Onaylı Yorumlar

Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
30 Kasım 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
"Moğolların Tarihine Giriş" niteliğinde!
Moğolların ve Tibet’in dini ve kültürel tarihi alanındaki çalışmalarıyla tanınan Prof. Dr. Karenina Kollmar Paulenz, bu eseriyle Moğollar hakkında (akıcı bir üslup ve başarılı çevirisiyle) genel bir bilgi vermektedir.

Yazarın hayatına ve çalışmalarına baktığımızda Uzak Doğu hakkında uzmanlığı ile dikkat çekmektedir: 1999 yılında Bonn Üniversitesi'nde 'Tümed Moğolların Altan Kağanının Biyografisi' konulu teziyle eğitimini tamamlayan Paulenz, 1999'dan beri Bern Üniversitesi'nde dini çalışmalar ve Orta Asya kültür çalışmaları alanında profesör olarak görev yapmaktadır. 2007-2010 yılları arasında Bern Üniversitesi Felsefe ve Tarih Fakültesi dekanı olarak görev de yapmıştır. Bu uzmanlığını eserine yansıttığını kitabını okuyanlar görecektir.

Bu kitap Moğollar hakkında okuma ve araştırma yapmak isteyenlerin ilk okuması gereken bir “Başlangıç Kitabı” niteliğindedir.

Öğrenciler, bu alana ilgi duyanlar ve araştırmacılar için sade ve akıcı bir dille yazılan bu eser, Moğollar hakkında genel bir fikir vererek genel kültür açısından yardımcı bir kitap olarak kütüphanenizde bulunması gereken kitaplardan.

Eser, Moğolların kökeni, toplumsal yapısı, dini yapısı, Cengiz Han’ın hayatı konularıyla başlayıp imparatorluğun kuruluşundan 21. asra kadar Moğollar hakkında bilinmesi gerekenleri kısa ama net ve iyi bir şekilde, ayrıca okuyucusunun beklentisini karşılayacak şekilde aktararak takdiri hak etmektedir.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
30 Kasım 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Takdir Edilmesi Gereken Büyük Bir Emek...
Yorumumu siz kıymetli okuyucular ile paylaşmadan önce deniz harp tarihi ve savaş gemileri konularında yalnızca meraklı bir okur olduğumu hatırlatmam gerek. Zira “Modern Harp Gemileri” yahut “Savaş Tarihi” hakkında herhangi bir uzmanlığım bulunmamaktadır. Dolayısıyla okuyacağınız bu satırlar meraklı bir okurun naçizane yorumlarından ibaret olacaktır.

Kitaba geçmeden önce yazarı tanımakta fayda olduğu kanaatindeyim. Bu kıymetli kitabın yazarı “Deniz Harp Tarihi” ve “Stratejileri” konusunda uzman bir hocamızdır. Kendisinin şu an yorumlamaya gayret ettiğimiz kitabı haricinde yine ilgili alanda iki farklı kitabı daha bulunmaktadır. Dilimizdeki harp tarihi, bilhassa deniz harp tarihi, konusundaki rafine kitapların azlığını düşünecek olursak derinlemesine okuma yapmak isteyenler için o kitaplara da bakmalarını önerebilirim.

Çalışmaya gelecek olursak; kitap dört ana bölümden oluşmaktadır. Bölümlerin isimlerini, kitabın kitapyurdu sayfasındaki “İç Sayfalara Gözat” sekmesinden ulaşılabileceği için, ayrıca ve uzun uzun burada tekrar etmeyeceğim. İlk bölümde kitabın sonraki bölümlerine hazırlık olarak düşünülebilecek gemicilik ve deniz harbi konularında temel bilgiler yer almaktadır. Bu bölüm, konu ile alakalı ilk kez okuma yapacak okurların oldukça faydalanabileceği bir bölüm olarak gözümüze çarpar. Zira birçok kavram ve terim ile (benim gibi) ilk kez burada karşılaşabilirsiniz ve bu oldukça öğretici bir deneyim olacaktır. İkinci bölümde ise dreadnought, kruvazör, muhrip, fırkateyn vb. gibi birçok savaş gemisinin tarihsel gelişimini, muharebelerdeki rolünü görmek mümkündür. Öte yandan bu gemiler hakkında bilgi edinirken aynı zamanda önemli savaşlar, olaylar, mucitler ve teknolojik gelişmelerden de haberdar oluyoruz. Dolayısıyla kitap harp gemileri ile alakalı askeri konuların ağırlıkta olduğu bir kitap olmasının yanı sıra bilim tarihi konularına kadar genişlemektedir. Elbette iki konu birbirinden ne kadar ayrı düşünülebilir? Üçüncü bölümde ise deniz savaşı alanlarındaki önemli değişimlerden birine, denizaltılara, giriş yapıyoruz! Bu bölümde ilk denizaltı yapımı denemelerinden en karmaşık olanlarına kadar geniş bir skalada bilgi sahibi oluyoruz. Özellikle nükleer güce sahip denizaltıların caydırıcılığı hakkındaki bölümler deniz harp teknolojilerinin ne denli önemli ve caydırıcı olduğu noktasında önemli ipuçları sağlamaktadır. Son bölümde ise donanmaların ağırlık merkezlerinin zamanla uçak gemilerine kaydığını gözlemliyoruz. Ayrıca önemli uçak gemileri, kullanıldıkları savaşlar ve belirleyici rollerini de anlıyoruz. Öte yandan, yine aynı bölümün son kısmında ise amfibi savaş gemileri hakkında bilgi sahibi oluyoruz.

Sonuç olarak kitap Türkçedeki çok önemli bir boşluğu doldurması bakımından oldukça mühim bir konumda yer almaktadır. Hali hazırda meşhur bazı isimlerin kitapları (Alfred Thayer Mahan vb.) dilimize kazandırılmış olsa da (ki baskısı yoktur) alan oldukça sığ bir görünüm sergilemektedir. Sadece bu durum dahi kitabın konuya meraklı okurlar tarafından takdir edilmesi gereken büyük bir emektir. Kitabı okurken bir taraftan da okuduğum ve hakkında bilgi sahibi olduğum gemileri “World of Warships” adlı oyundan simüle edebildiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum. Eğer oyunlara merakınız varsa bu oyunu denemenizi tavsiye ederim. Kitabın akıcılığı ve kullanılan Türkçeyi de çok beğendim. Evren hocamızın eline sağlık! Bu güzel kitabı biz meraklı okuyucular ile buluşturan Kronik Kitap’a ve kitapyurdu’na çok teşekkür ederiz.

Herkese bol kitaplı sağlıklı günler!


Yanıtla
5
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
29 Kasım 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Şarkiyatçı Kaleminden İslam Devletleri Tarihi
İslam Devletleri Tarihi kitabının yazarı, Stanley Lane-Poole (1854-1931), oryantalist çalışmalarıyla bilinen bir aileye mensup olarak dünyaya gelmiş. Babası, babaannesi, amcası, büyük amcası İngiltere’nin tanınmış oryantalistlerinden. Kendisi de aile büyüklerinin gittiği yoldan gitmeyi tercih etmiş. Oxford ve Dublin Üniversitelerinde okumuş ve doktora sonrasında bir müddet “British Museum” bünyesinde İslamî sikkeler bölümünde çalışmış. Sonra Mısır’a gidip arkeoloji araştırmaları yapmış. Ülkesine dönünce Dublin Üniversitesi’nde Arapça profesörü olarak akademik hayatına devam etmiş. Verimli çalışmalarının sonucunda, içlerinde Türkiye’nin ve Mısır’ın da olduğu İslam dünyasını konu edinen (kimisi cilt cilt) onlarca akademik eser bırakmış. “Endülüs & Arapların İspanya’yı Fethi ve Sonrası”, “Osmanlı Tarihi & Ulusların Öyküleri”, “Selahaddin”, “Ertuğrul Gazi’den Sultan II. Abdülhamid’e Osmanlı’nın Hikayesi”, ülkemizde şu an satışta olan eserlerinden bir kısmı olarak gösterilebilir.

İslam Devletleri Tarihi, ilk olarak, harf inkılabından hemen önce Halil Edhem Eldem’in çevirisiyle o dönemin Maarif Vekaleti tarafından “Düvel-i İslamiye” ismiyle bastırılmış (1927). Halil Edhem Bey, pek çoğumuzun “Kaplumbağa Terbiyecisi” eseriyle bildiği ressam ve arkeolog Osman Hamdi Bey’in kardeşi. Eser hakkında şu noktayı belirtmekte yarar var: Halil Edhem Bey, kitabı çevirmekle yetinmeyip asıl içerikteki 139 devlet haricinde 42 devleti de bizzat yazarak kapsamı daha da genişletmiş: “bilahare bazı tadilat ve ilaveler yapılması memleketimizin mütetebbileri için daha müfit olacağını anladığımdan, kitabın taksimat ve heyet-i umumiyesini muhafaza etmek şartıyla, münderecatını tevsi ettim. Bu maksada vasıl olmak için müracaat ettiğimiz mehazlar mahallerindeki notlarda gösterildiği gibi metn-i eserin Rus Ulum Akademisi azasından Profesör Bartold'un 1899'da neşrettiği Rusça tercümesindeki tashihat ve ilavatı dahi Türkçe tercümemize naklettik.” (s. 19)

Eserin ilk kısmında, İslam Halifeleri 10 asırlık bir silsile halinde liste şeklinde sunulmuş. 4 halife ve ardından gelen Emevî ve Abbasi halifeleri bu başlıkta tek tek gösterilmiş. Yazar, anlatımını, coğrafi olarak batıdan başlayarak doğuya doğru sürdürmeyi tercih etmiş. Endülüs Emevileri’nden başlamış, Hindistan ve Afganistan’a kadar kurulmuş olan, büyük ya da küçük olmalarını gözetmeksizin bütün hânedanları, devletleri okura sunmuş (s. 20). İspanya’dan sonra sırasıyla Kuzey Afrika, Mısır, Suriye, Arap yarımadası, Kırım, Anadolu, Irak, İran, Azerbaycan, Kafkasya, Orta Asya, Hindistan ve Afganistan coğrafyası milim milim işlenmiş.

“Hicret-i nebeviyenin on birinci sâlinde (Miladi 632) vuku bulan irtihal-i peygamberden sonra halife unvanıyla hazreti peygamberin kayın pederi ashabdan Ebu Bekir es-Sıddık ehl-i İslam'a emir olarak intihap olunmuştu. Ondan sonra sırasıyla Ömer, Osman ve Ali makam-ı hilafete bil-intihap geçtiler. Bu dört zat Hulefa-i Raşidin unvanıyla maruftur. Onlardan hiçbiri kendi ailelerinde kalmak üzere bir devlet teşkil etmemiştir.” (s. 29)

“Ceziretü’l-Arap namı tarih ve kavmiyet nokta-i nazarından yalnız Arabistan şibih ceziresine münhasır kalmayıp şimal-i şarkî ve şimal-i garbî cihetlerinde bulunan Suriye ve el-Cezire çöllerinin hutût-u fasılasına kadar tevessü eder. Binaenaleyh Hicaz, Asir, Yemen, Aden, Hadramud, Umman, Katar, Bahreyn, Ahsa, Necid, Cebel-i Şammar, Kuveyt ve Şamiye kıtalarını havidir.” (s. 125)

Selçuklular, Atabeyler, Anadolu Beylikleri, Osmanlılar ve Türkiye Cumhuriyeti dönemleri için kitapta üç kısım ayrılmış. (s. 197-302)

“… vuku bulan muharebelerde Ertuğrul'un ifa ettiği muavenetten dolayı Selçuki sultanı hayvanlarına otlak olmak üzere kadîmen Frigya Epiktetos ve o zamandan beri Sultanönü diye tanınmış olan nevahiyi, merkez ikameti olarak da Söğüt (kadim Thebasion) kasabasını vermişti ki bu havali Bizanslılara ait olan Bithynia kıtasının hududu dahilindeyken Ertuğrul tarafından fetholunmuştu. İşte Anadolu'nun bu kısmında iskân eden Ertuğrul doksan yaşını mütecaviz olduğu halde 680 (1281)'de vefat ederek yerine üç oğlundan en küçük olan ve 656 (1258)'de Söğüt'te tevellüd eden Osman Bey kaim olmuştur ki bilahare Anadolu' da teessüs eden Türk hükümeti kendi namına nispeten Osmanlı Devleti diye yâd edilmiştir. Tarih-i teessüsü alelekser 699 (1299) olmak üzere kabul olunuyor.” (s. 291-292)

“Anadolu'da 1919'da başlayan müdafaa-i vatan mücadelat-ı lâyenkatı dört buçuk sene devamdan sonra 18 Rebiyülevvel 1342 (29 Teşrinievvel 1923) tarihinde hitampezir olup mezkûr tarihte Türkiye Cumhuriyeti teessüs etmiş ve ilk reisliğe de Türk vatanının halaskarı Gazi Mustafa Kemal Paşa intihap olunmuştur. Ankara şehri Türkiye Cumhuriyeti'nin merkezi ittihaz edilmiştir. İşte suret-i teşekkülü bâlâda muhtasaran beyan edilen Türkiye hükümeti Avrupa hükümetleri meyanında bir mevki-i mahsus ihraz etmiştir.” (s. 302)

632’den 1927’ye kadar olan oldukça kapsamlı ve uzun bir süreç, listeler, tablolar ve aralarda bir-iki paragraflık yazılarla, adeta bir panorama halinde, 450 sayfaya sığdırılmış. Kitabı, Latin harflerine çevirmek suretiyle derlemesini başarıyla yapan Samet Alıç’ın emeğini takdir etmek gerekir. Zahmetli bir işin üstesinden gelerek eseri, günümüze kazandırmış. Yaptığımız alıntılardan anlaşılacağı üzere o günün diliyle hazırlanan bu eseri okurken, lügat sayfalarından öğreneceğiniz kavramlarla kelime hazinenizin genişleyeceği muhakkak.

İyi okumalar!
Yanıtla
4
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
28 Kasım 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
DÜŞLER ATLASI
Eser, hikaye içinde hikaye olan anlatış şeklinden oluşuyor. Olaylar, 17. yüzyıl Osmanlı dönemi, çoğunlukla İstanbul’da geçiyor. Roman, Uzun İhsan Efendi’nin denizlerden gelen dayısı Arap İhsan’ın evine gelmesiyle başlar. Bir kitap getirir yanında. Rendekâr’ın ‘Zagon Üzerine Öttürme’ adlı kitabı. Araştırmalarıma göre bu kitap Descartes’in ‘Yöntem Üzerine Konuşma’ adlı kitabıdır. Uzun İhsan Efendi bu kitaptan çok etkilenir ve düşle gerçeğin ikilemine düşer.

“Düş görüyorum, öyleyse ben varım. Varım ama ben kimim?” (s.45)

Ana karakterler Uzun İhsan Efendi, oğlu Bünyamin ve onlarla hayatları kesişenler. Kimler yok ki bu kitapta? Yeniçeriler, dilenciler, casuslar, mehdî, esirler ve çocuklar. Hepsi yeri geldiğinde bir bir önünüze çıkmaktadır.

Kitaba ayrıntılı bakacak olursak, Uzun İhsan Efendi bir dünya haritası yapmak ister. Peki dünyayı dolaşmadan haritasını yapabilir miyiz? Evet. Uzun İhsan Efendi düşlerinde bunu yapmak peşindedir. Çünkü dünyayı gezecek cesareti yoktur. Bu sebeple de sürekli uyumak durumundadır. Rüyalarından yararlanarak atlası oluşturur. Tamamlanan atlas oğlu Bünyamin'e teslim edilir. Bünyamin bu düşler atlasını göğsünde taşır. Her sıkıştığında ona bakar ve maceralar yaşar.

Anar’ın eserlerindeki olağanüstü olaylar dikkat çekicidir. Diğer eserlerinde olduğu gibi bu kitapta da fantastik unsurlar göze çarpar. Tarihi bir temeli, felsefi bir yanı olan bu kitabı araştırma yaparak okuyabilirsiniz. Yazarın ilk yayımlanan, çok okunan, ilmek ilmek işlenmiş harika kitabıyla tanışmanızı tavsiye ederim. Kitabı bitirin ve her şey düş mü gerçek mi siz de karar verin.

Herkese keyifli okumalar.
Yanıtla
45
4
Destekliyorum  51
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
25 Kasım 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bunlar Daha İyi Günlerimiz...
Çalışmanın Mitolojisi'ndeki mevzular, sıkıntı büyük, Fleming'in yaşadığı geç kapitalizm kaynaklı arızalar cabası. Hikâye iç daraltıcı, uyandırıcı, her konunun sonunda çıkış yolları verilmiş de çıkabilirsek. Atlas'ın gücü, Zeus'un dirayeti falan lazım da mümkün. Simit Sarayı'nda Ponzi'ye enayi kovalayanların İngiliz versiyonları biraz eğlendirmedi değil, Fleming yakın bir dostunun davetiyle Amerikalı bir kişisel gelişim şirketinin etkinliğine katılıyor, kapıda izbandut gibi adamlar, sağda solda şıkır şıkır kadınlar, erkekler, tam tokatlanmalık mekan. Guru çıkıyor sahneye, bir iki zırvalıyor, sonra koltukların altındaki davetiyelere geliyor sıra. Fleming zarfı açıyor, o sıra guru kredi kartı numaralarının doğru girilmesini rica ediyor. 300 papel o muazzam tarikata girmek için az bile. Bahsetmiyor da dostuna sağlam bir küfür etmiştir Fleming, o sıra tuvaleti geldiği için ayağa kalkıyor, izbandutlar yanında bitiyor. Onları bir şekilde atlatıp hızlı hızlı yürürken kadının biri durdurmaya çalışıyor bu kez, onu da atlatıyor ve koşarak uzaklaşıyor oradan, kurtuluyor. Yazının başlığı "Kapitalizm Bir Tarikat Mıdır?", neoliberal kapitalizmin kuruluşuyla ilgili. 1960'ların Şikago Okulu'ndan mühim tipler, Milton Friedman ve Theodore Schultz muhabbet ediyorlar, mevzu iyice palazlanan SSCB'ye karşı ekonomik duruş. Devlet mi özel sektör mü yüklenmeli uçuşu, tartışmadan özel sektör galip çıkıyor ve homo economicus taşıyamayacağı bir yükü sırtlanıyor. Hepimiz birer girişimciyiz, şirketiz, makineyiz artık, toplumun bir parçası değiliz zira toplumlaşacak bir durum, değer kalmadı, borca gömüldük ve strese boğulduk ki teoriyken pratik hale geçmemiz de kesin değildi o sıra, 1970'lerin sonundaki neoliberal devrim uygun siyasi ortamı yaratınca sendikal haklar, aslında genel olarak haklar yavaş yavaş buharlaşmaya başladı. Fleming 2019'da, metni yazdığı zamanda duruma bakınca çöküşün çoktan gerçekleştiğini ama tarikatlardakine benzer bir bağlılığın geliştiğini, yetkili abilerin söylediklerinden çıkamadığımızı belirtiyor. 2008'deki büyük kriz 10.000 intihar vakası eklemiş istatistiklere, kayıpların haddi hesabı yok ama sistemin hâlâ eskisi kadar savunulmasının mantıklı bir yanı yok açıkçası, kemer sıkma politikası da bu çarpıklığın bir parçası. Mark Blyth'in dediği: "'Moğol Altın Orda Devleti olimpik at biniciliğinin gelişmesinde ne kadar etkili olmuşsa, kemer sıkmanın ekonomik bir politika olarak uygulanması da bize barış, refah getirmede ve en önemlisi de borçların daimi olarak azalmasını sağlamada o kadar etkili olmuştur.'" (s. 42) Tarikatlar birbiriyle çelişen kanıtlarla karşılaştığı zaman kendi temel varsayımlarını saçma yollarla da olsa doğruluyor, örnek Dorothy Martin'in tarikatı. Martin dünyanın 21 Aralık 1954'te havaya uçacağını söylüyor, takipçileri işlerinden istifa edip malı mülkü satıyorlar, boşanıyorlar, sonra malum tarih geliyor ve geçiyor. Dünya yerinde, o zaman tarikatın müthiş iyi kalpliliği kıyameti önledi. Mesela kriptoya girdim ve bana göre sağlam bir para kaybettim, çıkmayıp bekleseydim her şeyin süper olabileceğine rahatlıkla inanırdım ama döndüğüm yerin sonrası kâr diye hemen çıktım. Örneğimin dandikliği bir yana, Fleming'in çözüm yolları şunlar: cemaatin kirletemediği yakın müttefiklerle beraber iş görelim ama başta neoliberal kapitalizmi bir etik-politik imkansızlık olarak reddedelim, olumsuzluğu olumsuzlayalım, sinikleşmeden gerçekleri görelim, paraya mümkün olduğu kadar alternatif üretelim, kaybımızı kabullenip azıcık hissizleşelim ama nihil nihil dolanmayalım, Fleming'in üzerine basa basa söylediği gibi "devrimci kötümserlik" yoldaşımız olsun.

"Allah'ın Cezası Robotlar". Fleming uçakta, pilotluğun ortadan kalkacağı zamanı düşünüyor. Pilotluk pahalı, makinelere bırakılsa sermaye daha hızlı büyüyecek, o zaman otonomlaşabilecek işler otonomlaşsın, insan da ne halt ederse etsin. Bunun yanında çöpçüler çöpçülüğe devam etsin çünkü onların yapacağı işin otonomlaşması fuzuli yatırım olacak, insan çalıştırmak çok daha ucuza geldiği için bazı meslekler bir süre daha ortadan kaybolmaz da teknoloji ucuzladıkça her meslek tehlikeye girecek. Kötücül yapay zekânın birkaç örneği var, Alexa'nın verilen emirleri yerine getirmeyip kötü adam kahkahası attığı en az iki örnekten bahsedebiliriz, Volkswagen fabrikasında çalışan bir işçiyi öldüren robottan, geçtiğimiz günlerde kontrolden çıkıp faciaya yol açan Tesla'dan söz edebiliriz de Fleming'e göre esas sorun kötücül yapay zekâ değil, insanın robotlaşması. Açıkçası ataç üretimini maksimize etmek için dünyadaki bütün demiri hüp diye çekip insanı demirsiz bırakan veya çoğalmak için ne bulursa yiyip kendini kopyalayan nanoteknolojik gri çamur bilimkurgudan fırlamış zırvalar gibi gözüküyor, bizi esas ilgilendiren Uber gibi şirketlerin sendikalaşan işçilerine zorbalık yapması, davaları kaybedince sürücüsüz araba teknolojisine yatırım yapıp kısa-orta vadede işçinin canına okuması. Yaşanmış bir olay: 1998'de Denizciler Sendikası'yla limanı yöneten şirket arasındaki tartışmalar patlak vermeden başarılı grevler düzenlenmiş, haklarını kısa süreliğine geri alan işçiler bir süre sonra kovulmuşlar çünkü limandaki işler tamamıyla otomatikleşmiş. Koca mekanda robotlar taşıyor konteynerleri, sıfır insan. Sınıf ayrımını daha da keskinleştiriyor bunlar, kaymak tabakadakiler canavar gibi prim ve maaşla uçurumu büyütüyorlar, yarı otomatik işler pek çok iş kolunun ortaya çıkmasına yol açsa da bu işler uzun süre var olmayacak gibi görünüyor. Üçüncü aşamada işsizlik var, hak aranmadığı sürece insanlar işlerinden olmaya devam edecek. Fleming'in bu konuda pek yaratıcı tavsiyeleri yok, her algoritmanın ifşa edilmemiş bir kusurunun olduğunu söylüyor, bulup faydalanacağız. İnşallah. Baktım da, ikinci maddede Fleming kendisiyle çelişiyor, makinelerin işimizi elimizden almak istemeyeceklerini söylüyor da yazının başında bu makineleri insanların kodlayacağını söylüyordu, ne istenirse onu yapacaklarsa işimiz var (yok) demektir. Teknolojinin üzerinde oynayarak çalışmanın var olmadığı bir dünya, eh, kapitalizmden kurtulup kurtulmamakla belli olacak şey.

"İHA Çağında İyimserlik" aslında soyut bilginin kötüye kullanımıyla somut gerçekliğin birleşerek kafamıza bombalar bırakmasıyla ilgili. Çağla benim çalıştığım okula gelip siber zorbalığa karşı hukuki bilgiler vermişti çocuklara, aslında nasıl korunacaklarına ve haklarını nasıl arayabileceklerine dair güzel bir etkinlikti ama ne oldu, çocuklar işledikleri suçlardan nasıl yırtabileceklerine yoğunlaştılar bir yerden sonra. "Soyut bilgi, artık kolektif hamlığımızı alt etmenin peşinde koşmak yerine elverişli bir çareye başvurma ve eleştirel açığa vurma kisvesi altında onu besliyor gibi görünüyor." (s. 29) Sebald'ın bir metnine, Satürn'ün Halkaları'na odaklanıyor Fleming, İkinci Dünya Savaşı'nda Hırvatların Sırp bir gencin kafasını testereyle kesiyorlarmış gibi yaptıkları fotoğraftan aşırı etkilenen Sebald'ın incelediği olayda rol alan bir Nazi subaydan bahsediyor. Bu adam Kurt Waldheim, Sırpların katledilmesindeki kilit adamlardan biri. Savaştan sonra başarılı bir kariyere imza atarak BM'nin genel sekreterliğini yapıyor, son görevlerinden biri Voyager II. 1977'de uzaya fişeklenen alete uzaylılara gidecek mesajı kaydediyor Waldheim, salt barış ve dostluk aradıklarını söylüyor. "Gülünç rezillikteki durum"un temsil ettiği "çürük medeniyet" tam gaz devam, serbest çalışan haline getirilen işçiler sadece ve sadece emeklerini harcadıkları zaman için ödeme alabilirlerken ürettikleri değerden çok daha azına razı gelmek zorundalar, sigortaları zaten yaş, üstelik durmadan artan vergiler yüzünden zenginleri daha da zengin yapmakla meşguller. Yeni Zelanda'dan sığınak alan kaymak tabaka ne yapmak, nereye varmak istemektedir, açlıktan ve susuzluktan millet birbirini kırarken bunlar dünyanın bir köşesinde fırtınanın dinmesini bekleyecekler. Milyarlar var, tepelerine binerler valla. Çıkış yolları umut da veriyor, umutsuzluğa da düşürüyor, önemli olan o devrimciliği ve kötümserliği yitirmemek. Hiçbir şey daha iyiye gitmeyecek. Her şey insanlar birleştikten sonra değişecek. Ne zamansa.

İyi okumalar..

Yanıtla
4
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
24 Kasım 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Geniş Bir Perspektiften: "Başkası ve Şiddet"
Başkası ve Şiddet, Fol Kitap’ın “Filozofların Gözünden” dizisine ait bir felsefi sorgulamalar toplamı. Anladığım kadarıyla, bu dizinin özelliği çeşitli filozofların fikirlerini belirli bir tema odağında toplayıp okuruyla buluşturması. Bu bakımdan dikkat çekici ve etkileyici olduğunu söyleyebilirim.

Kitap ile ilgili söylemek istediğim ilk konu şu: Şiddete; sosyoloji, felsefe, kuramlar ve pek çok alt konu eşliğinde değinen bu kitabı yeterince sade ve anlaşılır buldum. Yani içinde yer alan filozoflarla tanışmak için de, onların fikirlerinde derinleşmek için de uygun bir kitap olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Ayrıca bu filozofların, şiddeti ele alışlarını; kendi fikirleriyle ve diğer kaynaklarla harmanlayıp besleyici makaleleriyle bizlere aktaran değerli akademisyenlerle de bu vesileyle tanışmış oluyoruz.

Kaynakçası bile okuruna yeni bilgilerin kapısını aralayacak bu kitap, 6 bölümden oluşuyor. Başkası ve Şiddet adlı bu ufuk açıcı toplamda; Carl Schmitt, Walter Benjamin, Hannah Arendt, Emmanuel Levinas, Paul Ricoeur ve Jacques Derrida karşımıza çıkıyor. Bu filozofların başkasını ve şiddeti nasıl ele aldıklarını görüyoruz. Toplum-iktidar-devlet, varoluş-birey-iletişim, benlik-kimlik-eylem ekseninde, modern insanın şiddeti olarak; kuramlarla ve farklı kaynaklarla desteklenen, akademiyi biraz daha anlaşılabilir kılmaya çabalayan müstesna bir çalışma olduğu söylenebilir.

Kapak tasarımını çok hoş buldum. Kitabın baskısı genel olarak kaliteli. İçeriğinde ise okuma deneyimini zedeleyecek hiçbir pürüze rastlamadım. Yalnızca yeni baskılarda değerlendirilmesini umarak şunu eklemek istiyorum: Kitabın sonuna not alabilmek için bir iki tane boş sayfa eklenmesi harika olur bence.

Toparlamak gerekirse, bu özenli çalışmayı şiddet konusuyla yakından ilgilenen ya da yalnızca konuyla alakalı fikir sahibi olmak ve dünyaya bakışını dönüştürmek isteyen herkese öneriyorum. Bu kitabı okur ile buluşturan herkese teşekkür etmek ve çalışmalarının devamını dilemek bir borç bana kalırsa. Başkası ve Şiddet’in hak ettiği ilgiyi görmesi dileğiyle.
Yanıtla
6
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
23 Kasım 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Üzerine düşünmeye değer pek çok soru sorduran bir kitap ...
Otomatik Portakal, okurken rahatsız etmeyi başaracak kadar canlı bir anlatım sağlayan birinin kaleminden çıkmış. Hikâyenin yarısını karakter gelişimine harcamış ki bu ikinci yarıda ele alınan konu için elzem. Anti kahraman yarattığını düşünürsek aslında riskli bir seçim. Yazıldığı dönemin atmosferini yansıttığı halde o zamanın okurunu dahi dehşete düşürmüş. Özellikle, bir kitabın değerine ilk birkaç sayfada karar verme gafletine düşenlerin kitabın besleyici kısmına ulaşamamaları mümkün. Eğer olur da çeşitli sebeplerden kitabı yarıya varmadan bırakmayı düşünürseniz, bir şans verip ilerlemenizi tavsiye ederim. Mükemmel bir perspektifle ele alınmış ve detaylarda derin anlamlandıran bir kitap. Müthiş bir son yazıldığını söyleyemem, sonda tatmin edici bir veda olmuyor bu kitaba. Üstelik ikinci kısımda çok fazla boşluk var. Başta inşa ettiği o etkiyi ikinci kısımda kaybediyor. Birden her şey hızlanıyor ve nedense oldu bittiye geliyor kitap. Yine de bu haliyle bile size ve okuma tecrübenize çok şey katacağını düşünüyorum.

Kitap argo bir dille yazılmış ve çevirmen de bunun hakkını vermiş. Birkaç noktada daha iyi tercihler olabilirdi diye düşünüyorsunuz ama genelinde atmosferin içine giriyor, karaktere inanıyorsunuz. Kitabın detaylı olarak suç sahneleri işlediğini göz önünde bulundurmanızda da fayda var. Size uygun olmayabileceğini veya benzer travmalardan dolayı ruhsal sağlığınızı tehdit edebileceğini düşünüyorsanız grupla okuma tavsiye edebilirim. Bir okuma grubuyla bölüm bölüm okuyup üzerine tartışarak ilerlemek tatsız duygulara çekilmenize engel olabilir.

Buradan sonrasında sürpriz bozan detaylar verebilirim.

Kitabın adıyla başlayalım. Tavsiyem adını unutup öyle okumanız olur. Çünkü bu konuda pek tatmin olamayacağınızı söyleyebilirim. Çeviriden dolayı mı bilmiyorum ama adıyla kitap bütünleşmiyor pek. Orijinalinde o anlamı daha çok yakalıyorsunuz ama yine de metin içinde çok da etkili kullanıldığını düşünmüyorum. Tokat gibi çarpması gerekiyordu son bölümlere doğru. Yine de üzerine düşününce bir yere bağlanıyor elbette. Kitabın arka kapak yazısında da okuyacağınız gibi argo bir deyişten geliyor adı. Yazar çok beğeniyor ve bir kitap adı olarak kullanmak istiyor. Başkaları tarafından yönlendirilen tuhaf bir tip anlatılır bu ifadeyle. Clockwork kelimesi saat mekanizmasıdır ve bildiğiniz gibi saatler kuran kişinin zamanını gösterir. Orange yani portakal kelimesinin seçilmesinin de yine arka kapak yazısında bir açıklaması var. Ancak ben bunu bir saat mekanizmasıyla can bulmuş bir portakal gibi yorumlamak istiyorum. Doğasından uzaklaşmış ve bir portakal olmanın gereksinimlerini yerine getirme konusunda mekanik bir sistemin boyunduruğuna girmiş oluyor. Bilin bakalım, kim gibi? Evet, Alex.

Alex, 15 yaşında bir ergen gibi değerlendirilebilir ilk okumada. Yani henüz kendini bulamamış ve fırtınalı bir arayış içinde kaybolmuş biri gibi görünebilir. "Ah, çevresi kötü olmasa iyi çocuktur aslında." gibi düşünebilirsiniz. Ancak kitabı okudukça kendini aslında tanıyan ve kötülüğü bir seçim sonucu elde etmiş olduğunu anlıyorsunuz. Çizgileri olan, neyi sevip sevmediğini gayet iyi bilen, özüyle ilgili iç sorgulamalarla boğuşmayan biri. Göreceksiniz ki vicdan azabı, pişmanlık duymuyor. Sabahlarının resmedilişi de melankolik değil. Yani Alex'i bir çocuk olarak göremeyiz artık.

Kitabın içindeki sorgulanan düşünceyi az çok biliyorsunuzdur. Papazın da üzerine basa basa söylediği gibi, birinin elinden karar verme hakkını alırsak o kişi kötülük yapmadığında iyi biri kabul edilebilir mi? Hepsinden öte bu kişiyi insan olarak görebilir miyiz? Yaptıklarına bakınca zaten insanlığını sorguluyor olacaksınız ama Pavlov'un klasik koşullanmasını da temel aldığını düşününce burada daha derin bir sorgulamanın bulunduğunu rahatlıkla görebiliyorsunuz. Peki insan olmaması durumunda dönüşülen şey ne? Şu anda bile özgürce aldığımızı düşündüğümüz kararlarda dahi ne çok şeyin etkisi altında olduğumuzun farkında değiliz. Mesele insan olup olmadığı sorusu değil aslında. Burada toplumsal huzuru sağlayabilmek adına suç işleyen kişinin kazanılmasının mümkün olup olmadığı sorusu. Bu çok ilginç. Klasik koşullanmanın bir yöntem olarak seçilmesi kesinlikle kitabı çekici kılan bir detay. Sonucunu görmek istiyorsunuz. Peki, suça iten nedenler çözümlenmeden bu koşullandırma içsel bir hapishane yaratmıyor mu? Kitabı o sona bağlayan asıl sebep de bu aslında.

Tedavi için kullanılan teknikte Alex'in bilinçaltını görüyoruz. Başta bunların seçilmiş gerçek görüntüler olduğunu düşündüm ama ya bilinçaltının bir yansıması ya da Alex oradaki kişiyle öyle özdeşleştiriyor ki kendini orada olanlardan bağımsız bir halüsinasyon tecrübe ediyor. Olaylar paralel gidiyor gerçek hayatıyla ama nedense daha vahşi yansıyor. Bu da demek oluyor ki Alex kötü biri olmayı seçmiş ve hatta derinde daha vahşileşme isteği var. Ancak bir şekilde bazı yaptırımlar onu frenliyor, şaşırtıcıdır ki. Yalnız bir detay var ki okurken çok dikkatim dağıldı. Okumaya devam etsem de zihnim orada kaldı. Bu görüntülerin içinde Nazi Almanyası'ndaki işkenceler de vardı. Ancak eğer gözden kaçırmadıysam Alex'le ilgili böyle bir detay verilmiyor. Alex'in zihninde neden böyle bir görüntü var ? Alex'in kötü olmayı seçmesindeki neden bu detayda gizli olabilir mi?

Detaylarda çok fazla lezzet var ve her biri okuma sürecini verimli hale getiriyor. Metni kanırta kanırta okumakta fayda var. Dönem ve yazar okuması yaptıktan sonra yeniden okumak iyi olabilir. Müziğin dramatik yapının bir parçası haline gelmesi, tedavi amaçlı uygulanan teknikle ilgili detaylar, papaz ve bakanın iki farklı görüşü temsil etmesi ve din ve devletin bireyin menfaati için yaklaşımına bir bakış açısı sunması, ihtiyaç duyulan şeyin iyiliğin var olmasını mı, yoksa tercih edilmesi mi sorusu, iğnenin etkisiyle görüntülerin izletilmesinin Alex'te zihinsel bir değişime sebep olmaması ve beyinle beden arasında uyum problemi yaratması, bununla birlikte toplumu koruma adına Alex'i dış tehlikelere karşı savunmasız bırakması sorunu ve Alex'in aslında yine topluma kazandırılamamış olması gibi üzerine düşünülecek çok şey var. Okumanın güzelliği asıl burada yatıyor işte. Tüm bu sorular cevap bulmasa bile sadece sorulması dahi düz bir okumadan daha çok şey kazandırıyor. Bu kitap da kendinize ve topluma dair derin düşüncelere itecek ve çok daha geniş bir açıdan bakmaya başladığınızı fark edeceksiniz.
Yanıtla
27
4
Destekliyorum  12
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
22 Kasım 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Uyanış ve İsyan Denkleminde Arap Kimliğinin Serencâmı
Tarihçi, yazar ve diplomat George Habib Antonius, bugünkü sınırlara göre bir Lübnanlı sayılıyor. Doğduğunda bir Osmanlı vatandaşı iken hem Osmanlı’nın yıkılışına hem de Suriye’nin parçalara ayrılmasına bizzat şahitlik etmiş. Ortodoks Hristiyan bir ailenin çocuğu olarak 1891’de doğmuş, ailesiyle Kudüs’e yerleşmiş, Kahire Victoria Koleji’nde ve sonrasında Cambridge’de eğitim almış. Filistin’in İngiliz yönetiminde olduğu dönemde, Kudüs’te memurluk yapmış. 1925’te, Suudi Arabistan’ın Irak, Ürdün ve Yemen ile olan sınır belirleme müzakerelerinde Birleşik Krallık adına görev yapan Gilbert Clayton’a hem danışmanlık hem de tercümanlık yapmış. İngilizlerin, Filistin’deki Araplar aleyhine uyguladığı politikalara tepki olarak 1930’da görevinden ayrılmış ve izleyen dönemde New York’daki “Institute of Current World Affairs” adlı düşünce kuruluşunda mesai harcamış. 1939’daki Londra Konferansı’nda Arap Delegasyonu genel sekreteri olarak bulunmuş.

1938’de ilk baskısını yapan Arap Uyanışı, niteliği itibariyle Arap milliyetçiliği üzerine ortaya konulmuş ilk akademik çalışmalardan biri olarak kabul ediliyor. Yazar, Internet gibi ayrıcalıkların olmadığı dönemin şartlarında, eserle ilgili hem Arap kaynaklarına hem Batı kaynaklarına erişmek için oldukça fazla zaman ve emek harcamış. Bir Arap gözüyle bu konuyu akademik düzeyde ele alışı, çalışmaya ayrı bir değer katıyor.

Eser, Arap ulusal hareketinin nasıl filiz verdiğini anlatan “Arka Plan” ile başlıyor. Konuyu İslam öncesi dönemden itibaren özetleyerek yaşadığı çağa getiriyor: “İslam'ın yükselişinden yüzyıllar önce Arap kabileleri; ekonomik gereksinimlerinin aciliyetinin oldukça baskılayıcı olması sebebiyle, Suriye'ye ve Irak'a akın etmiş ya da nüfuz etmiş ve Hristiyanlık döneminden iki asır önce Humus' ta, Edessa'da ve Akdeniz kıyısını sınır olarak çevreleyen bölgede egemenlik kurmuşlardır..." (s.17)

Tarihi silsile içinde, Osmanlı’nın Arap dünyasında hakimiyet kurmasına da yer veriliyor: “1517'de 1. Selim tarafından Mısır'ın fethi, Osmanlı'nın Arap dünyası üzerindeki hakimiyetinin genişlemesinin belirgin bir aşamasına işaret etmektedir. Selim'in 1515 yılında İran Şahı ve bir sonraki yıl da Mısır Sultanı karşısındaki ezici zaferleri, onu Irak ve Suriye'nin efendisi konumuna getirmekle kalmadı; Mısır'a da girmesini ve birkaç aylık zaman dilimi içinde Mısır üzerindeki hakimiyetini tesis etmesini de sağladı." (s.20)

Vahhabilerin ortaya çıkışı, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın ve oğlu İbrahim’in faaliyetleri, Batılı devletlerin tutumları ve Şerif Hüseyin’in ve oğlu Abdullah’ın ortaya çıkışı ile konu olgunlaştırılıyor. Antonius, Arap hareketinin başlangıcını, “1847'de Beyrut'ta Amerikan himayesinde mütevazı bir edebi çevrenin temellerinin atılmasıyla birlikte Suriye'de başlar.” şeklinde ifade ediyor. O sebeple de 1847-1868 arasını hareketin başlangıç devresi olarak ele alıyor. Bu süreçte Arap topraklarında sosyal ve ekonomik şartlar, misyonerlik faaliyetleri, Suriye’de Mısır hakimiyeti, Nâsîf el-Yazicî ve Butrus el-Bustânî gibi şahsiyetler, dönüm noktaları birer birer anlatılıyor.

Yazar, Arap hareketinin emekleme dönemi olarak kabul ettiği 2. Abdülhamid’in saltanat yıllarını ayrı bölümlerde işlemiş: “Bu dönemde, … fikri hareket belirleyici adımlar attı. Suriye'de kök salan Arap ulusal bilincinin tohumu, Arapça konuşulan komşu ülkelerde de sürgünler verdi ve nihayet, Sultan II. Abdülhamid' in tahttan indirilmesinden sonra, yaygın bir seyelana dönüştü." (s.56)

“Abdülhamid'in planının önemli bir özelliği, Türk olmayan unsurları, bilhassa Arapları etkileyebilmek için özel olarak tasarlanmasıydı. Esas olarak Anadolu köylülerinden oluşan Türk kitleleri, doğası gereği Padişah'a itaatkâr ve sadıktı. Araplar, köklerinden gelen bağımsızlık sevgisiyle, daha az uysaldı ve -daha ciddi olan husus- tomurcuklanan bir ulusal bilincin rahatsız edici belirtilerini gösteriyorlardı. Abdülhamid, onları kazanmak için özel çaba sarf etti." (s.62)

“Esasen, Abdülhamid'in saltanat dönemi, Arap ulusal bilinci açısından yavaş ve neredeyse algılanamaz bir gelişme dönemiydi. Emekleme safhasındaki hareket sadece iki kez başını kaldırdı: İlk kez, saltanatının başlangıcında, Beyrut'taki gizli cemiyetin kampanyasıyla ve bir kez de, onun son yıllarında, el-Kevakîbî'nin kışkırtma girdaplarını harekete geçirdiği zaman. Bu iki oluşum dışında, hareket uykudaymış gibi yatıyordu; Abdülhamid' in tiranlığı tarafından bastırıldı ve Sarayın Arap politikasının afyonlarıyla uyuşturuldu. Mısır o dönemde Arap hareketinden koptu ve kendi başına ayrı bir milliyetçi politika geliştirdi…" (s.84)

Jön Türkler ve Jön Araplar, 1. Dünya Savaşı, savaşta ilan edilen cihat çağrısına Arapların tutumları ve İngilizlerle sürdürdükleri pazarlıklar, 1916 isyanı, savaş sonrası Arap coğrafyasının şekillenmesi ilerleyen sayfalarda yer verilen diğer konular.

Kitabın akıcı bir dili var. Bu sebeple çevirmenlerin iyi bir iş çıkarttığını belirtmek gerekir. Yazarın, konu hakkında bizzat emek harcayarak ulaştığı kaynaklara ve belgelere yer vermesi dikkat çekici. Dönemin şartlarına göre gerçekten kapsamlı bir eser ortaya konulmuş. Arap hareketi hakkındaki böylesi temel bir eserin, 1938’de yazılmasına rağmen ancak 2021’de dilimize çevrilmesi, geç kalınmış bir adım olsa da önemli bir kazanım.

İyi Okumalar!
Yanıtla
5
1
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
21 Kasım 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bizans ve Anadolu üzerine çalışan tarih araştırmacılarının başucu kitabı olmaya aday!
Bizans İmparatorluğu’nun toplum ve kültür tarihi üzerine çalışmalarıyla dikkat çeken Prof. Leonara Neville’nin, Bizans tarih yazımı üzerine yaptığı kıymetli çalışması olan bu eser, Bizans kaynakları ve kronikleri üzerinedir. 600 ila 1490’lı yıllar arasını kapsayan dönemde kaleme alınan 52 tarih metnini ve kronikleri tanıtan bu çalışma ile bu alanda çalışanlara toplu bir başvuru kitabı oluşturulmuş durumda.

15. yüzyılın sonlarına kadar gelen kaynakları inceleyerek, Anadolu’nun Türkleşmesi ve Bizans-Selçuklu, Bizans-Çaka, Bizans-Osmanlı gibi önemli iletişim ve etkileşimlere de tanık olan yazarları ve eserleri hakkında bilgi vermesi bizim için önemlidir.

Bizans ve Anadolu üzerine çalışan tarih araştırmacılarına ve bu alanda ders verenlere katkı sunan bu çalışmayı dilimize kazandıran Selenge yayınevi’ne teşekkürler.

“Olayların yıl yıl kaydedildiği kronik yazım geleneği Latin Batı’da en yaygın tarih yazım şekli halini almıştır. O halde tarih yazımının Bizans formları nasıldı?” bunları merak edenler mutlaka okumalı.
Yanıtla
3
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
17 Kasım 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Osmanlı Devleti Hizmetindeki Yabancılar
"Osmanlı Devleti Hizmetindeki Yabancılar" isimli eser alanında uzman akademisyenler ve araştırmacılar tarafından titizlikle ele alınmıştır. Editörlüğünü Murat Hanilçe ve Yunus Emre Tekinsoy'un yapmış olduğu eser, son derece anlaşılır ve geniş kitleye hitap etmesi hasebiyle oldukça büyük bir önem arz etmektedir.

Osmanlı tarihçiliğinin en çok ihmal edilen alanlarından olan Osmanlı siyasi düşünce, fikir ve entelektüel düşünce tarihi üzerine ele alınan eserde; imparatorluğun sadece siyasi, iktisadi ve askeri alanda değil, aynı zamanda sosyal alanda da imzaları olan gizli kahramanları gün yüzüne çıkarılmaktadır. Osmanlı Devletinin özellikle gerileme ve duraklama dönemi olarak atfedilen süreçlerinde kendi iç dinamiklerinin yetersizlikleri yeni aktörlere duyulan ihtiyacı artırmıştır. XVI. Yüzyılın son çeyreğinden Nizam-ı Cedid'e kadar geçen sürede imparatorluğun modernleşme çabaları geçici çözümlerin ötesine geçememiştir. Modernleşme hareketini sırtlanacak kalifiye eleman eksikliği bunun en büyük etkisi olmuştur. Söz konusu modernleşme ve yenileşme süreci ise yeni teknolojileri bilen ve bunları kullanıp üretebilen yabancıların Osmanlı Devleti tarafından hizmet altına alınarak devletin modern dünyaya uyumu sağlanmaya çalışılmıştır.

Eserde bahsi geçen süreçte, Osmanlı Devletinde hizmet etmiş az bilinen ve tarihin seyrini önemli ölçüde değiştiren ancak çok bilinmeyen isimler ve hizmetleri üzerinde durulmuştur. Elbette, devletin değişim ve dönüşüm sürecinde, eserde ele aldığı yabancı aktör isimler ile sınırlı değildir. Geniş Osmanlı tarihi külliyat bilgisine sahip kişilerin aşina olduğu isimler, alana ilgisi olan ve modernleşme alanında atılan adımları farklı bir perspektifle bakmak isteyen ve konuya ilgi duyanlar için son derece kıymetlidir. Osmanlılar ile Avrupa devletleri arasında kültürel etkileşimin ne derece önemli sonuçlar doğurduğu ve bunun yanı sıra yabancı uzmanların Fransız ve İngiliz uzmanlardan müteşekkil olmadığı; devletin yenileşme sürecinde İtalya, Avusturya, Prusya ve Macaristan gibi devletlerden gelen yabancıları da ele almaktadır. Osmanlı Devleti’nin kurumları ve kurumlara etkisi olan yabancıların katkıları ve bu yabancıların yaşam öyküleri ile beraber ele alınması zaman yolculuğuna çıkarmış hissi vermektedir.

Osmanlı Devleti’nin yıkılış nedenleri günümüzde halen tartışma meseleleri arasında yer almaktadır. Bu konu ile ilgili çalışmaları olan yazarlar, modernleşmeyi Osmanlı Devleti'nin yıkılışının en büyük sebebi olarak görüyorlardı. Modernleşme sürecinde geç kalındığı ve hatta Avrupa’da yaşanan gelişmelerin takip edilmediği hakkındaki fikirlerin etrafında birleşmektedirler. Eser, bu görüşün aksine tam da bu noktada ele alınan incelemeler neticesinde salt bir düşüncenin ürünü olan fikrinin doğru olmadığını ortaya koymaktadır. Eserin birçok yerinde devletin, içinde bulunduğu müşkül durumun gerçekten farkında olduğu kanısının, arşiv vesikalarına yansımaları ve eser boyunca bunların üzerinde durulmasının, esere açıklayıcı ve kanıtlayıcı bir nitelik kazandırdığı aşikârdır. Bu vesile ile, eserin yayın ve yapım sürecinde emeği geçen herkese teşekkürlerle...
Yanıtla
4
1
Destekliyorum 
Bildir