Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yumruk yahut Yürek
İskandinav edebiyatıyla ilişkimi derinleştirme girişimlerim çerçevesinde okuduğum, İzlandalı yazar Kristín Eiríksdóttir'in kitabı "Yumruk Yahut Yürek"te aradığımı tam olarak bulamadım maalesef. Biraz da üzüldüm çünkü aslında çok daha iyi olma potansiyeline sahip ve çok parlak kısımları olan bir kitap olduğunu düşünüyorum.

Yetmişli yaşlarının başındaki dekor tasarımcısı Elin Jonsdottir isimli bir kadın ile 19 yaşında bir genç kız olan ve yazdığı ilk oyunla dikkat çeken Ellen Alfsdottir'in hayatlarının kesişmesiyle başlıyor hikâye. Her iki kadın da yalnız, yurtsuz, köksüz, her ikisinin de ciddi travmaları var ve hayatla ilişkilenmekte ciddi güçlük yaşıyorlar. Anlatıcımız Ellin hikâye ilerledikçe gerçeklikle ilişkisini yitirmeye başlıyor. Yalnızlığı öyle derin ki, onu girdiği yerden çıkarabilecek kimse yok etrafında.

Elin'in nevrozu derinleştikçe, roman iyice müphem bir hale bürünüyor ve açıkçası bence buralarda baştaki gücünü yitiriyor. Ayrıca bu iki kadının hikâyesi tam ne çerçevede beraber anlatılmış, onları birbirine bağlayan ip nedir, onu da anlayamadım. (Bir somut olay var bağlayan, evet, ama insan onun ötesinde bir şeye ihtiyaç duyuyor romanın çatısının daha sağlam olması için.)

İskandinav edebiyatının ufak ufak tanımaya başladığım o soğuk, mesafeli ama insanın etine işleyen üslubu, tüm kelimelerine sinmiş hüzün ve yalnızlık hali burada da var; ki zaten sahiden çok güzel yazılmış bir metin bu. Ama işte her iyi yazılmış metin, iyi birer roman olamayabiliyor. Sanırım buradaki sorun da biraz bu.

Yine de yalnızlığa dair şu çok sevdiğim pasajı şuraya iliştireyim: "Mağazadan çıkabilmek için, o koca labirentin tamamını baştan yürümek zorunda kaldım. Bu muazzam, alakasız alanda ortadan kaybolmadım, daha ziyade büyüdüm. Yüzler kafamda bulandı, kendi yüzümle karıştı. Aklımı kaybetmek, yıkılmak, sinir nöbeti geçirmek: Bunlar sevdikleri olanların ayrıcalığı. Ben sırada bekledim ve içinde ölmeyi planladığım yatağın parasını ödedim. Alacakaranlıkta eve kadar araba sürdüm."

PS: Bunu seven Audur Ava Olafsdottir'in Sessizlik Oteli'ne bayılır. Benzer bir janr ama çok çok daha iyi bir örnek o kanımca.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İsa'nın Ölümü
İsa üçlemesinin son kitabı "İsa'nın Ölümü", üçlemelerde alışkın olduğumuz üzere olayları çözen, soruları cevaplayan, gizemi aydınlatan kitap değil. Hatta belki de üçlemenin en çok soru soran, en kafa karıştırıcı kitabı.

Soru şu mu acaba: "Neden buradayız?". Acaba diyorum çünkü 750 sayfalık okumanın sonunda elimde bir cevap olmadığı gibi, sorunun kendisini doğru anladığımdan bile emin değilim. Coetzee'nin acayip tarafı şu belki: içindeki alegorileri anlamadan bile keyif alabileceğiniz metinler yazıyor. Bu üçleme de yarattığı tuhaf, sisli, mistik dünyaya beni çekişiyle bana bir okuma hazzı verdi, ama büyük de bir tatminsizlik ve belirsizlik hissiyle bitirdim okumayı.

Neden buradayız diye soruyor David. Tanımlayıcılarımız elimizden alınırsa ne oluruz? Bildiğimiz ismimizi, yaşımızı, dilimizi, ülkemizi unutmamız söylenirse. Hatta kelimeleri, sayıları, harfleri unutmamız. Göstergelerden yoksun bırakılırsak ne için yaşarız? Hafıza kimliğimizin ne kadarını teşkil eder? Yeryüzünde olmamızın anlamı nedir? Her şeyin bir mesajı var mı? Kitabın içinde sürekli geçen Don Quixote'nin bir mesajı var mı? Peki bu kitabın bir mesajı var mı? Sorular bunlar mı, yoksa tamamen yanlış yerlerde mi geziyorum?

Hayatım boyunca hiçbir kitaba dair yazarken bu kadar zorlanmamıştım. Karakterleri rahatsız edici, diyalogları sahte, epistemolojik tiradları bağlamsız, analojilerini zorlama buldum. Ama... Ama gelin görün ki çok, çok sevdim bu üçlemeyi?

Epeydir kendimdeki bir hissi bu kadar anlamadığım, bu kadar temellendiremediğim olmamıştı. Sevilecek nesi olduğunu bulamıyorum. Ama ne hissettiğimi de gayet iyi biliyorum.

Belki de David'in sırrı da budur.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İsa'nın Çocukluğu
İsa Üçlemesi; ilk kitap. Bu bir distopya. Onu distopya kılansa herkesin aşırı iyi niyetli olması. Her şey olması gerektiği gibi, her şey kuralına göre işliyor, her şeyden yeterince var: Arzu nesneleri hariç. Arzulanabilir olanın resimden silindiği bir dünya anlatıyor Coetzee. İnsan kendini "ehlileştirmiş", dolayısıyla arzudan türeyenlere de yer yok bu evrende: şehvet, iştah, tutku, haz. Hiçbiri yok. Alın size distopya.

Öncelikle bu muhteşem fikir karşısında bir saygı duruşunda duralım lütfen, hepimiz. Coetzee'nin kurduğu evrenin özünün bu olduğunu anladığım ilk sayfalarda vuruldum bu kitaba. "Kişisel olanın (arzu, aşk) evrensel olandan (iyi niyet, cömertlik) üstünlüğünde ısrar mı ediyorum? Eski ve konforlu olandan (kişisel) yeni ve tedirgin edici olana (evrensel) fazlasıyla geç geçişin bir parçası mı bunların hepsi?"

İsa Üçlemesi'nin bu ilk kitabında İsa'ya ve dine dair pek bir şey olmadığına dair yorumlar okumuştum başlamadan. Katılmadığımı söylemem lazım. Kitapta anlatılan çocuk David, koruyucusu Simon ve "anne"si Ines'in başından geçenlerde İsa peygamberin hayatından bildiğimiz pek çok anekdotu görebiliyoruz ama bence kitaptaki asıl dini gönderme tam da beni çarpan o yerden geliyor. Arzularımızı körüklemememiz, zapt etmemiz gerektiğini öğütleyen dinlerin istediği dünyadayız! Fakat kitapta buna dair direkt bir şey söylemiyor Coetzee, din yok olmuş da, sonucu kalmış gibi. Ruhu elinden alınmış, makine gibi işleyen bir dünya bu.

Mültecilik, bürokrasi, kimlik, devlet, kanun gibi günümüzün temel gündemleri, kitabın da ana izleklerini oluşturuyor. Açıklanmayan bir sebeple bu "yeni dünya"ya göç eden bir çocuk ve adamın öyküsünü okuyoruz. Yeni dünya gelenleri kucaklıyor, ancak yalnızca yukarıda anlattığım şekilde.

Kitabın daha Kafkaesk diyebileceğim ilk yarısını olağanüstü buldum. Sonrasında gelen, çocuğun dünyayı sorgulamaya, kendi felsefesini bulma çabasına tanık olduğumuz bol diyaloglu ikinci bölümden ilk kısım kadar etkilenmedim. (Birisi Kafka'dan Beckett'e keskin bir geçiş yapmış Coetzee diye yazmıştı, o kadar doğru ki!)

Yine de bence çok iyi bir kitap bu. "İsa'nın Okul Günleri" ile üçlemeye devam şimdi.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Evlilik Portresi
İrlandalı yazar Maggie O’Farrell’in yine bir tarihî roman olan son kitabı Evlilik Portresi, yer yer çok parlak kısımlara sahip olsa da yazarın okuduğum diğer kitaplarına göre maalesef zayıf bulduğum bir metin oldu.

Kitabın ismini çift anlamlı düşünebiliriz; hem mevzubahis dönemde (1550’ler İtalya’sındayız) evlilikten sonra yaptırılan portreleri işaret ediyor, hem de sahiden bir evliliğin portresini çiziyor yazar. Tıpkı Hamnet gibi gerçek bir hikâyeden yola çıkmış O’Farrell, Lucrezia de Medici’nin 16 yaşında Ferrara Dükü Alfonso ile evlenmesi ve evliliğinin henüz 1. yılı yeni dolmuşken şüpheli biçimde ölmesinin öyküsü. Yazar, okuduğum bir röportajında kitabın hem Robert Drowning’in bu hikâyeyi anlattığı ünlü “Son Düşesim” şiirinden, hem de Lucrezia’nın kalan tek portresinden ilham alarak kitabı yazmaya başladığını söylüyordu. Bu tek portre, ailesinin diğer üyelerinin portreleri gibi Floransa’daki Uffizi Galerisi’nin ihtişamlı salonlarında değil, Palazzo Pitti’de kimsenin pek ayak basmadığı bir salonda sergilenmekteymiş. Öyle ki, Maggie O’Farrell Pitti’ye portreyi görmeye gittiğinde sorduğu görevlilerin hiçbiri tablodan haberdar bile değilmiş, “burada öyle bir tablo yok” diyenler dahi olmuş. Sonuçta istemediği bir evliliğe zorlanan ve çok yüksek ihtimalle kocası tarafından öldürülen bu genç kadını tarih çoktan unutmuş gibi gözüküyor - O’Farrell da bunun için anlatmaya soyunmuş.

Lucrezia hakkında çok az şey biliyoruz, ki bu da aslında tıpkı Hamnet’te Agnes için yaptığı gibi yazarın kurguyu metne bolca dahil edebilmesine imkan tanıyor. Yine masalsı ve hüzünlü bir dille yazıyor O’Farrell, dediğim gibi yer yer çok iyi yazılmış bölümler var ama bu defa Hamnet’teki kadar nüfuz edemedi bana hikâye. Malzemenin azlığından ötürü metni zenginleştirmek üzere bazen çok fazla tasvire ve detaya dalmış, bazı şeyleri fazlaca varsaymış ve konudan uzaklaşmış gibi hissettiriyor. Lucrezia’nın içten içe başına gelecekleri biliyor oluşu, endişesi, çaresizliği; en imtiyazlı kadınların bile aslında bir hapis hayatı yaşamaya mahkûm edilmiş olmaları çok iyi anlatılmış olsa da, ayrıntıların bolluğu insanı öyküden epeyce koparıyor.

Kötü değil, ama iyi de değil maalesef diyorum naçizane.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Papirüs & Antik Dünyada Kitapların İcadı
Irene Vallejo’nun Papirüs’ü yaklaşık 1 senedir kitaplığımda bekliyordu, sonunda kendisini okuyabildim. Üzülerek söylüyorum ki epeyce hayal kırıklığına uğradım. Kötü bir kitap değil kendisi asla ama bu kitaptan çok etkilenmek için sanırım hiç Alberto Manguel okumamış olmak gerekiyor ve ben -belki de maalesef mi demeli?- çok Manguel okudum.

Vallejo, kitapların peşinde bir yolculuğa davet ediyor okuru. İki bölümden oluşan kitap antik çağdan başlıyor ve ilk bölümde ağırlıklı olarak efsanevi İskenderiye Kütüphanesi’nin izinde Yunan kültürünü ve onların yazmak ve okumakla ilişkisini didikliyor. İkinci bölümde ise Romalıların Yunan kültürünü alıp üstüne neler koyduklarına bakıyoruz. Tabii sadece o dönemle sınırlı kalmıyor, zamanda ileri-geri giderek yüzlerce yıl sonranın okuma ve yazma pratiklerine götürüyor bizi, yüzyıllar atlayıp günümüze geliyor, geri gidiyor.

Başlangıçta bunu yapması hoşuma gitti ama sonrasında kitabı çok dağınık bir hale getirdiğini fark ettim. Evet, akademik bir dil yerine hikâye parçacıkları gibi anlatmayı seçmesi okumayı kolaylaştırıyor şüphesiz ama bir yerden sonra kitap bir anekdotlar derlemesine dönüşüyor. Kopuk kopuk, bölük pörçük, yer yer de kendini tekrar eden bir hale bürünüyor.

Bir diğer eleştirim; Mezopotamya nerede ya? Çin nerede? Persler nerede? İpek Yolu nerede? Şayet bu kitap, “kitabın yolculuğu”nu anlatıyorsa, bunlara girmeden 500 sayfa yazmak pek olacak iş değil. Yok eğer “kitapların tarihinden sevdiğim bazı şeyler” ise, o zaman olur ama bu da epeyce kişisel bir projeye dönüştürür bu kitabı, iddiasının altını epeyce boşaltır. Kitabın sadece Greko-Roman evrene odaklandığının belirtilmesi gerekirdi diye düşünüyorum, “antik dünyada kitapların icadı” başlığını bu şekliyle pek hak etmiyor. Yazarın kaynak vermeden aktardığı bilgiler de biraz kulaktan dolma hissi veriyor ve yukarıda bahsettiğim dağınıklığın üstüne eklenince daha da sorunlu bir hale getiriyor kitabı.

Günümüzün dikkat eşiği düşük, odaklanamayan, kısa öykülerden ilginç bilgiler devşirmeye hevesli okuru için iyi bir tercih olabilir ama biraz daha mesai ayırıp Alberto Manguel okuyun diyeceğim ben. Manguel bu kitabın vaat ettiği şeyin katbekat iyisini sunuyor.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Erkeksiz Kadınlar
İranlı yazar Shahrnush Parsipur’un minik romanı Erkeksiz Kadınlar, büyülü gerçekçiliğin bizim coğrafyamıza en az Latin Amerika kadar uygun olduğunun ispatı resmen. 1946 doğumlu yazarımız henüz 7 yaşındayken tanık olduğu çalkantılı bir döneme kuruyor anlatısını: 1953, Muhammed Musaddık’ın devrilmesi. O dönemde küçük bir kız çocuğuyken etrafında olup bitenleri nasıl algıladı, ne gördü, ne hissetti acaba? Sanki hala masallar dinlediği bir dönemde şahit olduğu kanlı olayları o masallarla birleştirmiş ve ortaya bu güçlü metni çıkarmış gibi.

Birbirinden bağımsız kadın öyküleri gibi başlayan anlatı, sonlara doğru bu kadınların aynı evde bir araya gelmesi ve hayatlarının birbirine eklemlenmesiyle birleşiyor. Bir fahişe, bir öğretmen, varlıklı bir ev kadını... Birbirine benzemeyen, bambaşka geçmişlere sahip bu kadınları devletin kadın bedeni üzerinde tahakküm kurma arzusu ve erkeklerin uyguladığı binbir farklı tür şiddet bir araya getiriyor aslında. Kentten uzakta bir bağ evinde bir araya gelip kendilerine bir hayat kuruyorlar.

Büyülü gerçekçiliğin coğrafyamıza uygunluğu meselesi yeni bir fikir değil şüphesiz, her fırsatta övdüğüm Alberto Ruy Sanchez eseri Mogador Beşlisi de aslında tam bunu yapıyordu malum, büyülü gerçekçiliği Ortadoğu’ya taşıyıp Latin Amerika değil Fas büyülerini kullanıyordu anlatısını kurarken. Ancak bu daha direkt, daha tipik bir büyülü gerçekçi metin ve nasıl yakışmış yerine, İran’ın kadim mitleriyle nasıl güzel harman olmuş bu teknik.

Delirip kendini toprağa dikmek suretiyle bir ağaç olan kadın; Mehdoht mesela... Ne muazzam yazılmış bir karakterdi ya! Kadınların her birinin öyküsü sarsıcı ve hepsini ağulu diliyle müthiş anlatmış Parsipur. Ancak keşke bu romanı 100 değil, 500 sayfa yazsaymış, şahane bir malzeme var elinde ama özellikle sonlara doğru atlı kovalar gibi hızlanıyor, hikâye genişleyeceği yerde daralıyor ve çat diye bitiyor metin. Bu ayarlanamamış tempo, romanın en büyük eksiklerinden biri bence.

Bu arada 1977’de İran’da hapse atılıp 4 sene yatmak zorunda kalan ve sonra ABD’ye yerleşen yazarımızın hayat öyküsü de ayrıca ilginç, bakmanızı öneririm. İran’da elbette ki yasaklanan bu kitap, 2009’da filme de uyarlananmış.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  7
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Şehit!
İran asıllı Amerikalı yazar Kaveh Akbar’ın Şehit!’i, geçtiğimiz yılın en çok konuşulan kitaplarından biriydi malum. Akbar 1989 doğumlu ve bu da bir ilk roman, önce onu belirteyim ve bir ilk roman için çok iyi olduğunu da ekleyeyim.

Cyrus Şems isimli bir gencin öyküsünü okuyoruz. Bebekken babasıyla İran’dan Amerika’ya göçmüş, annesiz büyümüş, hayata da pek tutunamamış, uzun süre alkol ve uyuşturucu bağımlısı olarak yaşamış biri Cyrus. Annesinin Amerikan ordusu tarafından vurulan bir yolcu uçağında (bu olay gerçek, 1988’de yaşanmış ve 290 kişinin ölümüyle sonuçlanmış) ölmüş olmasının anlamsızlığı tüm hayatına damga vurduğu için bolca ölüm ve şehitlik kavramı üzerine düşünüyor. Yani aslında kitabın temel sorusunun “ölümün anlamlı olanı var mıdır?” olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu soruyu odağına alan ve kime neye göre şehit diyebileceğimizi sorgulayan bir kitap yazmaya girişiyor Şems, biz de onun bu yolculuğunu izliyoruz. Hayatı boyunca uğradığı adaletsizliğe odaklanmış bir insanın perspektifinin değişmesine, dönüşmesine şahitlik ediyoruz.

Kitap çok akıcı, insan büyük bir merakla okuyor, kurgu da epeyce sürprizli. Yazarın dili süssüz ve sade ama zaman zaman oldukça şiirli. (Bu noktada çevirmen Berkan M. Şimşek’e de teşekkürlerimi ileteyim, sahiden kusursuz bir çeviri bu, tek bir tane kulağımı tırmalayan kelime olmadı koca metinde.)

Ancak! Bir ancak’ım var. Kitabın sonunda karakterlerden biri Cyrus’a “siz Amerikalılar” diye hitap ediyor, Cyrus şaşırıyor ve fakat sonra hak veriyor, “evet, ben Amerikalıyım sahiden” diyor - hah, işte ben de bunu yazara söylemek istiyorum; çok Amerikalısınız sayın Akbar. Kitaba sinmiş bir Amerikalılık var; bir tür öforiyle karışık bir yüzeysellik olarak tanımlayabilirim sanırım. Yazarın akıl yürüttüğü konu, anlamla adalet arasında kurduğu ilişki muazzam ama metin bir türlü istediğim ölçüde derinleşip zenginleşemedi, bu da beni üzdü çok. Bir ilk roman olduğu için de olabilir şüphesiz bu ama bana tam bir Amerikalı yaklaşımı gibi geldi, özellikle tüm hikâyenin sonu aydınlanmaya varan bir içsel yolculuk olarak anlatılması bu duygumu besledi gibi.

Yine de severek okudum, arz ederim.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kıskançlık
İnsan 100 sayfalık bir kitabı okurken ne kadar zorlanabilirse o kadar zorlandım Alain Robbe-Grillet'nin kült kitabı Kıskançlık'ı okurken. Niye kült? Çünkü "yeni roman"ın (anti roman, karşı roman gibi başka isimleri de var, Nereden Başlamalı'da uzun uzun konuşmuştuk) kurucu metinlerinden kabul ediliyor. 1957 tarihli bu metin yıkan ve yapan bir metin - bildiğimiz roman gibi akmıyor, zaman doğrusal ilerlemiyor, konu ve konum belirsiz, anlatıcı adeta döngüsel diyebileceğimiz bir şekilde aktarıyor gözlemlerini.

Bir muz plantasyonundaki bir evin içine kapanmış durumdayız. Sanki stop motion bir film izler gibi, çeşitli karelerin tasvirlerini dinleyip onları hikâyenin içine oturtmaya çalışıyoruz. Saplantılı şekilde detaylı biçimde betimlenen bir mekân var. Gölgelerin açısından eşyaların konumlarına her şeyi tekrar ve tekrar çok ayrıntılı biçimde okuyoruz. Tüm bunların yarattığı çok atmosferik bir hal var elbette, kitap sizi içine ve o eve hapsediyor gibi. Anlatıcı, muhtemelen karısı olduğunu anladığımız A'nın, komşuları Franck ile sohbetini izliyor ve aktarıyor. Metinde anlatıcının A'yı kıskandığına dair tek bir cümle bile yok ama yaşadığı şüphe ve kıskançlık içinize işliyor.

Ben edebiyatta deneyselliğe hiç karşı değilim malumunuz, en sevdiğim romanların pek çoğu epey tuhaf, çizgidışı akan, eksperimental metinlerdir (mesela göz bebeğim Terra Nostra) ama bu kitabı okurken içtenlikle sıkıldım. Yazarın yaptığı şey teknik olarak beni çok heyecanlandırmış olsa da uygulamayla ilgili ciddi sıkıntılarım oldu. Ben edebiyatın nasıl evrelerden geçtiğini, sınırlarının nereye uzanabileceğini keşfetmeyi seven biri olduğum için okumuş olmaktan mutluyum, hiçbir yere varmayan ve aslında maksadı tam olarak varmamak olan bir metnin edebiyatın tarihinde bir yeni yol açmış olmasındaki ironi beni heyecanlandırdı ama keyif almak için okuyorsanız tavsiye etmeyeceğimi belirteyim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Salapurya Mahallesi
Kitap, 1960’ların başında Londra’da Thames Nehri üzerindeki teknelerde yaşayan bir grup insanın başından geçenleri aktarıyor. Fitzgerald'ın kendisi de bir dönem bu tür bir gemi evde yaşadığı için otobiyografik bir tarafı da var eserin. Çeşitli sebeplerle toplumsal hayata bildiğimiz anlamda tutunamamış türlü karakterlerin birbirleriyle kurdukları ilişkiyi, inşa ettikleri dayanışmayı görüyoruz kitapta.

Muhtemelen Penelope Fitzgerald’ın kendisinden devşirdiği başkahraman olan Nenna, kocası kendisiyle teknede kalmayı reddettiği için 6 ve 11 yaşındaki kızlarıyla Grace adlı bir teknede yaşıyor, öykü büyük ölçüde bu aile etrafında şekilleniyor. Açıkçası kitaptaki en ilginç karakter Nenna'nın 6 yaşındaki küçük kızı Tilda idi, diğer karakterlerin öykülerine girmeyi bir türlü başaramadım.

Eserdeki çoğu karakterin içinde bulunduğu umutsuzluk ve tutunamama halinden mütevellit kitaba sinmiş bir hüzün var. İnsanı boğan türde bir hüzün değil bu ama yine de beni mesafelendirdi bir şekilde.

Gayet iyi yazılmış bir hikâye, sonunun muğlaklığı dışında tertemiz bir kurgu, ilginç bir konu - ama işte, bana beklediğimi yapmadı. Ne bekliyorum bir romandan? Ama az, ama çok; bende bir duygu yaratmasını. İşte bu eksik oldu gibi burada - bağ kuramadım kendisiyle. O yüzden "kötü" filan diyemiyorum, hiçbir sorunu yok bence bu kitabın ama hiçbir akılda kalıcı yanı da yok sanki?

Ne yapalım bazen de böyle olur.

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yağmurdan Sonra Avrupa
İngiliz yazar Alan Burns’ün, Max Ernst’ün aynı isimli tablosundan ilhamla yazdığı romanı Yağmurdan Sonra Avrupa’yla pek anlaşamadık maalesef - bir tabloda mükemmel çalışan “şey”, romanda çalışmayabiliyor pekala. Ernst’ün tablosuna bayılırım, zaten o gazla okumaya başladım kitabı ama postmodernlik ve deneysellik düzeyi benim kabul edebildiğim eşiğin üstünde çıktı maalesef.

İsimsiz anlatıcımız, tam anlayamadığımız bir gizli görevle Avrupa topraklarında dolaşıyor. İlk bakışta İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’sı gibi gözüküyor gezdiğimiz yerler ama hikâye ilerledikçe öyle olmadığını anlıyoruz. Arka kapaktan alıntılayayım: “aslında bitmek bilmeyen bir işgalin, sona ermemiş bir savaşın, bir türlü tam anlamıyla başlamayan bir yeniden inşa sürecinin karmaşası hüküm sürüyor.”

Zaman ve mekân belirsiz, tarafları ayırt etmek güç. Sadece korkunç bir şiddet var her yerde. Çocuklara, kadınlara, hayvanlara karşı. Büyük bir belirsizliğin içinde dolaşırken okuduğumuz en belirgin şeyler işkence ve tecavüz sahneleri, onlar maalesef olanca detayıyla aktarılıyor. 1967’de ilk yayımlandığında 20. yüzyılın “kolektif bilinçaltı”nı ortaya koyduğu söylenmiş kitabın aktardıklarına edecek bir lafım yok; savaş sonrasının büyük karamsarlığı içerisinde Avrupa’da yaşanmakta olan dehşet ve yıkımın bundan çok da farklı olmadığı muhakkak. Ancak dediğim gibi bu kadar deneysellik bana fazla geliyor, metinden sık sık koptuğumu fark ettim ve bu da okumamı epey güçleştirdi.

Meraklısına, diyeyim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir