Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
16 Mart 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ezberleri Bozmakla Kalmıyor Adeta Yıkıyor!
Dr. Ahmet Susa tarafından yazılan "Tarihte Araplar ve Yahudiler İbrahim, İki Musa, İki Tevrat” adlı eser teoloji ve ilahiyat alanlarında pek çok ezberi bozan sarsıcı bir çalışma. Geleneksel literatürdeki dini bilgilerin ve tarihi anlatıya dair var olan bilgilerimizi sorgulayan ve düşündüren bir özelliğe sahip.

Genel tarihi kabulde Araplar ile Yahudi halklarının akraba olması, benzer siyasi ve kültür çevresinden oldukları savı yaygındır. Fakat Dr. Ahmet Susa’nın bu çalışması bu gibi genel kabulleri tarihi kaynaklardan hareketle ele alıp irdeleyen ve yıkan bir eserdir.

İki halk arasındaki tarihi ortaklık, kadim gelenekler, kutsal kitapların ve zihin dünyasının benzerliği hususunda merak ettiğiniz bütün soruların cevabını bu kitapta bulabileceksiniz. Sayfa sayısı bakımından da oldukça hacimli olan bu eser yararlandığı referans kaynaklarla bu konuda hala aşılamamış bir seviyededir. Başta ilahiyat ve dini ilimler alanında çalışmalar yürüten akademisyenler, araştırmacılar ve öğrencilerin başucunda bulunması gerekmektedir.
Yanıtla
0
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Mart 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir çocuğun dünyasından hayata bakış provaları
Kahramanımız beş yaşında… Adı Zezé… Yoksulların yaşadığı bir mahallede oturuyorlar muhtemeldir ki “favela”… Ayakta kalma mücadelesinin verildiği çok çocuklu bir aile… Aile bir aradaymış fakat değilmiş gibi… Ayrı havadalar izlenimi… Bu ortamda kahramanımız Zezé’nin konuşacağı, dertleşeceği, hayallerini paylaşacağı en yakın arkadaşı kendisi gibi bir fidan olan “şeker portakalı”. Adı “Minguinho” dert ortağı ve kankası.

"İyi düşün, Zezé. Henüz gencecik bir fidan bu. Bir gün koca bir ağaca dönüşecek. Seninle beraber büyüyecek. İki kardeş gibi iyi anlaşacaksınız. Dalını gördün mü? Bir tanecik dalı olsa da sanki özellikle senin binmen için hazırlanmış bir ata benziyor." (s.33)

Zeki, afacan beş yaşındaki bir çocuğun dünyasında hayatın gerçeklerinin nasıl yansıdığını ve karşılaştığı zorlukları çocuksu bir yaklaşımla nasıl anlamlandırdığının öyküsü… Ayakta kalma çabasının getirdiği koşuşturmada birçok insanla yüz yüze gelme. Çok sayıda farklı karakterde insan öyküde dolaşıyor. Zor yaşam koşullarının getirdiği sıkıntılar, Zezé’yi ev dışında çözümlerle bu sıkıntıları çocuksu bir çabayla göğüslemeye götürüyor. Okumaya başladığınızda bu akışı göreceksiniz. Örneğin, evde uğradığı şiddetin Zezé’nin zihin dünyasında nasıl izler bıraktığını bir ders olarak okuyucuya bırakıyorum. Önemli bulduğum, romanda kilit roller yüklediğim insan örnekleri söz konusu. Abla Gloria, Edmundo Dayı, Dona Cecilia Paim Öğretmen, şarkı sözü satıcısı Ariovaldo, iyi yürekli Portuga. Ancak, her zaman, ev dışında iyi insanlarla karşılaşılmayacağını unutturmamalı Zezé’nin öyküsü.

Hepimizin küçüklüğünde bir “şeker portakalı” mutlaka vardır.

İyi okumalar
Yanıtla
29
2
Destekliyorum  14
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mart 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İnsan; gücü, iradesi ve değerler zinciriyle bir bütündür.
Hukuk felsefesi ve sosyolojisi ana bilim dalında araştırma görevlisi olan, akademisyen - yazar; yüksek lisans tezinden hareketle hazırlamış olduğu bir eserle buluşmuş oluyoruz.

224 sayfa ve üç bölümden oluşan eser; antik dönem öncesi, sonrası ve modern çağda, yasa karşısında insanın nasıl bir konumda olduğu, öngörüleri, öğretileri, nitelikli alıntılarla yorumlanıyor.

Yazar 11. Sayfadaki giriş yazısında ise; “amaçlanan yasa ile hukuk arasındaki farkı düşünmeye sevk etmek” amacını vurgulamakta ve “Ümidim, bu çalışma sayesinde, lider enflasyonunun yaşandığı günümüzde, kimi liderlerin tutumlarının da tarihi arka planını ve kaynağını görebilmektir” cümlesiyle bu akademik eserinde, amacının ve özleminin ipuçlarını vermektedir.

“İyi yasa mı, iyi hukukçu mu tercih edilir” sorusunu; bu alanda düşünce üretenler çoğunlukla, “iyi hukukçu tercih edilir; çünkü yasayı daha adaletli yorumlayacaktır” anlamında görüşler ileri sürmüşlerdir. Peki, toplumu/sistemi/ fiziksel varlığı/ yönetecek, yönlendirecek, yargılayacak, yasayı hazırlayacak olan insan, nasıl bir insan olmalıdır? Yasama organına, yasal olarak seçilme hakkı elde etmiş, cep harçlığından ve ergenlikten yeni kurtulmuş bir meclis üyesi; ideal olarak sunulan “yasa üstü insanı” ne kadar temsil edebilir? Veya yaşı kemale ermiş, imaj/konfor/karizma sorunu olmayan herkes “yasa-üstü insan” olabilir mi?

Hukukta kurucu unsur ve irade; yasama meclisi marifetiyle, ortak bir ruhu temsil ediyorsa, bunun bileşenleri ve asli unsuru olan vekillerin niteliği/birikimi/ donanımı/zekâ /kavrayış ve yorumlama düzeyi nasıl olmalıdır? Bu eseri okuyunca; ister istemez, zihninizde güncel ve yerel sorular türetiyorsunuz.

Devlet daha oluşmamışken, kurulmamışken de insanoğlu vardı. Çok gelişmemiş olsa da geçerli ve uygulanan kuralları vardı. Zamanın ruhuna uygun, tarihsel bir bilinçle yorumladığımızda; insanı arka plana iten, küçümseyen, hakkını gasp eden, korku yayan bir üst irade kabul edilemez. Yani devlet unsuruna; kutsallık, masumiyet, dokunulmazlık, hesap sorulamazlık niteliği yüklenemez.

Tüm evren, yaradılışından günümüze bir bütündür. İnsan toplulukları da; renk, lisan, kültür, gelenek, görenek, inanç, düşünce ayrılıkları olsa da bir bütündür. Kazanımları, sevinçleri, üzüntüleri, birikimleri ve talihleri de benzerdir. Mutlu bir dünya insanı gördüğümüzde onunla aynı duyguları paylaşamıyorsak, üzüntüsü ve çığlığı, acısını göklere yükselten bir feryat karşısında biz de ezilemiyorsak, insanlığımızı sorgulamamız gerekir. Bundan dolayıdır ki; insan temel hak ve hürriyetleri, düşünsel ve bilimsel kazanımları, evrensel ortak değerlerdir. Hep birlikte geliştirmek ve tadını çıkarmak gerekir. “Yasa üstü insan” algı ve yargısına; hak eden herkesi, istisnasız yerleştirebiliyorsak, kalıcı bir dünya düzeninin parçası olabiliriz. Yerel düşün, milli hamle yap ama bütünün parçası olmaktan çekinme.

Felsefi ve sosyolojik bir alt yapısı olan bu kitaba; birey ve toplum merkezli, sosyal psikolojik bir yorum eklemiş oldum. İyi okumalar.






Yanıtla
4
0
Destekliyorum 
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Mart 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Edebiyatta Aşka Yer Var...
Edebiyatın bir sihir olduğu tasavvurundan hareket edilirse her şeyin edebiyatının yapılmasının mümkün olduğu gerçeğiyle karşılaşılır. Fantastik âlemlerden gerçeğin en saf haline kadar, hemen hemen her şey, edebiyatın o efsunlu diliyle izah edilebilir. Ama bir duygu vardır ki onun edebiyatı hiç bitmez. Adına Aşk denen mezkûr kavram bu nedenle kalemi eline alanların eşsiz bir malzemesi olur. Sevginin yücelttiği aşk kavramına adı sanat olan her yerde rastlanmakla birlikte bir kitabın satırlarına sarmalanan aşk öykülerinin modası hiç geçmez. Hatta öyle ki bin yıl önce yazılmış destanlaşmış bir hikâye bile daha dün yazılmış gibi okuyan üzerinde etkisini gösterir.

Tarık Tufan’ın son kitabı ise klasik ifadeyle bir âşık maşuk ilişkisidir. İdealize edilmiş aşka biçilen hikâyenin öyle efsanevi olmayacağının ve sadelikle de gayet güzel bir şekilde izah edilebileceğinin, okurun gerçeklik algısıyla daha çok uyuşabileceğini hesap eden Tufan, aşkın soyut boyutunu güçlü ve yalın bir gerçekliğin üzerine inşa eder. Olaya duygu penceresinden bakan başkahraman ve aynı zamanda anlatıcı Orhan’ın platonik aşkının kendisine olan yıkımına dair o meşum hikâyesine takılan her bir öykü halkası anlatıyı daha rafine bir hale getirir.

Aslında sözün sözü açması gibi hikâyenin de başka hikâyelere eklemlenmesi, edebiyat dünyasında çok kullanılagelen bir tarzdır. Çünkü karakterler ana anlatıya yaşam öyküleriyle girerler. Tufan ise bu hikâyeleri okura ilk aşamada vermez. Önce karakterleri gizemin boyasına boyayarak onları şifreli bir kasaya dönüştürür. Duygudaşlığın anahtarını eline alan anlatıcı yaşamına misafir olan her bir karakteri meraklı bir şekilde ele alarak, onların öykülerini deşifre etmeye gönüllerinin gizli kısımlarını açmaya çalışır. Bu tarz anlatımın okur için cezbedici olduğunu söylemeye gerek yoktur. Çünkü okur ilk aşamada anlatının sürükleyici olmasını bekler. Çözülmesi beklenen her düğüm, okuyucuyu daha güçlü bir biçimde satırların arasına çeker. Daha çok polisiye eserlere yakışan gizem kavramı ise öykünün sonunun kolay tahmin edilebilirliğinin önüne geçer. Zira beklediğini basit bir şekilde bulan okur, takip ettiği satırların notunu kırabilir.

Bir aşk öyküsünde, tabii ki karakterler ön planda olmak zorundadır. Ama ziyadesiyle iyi döşenmiş bir mekân söz konusuysa, bazen kahramanlar o dekorun içinde kaybolurlar. Eserdeki Saklıkuyu bölgesi bu açıdan iyi seçilmiş ve iyi bezenmiş bir mekândır. Bir kere ortamın kasveti, eşsiz havası, anlatılan her bir karakteri geçmişiyle beraber çok iyi sarmalar. Mekânın birleştirici misyonu, zincirin halkaları gibi bir araya gelmiş kahramanları Orhan’ın birer uydusuna çevirir. Üstelik yaşanmışlıklardaki ortak nokta sadece mekânla da ilintili değildir. Eksikliği hissedilen kaybın yoksunluğunu yaşayan her kahramanı dibine çeken müşterek bir kader kuyusu da söz konusudur.

Direnen yaşamların öyküsü büyük bir acıyla başlar. Her acı ayağa bağlanan taş misali ummanı andıran dünyada insanı dibe çeker. Ya çırpınılır ya da kadere teslim olunur. Teslimiyetin de çırpınmanın da kendine has öyküsünden çıkarılacak dersler vardır. Tufan’ın satırlar arasında sakladığı dersleri ise iyinin, kötünün; zalimin mazlumun; aşığın maşuğun; söylediklerinin kulağa küpe olacak şekilde aforizmalar şeklinde ortaya çıkmasıyla kendisini gösterir. Hayatlarında acıyla sınananlar, sorgularının bedelini güçlü cümlelerle verirler. Bu cümlelerle anlatımını zenginleştiren Tufan, şiirsel diliyle okurunu her fırsatta kendi kıyısına çekecek mesajları satırlar arasına gizler.

Eserden ders çıkarmak bir yana bırakılırsa, anlatılan olayların kendisine has bir yaşanılabilirlik içerdiğini de belirtmek gerekir. Okurun anlatılan karakterlerle duygudaşlık kurmasının yolu da bir anlamda buradan geçer. Kahramanın kendi kendisiyle cebelleşmesi esnasındaki sayıklamaları, düşünsel bir muhasebenin anlamlı verileri olarak ortaya çıkarken, aslında “ben de bu durumda olsam böyle düşünürdüm” diyen okurun duygularına tercüman olur. Tabii her eserde bunu görmeye imkân yoktur. Duygulara şekil vermek isteyen yazarlar, bazen lastik misali çektikleri duygu yumaklarından çözümsüz düğümler oluşturup öylece bırakırlar. Oysaki hisleri fazla bulandırmaya gerek yoktur. Sadelik anlatım için her zaman geçer akçedir. Tufan, karakterlerinin duygu dökümünü ana tema (aşk, özlem, nefret vb.) etrafında olduğu gibi aktarır.

İnsan bilinci bazen hesapsız gelişigüzel akarak net kararlar alamaz. Eserdeki kahramanlarda bu doğallığı da bulabilmek mümkündür. Aslında bu tarz zihinsel aktivitelerin, cümlelerle anlatılması bazen zordur. Tufan, bu güçlüğün altından da layıkıyla kalkar. Misal Orhan karakterinin yaşadığı tereddütler, çıkmazlar ve iç çatışmalar zihne bir nevi ayna tutularak görünür kılınır. Tabii ruhsal buhranın ötesine geçen, kendi doğallığından sıyrılan, gerçekle hayalin birbirine karıştığı durumların anlatımı da aynada görülenin aksine daha karmaşık tarzda okuyana servis edilir. Bu muhayyel yükselişler de karakterin bilinç oyunları olarak kabul edilirse anlatımdaki doğallık yadsınmamış olur.

Eserin olay örgüsünün çok iyi planlandığı ve kurgu trafiğinin de çok iyi yönetildiğini söylemek lazım. Yirmi sekiz bölüm halinde tasarlanan eserde, geçmişle şimdiki zaman arasında gitgeller yapan ana anlatıda Orhan’ın aşkının geçmiş zamanın merkezine oturduğu görülür. Bu klasik aşk masalına anlam kazandıran ise Orhan’ın Saklıkuyu’da yaşadıklarıdır. Aslında geçmişe dair aşk hikâyesinin kurgusu Türk filmlerine adapte olanlara fazlasıyla sıradan gelebilir. Ama kahramanın Saklıkuyu günleri, geçmişe öylesine güzel kurgusal bir kimlik kazandırır ki aşka dair yazılanlar katmerlenir. Tabii kurguya dair bu kadar tespit yapılmasına karşın eserin sonundaki ekler kısmında verilen bazı resim ve evraklardan, eserin kurgu kısmının nerden başladığı gerçek kısmının nerde bittiğini kestirmek güç bir hale gelir.

Aşk, umut ve trajedi üçgeninin kenarları arasında mekik dokuyan kayıp bir ruhun kendini bulması ve kaderine boyun eğmesinin bu eşsiz kurgusunu bir film senaryosunda görmek güzel bir tecrübe olabilir. Ama anlatının mevcut zenginliğini yansıtacak görselliği bulmanın mümkün olmayacağını da hatırlatmakta fayda var. Son olarak; âşıklara yer var mı yok mu bilinmez ama aşkın sorgulanması ve anlamlandırması gereken bir yönü olduğunu Tufan’ın eseriyle idrak etmek mümkün.

Yanıtla
9
1
Destekliyorum  2
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Mart 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tarihî Hesaplaşma
Yazar, Osmanlı tarihinin en tartışmalı ve hakkında muhtemelen en fazla yazı yazılan ve yorum yapılan padişahı II. Abdülhamid’in tahttan indirilişini müteakip Selanik’e sürgüne gönderilmesi ile Balkan devletlerince Selanik’in işgal tehlikesinin baş göstermesi üzerine Selanik’in tahliyesi kararı çerçevesinde Selanik’ten İstanbul’a dönüşüne kadar olan zaman dilimini konu olarak ele almıştır. II. Abdülhamid’in sürgün yılları, sürgün doktoru Atıf Hüseyin Bey’in kalemiyle anlatıma kavuşmuştur. II. Abdülhamid ve sürgündeki hanedan üyelerinin doktoru olan Atıf Hüseyin Bey, her günkü rutin sağlık ziyaretlerinde Padişah’ı konuşturmakta ve konuşulanlar doktorun eve dönmesini müteakip kâğıda dökülmektedir.

Romana özelliği veren temel konu hesaplaşmadır. Adeta eserde otuz üç yılın hesabı tarih karşısında okuyuculara sunulmaktadır. Osmanlı’nın en kritik otuz üç yılının 320 sayfaya sığdırılması mümkün mü? Asla mümkün olmamakla birlikte temel suçlamalar ve II. Abdülhamid’in bunlara yanıtları kapsamında genel bir çerçeve çizilmektedir.

Yazar esasında tarihimizde ideolojik yaklaşımların en fazla görüldüğü netameli bir alana el atarak cesur bir girişimde bulunmuştur. Efsanelerin, doğru ve yanlışların, ak ve karanın karıştığı, herkesin kendi açısından baktığı ve gerçekliği bir şekilde bilinçli veya bilinçsiz görmek istemediği tarihin bu tartışmalı alanına el atmak gerçekten büyük bir cesaret işidir. Gerçekliğe son derece susadığımız süreçte bir nebze de olsa tarihî hakikatlerin ortaya çıkmasını sağlamasıyla eserin önemli bir işlev gördüğünü söylemek mümkündür. “Bir karış toprak kaybedilmedi.” efsanesinden İmparatorluk’un satıldığı yaygarasına kadar gerçeklikten uzak ve her türlü suiistimalin olduğu bir alanda kalem oynatmak kolay olmasa gerek. Böyle durumlarda doğrucu Davut rolünü kimse kabul etmek istemez. Böyle durumlarda ön yargıların yıkılmasının atomun parçalanmasından daha zor olduğu daha iyi anlaşılmaktadır.

Tarihî olayların değerlendirilmesinde ve anlaşılmasında, bizde ihmal edilse de, konunun psikolojik boyutu önem arz etmektedir. Eser bu anlamda yeterli düzeyde olmasa da II. Abdülhamid’in hâlet-i ruhiyesini irdelemesi bakımından önemlidir. Merhum Faruk Erem’in “Suçluyu kazıyın, altından insan çıkar.” vecizesinden hareketle bir adli vakanın bile tam olarak anlaşılmasında psikolojik boyut son derece önemli iken tarihî bir şahsiyetin anlaşılmasında da bu unsur göz ardı edilemez. Hele hele otuz üç yıla dair bir hesaplaşmada konunun psikolojik yönlerine değinilmemesi mümkün değildir. Eserdeki psikolojik analizler sathi kalsa da bu yönde önemli bir adım atılmış olması bakımından bunu belirtmek gerekir.

Eserde üslup akıcıdır ve anlaşılır bir dil kullanılmıştır. Kurgu büyük ölçüde tarihî gerçeklikle bağdaşmaktadır. Yazar, kurguda tarihî vesikaların ötesine çıkmayı pek tercih etmemiştir. Bununla birlikte eserde yazım kurallarına gerekli riayetin gösterilmesi; yazım yanlışlarından noktalama işaretleri hatalarına kadar birçok konuda özensizliğin olmaması için, bu tür eserlerin yayımlanmadan önce emektar bir musahhihin elinden geçmesi son derece faydalı olacaktır.

Yanıtla
6
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mart 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Batılı Araştırmacılara Tokat Niteliğinde Bir Eleştiri
Sözde medeniyetlerin öncüsü ve kurucusu olduklarını iddia eden Batılı bilginler, dünya halklarını hiyerarşilerine göre tasnif ederken özellikle Türkleri, Kızılderilileri ve Afrika halklarını göz ardı etmekte, bazen onları 'getto' olarak nitelendirmektedir. Kazi Laypanov ve İsmail Miziyev tarafından kaleme alınan bu kitap Batılı araştırmacı ve akademisyenlerin Türklere ve Türk tarihine bakış açılarını eleştiren ve doğruları ortaya koymayı amaçlayan manifesto niteliğinde bir çalışmadır. Bu eser bu yönüyle oldukça kıymetli ve değerlidir. Nitekim esere giriş yazan Ahsen Batur’un da dikkat çektiği noktalardan birisi de budur.

Çalışma, Türk tarihinin erken dönemlerinden itibaren tarihi süreci akademik bir titizlikle ele almakta ve önemli bilgiler paylaşmaktadır. Eserin müellifleri ortaya koydukları tarihi gerçeklerle başta batılı araştırmacıların taraflı ve yanlış tutumlarını tarihi hakikatlerle ortadan kaldırmaktadır.

Eserde Türklerin kadim atalarının tarihi hikayeleri anlatılarak yakın döneme kadar bir tarih kurgusu sunulmuştur. Kitap araştırmacılar için önemli bir kaynaktır.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mart 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
"Modern" Tıbbın Kara Kutusu Açılıyor...
Konu, ilaç sektörü, “modern” tıp ve insan sağlığı. Eser, alışageldiğimiz üslubuyla bir Soner Yalçın klasiği. Kitap boyunca hız kesmeyen bir tempoyla tarihî vakalar, komplolar, teoriler, isimler, şirketler, yerel/küresel kurumlar, ilaçlar, tedaviler, son iki yüz yılda alternatif (tamamlayıcı) tıbbın “modern” tıp karşısında inanılmaz derecedeki mevzi kayıpları ve cevabını arayan başkaca sorular, sayfalarda size eşlik ediyor.

Yazara göre "modern" ya da "endüstriyel tıp" bugün maruz bırakıldığımız "kapitalist tıp" anlayışının ta kendisi. Sistemin bekası için insanlar, "modern tıp" aracılığıyla bedenleri üzerinden "itaatkâr" ve "yararlı" yapma stratejisine hedef oluyor: “Modern kapitalizm, yükselişiyle birlikte tıbbı dönüştürdü; bedenler üzerinden nüfuslar ele geçirildi.” Bu sistemin ezberlerini bozan fikirleri dile getirenler susturuluyor: “Örneğin... Tabip Odaları son dönemde, -kamuoyunda farklı görüşleri nedeniyle tanınan- meslektaşlarına ‘ihraç’-‘kınama’ gibi cezalar veriyor! ‘Suçları’, konuşmalarıyla hekimlik mesleğini ‘rencide’ etmek!”

-"Hasta yoktur, hastalık vardır" diyen "endüstriyel tıp"… 
-"Hastalık yoktur, hasta vardır" diyen "tamamlayıcı tıp"... Yani... Önceden hasta, hastalığın bir öznesi olarak görülürken, "endüstriyel tıp" ile artık hastalık özne durumuna geçirildi! Niye?

Soner Yalçın, 18. yüzyıldan itibaren değişmeye başlayan bu “tıp” algısının nedenlerini sorgulamaya çalışıyor. Kitap bölümlerinde anti-depresanlar, antibiyotikler, şeker hastalığı, aşılar, sporcu gıdaları, “sponsorlu” bilim, sağlık reformları, el değiştiren ilaç şirketleri gibi çok sayıda konuya değiniyor.

Yazar, tüm yazdıklarının mutlak doğru olduğunu savunmuyor: “Son 200 yılda insanoğlunun ‘modern-endüstriyel tıp’ aracılığıyla nasıl kuşatıldığını anlatmaya çalıştım. Başarılı oldum ya da olmadım, bunun takdiri okuyucunundur. Ama bu ilk adımdır, önemli olduğunu düşünüyorum. Her ‘teori yapımı’ gibi, hatalar barındırması kaçınılmazdır. Doğruculuk taslamıyorum, kukla olmadan tartışalım istiyorum.”

Kitabın yazılış amacı, ilaç sektöründe neler olduğunu halkın öğrenmesi, tıp olgusuna ezberletilmiş kalıplar dışında bakabilmek, bilim namusuna sahip çıkmak, tıbbın-ilaç tekellerinin karanlık yüzünü anlatmak, tıp-ilaç sektörünün ekonomi politiği konusunda bilgi vermek gibi gerekçelerle izah ediliyor.

Oldukça akıcı yazılmış bu eser okunduktan sonra konuya daha geniş çerçeveden bakılması gerektiği, meselenin sanıldığından daha ciddi boyutlarda olduğu noktasında inançlar daha da kuvvetleniyor. Morpheus’un Neo'ya uzattığı haplardan mavi olanı mı kırmızı olanı mı seçeceğiniz tamamen size kalmış.

Kitabı bir de yazarın dilinden izlemek isterseniz: bit.ly/3L0Nu1k

İyi okumalar!
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mart 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
J. Arthur de Gobineau- İnsan Irklarının Eşitsizliği'ne Dair..
Kıymetli okurlara yorumu sunmadan önce, kitabın yazarını tanıtmakta her zaman öncelikli olarak fayda vardır. J. Arthur de Gobineau, 1816 Fransız doğumlu olmakla birlikte aristokrat bir ailede yetişen diplomat ve yazardır. Böyle bir konuyu ele alabilmek de düşüncenin olgunlaşması açısından uygun bir ortam gerektiriyordu. Sanırım Gobineau da böyle bir ortama doğuştan sahipti… Bu kitapta tarihin bildiği zamanlardan beri güncelliğini koruyan, hatta günümüzde dahi pek çok meselenin ana fikri olan “insan ırkı” kaleme alınmıştır. Belki de “ırk” tüm zamanlarda insana dair problem olarak görülen her şeyden çok daha hayati bir konuydu. Aslında yeryüzünde kabul edilmesi mümkün olan tek ırk insan olabilmekti.

Kitabın özgün dili Fransızca ve "Essai sur l’inégalité des races humaines" adıyla yayınlanmıştır. Bize ulaştırılan eserin, A. Collins’in İngilizce edisyonundan dilimize kazandırıldığını göz önünde bulundurmak gerekir. Ayrıca konu yoğunluğunun yanında eski Türkçe kelimelerin kullanım sıklığı kitabın akıcılığını gölgelerken aynı zamanda okuma lezzetini de ciddi anlamda olumsuz etkiledi. Kitabın bir bölümünde 57. Sayfada geçen “ulusların daha büyük, daha güçlü ve daha medeni hale geldikçe kanlarının saflıklarını yitirdiklerini ve içgüdülerinin tedricen değiştiğini evvelce ifade etmiştim” cümlesi epey düşündürücüydü. Bu nedenle ırk denilen olgu, bir parçası olduğumuz toplumun ait olduğu kimlikten de öte bir meseleydi. Yazarın medeniyet kavramını tartıştığı bölümde medeniyeti doğrudan Avrupa ile ilişkilendirmesi kısıtlı bir bakış açısına sahip olduğunu gösteriyor. Bu bölümde yazarın fikri “Avrupa medeniyeti ve ondan ayrışan diğerleri” gibi bir algı uyandırıyor. Elbette herkes medeniyeti farklı şekillerde tanımlayabilir. Yazarın içerikte Humboldt, Goethe gibi isimlere yer verip değerlendirmesi şık bir akış sundu. Okuma boyunca pek çok kavramı yeniden düşündürüyor, yazarla tartışmamızı sağlıyor ve adeta zihnimizin dolabında bu kavramlara daha yeni, daha şık bir kılıf uydurmamıza imkan veriyor.

İnceleme vesilesi ile, bu kitabın çevirisini üstlenen Serkan Acar’a teşekkürlerimi ve tebriklerimi sunuyorum. Bir teşekkür ve tebrik de eseri yayınlama ve bizlere ulaştırma yükünü omuzlayan Selenge Yayınları’na daha nicelerine…
Yanıtla
10
6
Destekliyorum  2
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
03 Mart 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Avrupa'da Türk Algısını Anlamak İçin Kesinlikle Okunması Gereken...
Batı Avrupa kültüründe "Türk" yüzyıllardır toplumun her kademesinde coşkunun, yazının ve sohbetin ana konularından biri olmuştur. Geçmişte "Türk" kavramı, günümüzde olduğundan daha geniş bir anlama sahipti. Kelime, dar anlamda sadece Osmanlı padişahlarının tebaasını değil, hemen hemen bütün Müslümanları kapsamaktadır.

Öyle ki, çeşitli Avrupa dillerinde "Türk olmak" tabiri aslında Müslüman olmak, İslam'a geçmek anlamına gelmektedir. Ancak Osmanlı Türkleri, imparatorluklarının gücünden dolayı daha fazla kabul edilir. Bu kitapta Avrupa halklarının Türk saplantısı bir dizi olay üzerinden irdeleniyor ve incelenen belgelerden şaşırtıcı hayat hikayeleri çıkıyor.

Bu kitap, İstanbul'un fethinden Rusların İstanbul'a gelişine kadar geçen süreci Avrupalı ​​bir bakış açısıyla anlatıyor. Kitabın merkezi İtalya'daki Ferrara şehridir. Türklerin Avrupa sınırındaki dört yüz yıllık serüveni; belgeler, mektuplar ve yerel tarihçiler kentten görülebilmektedir.

Eser aynı zamanda arşiv belgelerine ve birincil kaynaklara dayanması bakımından akademik literatürde bu konuda haklı bir yere ve üne sahiptir.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
01 Mart 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İlber Hocayla Osmanlı’nın Yeniden Keşfi
Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek, bir makaleler derlemesi aslında. Osmanlı’yı, pratik olarak geniş kitlelere tahlil etme endişesinin yanı sıra güncel filmlerde, dizilerde ve kitaplarda oluşturulan Osmanlı algısında gerçeği yansıtmayan bazı yönlerin düzeltilmesi ihtiyacının bir cevabı olarak kaleme alınmış.

Kapsam oldukça geniş olsa da 200 sayfalık sınırlı bir hacimde çok zengin bir içerik hazırlanmış. Eser, Osmanlı tarihinde padişahlar, aile kurumu, devşirmeler, paşalar, divan, seyahatnameler, mutfak başta olmak üzere 21 başlık altında tertip edilmiş.

Çokça tartışılan konulardan biri olan devşirme sistemi üzerinden gidelim. Devletin kapıkulu ocaklarının ihtiyacını karşılayan bu sistemde Hristiyan çocukların tercih edilmesi esas. Musevi toplumu bu anlamda bir kaynak olarak görülmemiş. Müslümanların da bir kaynak olmaması kural olmakla beraber burada istisnalar yapılmış. Coğrafi olarak sadece Balkanlardan değil, Orta Anadolu ve Kafkasya gibi bölgelerden de devşirilenler olmuş. 17. yüzyılda devşirme sayıları iyice azalmış ve 18. yüzyıl ile kurum sona ermiş.

“Devlet kızamık, kuşpalazı gibi çocukluk hastalıklarıyla uğraşacak durumda değildir. Bunları atlatan biri (...) artık bir okul çocuğu yaşını almış biri devşirilebilir. Daha ziyade dokuz yaşın üstüdür, on dört-on beş yaşın üzerinde de devşirilmesi pek adet değildir. (s. 34)” “Enderun dediğimiz mektep, sınıf bulunan bir mektep değildir; zaten burada insanlar hizmet içi eğitim görürler, koğuştan koğuşa terfi ederler. Beğenildikçe padişaha daha yakın hizmet verirler. Burada çok ilginç bir şekilde sözlü ve yüz yüze eğitim görürler. Spor da vardır, resim de vardır, hüsnü hat da vardır, edebiyat da vardır. (s. 36)” “imparatorluk kendini yönetecek sadık komutanları bu ocakta yetiştirmiştir. Buradan çıkan insanlar vezir olmuştur, Yeniçeri ocağı ağalığı yapmıştır, devlet kademelerine hatta birçok memuriyete dahi ağırlığını koymuştur (s. 124)”

İlber hoca sadece tarihi bilgiler vermekle yetinmiyor. Günümüze ve geleceğe dair öneriler de sıralıyor yeri geldikçe: “Sultanahmet; Divanyolu dediğimiz, yani Sultanahmet ile en azından Aksaray’a kadar uzanan cadde, Beyazıt Meydanı ve Süleymaniye civarı... Maalesef şu ana kadar korumayı beceremedik. Eğer bu yolları ve mekânları koruyamazsak ne ecdadımızın altı asırlık tarihini, ki bunun beş asrı İstanbul’da geçmiştir, ne de peşimizdeki bin yıllık Roma tarihini korumamız, anlamamız, canlandırmamız mümkün değildir. (s. 22)”

Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek, ilk baskısını 2006’da, İlber hocanın, Topkapı Sarayı Müzesi Başkanı olduğu dönemde yapmıştı. O günden bugüne onlarca baskı yaptı. Yıllar içinde Almanca, İngilizce, Arapça, Arnavutça, Yunanca, Bulgarca, Fransızca, Sırpça, Boşnakçanın da içinde bulunduğu ondan fazla dile çevrildi.

Bu eser, Ortaylı’nın diğer eserleri gibi akıcı bir dilde yazılmış, kolay okunan bir kitap. Doğruları öğrenme arayışı içinde olan tarih meraklıları için altı çizilerek okunacak çok kıymetli bilgilerle dopdolu.

Aynı kapsamda başka kaynak arayışında olanlar için rahmetli Halil İnalcık hocanın “Osmanlı Tarihi’nde Efsaneler ve Gerçekler” isimli çalışması, bu eserin yanında önerilebilecek kitaplardan.

Faydalı bir okuma olması dileğiyle!
Yanıtla
12
2
Destekliyorum 
Bildir