Onaylı Yorumlar

Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Ekim 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Milletinin Adı Sanı Yok Olmasın Diye Yazan Mirza Haydar
Türk tarihinin Asya’da tecelli eden kısmı geride çok fazla yazılı belge bırakmaz. Zira Asya’da yaşam çok zordur. Doğan her çocuk önce doğayla emsalsiz bir mücadeleye girer. Yaşam mücadelesiyle sivrilen Asya insanı, amansız mücadelesi yetmezmiş gibi asker olur ve hemcinsleriyle ölüm-kalım savaşlarına girişir. Bütün bu hengamenin içinde kalemi ele almak zorlaşır. Ama bazı insanlar ve seçkinler için durum biraz farklıdır. Onların eğitim olanakları vardır. Bu sayede hiç bilinmeyen devirler ve devletler için yazılı kaynaklara ulaşmak mümkün olur. Mirza Haydar Duğlat da seçkin olmanın avantajını kullanarak kaleme sarılır ve çevresindeki dünyada gelişen olayları gelecek nesillere aktarır. “Tarih-i Reşidî” namıyla yazdığı eseri Çağataylılar döneminde Türkistan’ın tarihine ve coğrafyasına dair önemli bilgileri günümüze ulaştırır.

Mirza Haydar Duğlat, devrinin önemli bir asker ve devlet adamıdır. Çağatayların Duğlatlar boyundan gelen Mirza Haydar, soyluluğuna bağlı olarak iyi bir eğitim alır. Hatta güzel sanatlara ilgi duyacak kadar bulunduğu ortamın aksine tutum geliştirerek, entelektüel birikimini arttırır. Sahip olduğu birikimi yansıtmak ve yaşadığı dönemdeki olayların unutulup gitmesinin önüne geçmek adına eserini yazar. Zira Moğol efsanesi geçmiş çağların ihtişamından hızla uzaklaşır. Yaşanan efsanenin esamesinin gelecekte okunmayacağını ve kolay unutulacağını tahmin eden Mirza Haydar; tarihe bir iz bırakarak Moğolların, özelde ise Çağatayların siyasi ve askeri yaşamını yazmayı kendisine hedef edinir.

Eser kabaca iki bölümden oluşur. Yalnız burada dikkat çeken husus ikinci bölümün birinci bölümden önce yazılmasıdır. Yazar yazdıklarını daha sonradan kronolojik bir tasnife tabi tutmasından dolayı böyle bir zaruret doğmuş olabilir. Zira eserin ilk bölümünde, 14. yüzyılda hüküm sürmüş Çağatay Tuğluk Timur döneminden, Mirza’nın yaşadığı devir olan 16. yüzyıla kadar olan olaylar ele alınır. Eserin ikinci bölümü ise, Mirza Haydar’ın başrolde olduğu ve Duğlatların etkin bir biçimde hüküm sürdüğü 16. yüzyılın ikinci çeyreğindeki olaylara yer verilir. Bu açıdan eserin ikinci kısmı Mirza Haydar’ın kişisel yaşamı ve mensubu olduğu boyun tarihi olarak nitelendirilebilir. (Eserin ikinci bölümü, 1540’lı yıllara yoğunlaşır, bu dönemde Çağatayların ve bölgenin yönetiminde Said Han oğlu Abdürreşid hanın olmasına binaen eser Tarih-i Reşidî olarak isimlendirilir)

Her eserin hikayesinin olmasıyla beraber, Tarih-i Reşidî’nin hikayesi biraz uzundur. Eser ilk kez Farsça olarak kaleme alınır. Sonra bizzat Mirza Haydar tarafından Türkçeye çevrilir. Bu yüzden elde Türkçe ve Farsça nüshalar bulunmaktadır. Bu nüshalar 19. yüzyılın sonunda İngiliz Oryantalist Edward Denison Ross tarafından İngilizceye çevrilir. Türkçeye çevirisi ise 2006 yılında Osman Karatay tarafından yapılır. Türk tarihi açısından bu kadar kıymetli bir eserin Türkçeye çevirisinde neden bu kadar geç kalındığı bir tarafa bırakılırsa, Ross’un yaptığı işi en nihayetinde takdir etmek gerekir.

Ross, eseri İngilizceye aktarırken yaklaşık 150 küsur sayfalık muazzam bir giriş yapar. Üstelik bu giriş Ross’un bölge tarihi ve coğrafyasına dair zengin bilgi birikimini de gözler önüne serer. Bu güçlü giriş vasıtasıyla Çağataylara, Moğollara, Türklere özelde Uygurlara ve diğer Asya milletlerine dair önemli bilgilere ulaşmak mümkündür. Ayrıca yazar ve eseri, Tarih-i Reşidî’nin yazılmasından sonraki durum giriş kısmında çok iyi anlatılır. Ama Ross, Oryantalist olmasına binaen bazen bakış açısını yansıtan bilimsellikten ve tarihi realitelerden uzak görüşlerini yorumlarına yansıtır. Bu kısımlara eseri Türkçeye çeviren Osman Karatay dipnotlarla şerh düşerek, Ross’a eleştirel yaklaşır. Karatay’ın alanın yetkin bir uzmanı olmasının artıları bu noktalarda kendisini gösterir. Zira eserin İngilizceden dilimize çevrilmesi kadar; dilimiz, tarihimiz ve kültürümüz odaklı yanlış görüşlerin tadil edilmesi de önemlidir.

Mirza’nın yazdıklarına gelinecek olursa, öncelikle eserin döneminin yazım özelliklerini yansıttığından dolayı okuyana bir farklılık hissi vereceğini düşünmek olasıdır. Tarihe ilginin günümüzdeki gibi olmadığı dönemlerde müelliflerin yazdıklarını etkili kılmak adına bazı girişimlerde bulundukları bilinir. Mirza Haydar da bundan bigane olmayıp telif ettiklerini güçlendirmek için sık sık söz sanatlarına, dizelere, farklı hikayelere ve menkıbevi olaylara başvurur. Çünkü, Orta Çağlarda hitabet ve belagatin önemine binaen Mirza Haydar yetenekleri göstermek ister. Hatta öyle ki anlatımın akışını bozan bu kısımlar Ross tarafından sık sık çıkarılarak ana metin kısaltılır.

Her ne kadar Ross, Mirza’nın üslubunu yadırgayıp metne kendince şekil verse de yaklaşık beş yüz yıl önce yaşamış birinden akademik tavır beklemek yanlıştır. Üstelik sunulan siyasi tarih anlatısının dışına çıkan bilgilerin de muhatapları için çok şey ifade ettiğini belirtmek gerekir. Misal, yazılan dizeler edebiyat araştırmaları için önemlidir. Ayrıca verilen menkıbevi olaylar ve hikayelerin de akılda kalıcı, okumaya ısındırıcı yönünün olduğunu belirtmekte fayda var. Zira aradan geçen yüzyıllara rağmen anlatılanlar ilgi çekiyorsa, Mirza’ya uzun yıllar sonrasında hak vermek ve onun basiretini takdir etmek olasıdır. Ayrıca eserde bu tarz tarih verisi dışında kalan yerler azdır.

Mirza Haydar, her şeyden önce tarihi olaylara ve durumlara yoğunlaşır. Olaya önce genel bir anlatımla yaklaşır yer yer özele inerek tarihi vakaya teferruat kazandırır. Tarihi karakterler detaylı bir biyografik tahlile tabi tutulur. Sonra karakterin tarihi rolü üzerine değinilir. Olayın bütüncül anlatımı karşıdakine anlatımı kavratmayı önceleyen bir üslubun ortaya çıkmasına neden olur. Ayrı ayrı başlıklarla ele alınan eserde her bir başlık yoğunlaşılan tarihi konunun önceden tasnif edildiğini ve metnin yazıldıktan sonra dikkatlice düzenlendiğini akla getirir. Zira tarihi bir karakterin önce hayatı, sonra yaptığı faaliyetler ve en son tarihten çekilişi birbirini izleyen başlıklarla sunulur. Bu başlıklardan mürekkep konu dışı değinilerin tasarımı her ne kadar günümüzün akademik anlayışına uymasa da tarihi anlatıya destek olarak giren günümüzdeki dipnotlara benzer.

Dipnotlara söz gelmişken, Ross’un Mirza’nın ana metnine yaklaşırken bol notlandırma kullandığını belirtmek gerekir. Özellikle tarihi coğrafya ve kavim isimlendirmelerine ilişkin veriler etimolojik ve etnolojik olarak mercek altına alınır. Bölge ile ilgili verilen isimler onomastik ve toponomik usullerle analiz edilir. Tabii bölgenin tarihine detay kazandıran bu çevirmen tarzını her eserde görmek okurun beklentisi paralelindedir. Çünkü, metnin bazen deşifre edilmesi zaruridir. Keza bazı kavramlarla neyin kastedildiği ve terimin gerçek anlamının ne olduğu muamma olarak kalabilir. Bu da okurun metinden soğumasına neden olur. Ross’un okurun; işini kolaylaştırarak, sözlüğe daha fazla el uzatmasına mani olduğu söylenebilir. Ek olarak, Ross, Tarih-i Reşidî’nin bütün nüshalarını karşılıklı olarak kritik ederek anlatısını dipnotlarda sürdürür. Şayet nüshalardan birisinde kelime farklı kaleme alınmış ise bunun olası sebeplerini belirtir.

Mirza Haydar’ın eserinde çağdaşlarında pek rastlanmayan bir özellik de mevcuttur. Eser bir yönüyle de hatırattır. Bu da yaşanılan olaylarda tasvir gücünün beklenilenden fazla olmasının önünü açar. Hatta öyle ki bazen olaya ilişkin betimlemeler bir macera filmindeki aksiyon sahnelerini aratmaz. Savaş anlatımlarındaki detayların harp tarihine yeni bir boyut kazandırdığı bile düşünülebilir. Özellikle okuru ve araştırmacıyı Orta Çağ’a götüren tasvirin mikro tarih ve sosyal tarih araştırmaları yönünden önemi barizdir.

Ayrıca yazımızın başında Orta Çağ’da kaleme kağıda pek dokunulmadığını düşünürsek, yazarın bazen yazdıklarının eşi ve benzerinin olmadığı savunulabilir. Çünkü bazı konularda yazarı kaynaklar vasıtasıyla teyit etmek mümkün değildir. Anlatılanlar sadece Tarih-i Reşidî’nin sayfalarında vardır. Bu da eserin kıymetini arttırır. Misal müellif: “Tibet diğer ülkeler gibi anlatılmaz, bunlar sadece böyle bir ülke olduğundan bahsederler ve burayla ilgili kısa bir malumat verilir. Bu yüzden, Tibet’le ilgili hiçbir kitapta bulunmayacak bazı ayrıntıları sağlamaya cesaretlendim (s.575)” diyerek, Tibet’le hiçbir kaynakta olmayan değerli bilgileri verir. Misal Tibetlilerin çiğ et yedikleri, seneden 40 günden fazla çalışmadıkları, atlarının et yediği, yük hayvanı olarak koyunu kullandıkları, 124 bin peygambere ve kurtarıcının geleceğine inandıkları, tünellerden altın çıkarıp bazen bu tünellere saklandıkları, tenasühe inandıkları vb. ilginç sosyal, kültürel, dini anlatılar Mirza Haydar tarafından okura ulaştırılır.

Bu arada yazarın müverrih (tarihçi) ismini dolduran tavırları dikkat çekicidir. Bir kere her ne kadar yer yer taraf olan bir üslubu benimsese de objektifliğini öne sürer. Bunu “amcam hakkında dahi kötü yorum yapabiliyorum” diyerek vurgular. Misal tarihi yaklaşımını yansıtırken kullandığı bu cümleler dikkat çekicidir: “Bu muhtasarı yazarken kendime yüklediğim mecburiyetlerden birisi, diğer insanlardan ve iyi kaynaklardan duyduklarımı, önem taşıyorsa kısaca hikaye etmek, bizzat şahit olduğum olaylarda ise, abartıya kaçmak korkusuyla bir konu üzerinde detaylara girmemektir. Ama bizzat şahit olduğum veya fiilen içinde bulunduğum olaylar şahsi tecrübelerle yazılmış şeylerdir (s.428)” der. Bu satırlardan devrimizin modern tarih yaklaşımına örnek olacak kaidelere ulaşmak mümkündür. Bu arada Mirza Haydar, birinci el kaynak etiketine sahip eserini oluştururken devrin önemli eserlerinden de (Zafername- Camiu’t Tevarih vb.) istifade etmeyi ve yeri geldiğinde onları kullanmayı layıkıyla bilir. Müellif tarihçiden ziyade herkesin taşıması gereken hakikat borcunu da şöyle ifade eder: “Bu satırları okuyan kişilerin beni mübalağa etmek ve iftira atmakla suçlamasından Tanrı esirgesin (s.428)”. Yine Mirza Haydar’ın metodolojik yaklaşımını göstermesi açısından bu satırlar önemlidir: “Bahsetmeye layık olsun veya olmasın, buldukları her şeyi anlatmak tarihçilerin şanındandır. Çünkü beylerin iyi vasıflarını yazıya geçirmek ve bütün kötü eylemlerini görmezden gelmek değil, geride bu dünya halkının bir kaydını bırakabilmeleri için, daha ziyade ayrım gözetmeksizin tüm gerçekleri ifade etmek onların amacıdır (s.295)”. Gerçeğe objektif doğruya yönelen bu satırlar yazarın tarihi yaklaşımının doğruluğuna vurgu yapar.

Mirza Haydar, eserinde hakikat konusunda bu kadar hassas olmasına karşın eserin sunumundaki güçlüklerden dolayı bazen fazlasıyla zorlanır. Misal kendisine sözlü olarak gelmiş verilerin bazılarının üzerinden uzun zaman geçer. Bu da bilgilerde başkalaşımın önünü açar. Kimi zaman bu bilgi değişimi Mirza Haydar tarafından pek dikkate alınmaz. Bununla beraber olayların sunumunda kronolojik bir sıra takip edilmediği için yer yer karışıklıklar ortaya çıkar. Bazen ilmi tutarsızlıklara bağlı olarak mesafeler ve coğrafi yerler üzerindeki bilgiler karışır. Kabileler ve yerleşim yerlerinin bulundukları coğrafya üzerine verilen tutarsız malumat, haritalarda yer bulma sorunlarını beraberinde getirir (Eserde harita kullanılması okurun işini kolaylaştırabilirdi). Son olarak sık sık yapılan gereksiz tekrarlar konuyu bağlamından uzaklaştırır.

Sonuçta, Mirza Haydar, milletine, devletine, ailesine olan sorumluluğunu layıkıyla yerine getirir. Milletinin adı sanı unutulmasın diye yazdıkları günümüze kadar gelir. En nadide bilgiler satırları arasında tecessüm eder. Meşhur Babür Devleti’nin kurucusu Zahireddin Babür Mirza Haydar’ın teyze çocuğudur ve eserinde onun için yazdıkları Mirza Haydar’ın devri için ne kadar kıymetli bir insan olduğunu kanıtlamaktadır: “Elinden yazı yazmak, resim yapmak, ok, mızrak ve yay kullanmak gibi her iş gelirmiş. Şairlik kabiliyeti de vardır…” Devrinde böylesine bir etki bırakmış, çok yönlü bir şahsiyetin yazdıklarını dikkate almak bir İngiliz’den çok Türk okuruna ve araştırmacısına borçtur.


Yanıtla
4
0
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Ekim 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
"Allah’ım Ben Geldim - Namaz Kılmak için 10 Harika Sebep" üzerine
Kitabın yazarı Hatice Kübra Tongar, Çocuk gelişimi, Sosyoloji ve Psikoloji lisans alanlarında başladığı eğitimini; Nörobilim alanında doktora eğitimi olarak sürdürmektedir. Aldığı eğitim ve tecrübelerini çeşitli sosyal medya araçları ile, katıldığı seminer ve söyleşiler ile takipçileri ile paylaşan yazarın, anne babalara, çocuk ve gençlere yönelik yazdığı çok sayıda kitabı bulunmakta.

Allah’ım Ben Geldim kitabı, 10 yaş civarı ve üstü çocuklara namazı, neden namaz kılınması gerektiğini basit bir dille anlatan bir kitap. Her ne kadar basit bir dille desekte içerik olarak, ilk peygamber Hz. Adem'in yaratılışından bahsettiği gibi, insanın anne karnındaki oluşumuna da değinmiş, Dünya'nın ve galaksilerin şaşırtıcı hallerinden de çocukların anlayabileceği ve merakını uyandırabileceği şekilde bahsetmiş.

Namazın kılınış vakitleri, namazdaki hareketlerimiz ve okunan bazı dualardan anlamlarını da açıklayarak bahsetmesi, ezanın anlamına değinmesi, namaza dair farkındalığa erişmesi istenilen daha büyükler için dahi okunabilecek bir kitap olmasına katkıda bulunmuş. Mesela kalp ve beynin işlevlerinden de bahsetmiş kitapta. Beynimizin bir bölümü olan prefrontal korteks’in düşünüp taşınarak verdiğimiz kararların merkezi olduğundan ve görevinin kararlarımızı yönetmek olduğundan bahsetmiş. Ve bu prefrontal korteks’in başımızda bulunduğu yer alnımız. Kitapta bu konuyu anlattığı sayfada şöyle geçiyor:

“Biliyorsun ki namaz kılarken secde ederiz. Secde etmek, ‘Allah’ım, benim Rabbim sensin, Senin huzurunda eğiliyorum. Sana teslimim‘ demektir. Secdenin şartlarından biri de alnımızı yere koymaktır. Alnımızda ne vardı? Prefrontal korteks...O zaman secdede Rabbimize neyi eğmiş ve teslim etmiş olduk? Kararlarımızı… Yani hareketlerimizle ‘Allah’ım! Prefrontal korteksimi sana eğdim. Karar verirken yalnız senin rızanı gözetirim. Senin doğru dediğin yoldan gitmek için gayret ederim’ demiş oluyorsun“

Kitap çocuklara yönelik olması sebebiyle anlatılmak istenenleri sıkmadan anlatabilmek için onların yaşına uygun konuşma dili, espriler kullanılması, karikatürler ile desteklenmesi, hatta rep şarkısı sözleriyle değinilerek ilgi çekilmesi kitaba farklı lezzetler katmış kanaatindeyim.
Yanıtla
5
0
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
17 Ekim 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sadece kadınların yaşadığı bir ülke ütopyası...
3 kaşifin Güney Amerika'ya yapılan bir gezi sırasında yerli halktan duydukları "sadece kadınların yaşadığı gizli bir ülke" efsanelerinden etkilenerek bu ülkeye gitmeye karar vermesiyle başlıyor roman. Kaşifler, bir şekilde dünyanın geri kalanıyla yüzlerce yıldır hiç bir iletişimi olmayan bu ülkeye ulaştıktan sonra yazar, kaşiflerden birinin ağzından kadınlar ülkesini anlatıyor.

Erkek kaşiflerin, burada yaşayan kadınlarla ilgili tahminleri ve bu tahminlerinin ne kadarının doğru ne kadarının yanlış olduğu roman ilerledikçe ortaya çıkıyor.

Yazar, kadınlar ülkesi özelinde aslında kendi aklında kurduğu ideal devlet veya ideal toplum düzenini anlatıyor okuyucuya. Kendisi de kadın olan yazar, romanı yazdığı dönem itibariyle dünyadaki erkek egemen toplumun yetersiz kurallarını eleştirerek, erkeksiz bir toplumun (ya da anaerkil bir toplumun) daha iyi olabileceğini savunuyor.

Erkek egemen toplumdaki alışkanlıkların, yaşam şekillerinin, kuralların, kadınlara bakış açısının dünyayı ne kadar kötü bir yer haline getirdiğini ima edip, kadınların yöneteceği bir dünyanın yetişkinler için olduğu kadar çocuklar için de çok daha iyi bir yer olacağını anlatıyor.

Dünyadaki dinleri ceza, yasak ve öbür dünyada iyi yaşama amacı gibi konular üzerinden eleştiriyor.

200 sayfanın altında kısa bir roman olsa da, kadınlar ülkesinde, ne kadar kusursuz ve güzel bir hayat olduğunun aşırı derecede vurgulandığı bazı bölümler biraz ilgiyi dağıtıyor.

Kitabın sonu, sanki yazar ileride kitabın devamı niteliğinde başka bir roman yazmayı düşünüyormuş hissi vererek bitiyor.

Her ne kadar kadınların, yüzlerce yıl boyunca erkekler olmadan çocuk doğurmasını biraz basit ve kaçamak bir şekilde anlatıyor olsa da (belki Hz. Meryem'in Hz. İsa'yı doğurma olayına bir gönderme de olabilir, çok emin değilim) üzerinde düşünmeye değer bölümlerin olduğu bir roman.

"Aramızdaki büyük fark, bizim çocuklarımız kendi evlerinde, aileleriyle, dış dünyanın tehlikelerinden korunmaları için gerekli tüm çaba sarf edilerek büyürken buradakiler geniş, dostane bir dünyada büyüyor ve en başından itibaren burasının kendilerine ait olduğunu biliyorlar." (s.135)
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
16 Ekim 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hayat Bir Sözleşme Değildir
Nobel ödüllü yazar Saramago, bu kitabında yine aynı yazı üslubu ve karakterini kullanıyor. Düz yazı şeklindeki karakteristik anlatımını ve diyalogları da düz yazı şeklinde yazma üslubunu koruyan yazar bu sayede daha akıcı bir anlatım elde ediyor.

Görmek kitabını okurken yönetenler ve yönetilenler, yöneticiler ve vatandaşlar arasındaki karmaşık ilişkiyi iliklerimize kadar hissediyorsunuz. Roman şeklinde yazılan kitapta anlatılan durum belki de modern çağda tüm ülkelerin karşılaşabileceği bir durum. Kitapta yöneticiler tarafından yapılanları okuyunca insanın aklına Makyavelli'nin "Prens" kitabı akla geliyor. "Prens, hükümdarlığını korumak için gerektiğinde her türlü yola başvurmaktan geri durmamalıdır." der Makyavelli. Görmek kitabının sayfalarında gözleriniz ve zihniniz akarken; işte, bu cümle geliyor aklınıza. Bu nedenle de kitabın sayfalarına dalarken, bir yandan da zihniniz kendini yaşanan olayın tam da merkezinde gibi hissediyor.

Kitabın anlatımında yer yer alaycı bir üslup görüyoruz. Bu da aslında yaşanan olayların gerçeğe yakınlığını daha da artırıyor bence. Zira alaylı bir dil kullanarak yok sayabileceğimiz durumların, aslında zihnimizde bu alaycı dil sayesinde daha gerçekçi bir şekilde var olduğunu unutmamak gerekiyor. Zaten, bu ustaca dil kullanımı da Saramago'ya Nobel edebiyat ödülünü kazandıran yeteneklerinden birisi.

Keyifli okumalar dilerim.
Yanıtla
5
0
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Ekim 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Şiddetsiz Direnişin Ruhu
Ohandas Karamchand Gandhi, bilenen adıyla Mahatma (Yüce Ruh) Gandhi.

Hindistan'ın bağımsızlık mücadelesindeki baş aktörlerden. Şiddetsiz direnişin ve barış hareketlerinin felsefesini çizen aktivist, evet, ben onu bir aktivist olarak nitelendiriyorum ki bence bu tabir, onun yaşamının çerçevesini oluşturuyor. "Benim mesajım hayatımdır," (s. 12) diyerek bunu kendisi de vurgulamıştır.

Gandhi'nin yaşam öyküsünü ele alan bu kitap onu yüceltmeden, bir insan olarak zaaflarıyla birlikte ele alıyor. Kitabı okurken, bu cesur aktivistin başarı ve hayal kırıklıklarıyla dolu mücadelesine şahit olacaksınız. Çocukluk ve gençlik yıllarında silik, vasat, bencil, aksi, aşırı arzulu, utangaç, öz saygısı yerlerde sürünen bir Gandhi'den, çelik gibi iradeli, olağanüstü iç disiplinli, başkaları için acı çeken, nefsine hakim ve hakikata varma çabası içinde bir varlığa dönüşüm hikayesini ibretle okuyacaksınız.

Hukuk eğitimi aldığı İngiltere'deki yıllarından, değişiminin büyük çoğunluğunu geçirdiği ve uğradığı ayrımcılık ve aşağılama karşısında gerçekleştirdiği sivil itaatsizlik eylemine giriştiği Güney Afrika yıllarına tanıklık edeceksiniz.

Seveni kadar sevmeyeni de olan ve dönem dönem ağır eleştirilere de maruz kalan Gandhi, Britanya'nın sömürge tavrına isyan ederken; Boer Savaşı ve Zulu isyanı sırasında Britanya'nın sadık bir yurttaşı gibi davranan Gandhi'ye şaşıracaksınız.

Bu kitapta Gandhi'nin şahsında oluşan vejetaryenlik, açlık grevleri, şiddetsiz direniş, sivil itaatsizlik, endüstriyalizm ve kentleşme karşıtlığının evrimini ve altında yatan nedenleri göreceksiniz.

Gandhi ile ilgili, cinsel arzuları ve cinsel ilişkiden sakınması; kadınlar ve cinsiyet ilişkileri; doğum kontrolü ve tecavüz; karısı Kasturba ve dört çocuğuyla ilişkisi, oğlu Harilal'in trajik ölümü; modern tıp karşıtlığı, perhiz ve oruç gibi meselelerle ilgili beyanatları ve pratikleri etrafında çeşitli tartışmalar yürütülse de (s.
153); bu kitapta, bir döneme damgasını vurmuş ve hala etkileri devam eden bir adanmışlık, güç, cesaret, enerji ve hakikat hikayesi ile objektif bir biyografi okuyacaksınız.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Ekim 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir sözcüğün götürdüğü yer…
Okumasını tamamladığımda, bir süre beni vuran finalin etkisinde oturup kaldığımı söylemek istiyorum. Duygusallığımı bağışlayın lütfen. O yaş grubunda, hayatında bilgisayar, cep telefonu, tetris, tablet, bluetooth vb. şeylerin olmadığı bir dönemde sizi izleyen, hissettirmeden sizin hayallerinize dokunan bir öğretmenin belleğinizdeki yerini anlayabilir misiniz. Ki kitabın yazarı Andrew Clements’in ilk sayfalardaki yaşamöyküsünü okursanız daha anlaşılır olacak. Ne demek istediğimi duyumsayan ebeveyn okurlar, bir öykü üzerinden çocuklarıyla bu duyguyu birlikte yaşayabilirler. İdealleri olan bir öğretmenseniz; öğrencilerinize “Bunun Adı Findel”le bu kapıyı aralayabilirsiniz.

Kahramanımız Nick (Nicholas) Allen’ın ilginç deneyciliğiyle başlayan öykü ilginç bir yere taşınıyor. Edebiyat öğretmeni Bayan Lorelei Granger’ın (ki ‘Dünyadaki bütün dilbilgisi ve edebiyat öğretmenlerinin hepsi de sözlük kullandırmaya bayılırlar’ (s. 18)) yazım ve sözcük üzerindeki özenli ve disiplinli duruşu, Nick ve diğer öğrencilerle gelişen olaylar örgüsüyle sürüyor. O olayları okumayı size ve çocuklarınıza/ öğrencilerinize bırakarak, bir öğretmenin öğrencisine söylediği sözlerle yorumumu noktalıyorum: ”Senin gibi bir öğrenciye sahip olmak çok zevkliydi, Nicholas Allen. Şimdi git, güzel bir yaz geçir. Senden büyük başarılar bekliyorum, delikanlı.”(s. 100)

Fazla söze ne hacet. İyi okumalar dileğimle…

Yanıtla
18
0
Destekliyorum  3
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Ekim 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hayat yanıt veremediğimiz sorularla doludur.
Verdon'un muazzam serisinin yedinci ve sanırım son kitabı. Her yeni vaka ile uyanan adrenalin duygusu, delil arayışı, insanların eylemlerine yönelik motivasyonlarının analizi onun yaşam kaynağı. Kimin mi? Dave Gurney'in... Her seferinde New York City Cinayet Masası'ndaki işinin bittiğini düşünse de hayatın akışı onun rutinini altüst etmek için fırsat kollar. Dave yarı emeklilik hayatında bir eş olmaya da çabalar, Madeline ise onun bu hayatını daha kabullenilir bulmaya başlar ve kendilerine yeni bir yol çizer. Bana göre bu hikayeyi özel kılan iki şeyden biri Dave’in Madelein’le aralarındaki ilişkinin ilerleyişi. Diğer özel nedeni ise karmaşık bir labirentte anlam çıkarma konusunda usta olan emekli dedektif Dave’in olayların ortasında sonu gelmez gibi görünen bir cinayetler silsilesini çözmek için üşenmeden, büyük bir iştahla işe koyulması. İçinde beşten fazla ölü insan bulunan ve karmakarışık cinayetlerin çözülmesi beklenen bir hikayeye göre kolay okunan, sürükleyici ve akıcı bir kitap.

Küçük, sessiz, karakteristik ve cennet gibi bir Larchfield topluluğu önde gelen üyesi Angus Russell'ın malikanesinde ölü bulunmasıyla ve ilk kanıtların suçlu gösterdiği Bill Tate'in önceki gün elim bir hadise sonucu ölmesiyle işler daha çok sarpa sarar. Polis ekipleri de vakanın paradoksunu fark edince kafaları karışır ancak aynı zamanda şüphelinin akıbetinin onun hiç de iyi niyetli olmadığı hatta çok tehlikeli olduğu da herkes için açıktır. İşin en ilginç yanı ise bunun ardından işlenecek birçok cinayetin sorumlusunun da Tate gibi görünmesi. Bu kapalı ve ayrıcalıklı topluluğun üyeleri için cehenneme dönüşen, dünyevi bir cennetin önde gelen isimlerini ayrım gözetmeden öldüren, paranoyak bir katilin karşısında tepki vermek konusunda çaresiz kalırlar. Olaylar ilerledikçe bu kasabanın sakinlerinin acıları ortaya çıkar. Göz alıcı Larchfield her yeni cinayetle ışıltısını biraz daha kaybederken, yazarın kullandığı ince ironiler ve nabzı sürekli yüksek tutmayı başaran gelişmeler, vakanın ilerleyişini daha sürükleyici hale getirir.

İyi bir kara dedektif macerası olması yanında yaratıcı, heyecan verici bir polisiye gizem filmi havasında ve hatta John Verdon'un polisiye kurgu alanında ve aynı zamanda fanatik okuyucularının kalplerinde haklı olarak özel bir yere sahip olduğunu doğrulayan bir kitap. Verdon'un kitaplarını bu kadar taze ve orjinal kılan şey eksik parçaların farklı yönlere çevrilerek, karakterlerin bir sonraki hamlelerini tahmin etmeye çalışarak inşa edilmiş olması. Hikaye dini fanatikleri, büyücülüğü, kargaşayı ve birçok ses getiren güncel olayları içeriyor. Bu seride okuduğum her kitap, zekice olay örgüsü ve harika karakterleriyle beni büyüledi. Serinin diğer kitaplarını okumadıysanız lütfen bunu okumadan önce serinin sıralamasını takip edin, derim. Bu kadar keyifli bir seriyi oluşturup, her kitabında nabzı yüksek tutarak merakla okumama vesile olduğu için John Verdon'a minnettarım. Keyifli okumalar dilerim.
Yanıtla
11
0
Destekliyorum  3
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
02 Ekim 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dostluğun Gücü
"Çizgili Pijamalı Çocuk" her ne kadar çocuk veya genç romanı olarak raflarda yer alsa da aslında yetişkinleri odağına alan bir eser.

Eserin alt metni "yahudi soykırımı". Bilindiği üzere Hitler liderliğindeki Nazi Almanyası döneminde, SS güçleri tarafından işgal edilen topraklarda 6 milyon insan sistemli şekilde öldürülmüştü.

İrlandalı yazar John Boyne bu soykırıma, hayattan bihaber iki çocuğun dostluğundan bakış atıyor. Ana karakter henüz 9 yaşında bir erkek çocuğu. Adı Bruno. Asker kökenli bir babanın oğlu. Berlin'de iyi şartlarda büyümüş. En büyük hayali: kaşif olmak. Sevgi dolu bir yüreği var ve çok akıllı.

Babasının resmi görevi yüzünden sevdiği her şeyi gerisinde bırakarak Auswitch bölgesine gitmek zorunda kalıyor. Yeni taşındığı yer "toplama kamplarının" olduğu bir bölge... Aile bireyleri ve evin hizmetlileri dışında görüşebileceği kimsesi yok. Özlem duyduklarına üzülüp içine kapanıyor. Ta ki "telin ardındakiler"i görene dek!

Bruno'nun hayatı, tam da bu noktada değişmeye başlıyor. Tel örgünün ardındaki kampta yaşayan, kendi gibi çocuk olan Shmuel ile tanışıyor. Bu iki temiz yürek, aralarındaki tel örgüye rağmen dostluklarına sımsıkı sarılıyor.

Johne Boyne, hikayesini anlatırken ajite duygularla hareket etmiyor. Karakterlerini güçlü göstermek için kalemini cesurca sallıyor. Perde arkasında yaşananları, çaktırmadan, satır aralarında anlatıyor. Hitler dönemindeki Nazi Almanyasının acımasız, karanlık yüzünü nakış gibi işliyor.

Romanın sade bir üslubu var ve oldukça akıcı. Savaşın yıkıcı etkileri ve ırkçılık öyle güzel anlatılmış ki, atılan mermi hedefine tam isabet gidiyor!

"Tam olarak fark neydi? Kendi kendine düşündü: Hangi insanların çizgili pijama, hangilerinin üniforma giyeceğine kim karar vermişti?"

İyi okumalar...



Yanıtla
9
0
Destekliyorum  2
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
29 Eylül 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Aşk, aşık olduğunu öldürebilir mi?
Ahmet Ümit'in bu kitabında üç ayrı hikaye yer alıyor. Birbirinden farklı olaylarda, suçu işleyenin tespit edilebilmesi için geniş bir bakış açısına sahip olmanın ne kadar önemli olduğunu anlıyoruz. Kitap, bir solukta okunabilecek türde bir kitap. Yazarın anlatımında kullandığı cümlelerin içerisinde aşk, hayat ve insana dair pek çok betimleme mevcut. Yazar, kitaptaki karakterler aracılığıyla öyle cümleler kullanıyor ki insan her birini alıp duvara asmak istiyor. Hayatın içinde, yaşarken, hepimizin karşılaştığı durumlara ilişkin oldukça güzel anlatımları ve tasvirler yapılıyor. Yazar, kurduğu cümlelerle sanki bize yaşamın içindeki sadeliği ve bu sadelikten kaynaklanan güzelliği görmemizi istiyor. Hepimizin 'insan' kavramı altında toplanmamızın öneminden bahsederken, bu sayede ancak gerçek mutluluğa erişmemizin mümkün olduğunu gösteriyor. Ahmet Ümit'in diğer kitaplarına nazaran daha kısa olan bu kitabında, yer verilen bu anlatımlara bakarak kitabın küçük ama oldukça etkili bir kitap olduğunu söylemek mümkün.

Polisiye hikayelere meraklı olan herkese tavsiye ederim.
Yanıtla
3
2
Destekliyorum 
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
27 Eylül 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Son ve Yeniden Başlangıç Üzerine
Tarihi olayları anlamlandırmak için belirli sistematik analizler yapılır. Yapılan bu analizlerin minvalinde yeni fikir akımları tarihe kendi cephesinden şekil vermeye başlar. Esasında yapılan fikir jimnastikleri tarihin felsefesini ortaya çıkarır. Tarihi olaylara bir terzi edasıyla elbise biçen bu yaklaşımların sayesinde farklı görüşlerin ekseninde aslında birbirine çok benzeyen tarihi vakalar birbirlerinden çok farklı şekilde değerlendirilirler. Oysaki geçmişte yaşananları kavramak için bazen tersinden düşünmek gerekir. Yani olayı fikre uyarlamak yerine, fikri olaya göre kurgulamak bazen çıkar yol olabilir.

Tabii tarihi yeniden kurgularken bütün tarihi olayların aynı kalıba sokulması zarureti ortaya çıkar. Bu pek mümkün görünmemektedir. Yani yukardaki örnek üzerinden gidecek olursak herkesin vücuduna uyabilecek bir giysiyi dikmek gerekir. İşte büyük Rus tarihçisi Gumilev, terziliğin (tarihçiliğin) imkansızı denilebilecek bir tasavvurun peşinden koşarak, muhayyileye sığmayan tarihi olayları kendi fikri kalıplarına uydurur.

Tarih neden-sonuç ilişkilerinin bir bütünüdür. Yani bütün tarihi olaylar illiyet bağlarıyla birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Her “son” bir “yeniden başlangıcı” izler. Devam edegelen bu olaylar silsilesinin belirli bir sistemin dahilinde gerçekleştiğini tespit etmek Gumilev’in yegane hedefini oluşturur. Usta tarihçi ele alacağımız “Son ve Yeniden Başlangıç” eserinde olduğu gibi bütün çalışmalarında mezkur hedefinin tahakkuku için çaba sarf eder.

Gumilev’in sistemleştirdiği etnogenez tezi diğer eserlerinde olduğu gibi bu çalışmasında da sağlam delillerle temellendirilir. Tabii bu fikri parlamalara hakim olabilmek için Gumilev’in diğer eserleri de iyice sindirilmelidir. Zira bu Gumilev’in kendine has terminolojisini içeren izah dili bu eserinde de anlatıya hakimdir. Farklılaşan tek şey tarihi örneklerdeki artıştır.

Etnogenez, zaman içinde belirli safhalar şekilde tasavvur edilen bir tezdir. Halklar tıpkı insan organizması gibi doğar, yaşar ve ölürler. Nasıl ki insanın yaşamı bebeklik, çocukluk, gençlik vs. gibi aşamalardan geçtikten sonra nihayete eriyorsa, etnogenez de benzer aşamaları içerir. Etnogenez’in; yükseliş, akmatik, kırılma, atalet, obskürasyon, rejenerasyon olarak sınıflandırabileceğimiz bu aşamalarını geçen etnoslar (halklar) yaşam döngülerini sona erdirirler. Tabii bu şekilde kabaca taslağı sunulabilecek yapının oldukça karmaşık bir işleyişi vardır.

Etnogenezin kendine has kompleks yapısını çözümlemek için Gumilev, ele alacağımız eserinde direkt konuya girmeden evvel etnosun kendine has özellikleri ve özgülüğünü masaya yatırır. Aslında bu giriş kabilinden açıklamaların etnos kavramının anlaşılmasının önünü açtığı ve okuru konuya ısındırdığı savunulabilir. İlerleyen satırlarda etnosun ele avuca sığmaz ve anlamlandırılması güç yapısı açığa çıkınca evvelden yapılan bu açıklamaların önemi daha iyi anlaşılır. Ayrıca bu kısım soru cevap şekilde tasarlanmış olup, okuru konunun merkezine çeken bir üslupla tasarlanır. Aslında soru ve cevaplarla konunun terminolojisi okura kanıksatılır.

İzleyen bölümde Gumilev’in etnogenez tezinin ikinci büyük kavramı olan “passionerlik” açıklanır. İnsan doğasına has olup, bir ideal uğruna fedakar bir biçimde hareket etme güdüsü passionerlik kavramı çerçevesinde birey ve toplum ölçeğinde mercek altına alınır. Aslında deyim yerindeyse kitabın ortasından konuşulan bu bölümde passionerlik, ana hatları dışına fazla çıkılmaksızın anlatılır. Tabii yine de konunun bağlam bakımından derinleştiği, kavramların çatallaştığı, basit örneklerle kompleks tanımlamaların yapıldığı bu bölümde dikkatli okumanın şart olduğu görülür. Çünkü Gumilev fikirlerini kristalize hale getirirken anlaşılma kaygısından çok tezi kanıtlama niyetiyle hareket eder. Okurun konuya uyum sağlaması bu yüzden zaruridir. Tez temelinde şablonunu oluşturan Gumilev, tarihi olayı şablonun üstüne oturtarak meramını anlatmayı hedefler. Bu yüzden şablon iyi anlaşılmalı tarihi olayın örnek olarak uyumluluğu tekrar düşünülmelidir.

Etnos ve passionerliğe ayrılan ilk iki kısımdan sonra etnogenezin safhalarına geçilir. Dokuz kısım dahilinde etnogenezin aşamaları açıklanır. Gumilev’in diğer kitaplarının aksine bu safhalar karışık tarihi olaylardan ziyade belirli bir etnos (Bizans, Arabo-Soğdian, Franklar), coğrafya (Hindistan, Avrupa, Çekya), grup (maniheistler, İsmaililer, markiyonistler) paralelinde anlatılır. Bu anlatım; tarihin yer, zaman, insan grupları gibi bileşenlerinin önemini kavratacak şekilde güçlü bir izahla tezahür eder.

Tabii kitap devam ederken giriş bölümlerindeki kadar yoğun olmasa da terminolojik bilgi aktarımı aralıklarla devam eder. Her bir etnogenez safhasında görülen süper etnos, subetnos, passioner ısınma ve kırılma vb. gibi kavramların anlatıldığı fark edilir. Etnogenezin safhalarında yoğun bir tarihi anlatım söz konusudur. Aslında bazen konunun etnogenez olduğunun bile unutulduğu tarihi bilgi sunumu fazlasıyla etkileyicidir. Zira Bizans, Roma, Hindistan, Avrupa, Asya tarihine ilişkin her kitapta rastlanmayacak bilgiler akılda kalıcı örneklerle okura verilir.

Gumilev, anlatısının etnogenez tezine ait kısımları ne kadar anlaşılmaz ise tarihi örneklerle şekillendirdiği anlatısı da o kadar anlaşılırdır. Çünkü ağır izahlarının farkındaymış gibi anlatısını renklendirir. Bazen bir efsane, bir edebi örnek ve şaşırtıcı bir anekdot da satırlar arasında kendisine yer bulur. Aslında bu tarz anlatılar başka bir tarihçi tarafından ele alınacak olsa akademik yetersizlik yakıştırmasının söz konusu olduğu yorumlar öne çıkabilir. Ama Gumilev için bu durum söz konusu olmadığı gibi bu tarz anlatılar Rus tarihçiye yakışır.

Yine diğer kitaplarının aksine Gumilev bu eserinde etkin bir biçimde kullandığı tarihe yardımcı diğer bilim dallarının (coğrafya, biyoloji vb.) etkisini azaltarak kültürel anlatımlara yönelir. Misal kültürogenez isimli kavramı vasıtasıyla etnogenezin folklorik ayağını gayet güzel bir şekilde ortaya koyar. Kültürel anlatılar geçmişte yaşayan insan gruplarının özelliklerine yöneldiği zaman doğal olarak etkileyici bir görünüme kavuşur. Gumilev; Çin, Hindistan, Tibet vb. kadim kültürleri karşılaştırmalı olarak ziyadesiyle güzel bir şekilde dile getirir. Hem kültür hem tarihi bilgi yönünden bu yoğun anlatılar, etnogenez dışında yazarın okuruna didaktik davrandığının kanıtı gibidir.

Gumilev’in diğer eserlerinin aksine bahsettiğimiz kitabında “biz” kavramına daha çok yer verdiği dikkat çeker. Her ne kadar vurgulamasa da taşıdığı Hristiyan, Ortodoks ve Rus kimliklerini eserlerinde hissettirir. Ama bunu objektifliğine halel getirmemek adına fazla belli etmeyen Gumilev, yorumlarının bazı yerlerinde Ruslar demek yerine “biz” der. Tabii bazen tarafsızlığına halel geldiğine de şahit olunur. Misal Girit’te soykırıma uğrayan Türkleri vurgulamaksızın Patriğin 2. Mahmut tarafından idam edilmesini eleştirir. Bu anlatılar dikkate alınmaz ise Gumilev’in genelde objektif olduğu dikkatten kaçmaz.

Sonuçta, tarihe Gumilev gibi geniş bir açıdan bakan tarihçi çok azdır. Onun bakış açısına ulaşabilmek için onun kadar okumanın zorunluluğu düşünülebilir. Kullandığı sınırsız varyasyondaki tarihi olay anlatılarıyla her fırsatta tezine daha rahat dayanaklar bulur. Tezini kanıtlarken tarihi öğretir, öğretirken düşündürür. Her tarihi anlatı insanı düşünceye sevk etmez. Özellikle tarihin felsefesini direkt olarak hedeflemeyen eserlerin tali olarak düşünceye boyut kazandırma rolleri tartışılır. Ama Gumilev’in anlatısı düşünmeyi önceleyen için çok şey anlatır.


Yanıtla
6
0
Destekliyorum  1
Bildir
Yanıtları Göster