyor. "Mistake"in kısaltılmışı "Mizzy", daha baştan aldık mı ipucunu, devam: anlatıcı serbest dolaylı, Peter'ın zihnine ilişik, sanatla biçimlenmiş bir zihnin detaycılığına sahip, yani yoldan geçen bir adamı ünlü bir ressama benzetip o ressamın eserlerinden biriyle Peter'ın galerisinde yer verdiği sanatçıların eserlerini kıyaslayabilir yahut yoldan geçen adamı ünlü bir ressama benzetmekle yetinebilir, o ânın derinliğine bağlı. Okuruz, buna hakkımız var ama alanımız olmayabilir, anlatıcı bu alanı sağlayacak, adeta projektörlerle aydınlatacak kadar mahir. Peter sayesinde, daha doğrusu Peter'ın aktif bilişinin enginliği sayesinde algılanan dünyanın nereye kadar genişleyebileceğini öngörmek zor, yani şehirde bir yürüyüş agorafobiyi uyandıracak kadar derinleşebilirken galerideki bölümler olayların dört duvar arasında döndüğünü hissettiriyor, tabii Peter'ın karakterlerle kurduğu iletişimin niteliğini de katınca ortaya değişken bir üslup çıkıyor, Peter'la Rebecca'nın diyaloglarının arasına paragraflık ayrıntılamalar girerken Uta'nın Alman aksanı, aksanın yarattığı kesinlik duygusu öne çıkıyor, kişiye göre muamele. Mizzy piyasadayken ne var, Peter tam bir şaşkaloza dönüştüğü için kaygı, karmaşa, Mizzy'nin gamsızlığı ortaya çıkınca idrak anlarının parıltıları, hızlı geçişler, tek cümlelik tahliller. Baştan almalı, metni boydan boya bir çırpıda katetmek yaşamların odağını bozuyor. Anlatıcının genişlettiği anlara da bakalım, hikâye sürerken önem kazanacak noktalardır aslında.

Yirmi yıllık evliliğin alışkanlıkları beliriyor arada, birbirlerini kanırtmadıkları için onca yıl beraber kalabilmişler. "Hangi evlilik sayısız eklemlenmeden, jestten oluşan bir dil; diş ağrısı kadar keskin bir tanınma, bilinme duygusu içermez ki? Ve mutsuzluk, elbette. Hangi çift mutsuz değildir ki -en azından, zaman zaman? Hal böyleyken, nasıl oluyor da boşanma oranları, zamane diliyle, tavana vuruyor? Kim bilir ne kadar mutsuz, perişan olmalısın ki, bilfiil ayrılmayı, kendi yoluna gidip hayatını artık seni böylesine mutlak bir biçimde tanıyan birinden yoksun bir halde sürdürmeyi göze alabilesin?" (s.15) İyi bir açıklama gelecek gibi duruyor buna, metnin görmediğimiz uzantısında eylemler bekliyor.

Sanat simsarı mı Peter, sanatçı koçu mu, tüccar mı, muhtemelen hepsi. Galerisi birinci sınıf değil, yine de genç yeteneklerin kendilerini gösterebilecekleri bir mekan, gelecek vadeden sanatçılardan bazılarının yolları buradan geçmiş. Peter'ın duyarlılığının bir sebebi de ömrü boyunca sanatçılarla iletişim kurmuş olması. Her türünü biliyor, müşterileri de biliyor, tarafların aslında ne istediklerini çok iyi bildiği için sergiler, satışlar, her şey dört dörtlük. Birinci lige çıkmak için gereken oyunlara yüz vermiyor Peter, yakın bir arkadaşının kapattığı galeriden gelecek über sanatçıya da temkinle yaklaşıyor mesela, konfor alanından çıkmamak için elinden geleni yapıyor. Proust, Picasso, bir sürü insan geçiyor metinden, Peter'ın sanata bakışıyla yer buluyorlar. Geçmiş kaçmaya meyilli, gerçeklikse üzerinde mutabakata varılmadan meşruiyet kazanmayan bir hikâye, haliyle ayaklarını yere sağlam basıyor Peter, hayalci değil, elindekilerin kıymetini bildiğini söyleyebiliriz. Karakterin özeti sayılabilecek bir alıntıyla bitiriyor, romanı hararetle tavsiye ediyorum, bahsetmediğim kaç numarası var bilmem.

"Matthew'la Dan, henüz tamamlanmamış, henüz kemale ermemişken yeryüzünden silinip giden iki genç adam; işte Peter'ın en dayanamadığı da bu, Matthew'un hayatının boşa harcanmış, bir sonuca ulaşamamış olması; işte bununla, Peter'ın içindeki dürtünün, olağanüstü bir şeyin, kalıcı bir şeyin yaratılmasına katkıda bulunma ihtiyacının ilintili olup olmadığını kim bilebilir -en büyük arzusu, dünyaya (zavallı unutkan dünyaya) unutuluşun her şey demek olmadığını, bir gün birilerine (uzaydan gelme arkeologlar?) gayretlerimiz, özlem ve çekiciliklerimizle var olduğumuzu, sevildiğimizi, sal geride bıraktıklarımızla değil, fani ama onurlu etimizle de önemli olduğumuzu söyleyecek bir şeyin yaratılışına, döllenmesine yardım etmek, aracı olmak değil mi?" (s.185) Sanatçılarına yardım ettiği kadar Mizzy'ye de yardım etmeye niyetlenmesi bundan, Peter kurtarıcı rolüne bürünmeyi seviyor ama dünya kurtarılmak istemiyor, bu da Peter'ın trajedisi.
Yanıtla
1
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
21 Kasım 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Potansiyeli Aşmak ve Hudutları Zorlamak
Sinan Canan'ın 'İfa' serisi, insanın potansiyelini keşfetme ve sınırları zorlayarak gelişme ihtiyacını vurgulayan derinlikli bir yolculuktur. Bu kitaplar, insan psikolojisiyle biyolojisinin kesiştiği noktada, bireylerin kendini gerçekleştirme isteğini inceler ve Rogers'ın düşünceleriyle paralellik gösteriyor. Serinin son halkası olan 'İfa 3 – Sınırları Aşmak', insanın içinde bulunduğu sınırları tanımlarken, bu sınırlarla başa çıkma stratejileri ve çözümler sunuyor.

Kitap, insanın karşılaştığı çeşitli sınırları belirginleştirerek farklı bir bakış açısı sunuyor. Coğrafi sınırların geçmişte İbn-i Haldun'un "Coğrafya kaderdir" sözünden bugünkü koşullara nasıl evrildiğini tartışırken, insanın doğayla olan etkileşimini ve çevresel faktörlerin birey üzerindeki etkilerini irdelemeye açıyor. Dil sınırları konusunda, teknolojinin getirdiği kolaylıkların dilin önemini azalttığı yönündeki argümanı eleştirerek, farklı dillerin düşünce yapısına katkılarını ve bakış açısını zenginleştiren unsurları vurguluyor.

Alışkanlık sınırları ise kitabın odak noktalarından biridir. Beynin belirsizlik içindeki durumlarda en üretken olduğunu vurgulayarak, tekrar eden alışkanlıkların beynin esnekliğini azaltabileceği ve öğrenme süreçlerini etkileyebileceği fikrini öne sürüyor. Serinin temel amacı, farkında olunan veya olunmayan sınırları irdelemek, bu sınırları aşma stratejileri geliştirmek ve bireylere kişisel gelişimlerine katkı sağlayacak çözümler sunmak.

Bu eser, insanın içinde bulunduğu sınırların esasen zihinsel, duygusal ve fiziksel gelişimine olan etkilerini gözler önüne seriyor. İnsanın potansiyelini keşfetmesi, sınırlarını aşması ve kendi gelişimine katkıda bulunması adına rehberlik ediyor. Bireyin içinde bulunduğu koşulları daha geniş bir perspektiften değerlendirerek, sınırları aşmanın özgürleştirici etkilerini vurguluyor.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
16 Kasım 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İslamın Dirilişi Dünya İçin Neden Önemli?
Sezai Karakoç’un 1966’ dan 1967’ ye kadar Diriliş dergisinde yayımlanan başyazılarından oluşan bu kitap; İslami bir dirilişe dünyanın neden ihtiyacı vardır? İslam Coğrafyasının içinde bulunduğu mevcut durumun sebepleri nedir ve İslami Dirilişte mevcut dünya siyasi durumunun rolü nedir? İslam coğrafyasının diğer coğrafyalarla ilişkisi nedir? İslami diriliş nasıl gerçekleşecek? İslamın insanlığa çağrısı nedir? gibi sorulara bir cevap niteliğindedir.

Rönesans'tan sonraki beş yüz yıllık dönemi “Avrupa Dönemi” olarak belirten yazar, bu dönemde ölüm dalgınlığı içerisinde bir Asya ile gerçek anlamda var olmayan bir Afrika’nın, Avrupa'ya bakışını anlatarak ve sayfa 9’ da “Avrupa’nın en büyük dramı şudur: Kendini hiçbir zaman sevdirememesi.” diyerek bu güzel kitabın girişini yapıyor. Ancak bu alıntıdan hareketle bu kitabın Batıya bir eleştiri olarak yazıldığını düşünmenizi istemem; çünkü bu kitap Batı ile değil İslam coğrafyası ile ilgili. Sadece çok isabetli bulduğum için bu alıntıya yer vermek istedim.

Avrupa barbar ve büyücü olarak görülürken ve kendini dünyaya tarih boyunca bir türlü kabul ettirememişken, bir de bu insani adaptasyonu sağlayabilecek tek güç olan İslam Medeniyetine set çekmesinin kendisini nasıl yalnız bıraktığını anlatan Sezai Karakoç, Doğu ve Batı’nın dirilişinin ancak İslam Medeniyetinin dirilişi ile mümkün olabileceğini anlatıyor.

İkinci Dünya Savaşı sonrası İslam Ülkelerindeki bağımsızlık hareketlerini siyasi bağımsızlık, ekonomik bağımsızlık ve fikir-kültür bağımsızlığı olmak üzere üç aşamaya ayıran yazar, fikir ve kültürde Batılı aydın ile köklerinden kopmayan halkın nasıl karşı karşıya geldiğine değinmektedir. Peki, bu düşünce dirilişi nasıl olacak? Bu sorunun cevabını okurken, yazıldığı dönemi de göz önüne alınca, bu kitabın değerini çok ama çok iyi anlayacaksınız. Sezai Karakoç bu sorunun cevabını vermeden önce eğitim sistemine sizlerin de hak vereceğine emin olduğum muhteşem eleştirilerini yöneltiyor. Sadece eğitim sistemi değil, bu düşünce dirilişinin önünde bir bent gibi duran dönemin sözde aydınları da bundan payını alıyor.

“Düşüncede Dirilişin” anlatıldığı ve beni en çok etkileyen bu kısımdan sonra “İnanışta Diriliş, Edebiyat ve Sanatta Diriliş ve Aksiyonda Diriliş kısımları ile Sezai Karakoç, İslam dünyasının ihtiyacı olan diriliş basamaklarının nasıl gerçekleştirilebileceğini ve İslam dünyasının neden bu diriliş adımlarını gerçekleştirmekte zorlandığını eleştirel bir üslup ile bizlere aktarıyor. Tam bu noktada şunu belirtmezsem haksızlık etmiş olacağımı düşünüyorum; bu kitap, mevcut durumun değerlendirildiği ve devamında çözümün nasıl gerçekleşeceği konusunda tahminlerin sıralandığı ve mevcut durumun sebeplerinin eleştirileriyle dolu bir yazı silsilesi olmaktan çok, özünde Milli ve İslami bir uyanış tutkusu yaşayan herkesin kılavuzu olabilecek nitelikte bir kitap.

Kitabın ikinci ve son bölümü olan “İslamın Çağrısı” isimli bölümde ise İnsana, Müslümana, Yahudiye, Hristiyana, Doğululara ve Afrikalılara, Din ve Tanrıtanımazlara yazarın kendi perspektifinden İslamın çağrısını ve uyarılarını okuyoruz. Özellikle Yahudi'ye Çağrı kısmında işgal altında bulunan Filistin ve soykırıma uğrayan Filistin halkını düşününce yazarın daha o günlerden yazdıklarını okuyunca çok canınız sıkılacak ve üzüleceksiniz.

Günümüzde güzel vatanımız Türkiye’nin milli bir uyanış ve şahlanışını bekleyip yeniden ecdadımızın mirasının dünyanın dört bir yanına taşınacağı günlerin hasretini çekiyorsanız bu kitabı çok seveceksiniz. Sadece vatanımız değil İslam coğrafyasının kendine has kültürü, sanatı, edebiyatı ve düşünce sisteminin iki kutuplu (Batı ve Sovyet) dünyaya sığmayıp, kendine yakışır şekilde, Doğuyu, Afrika'yı ve aslında göz ardı edilmiş tüm insanlığı üçüncü bir kutup olarak İslam coğrafyası olarak dünya sahnesinde hakkıyla temsil edeceği günün özlemi içerisindeyseniz; bu kitabı okuduktan sonra umudunuzu kaybetmemeniz gerektiğini anlayacaksınız.
Yanıtla
10
0
Destekliyorum  2
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Kasım 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Düşman Kardeşler Araplar ve Yahudiler
Tarih, bazen kavimler arasındaki kadim düşmanlıkları ve uzun husumetleri hikaye eder. Birbirlerine olan tutumlarıyla anlam kazanan ezeli mücadelelerin temsilcileri, taraf olmanın hırsı ve nefretin dinamiğiyle öylesine sarmalanmıştır ki sathi değerlendirmelerle olayların hakiki yönü anlaşılmaz. Aslında kalem ahlakının bilincinde olan yazar hakikat arayışındaki okurun derdine derman olur. Bazen yazanın fikrine, ırkına, dinine bakılmaz; çünkü gerçeğin hanesine yazılanlar pazar sergisindeki taze ürünler gibi parlar. Bu aşamadan sonra okur elediği bilgilerden açığa çıkan gerçeğin tarafına geçer.

Araplar ve Yahudiler de yukarda izah ettiğimiz şekilde günümüzde ezeli ebedi düşmanlar olarak bilinir. Aslında olayların kökenlerine inildikçe ele alınan vakıanın zamandan geriye doğru kademe kademe boyut değiştirdiği fark edilir. Zaten tarihe dar bir açıdan bakılırsa günümüzdeki olayların algılanması güçleşir. Bu nedenle yaşanan mücadeleler, çatışmalar ve dostluklar geniş bir bakış açısıyla zamana derinlemesine nüfuz eden yaklaşımla ele alınmalıdır. Ele alacağımız “Tarihte Araplar ve Yahudiler- İki İbrahim, İki Musa, İki Tevrat” ilk aşamada okurda bu hissi uyandırır.

Kitabı yazarın biyografisinden okumaya başlayanların eserin objektif bir bakış açısıyla yazılmadığını düşünmeleri olasıdır. Zira Dr. Ahmet Susa Iraklıdır ve Müslümandır. Yetişilen kültür ortamı ve dini yönelim gibi faktörler yazarın düşüncelerinin içine sindiğinden müellif tarafından savunulan düşünce çoğu zaman okur nazarında sathi değerlendirilerek itibarsızlaştırılır. Ahmet Susa da bunu tahmin etmiş olacak ki Arap-Yahudi ilişkilerinde kendi tezlerini güçlü dayanaklarla sunmaya çalışır. Hatta bazen tamamen Iraklı ve Müslüman değilmişçesine yorumlarına objektiflik katar.

Tabii Susa sadece tezlerini kanıtlamak amacını gütmez. Onun öncelikli amacı 17. yüzyıldan sonra hız kazanan oryantalist bakış açısıyla kaleme alınan Arap tarihlerinin karşısına yerli tarihçiler tarafından yazılan alternatif tarihleri koymaktır. Yani Batılıların sıklıkla taraflı emperyal bir duruşla kalem oynattıkları bir zeminde milletlerin kendi tarihlerini kendilerinin yazması gerekliğini vurgulayan Susa, Arap tarihinin gizli maksatların tahakkuk edilmesi uğruna kişisel siyasi yorumlarla dünyaya servis edilmesini istemez.

Aslında Susa eserinin girişinde mücadele etmek zorunda olduğu yapının gücünü kabul eder. Günümüzdeki Yahudi tezlerinin sahibi olan Siyonistlerin güçlü enformasyon ve bilgi çarpıtma aracılığıyla hakikati görünmez kıldığını vurgular. Bu yüzden hakikati bulmayı kendine amaç edinen Susa, eserinin, uzun yıllar boyunca yaptığı çalışmaların ürünü olduğunu da vurgulamaktan geri kalmaz. Zaten ele alınan olayın tarihi açından derin köklerinin olması, yapılan çalışmanın uzun süreli ve yorucu olduğunu kanıtlamaktadır.

İlk aşamada eserde birçok açıdan hakim tarihi argümanların çürütülmeye çalışıldığı görülür. Bu amaçla ilişkilerin en derin köklerine inilir. Fakat bundan yaklaşık en az 4000 yıl önceki dünyayı; esatir, mitoloji, hurafe ve yozlaşmış bilgilerin bıraktığı tortulardan tam manasıyla anlamak mümkün değildir. Bu şekilde boz bulanık suda balık avlamak ise ilkçağ uygarlıklarının izlerini iyi sürmekle mümkündür. Yazar da bu fark etmiş olacak ki Arabistan havzasında meydana gelen göçler ve göçler sonucunda oluşan siyasi otoritelere dair bilgileri sunarak eserine başlar. Bunun önemi metnin ilerleyen kısımlarından anlaşılır. Şöyle ki elbise biçer gibi toprakları kendi ana yurtları ve kadim vatanları diye nitelendirenlerin aslında sahip olduklarını düşündükleri toprakta misafir oldukları ortaya çıkar. Üstelik tam tersinin de vuku bulduğu da görülür.

Yazar, siyasi tarihe ilişkin görünümü ortaya koyduktan sonra, bütün dikkatini Tevrat’a yöneltir. Aslında yazarın bu seçimi karşıtlarının yaklaşımı ile ilgilidir. Yazarın çürütmeye gayret ettiği tezlerin ana kolonları Tevrat’ın üzerinde yükselir. Dini metinlerin eleştiri kabul etmez yapısı Susa’nın öne sürdüğü fikirler sayesinde yıkılır. Kabaca bir tenkitle bile içerdiği tezatlar sayesinde hükmü geçersiz kılınan Tevrat, yazarın güçlü argümanlarının karşısında duramaz. Yahudi cephesinin savunduğu tezlerin direkt Tevrat’la oluşturduğu çelişkiler ise oldukça şaşırtıcıdır.

Üstelik Tevrat kendi çağdaşı olan metinlerle ve arkeolojik bulgularla karşılaştırılır. Sonuç gerçekten ilginçtir. Zira Tevrat, yazıldığı dönemin izlerini taşıyan kaleme alındığı coğrafyanın edebi, mitolojik, dini, hukuki bir kompozisyonu gibi kendisini gösterir. Dönemin yazın ürünleriyle manidar benzerlikler ve farklılıklar ise Tevrat’ın güvenirliliğine halel getirecek derecededir. Bunları uzun uzun anlatan Susa; üç dönemin önemine dikkat çeker: MÖ 19. Yüzyılda İbrahim Peygamber dönemi, MÖ 13. yüzyılda Musa Peygamber dönemi ve Tevrat’ın yazıldığı Yahudilerin Babil’deki sürgün dönemi MÖ 6. yüzyıl. Bu üç dönem ayrı bölümlerde detaylı bir şekilde anlatılır. Bu şekilde Tevrat’ın kronolojik yanlışları da ortaya koyulur. Ayrıca üç dönem arasındaki kopukluklara dikkat çekilir.

Eser kronolojiyi netleştirirken etnoloji ve dilbilimsel verilerden üst düzeyde faydalanır. Çünkü metinlere bilimsel nitelik kazandıran bu kanıtların güçlü sunumu erbapları için çok şey ifade eder. Yukarda bahsedilen üç dönem eldeki veriler paralelinde karşılaştırıldığında üç dönemin birbirinden bağımsız olduğu, İbrahim Peygamber ve Musa Peygamber kavmi ile Yahudiler arasında bir rabıta bulunmadığı, Musa Peygambere indirilen Tevrat’la MÖ 6. Yüzyılda Yahudiler tarafından yazılan Tevrat’ın aynı olmadığı ortaya koyulur. Çelişkiler o kadar yoğundur ki yazarın eserinde bahsettiği gibi iki İbrahim, iki Musa, iki Tevrat ortaya çıkar.

Ezber bozan tespitleriyle birlikte Susa kullandığı kaynaklarda çeşitliliğe dikkat eder. Özellikle Yahudi olmasına karşın farklı düşünen yazarların fikirlerine önem verir. Bununla beraber tarih öncesi dönemde yazılmış tabletler ve hiyeroglifleri kullanmaktan imtina etmez. Bu tarz kaynakların izini sürmek ve bu kaynakları günümüzün tarih anlayışıyla bağdaştırmanın olası güçlüklerine rağmen Susa bu işin altından layıkıyla kalkar.

Eser her ne kadar köklerle ilgilenmiş olsa da günümüze yakın dönemi anlatmaktan geri kalmaz. Özellikle Yahudi tezlerinin hız kazanmaya başladığı İsrail devletinin kurulmasına varan dönem tüm yönleriyle anlatılır. Kitabın yedinci ve sekizinci bölümü bahsedilen konulara ayrılırken günümüzde yaşanan problemlere ilişkin önemli bilgiler satır arasında okura sunulur. Fakat bu nitelikli bilgi sunumuna karşın Osmanlı-Arap ilişkileri konusunda yazar suskundur. Bölgede yaşanan hadiseler ve Arap İsyanı gibi olgulara yer verilmez. Ortadoğu’da Osmanlı’nın el çekmesine neden olan durumun sebeplerine pek değinilmez. Sadece Abdülhamit’in toprak satışına karşı çıktığı bilgisi verilir. Oysaki bölgedeki istikrarsızlık Osmanlı sonrasında ortaya çıkar, yazarın Osmanlı öncesi ve sonrasını karşılaştırması olayların daha net anlaşılmasını sağlayabilirdi.

Sonuçta, tarihi olayları anlamak için çapraz okuma yaparak olayların taraflarını karşılıklı okumak gerekir. Fakat konu Doğu-Batı olunca Batı’nın sınırsız üretkenliğine karşın Doğu’nun kendini anlatmaktan geri kaldığı görülür. Arap Yahudi ilişkilerinde de bu durumun sıkıntıları söz konusudur. Fikir ahlakına sahip, hakikatin peşindeki Yahudiler olmasa karşıt görüşe dahi rastlanmayacak bir alanda bazen fikri kısırlığın olduğu tarafı dinlemek erdemdir. Arapların haklı serzenişlerini dinleyen sundukları kanıtları onaylayan yazarların varlığı bu nedenle şaşırtıcı değildir. Susa’nın verdiği bilgileri çürütmek de öyle kolay değildir. Sadece bilimsel manada sessiz kalmış Doğu’nun Batı karşısında sesini yükseltmesi bile gerçeğin ortaya çıkmasının önünü açar. Karşı çıkılmayan yalanın doğru kabul edilmesi olasıdır. En nihayetinde Yahudileri ya da Arapları haklı çıkarmaktan ziyade hakikati ortaya koymak ana hedef olmalıdır.
Yanıtla
5
2
Destekliyorum  2
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Kasım 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Klasik bir sanat eseri...
Büyük Britanya'nın "Kraliçe Victoria Dönemi", sanayi devriminin yükselişi ve imparatorluğun zirvesi olarak görülür. 2.Elizabeth'ten sonra imparatorluğun en uzun hüküm süren dönemidir. Kraliçe Victoria, tam 64 yıl tahtta kalmıştır. Bu dönemin en belirgin özelliklerinden biri: sevgisiz evliliklerin mevcudiyetidir. Ayrıca alt sınıflar ve parasızlar, bu dönemde fazlaca hor görülmüşlerdir. Edebi açıdan ise, "gotik" kurgular ön plana çıkmıştır. Bu eserlerden biri de Emily Bronte'nin tam da Victoria dönemini ele aldığı, kariyerindeki tek kitap olan "Uğultulu Tepeler"dir.

Uğultulu Tepeler, kitabın ana karakterlerinden Bay Heatcliff'in konutunun adıdır. Coğrafi konumu sebebiyle bu ismi almıştır.

Kitap oldukça hacimli. 404 sayfadan ibaret. Çerçeve anlatı denen "öykü içinde öykü" şeklinde tasarlanmış. Ve öyküler bir anlatıcı tarafından dile getirilmiş. Böylece okur da dinleyici pozisyonuna yerleştirilmiş.

Kitabın karakter sayısı görece fazla. Aralarındaki yakınlık ilişkisini de işin içine kattığımızda karmaşık bir hal alıyor. Ancak sayfalar çevrildikçe kimin kim olduğu çok net şekilde belleğe yerleşiyor. Bir süre sonra kendinizi 3 sezonluk bir dizi izliyormuş hissi ile buluyorsunuz...

Dönemin özelliği olan mutsuz evlilikler ve alt tabakanın itibarsızlaştırılması ise kitabın merkez noktaları. Aşk, hırs, entrika ise merkeze yayılan duygusal durumlar.

Bronte, kitabını dupduru yazmış. Tasvirleri ve genel anlatımı çok başarılı. Klasik bir eser. Okumanızı tavsiye ederim.
Yanıtla
8
0
Destekliyorum  5
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
03 Kasım 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ölüm Öykülerinin Kitabı
Sadık Hidayet'in yaşamına göz attığınızda ya da en kolayından Diri Gömülen kitabındaki, esere de adını veren ilk hikayeyi okuduğunuzda, onun edebiyatının temelde ölüm ve intihar olgusu üzerine kurulduğunu görebilirsiniz. Bu kitapta da, daha ilk öykü olan Moğol Gölgesi'nden başlayarak ölüm teması üzerine kurulu metinleri görebiliyoruz. İkincil olarak da hiciv kullanarak toplum eleştirisi Hidayet'in edebiyatında etkindir. Bunu da, özellikle, kitapta yer alan son öyküde gayet net görebiliyoruz. Benim açımdan, eserin en etkileyici öyküsü Moğol Gölgesi'ydi. Tarihsellik içeren bu metin, özellikle finali itibarıyla oldukça kuvvetli. Bunun yanı sıra, kitapta iki tane kısa metin bulunuyor. Bunlar, felsefi anlatı diye nitelendirebileceğimiz öyküleşmemiş metinler. Kalan metinleriyse tipik Sadık Hidayet öyküleri olarak değerlendirebiliriz. Sadık Hidayet'e "Doğu'nun Kafka'sı" tabirinin boşuna verilmediğini, bu kitaptaki öykülerden de görebilirsiniz. Ölüm teması üzerinden yarattığı Kafkaesk atmosferi okuruna bolca yaşatıyor yazar.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
02 Kasım 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
SIRLAR ELBET ORTAYA ÇIKAR
Surname, İskender Pala’nın son romanı. Romanı okuduğumuzda Pala’nın daha önceki romanlarından aşina olduğumuz yazım tarzı ve dilini yine kullandığını görüyoruz. Tarihi romanlarıyla bilgilendirme amacının yanında keyifli bir okuma serüveni de sürdürmeyi amaçlayan yazar, bu kitabında da başarıya ulaşmış.

Kitap sizi daha ilk başında yakalıyor. Eğer tarihi roman okumayı seviyorsanız, bu kitabın içerisinde lezzetli vakit geçireceğinizi garanti ederim. Zaten Pala’nın daha önceki romanlarını okuduysanız, bu romanda da benzer duygular yaşayacağınızı söyleyebilirim. Kitabın içerisinde yer alan bölümlerin başında birer hikâye anlatılıyor. Hikâyeler özenle seçilip kitaba konulmuş; zira hikâyelerin yer aldığı bölümlerle ilgili bir ön bilgilendirme yapılıyor diyebiliriz. Hikâyeleri okuyunca Mesnevi’de anlatılan hikâyeler aklına geliyor insanın. Hikâyelerin hem bilgilendirme hem de düşündürme özelliğinin olması ve bölümlerin içerisinde de bu hikâyelerden kısımların yer alması, sizi kitaba daha çok bağlıyor.

Usta işi bir kitap yazmış İskender Pala. İçerisinde arkadaşlık, kardeşlik, mertlik, cömertlik, doğruluk gibi erdemlerin yer aldığı, birbirine yardım etmenin öneminin sıkça vurgulandığı muhteşem bir kitap. Tarihi roman okumayı seven herkesin gönül rahatlığıyla alıp okuyacağı ve kütüphanesine dâhil edebileceği bu kitabı okumayı tavsiye ederim.
Yanıtla
7
0
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
01 Kasım 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ölmek İçin Yaşamak Gerek
Dokuz Eylül Üniversitesinde Türk-İslam Edebiyatı alanında yüksek lisans yapan yazarımız Fatih Duman'dan muhteşem bir eser.

Ahi (İnsan ölür, hayal ölmez), kitap bu kapakla kendini gösteriyor. Ahi Evran'ın yaşamını konu alan bu romana başladığınızda, "İnsanlara anne ve babadan sadece mal mülk değil, hayal de miras kalır," sözü oldukça dikkat çekiyor. Hayalini kurduğu İslam'ı yaygınlaştırma fikrini nesilden nesile aktarılmasına zemin hazırlayan Ahi Evran'ın verdiği mücadeleler okuyucuya muhteşem bir edayla anlatılıyor.

Romanda günümüz, Ahi Evran ve Ahi Evran'ın talebesi Sarı Abdal zamanları film edasıyla gözler önüne seriliyor. Okuyucuya o zamanı yaşatan ve bir o kadar da düşündüren konulara yer verilmiş durumda.

(Günümüz): İstanbul'a bir akrabasının yanına giden Ali, evin oğlu Mustafa'nın ricası üzerine Asım abi diye birinin sahaf dükkanına gider. Ali, Asım abi ile böylelikle tanışır, sohbetine dahil olur. Asım abinin anlattıklarıyla etkilenen Ali, eve gittiğinde aklındaki soruları cevaplaması için internetten araştırma yapar. Yaptığı araştırma sonucunda "Ahi Evran kimdi ve neden unutturuldu" yazısı dikkatini çeker (s.140). Ertesi gün bu sorunun cevabını bulmak için Asim abinin yanına gitmeye karar verir.

(Ahi Evran): Ahi Evran'ın Ahi teşkilatını kurmasını ve Yabanlu Pazar ile esnafın dürüst ve helal bir şekilde rızkını kazanmasını konu eder. Roman o dönemde Ahi Evran'ın Moğol ile mücadelesini okuyucuya ilmek ilmek işler. Kendisini davasına adayan Ahi Evran, "canımdan vazgeçerim davamdan vazgeçmem, (s.44)" sözü ile Moğollara karşı direnir. Sonunda Moğollar tarafından kendi dergâhında öldürülür.

(Sarı Abdal): Sohbetleri sırasında cemaate Ahi Evran'ı anlatan Ahi Evran'ın talebesi Sarı Abdal, romanda öyle bir geçiş yapıyor ki film edası bir kez daha kendini gösteriyor.

Roman, altı çizilmesi gereken yerlerle dolu. Örneğin; "Aslanlar kendi hikayelerini yazana dek, hikayeler hep avcıları övecektir, (s.206)." "Kardeş kardeşe düşünce başka düşman aranmaz (s.222)."

Ahi, Fatih Duman hocanın muhteşem eserleri arasında mutlaka okunması gereken bir roman diyebilirim. Okuyucuya derin izler bıraktıran, hatta Ahi Evran'ı araştırma düşüncesini aşılayan dahiyane bir eser. Okumanızı tavsiye eder, şimdiden iyi okumalar dilerim...
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
24 Ekim 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İmparatorluğun Değişen Görünümü
Yazar Harootunian, eserin başında Ross ve Wallerstein’dan yaptığı iki alıntıyla söze başlıyor. Modernleşme teorisini bu alıntılarla ilişkili şekilde, “bu paradigmanın tarihini, eski Doğu’nun ve yeni Güney’in, sömürgesizleşme sürecinden henüz çıkmış bağlantısız uluslarının kalkındırılması için nihayet bir gündem oluşturmak amacıyla, Soğuk Savaş’ın ilk yıllarında biçimlendirdiği şekliyle” ve daha çok ABD üzerinden yorumlara ağırlık vererek ele alıyor. Kitabın, ilk olarak 2004 yılında basıldığını ve yazıldığı dönem şartlarının da okumada gözetilmesinin faydalı olacağını not düşmek gerekir.

“Geleneksel toplumları modern, rasyonel uluslara dönüştürmek için icat edilen kalkınmacılığa, (ideolojik temsilinde hayırsever, diğerkâm ve liberal bir arzuyla uzatılmış bir yardım eli her zaman ön plana çıkmış olsa da) esas öncülük eden şey, yeni kurulan ulusları ve genellikle eski sömürgeleri, toplumlarını Amerikan ürünlerine açık olacak şekilde düzenlemeye sevk etme çabasıydı...” (s. 10)

Eserde, soğuk savaş dönemine ve sonrasında tek kutuplu kalan dünya düzenine sıkça atıf yapılıyor. Bu zaman dilimleri hakkında yazılar yazmış çok sayıda otoriteye, akademisyene yer veriliyor. Yukarıdaki iki isim haricinde, Haass, Hardt, Negri, Harvey, Parsons, Rostow, Bellah, Cannadine, Colley ve Eisenstadt bunlara örnek olarak gösterilebilir. Konu üzerinde daha önce çalışanlar için oldukça tanıdık gelecek bu isimlerin çalışmaları hakkında, çeviriyi yapan Erkal Ünal’ın dipnotlarla eseri zenginleştirdiğini belirtmeden geçemeyiz.

İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşturulan birinci, ikinci ve üçüncü dünya sınıflandırmaları, diğer bir başlık olarak karşımıza çıkıyor: “Bu bölünme, tabiatın emrettiği bir kategoriymiş gibi sosyal bilim uygulamalarına daha önceden dâhil edilmişti ve dünyadaki belli alanları modernliğe yakın olup olmamasına bağlı olarak birbirinden ayıran mercek olarak iş görmeye devam etmişti... Üçüncü Dünya kategorisi, hem olumsuzluk iması hem de ilkel, medeniyetsiz ve vahşi gibi daha uzak sınıflamaların izini taşıyan geri kalmışlık, azgelişmişlik ve hatta Batı-dışı gibi kategorilerin yeni adından başka bir şey değildi... ABD’de sosyal bilim, modernleşme teorisi ve bölge çalışmaları programları arasında kurulan bu garip üçgen, gelişmekte olan toplumlar hakkında onca araştırma yapılmasında ve bu araştırmaların politikaların oluşumu ve uygulanmasında oynadığı rol üzerinde hayli etkili olmuştur.” (s. 66-68)

Japonya, yazarın üzerinde sıkça durduğu ve “Amerika’nın Dr. Moreau Adası” olarak nitelendirdiği bir ülke: “Japonya’nın rolünün önemi, başarılı, devrimci olmayan bir tür modernleşmeyi gerçekleştirmiş ‘Batılı olmayan’ bir ulus olmasından ileri geliyordu... işgal yetkilileri, Japonya’yı toplumun en derin davranışsal ve kurumsal örüntülerinin değişmesine yol açacak ‘deneyler’ yapmak için düzenlenmiş devasa bir toplumsal ve siyasi laboratuvar olarak tahayyül etti... bu deneyler... Dr. Moreau’nun laboratuvarında yapıp ettiklerini hatırlatıyordu çoğu zaman. Ama bu seferkiler H. G. Wells’in romanında hiç düşünülmemiş bir ölçekte yapılıyordu. Amerikalı yetkililer, Japonların... kendi çıkarları için sorumlu ve aklı başında kararlar alabilecek, demokratik (ve küçük burjuva) bir yurttaşlar topluluğuna dönüştürülebileceğine kani olmuşlardı... Japonların bir gün tam anlamıyla demokratik özneler olacağı umuduyla kil gibi yontulacak gönülsüz nesnelere indirgenmesi, askerî işgalcilerin belirlediği denetim altındaki koşullarda, eşi benzeri görülmemiş (biyoloji boyutları da olan) toplumsal bir deney sayesinde gerçekleşmişti.” (s. 75-76)

Tarih dersi adını verdiği sonuç kısmında yazar, Apter’in kullandığı 3. Modernleşme kavramı hakkında “bağlantısızları (o büyük bilinmeyenleri) kocaman bir Amerikan alışveriş zincirinin bölgesel satış yerlerine çevirmeye yönelik devasa girişimi fitilleyen Soğuk Savaş stratejisinin en son görünümünü temsil ediyor” şeklinde yorum yapıyor. “...şu koşullarda, ABD, bugün demokrasi ve özgürlük çağrılarına bürünen modernleştirici kalkınmayı teşvik edebilmek için emperyal bir savaşa ve askerî işgale açıkça girişebilecek konumda.”

İşlenen konuların, akademik, tartışmacı ve eleştirel bir bakış açısıyla ilerlediğini vurgulayalım. Bu sebeple 111 sayfa gibi küçük bir hacme sahip olsa da kitabın, tefekkür ederek sakin bir şekilde okunmasında fayda olacaktır. Daha önceden emperyalizm, modernleşme, soğuk savaş dönemi bağlamında çalışmalar yapmış okurlar için daha nitelikli bir okuma olacağını söyleyebiliriz.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
23 Ekim 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hayata yabancılaşan aylak gencin hikayesi
"Bilinç akışı" tekniği ile yazılan "Aylak Adam", hayata karşı yabancılaşan karakterinin içsel dünyasına göz atarken, çevresinde olup bitenleri servis etmeyi de ihmal etmiyor. Albert Camus'nün "Yabancı" romanıyla benzer izler taşıdığı aşikar. Yabancı'nın ana karakteri Meursault ile Aylak Adam'ın "C" si hayata aynı pencereden bakıyor. Her iki karakter de melankolik bir ruhun esiri.

Yusuf Atılgan'ın ilk kitabı olan eser oldukça zor bir kompozisyon aslında. Gündelik hayatın koşuşturmasındaki insanların, sıradan duygularını anlatıyor gibi görünse de derinlerde yatan duyguları açığa çıkarma çabası eserin okumasını da güçleştiriyor. Karakteri henüz 28'li yaşlarında olmasına rağmen çocukluğunda yaşadıkları onu kısa sürede olgunlaştırmış. Fakat yaşananların derinliği öylesine fazla ki ana karakter "C" hayat karşısında pek bir duyarsız. Neyi önemseyip önemsemeyeceğini ancak kendi belirliyor. Tam olarak güçlü durduğu bir alan yok mesela. Arkadaşları ile sıkı bağlar kurduğunu göremiyorsunuz ya da sevgililerinden istedikleri neler? Hep bir muamma... Kendi zihninde bir delilik yaşıyor... Dilediği anda vazgeçebiliyor ya da kendi yüklediği anlamlar doğrultusunda hayatını anlık kararları ile şekillendirebiliyor.

Hayatı yaşayış şekli öylesine modsuz ki, bir amacı olmadan yaşamı idame ettiriyor. Birşeyler aradığı belli, kesin ama tam olarak neyi, nerede ve ne zaman arzuladığı belirsiz. Biraz içerlenmişlik, biraz duygusallık, biraz rasyonellik derken karma bir duygu anlayışı ile belirsizliğini pekiştiriyor.

Çalışmıyor, üretmiyor.. Her şeyi hazır kullanıyor. Mirasyedi bir genç olmasından kaynaklı "para" konusunda tasası yok. Dolayısıyla istediği yerde gününü gün edebiliyor ama nihai olarak mutsuz. Çünkü, hayata karşı bir yabancılık çekiyor. Çocukluk yıllarında yaşadığı olayların etkileri onu hayata sağlam şekilde bağlayamıyor. Hep bir kaçış halinde. Seviyor firari olmayı... Bu firarilik hem zihnen hem de bedenen...

Yazar, ana karakterini hem kendi bakışından hem de etrafındaki karakterlerin bakışından oldukça güzel anlatmış. Farklı bir üslup, temiz bir dil ile de başarısını taçlandırmış.
Yanıtla
7
0
Destekliyorum  2
Bildir