Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
28 Ekim 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kırım Tatarlarının Tarihi
Yazar Alan W. Hoover, Michigan State Üniversitesi tarih profesörlerinden. Osmanlı Tarihi, Türk halkları ve özellikle Kırım Tatarları, akademik çalışmalarının odağında olmuş.

Kırım Tatarları (The Crimean Tatars), uluslararası alanda bilinirliğe sahip bir eser. Stanford Üniversitesi bünyesinde faaliyet gösteren Hoover Enstitüsü tarafından, SSCB milletleri hakkındaki çalışmalar üzerine oluşturulan serinin ilk kitabı olarak basılmış. Yazar, eseri hazırlarken konuyla ilgili kaynak arayışında, İstanbul’daki Başbakanlık Arşivi’nden de yararlanmış. Kitapta SSCB sonrası döneme yer verilmediğini baştan not düşelim.

Alan W. Hoover, eserin yazılmasında iki amaca vurgu yapmakta: Birincisi, Kırım Tatarları hakkında yazılı bir belgenin olmayışı; İkincisi, Kırım Tatarlarının en önemli problemi olan Rusların ve birçok Batılı gözlemcinin Türk dünyasında Kırım Tatarları Birliği’nin mevcudiyetini inkâr etmesidir. Kitap, konuyu, temel olarak üç dönemde ele alıyor: Kırım Tatar Hanlığı dönemi, Çarlık dönemi ve son olarak SSCB dönemi.

“Kırım’a ilk defa on üçüncü ve on dördüncü yüzyıllarda gelen Kırım Tatarları kısa zamanda mevcut politik ve kültürel müesseselerin yerine kendilerininkini koymuşlar; on beşinci yüzyılın ortasında ilk devletlerini kurmuşlardır. Bu tarihten 1783 yılında yarımadanın Ruslar tarafından ilhakına kadar Kırım Tatarları, Giray hanedanlarının hâkimiyetinde Kırım Hanlığı denen devletlerinde yaşamışlardır.”

Kırım Hanlığı’nın Osmanlı ile ilişkileri, Osmanlıların 1475’te Kırım sahillerini fethedip Kefe Sancağı’nı oluşturmalarıyla başlayan süreç, Kırım’daki yönetimin diğer komşu ülkelerle ilişkileri, bölgedeki sosyal ve kültürel gelişmeler, ilk bölümün temel başlıkları olarak gösterilebilir.

Karlofça Anlaşması sonrası Osmanlıların bölgede zayıflaması ve Rusların güçlenmesi ile değişen dengeler, Çarlık Dönemine ayrılan ikinci bölümün başlangıcını oluşturuyor.

“Osmanlı kayıtları, 18. yüzyıl başlarında Tatar hanlarıyla olan münasebetleri anlatırken, Azak’ın düşüşünden sonra hanlıktaki şartların değiştiğinden açık bir şekilde söz etmektedir. 18. Yüzyılın ilk 35 yılında Kırım tahtına içte ve dışta tesirli bir liderlik yapamayan 11 han çıktı. Osmanlılar, eskisinden daha sık olmak üzere ve çoğu kez de kabile reislerinden birinin isteği üzerine Kırım hanlarını azletmeye başladılar. Buna karşılık hanlar Osmanlıların isteği üzerine Kafkasya’ya, İran’a ve Balkanlar’a birçok Tatar ordusu yolladılar; fakat bu seferlerden çoğu kez büyük asker ve at kayıplarıyla elleri boş olarak geri döndüler…”

18. yüzyıl ikinci yarısında, özellikle Küçük Kaynarca Anlaşması sonrasında yaşananlar, Rus istilaları ve ilhakın ardından tesis edilen idarî yapı, Tatarların bu topraklardan göç etmesi ve Rus iskanlarının artması, Kırım Tatarlarının milli uyanışı oldukça detaylı izah edilmiş.
“Tatar halkına yapılan en büyük baskı, hükümetin teşvik ettiği gitgide artan Slav iskanı yüzünden meydana geldi. Hiç şüphe yoktur ki, tâ II. Katerina’nın devrinden beri idarî makamlar Kırım’ı hem potansiyeli çok büyük ekonomik kaynak hem de yaşanacak büyüleyici bir yer olarak görmüşlerdir. Katerina, yarımada topraklarının onda birinden fazlasını gözdelerine ve sair memurlara bağışlamıştı. Bu bağışlar 500 ilâ 2000 hektarlık parseller halindeydi. En büyük bağış 20.000 hektardan büyüktü. Hükümetin Rus idaresinin ilk on yıllarında bağışladığı bu topraklar, 1783’den sonra göç etmiş olan Tatar sahiplerinden ve Han’ın özel mülkünden müsadere edilmişti…

”Üçüncü bölüm, Kırım Tatarları için çilelerin daha da katlandığı SSCB dönemine ayrılmış. İlk dünya savaşında Almanların da bölgede etkin rol oynaması, Rus iç savaşı sonrası Bolşeviklerin yönetimi yeniden ele alması, Kırım’ın Sovyetleştirilmesi konuları dikkat çekici detaylar içeriyor. Satır aralarında İkinci Dünya Savaşı ile Almanların bölgeyi işgal etmesinin ardındaki ilginç sebeplere de yer verilmiş:

“16 Temmuz 1914’deki bir siyasi toplantıda Hitler, ‘Kırım’ın bütün yabancıların sürüleceği veya tahliye edileceği saf bir Alman kolonisi olacağına’ karar verdi. Yabancıların arasına Kırım Tatarlarını da dâhil ediyordu. Hitler, Kırım’ı geleceğin Karadeniz’indeki Alman Cebel-i Tarık’ı olarak görüyordu… Almanların Kırım’a karşı ilgisine sebep olan başka düşünceler de vardı. Evvela Alman komutanlığı Türk hükümetini Mihver devletlerinin safında savaşa sokmak için yeterli baskı yapabileceğine inanıyordu. Nihayetinde Türkler uzun zamandan beri Almanların dostuydular…”

Almanların yenilmesiyle Kırım’a dönen Sovyetlerin, Tatarlar üzerinde uyguladığı baskı ve şiddet, hemen ardından başlatılan tehcir ve rehabilitasyon, sürgünde yaşananlar, dönüş hakkı için sarf edilen çabalar, eserin son kısımlarında yer verilen önemli konulardan bazıları.

Kırım Tatarları, meraklısı için değerli bilgiler sunan ve emek verilerek hazırlanmış akademik bir eser.

Faydalı bir okuma olması dileğiyle!
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ekim 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Rus Tarihi Hakkında Bir Başyapıt
Son yıllarda Suriye’de yaşananlar, ardından Ukrayna ve Rusya arasında devam etmekte olan savaş, Avrupa ülkeleriyle Rusya arasındaki enerji krizi, ülkemizde Rusya’yı sürekli olarak gündemde tutan en önemli nedenler olsa gerek. Tarih derslerinde yeri geldikçe tekrar edilen “Rusların sıcak denizlere inme” şeklinde ifade edilen malum hedefi de aklımızın bir köşesinde her daim duruyor. Rusya, bir komşu devlet ve millet olarak bizim açımızdan geçmişiyle de bilinmesi gereken öneme sahip. Bugünkü Rusya’yı ve izlediği politikaları doğru tahlil edebilmenin, geleceğe dair yol haritası çıkarabilmenin önemli bir yolu, Rus tarihini çok farklı kaynaklardan tahlil edip doğru analizler yapmaktan geçiyor.

Alanında temel eserlerden biri olarak gösterilen Vernadsky’nin Rusya Tarihi, Selenge Yayınları tarafından ülkemizdeki okurlara sunulmuş değerli bir eser. Yazar George Vernadsky, ömrü farklı ülkelerde geçmiş ilginç hayat hikayesiyle bilinen bir bilim insanı. Ukrayna Bilimler Akademisi’nin kurucusu olan babası Vladimir Vernadsky gibi akademisyen olmayı tercih etmiş. Akademik kariyerine Moskova, Freiburg, Berlin, St. Petersburg, Kırım ve en nihayetinde Connecticut gibi farklı yerlerde devam etmiş. Bolşeviklerin 1920’de Kırım’ı işgaliyle ülkesinden ayrılmak zorunda kalan 130 bin devrim muhalifinden biri olarak yazarın yolu, bir süreliğine İstanbul’a düşmüş, buradan da Atina yoluyla Prag’a devam etmiş. 1926’da gittiği ABD’de, Yale kadrosuna dahil olmuş. Bu üniversitede 1927-1946 arasında araştırmacı olarak (research associate), 1946-1956 arasında ise tam zamanlı profesör olarak görev yapmış. Muhalifi olduğu Sovyet rejiminin yıkılışını göremeden, doğduğu topraklardan çok uzakta vefat etmiş (1973). Tarih alanındaki çalışmaları içinde ikisi ön plana çıkıyor: “Rusya Tarihi”, “Moğollar ve Ruslar”.

Rusya Tarihi kitabının ülkemize kazandırılmasının temelinde, editör (merhum) D. Ahsen Batur’un takdiminden anlaşılacağı üzere, Türkiye’de tarihçiliğin, Osmanlı Tarihi, Kurtuluş Savaşı, İttihat ve Terakki sınırları dışına çıkamamasının oluşturduğu bir boşluğu doldurma kaygısı yatmaktadır: “bu eser, tarihimiz boyunca on beş defa savaşıp on üçünde ellerinden yenilginin acısını tattığımız Rusların hiç bilmediğimiz yönlerini sizlere aktaracaktır.” Eser, aslında Vernadsky’nin beş ciltlik kapsamlı Rusya Tarihi eserinin, yine bizzat yazar tarafından kaleme alınmış özetinden ibarettir.

Kitabın giriş kısmında Rus halkının kökeninden, kültürel gelişiminden ve yayıldığı coğrafi alanlardan bahsedilmektedir. Yazar, Rus tarihini, temelde beş bölümle izah etmektedir: Rurik Hanedanından Knaz Svyatoslav’ın 972’de öldürülmesine ve imparatorluğun parçalanmasına kadar olan dönem, 972-1237 arasına tekabül eden orman-bozkır arası mücadeleyle geçen dönem, 1237-1452 arası Moğol istilasıyla başlayan dönem, 1452-1696 arası Büyük Petro’nun Azak Kalesi’ni almasıyla biten dönem, 1696-1917 arasında Avrasya’daki doğal sınırlara ulaşılan dönem. Yazar, Rus Tarihi’ni nihai olarak, 1945’te dünya savaşının sona erdiği döneme kadar anlatmış ve nükleer savaş hakkında (1967’ye kadar gelen) bir değerlendirme yaparak eseri tamamlamıştır.

Eserde, Türklerin Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerini yaşadıkları bin yıllık dönemde Rusların ne aşamalardan geçtiğini okuyacaksınız. Kiyef Rusyasından Moğol yönetiminde geçen döneme, oradan çarlığa ve imparatorluğa giden on asırlık süreç 550 sayfada özetle anlatılıyor.

Selenge’nin bilinçli seçimiyle ülke arşivine önemli bir katkısı olduğunu düşündüğümüz bu eser, anlaşılır bir dille çevrilmiş. Bu nedenle çevirmenler de övgüyü hak ediyor. Kitabın baskı boyutu, taşıma açısından kolaylık sağlıyor.

Faydalı bir okuma olması dileğiyle!
Yanıtla
5
0
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
25 Ekim 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dervişin Teselli Koleksiyonu üzerine...
Kitabımızda ayet ve hadislerden destek alınarak doğudan ve batıdan birçok şeyin tesellisi verilmiş. Yazar, islam büyüklerinin görüşlerine yer vermekle beraber yabancı düşünürlere de yer ayırmış. Kitabın âlimlerden, filozoflardan ve yazarlardan alıntılarla dolu bir çalışma olduğunu belirtmek isterim. Bu kadar ismin hayatından kesitlere ve sözlere yer vermek için iyi bir çalışma yapmak gerekir. Ustalarla, teselliye muhtaç gönülleri birleştiren kitabın önemi de burada ortaya çıkmaktadır.

Konusuna gelecek olursak yazar, acının, hastalığın ve musibetlerin insanlığın ortak paydası olduğuna vurgu yaparak bakış açınızı değiştirmeye yarayacak örneklerle donatmıştır kitabı. “Her insanın hayatı, onu kendisine götüren bir yoldur.” der Hermann Hesse. Yazar da, çözümün insanın kendi içinde yattığını, dermanın bazen musibetlerde saklı kaldığını sufilerin dilinden bizlere göstermiş. Aslında başa gelen musibetlerin insanın özüne değil, vasıflarına geldiğini, hayatı vasıflar üzerinden algılayanın da yıkımının ona göre olduğuna vurgu yapar. Umudu anlatan çok sevdiğim ‘Çıkış Tesellisi’ bölümündeki Sezai Karakoç’un sözüne değinmek istiyorum. “Neyse ki yarın var. Umutların en sevdiği gün.” Dervişin Teselli Koleksiyonu, her güne böyle bir teselli ile tefekkür etmenize vesile olacaktır.

Herkese keyifli okumalar.
Yanıtla
67
2
Destekliyorum  12
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
21 Ekim 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İtalya’daki seçim sonucunun öngörü temelli arka plan çalışması…
İtalya’da yakın zamanda (Eylül 2022) gerçekleşen seçimlerde alınan sonuçlar bir anda Avrupa kıtasında Rusya- Ukrayna Savaşı, enerji ve gıda krizi tartışmaları arasında bir anda gündeme oturdu. Seçim sonuçları Giorgia Meloni liderliğinde aşırı sağcı İtalya’nın Kardeşleri (FdI) ve parçası olduğu sağ ittifakın kazandığını gösteriyordu. Siyasete neo-faşist hareketlerde başlayan Giorgia Meloni tarafından 2012’de kurulan parti kendisini ulusal muhafazakar olarak tanımlıyor, ancak karşıtları partinin neo-faşist unsurlar içerdiğini belirtiyor. Seçimi kazanan İtalya’nın Kardeşleri partisi lideri Giorgia Meloni ülkenin ilk kadın ve faşist diktatör Benito Mussolini’den sonra, seçim sonrası süreç tamamlanınca ilk aşırı sağcı başbakanı olacak. 1992'de 15 yaşındayken ulusal muhafazakar İtalyan Sosyal Hareketi'nin (MSI) gençlik kanadı olan Gençlik Cephesi'ne katıldı. Bu yıllarda, bakan Rosa Russo Iervolino'nun teşvik ettiği halk eğitimi reformuna karşı protestoda yer alan öğrenci koordinasyonu Gli Antenati'yi (Atalar) kurdu. 1996 yılında, MSI'nin sağcı varisi olan National Alliance'ın öğrenci hareketi Student Action'ın ulusal lideri oldu ve bu hareketi İtalyan Eğitim Bakanlığı tarafından kurulan Öğrenci Dernekleri Forumu'nda temsil etti. Aynı yıl Amerigo Vespucci Enstitüsü'nde diploma aldı. Daha önce Forza İtalia partisinde Berlusconi'nin bakanlarından biri olan Meloni, 2012 yılında İtalya'nın Kardeşleri (FDI) adlı partisini kurdu.

Bu girişi yapmamızın nedeni Runik Kitap tarafından Türkçemize kazandırılan ve Ağustos 2022’de raflarda yerini alan “İtalyan Faşizmi” başlıklı ‘Bilgi Serisi’nin 75nci kitabı. Zamanlama olarak İtalya’daki seçim dönemine ve sonuçlarına denk gelmesi dikkat çekici. Söz konusu kitap İtalya siyasi tarihinin önemli bölümüne kalıcı etkileri olmuş bir hareketin oluşum ve gelişim sürecini gözler önüne sererken günümüze de bir öngörü sunmuş.

“Faşizmin bütünüyle Avrupai bir hareket olduğunu düşünenler, faşizmin doğum yerinin İtalya olduğunu kabul ederler. Nasyonal sosyalizm de dahil olmak üzere, tüm faşist hareketler oluşumları esnasında yönlerini İtalyan faşizmine göre tayin etmişlerdir.” (s.7) saptamasıyla konuya giriş yapar kitabın yazarı Wolfgang Schieder. Modern tarih profesörüdür; faşizm tarihi ve nasyonal sosyalizm üzerine çalışmalarıyla tanınır. Kitapta size derli toplu sistematik bir anlatım ve konuyla ilgili ciddi bir kaynakça sunar. İtalyan toplumunun yapısı ve siyasal zeminin şekillenişi, farklı grupların arasındaki çekişme ve iletişim, ünlü “Roma’ya Yürüyüş”, nihayetinde Mussolini’nin “Duçe”liğe evrilmesi, iç ve dış ilişkilerde, savaş ortamındaki ilginç varyasyonlar detaylı, ancak bütüncül, konudan kopmadan okuyucuya sunuluyor. Faşizmin İtalyanların ortak hafızasındaki yansımaları ve entelektüel zeminde süren değerlendirme ve tartışmalara da yer veriliyor.

Kısacası güncel olan İtalyan seçimlerinin sonuçları ile örtüşen bu önemli çalışmayı öneririm.

Yanıtla
4
1
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
20 Ekim 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
George Dobson- Türkistan'ın Kalbine Örülen Ağlar (St. Petersburg'dan Semerkant'a Trenle Seyahat Notları)
Eser, bir tür seyahat notlarından vücuda getirilmiştir. İngiliz Gazeteci George Dobson'un St. Petersburg'dan Semerkant'a kadar yaptığı yolculuk boyunca, Times gazetesine yazdığı mektupların derlenmesiyle oluşmuştur. Aslında bu eser, trenle yapılan bir seyahat olmasından ötürü bir demiryolu betimlemesidir. Seyahat boyunca uğramış olduğu bölgeler hakkında da siyasi, dini, sosyal ve ekonomik alanlarda bilgiler verilmiştir. Bu noktada, hemen hemen tarihin tüm zamanlarında en önemli ticaret merkezlerinden biri olan Semerkant ile ilgili dini ve tarihi yapılarla ilgili konulara ayrıca yer verilmiştir.

Günümüzde, ne kadar sıradan geliyorsa da tren ve demiryolu hattı, dünya tarihinde bir dönem önemli bir güç gösterisi olarak kullanılıyordu. Demiryolu hattı devletler açısından öncelikle ulaşım, sonrasında ticari ve askeri olarak önemli bir yer edinmekteydi. Kullanımı konusunda uzun yıllar boyunca takip eden gelişim evresi, ekonomik ve siyasi tutumun yanında artık turistik ve kültürel taşınma serüveninin de bir taşıyıcısı oldu. Ele almış olduğumuz kitabın yazarı George Dobson da bu fantastik amaca hizmet etmiş oldu. Yazarını da kısaca tanıtmakta fayda görüyorum:

George Dobson hakkında kısıtlı bilgiye sahibiz. Kitabın tanıtım kısmında ifade edildiği gibi, 1854 Londra doğumludur ve muhabirlik ile başladığı iş hayatı, sekreterlik ve ardından Londra’daki Rusya Birleşik Basın Ajansı’nda, sonrasında konsolos yardımcılığı gibi çeşitli üst düzey görevlerde bulunmakla devam etmiştir. Buradan da anlaşılacağı üzere aile kökleri tam olarak bilinmemekle birlikte saygın bir çevrede yetiştiği düşünülüyor (iç kapak arkası tanıtım yazısı). Kitabı incelerken Dobson’un bizim literatürde 93 Harbi olarak adlandırdığımız, Osmanlı-Rus Savaşı’nda (1877-78) görev aldığı bilgisi ile karşılaştım. Bu savaşta görev almasını, Dobson’un kariyerinin dönüm noktası olarak görmeme neden oldu. Zira bu süreçte ele almış olduğu kısa notlar, bu muhteşem kitaba dönüşümüne olanak sağladı.

Demiryolu faaliyetleri denildiğinde, dünya üzerinde tarihin bildiği zamandan beri en geniş topraklara sahip olan Rusya akla gelmektedir. Rusya denildiğinde de tarihin hangi zamanı olursa olsun siyasi politikaları söz konusu edilir. Bu kitabın zuhur edilmesi meselesi de, tam olarak Rusya’nın 1880’de yapımına başladıkları Hazar Ötesi Demiryolunun 1888 yılında Semerkant’taki açılışı odak noktasıdır. Kitabın yazarı Dobson da St. Petersburg’dan yola çıkarak, Moskova- Kafkaslar- Hazar Denizi- Uzun Ada- Göktepe- Merv- Semerkant- Buhara- Merv güzergahı üzerindeki önemli durak noktaları, şehir ve kasabalar ile ilgili tasvirler yer almaktadır. Buna güzel bir örnek olarak; “Demiryolu, harabe evler ve ibadethaneler, çökmüş toprak kaleler, yıkılmaya yüz tutmuş kervansaraylar ve her türlü yapının oluşturduğu çarpıcı bir keşmekeşliğin arasında yol almaktadır. Ufalanan tuğla ve çamur yapıların oluşturduğu yığınlar ve bu yapı harabeleri ovayı millerce kare boyunca sıkı sıkıya kaplamıştır. Bu devasa harabe alanı bazen Merv olarak adlandırılıyorsa da burada en az dört şehrin kalıntıları vardır.” (s. 99.)

Yazarın anlatım dili de oldukça akıcı olduğundan; ayrıca çevirmenin maharetine de değinmek, okuma esnasında su gibi akan başarılı bir çeviri olduğundan bahsetmek elzemdir. Yazarın eserinde Semerkant bölümündeki gözlemlerine bakıldığında da, “Avrupa Rusya’sındaki birçok demiryolunun uygunsuz yapısı, sıklıkla bu hatların diktatör Nikolas tarafından başlangıçta benimsediği kalem ve silgi inşaat prensibi ile izah olunmaktadır.” (s. 112.) Bu ifade hangi açıdan bakıldığına göre farklı açılardan yorumlanabilir görünüyor. Bir nevi eleştiri de olabilir. Gezisi sırasında sadece bölgelerle ilgili bilgilerin haricinde, Rusya’nın demiryolu güzergahını takip ederken siyasi ve askeri durumu ile ilgili de ifadeleri de bulunuyor. Buna örnek olarak; “Hazar Ötesi’nde daimi olarak konuşlandırılmış Rus askerlerinin sayısı sıklıkla bir yandan çok küçümsendiği, bazen de olduğundan hayli fazla gösterildiği için, burada Afgan sınırı, Semerkant ve Taşkent de dahil olmak üzere demiryolu boyunca bütün noktalarda konuşlanmış askerlere dair doğru bilgileri vermek faydalı olacaktır. … Rusların Hazar Ötesi, Buhara ve Semerkant’taki toplam asker sayısı 16.000’dir.” (s. 124.)

Mesela bazı noktalarda Londra ile Rusya’yı mukayese ettiği söylemleri ile karşılaşıyoruz. Sayfa 125’te; “Buralarda suyun kesilmesi, suyun ücretinin ödenmemesi nedeniyle Londra’da suyun kesilmesinden çok daha ciddi bir felakettir.” der. Eser boyunca ifadelerinden de anlaşılacağı üzere Dobson, oldukça bilinçli bir seyahat kaydediyor ve Rusları gerçekten iyi tanıdığını da satırlarında okuyuculara belli ediyor. Kitabın kapağı açılır açılmaz, sonuna kadar Dobson ve onun çoğu satırda ilginç ifadeleriyle harikulade bir seyahate çıkmış oluyorsunuz. Bölgelere aşina olanlar için de farklı bir deneyim olacaktır. Okurlar tarafından tercih edildiğinde baştan sona kadar keyifle okunacağının teminatını vermekte beis görmüyorum.

İnceleme vesilesi ile, bu nefis çalışmanın çevirisini titizlikle üstlenen Dr. Resul Şahsi’ye teşekkürlerimi ve tebriklerimi sunuyorum. Bir teşekkür ve tebrik de eseri yayınlama ve bizlere ulaştırma yükünü omuzlayan Selenge Yayınları’na. Tarihte önemi yadsınamaz olan Rusları ve onların Orta Asya’da öncelikle ulaşım, askeri ve siyasi olarak nüfuzunu, ayrıca seyahat edilen dönemin toplumsal ve yerleşim kültürlerini de ortaya koyan şahane bir kaynak eser olduğunu ifade etmek mümkündür.
Yanıtla
3
1
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
20 Ekim 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Afrikalı Leo'dan Empedokles'in Dostlarına
"... ben diyorum ki cehalet öldürür, ilerleme kurtarır. Tanrı'yı ilerlemenin düşmanı ve cehaletin müttefiki olarak göstermek isteyenler, benim gözümde dinsizdir." (s.193)

Atlas okyanusunda bir ada Antioche ve bu adaya insanlardan ve medeniyetten kaçarak gelip yerleşen bir adam, Alec. Lakin yalnız değildir bu adada Alec, insanlardan kaçan bir tek kendisi değildir, yakaladığı başarı sonrası her şeyi geride bırakan yazar Eve'de bu adadadır.

İşte, her şey bu ada da başlayacaktır, esrarengiz bir şekilde telefonların, elektriğin, internetin ve her türlü dijital iletişimin kesildiği bir gün karşılaşacaktır iki ada sakini. İnsanlık bir nükleer felaketin eşiğindedir bu sırada. Herkes bunu konuşmaktadır. Amerika küresel bir terör saldırısına maruz kalmıştır. Dünyada tam bir kaos hakimdir. Tamda bu sırada nereden geldikleri belli olmayan, (yazar ilerleyen sayfalarda nedense zorlama bir şekilde denizden geldikleri yönünde bir bilgi veriyor. Belki de Atlantis uygarlığına göndermedir.) farklı bir bilime ve teknolojiye sahip olan ve yıllardır normal insanlar gibi yaşayan, kendilerine
Empedokles'in Dostları diyen bir grup insan, bu kaosa son vermek için ortaya çıkacaktır. Hiç bir şey artık eskisi gibi olmayacaktır.

Kitap için bir distopya diyemediğim gibi, klasik bir bilim kurgu kitabı da diyemeyeceğim ama benim için, adına medeniyet dediğimiz bu varoluşun çıkmazlarını alegorik bir şekilde vurgulamaya çalışan bir roman.

Kitap beni tatmin etti mi dersem çok ettiğini söyleyemem. Belki de benim beklentim, güçlü bir tarihsel bir kurgu ile klasik bir Amin Maalouf eseridir. Birde kitapta alt metinlerde vurgulanan dünyayı kurtaran başkan ve Amerika vurgusu, sanırım bende bir antipati oluşturdu.

Kitap kahramanlarının Antik Yunan isimleriyle ve hatta hikayenin geçtiği adanın isminin de bu şekilde kurgulanması, belki de bir Ezoterik bir hikaye oluşturma çabalarıdır; lakin şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki bu kitap Amin Maalouf'un diğer eserlerinin yanında oldukça sönük kalıyor. Ancak bu tür ve kurguyu seven okurlar için uygun bir tercih olabilir.
Yanıtla
6
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
17 Ekim 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Harari’nin Homo Sapiens Tarihi
Homo Sapiens, ülkemizde ve dünyada çok satan kitaplardan biri. İbranice olarak 2011’de çıkan kitap, daha sonra İngilizce ve Türkçe olarak basıldı (2015). Yazar Yuval Noah Harari’nin "Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi", "21. Yüzyıl İçin 21 Ders", "Sapiens: Grafik Tarih" isimli eserleri de çok ilgi görüyor. Değindiği konuların içinde tartışmalı yönlerin ve teorilerin olması, bu eserlere ilgiyi arttıran en önemli gerekçe olsa gerek. Harari, tek yönlü okuma yapmayan ve bir konuyu farklı boyutlarıyla araştırmayı sevenler için görmezden gelinemeyecek bir konumda.

“Homo Sapiens” nedir? sorusuna “Homo (insan) cinsinin sapiens (zeki) türü.” diye cevap veren yazar, şöyle devam ediyor:

“Sevelim ya da sevmeyelim, büyük maymunlar adı verilen gürültücü ve büyük bir grubun üyesiyiz. Yaşayan en yakın akrabalarımız arasında şempanzeler, goriller ve orangutanlar var, ve şempanzeler bunların en yakını. Yalnızca 6 milyon yıl önce, tek bir dişi maymunun iki kızı oldu. Bunlardan biri tüm şempanzelerin atası olurken, diğeri de bizim büyükannemiz oldu… aslında insan kelimesi gerçekte ‘Homo cinsine mensup bir hayvan’ anlamına gelir ve eskiden bu cinste Homo sapiens dışında pek çok tür mevcuttur.” (s. 19) Sonrasında uzmanı olmayanların pek de aşina olmadığı Homo neandertalensis, Homo eractus, Homo solensis, Homo floresiensis gibi isimleri, bunlar arasındaki var olma mücadelesini ve yeryüzünde nasıl dağıldıklarını anlatıyor.

“Çoğu Sapiens gıda ararken bir yerden başka bir yere göçer ve yolda yaşardı. Hareketleri, değişen mevsimlerden, hayvanların yıllık göçlerinden ve bitkilerin büyüme döngülerinden etkilenirdi. Genellikle ev kabul ettikleri ve büyüklüğü birkaç yüz kilometrekareye varan arazilerde ileri geri hareket ederlerdi… Bir avcı toplayıcı grubu, her kırk yılda bir ikiye bölünse ve bölünen grup yüz kilometre doğuya doğru gitse, Doğu Afrika'yla Çin arasındaki mesafe 10 bin yılda katedilebilirdi. Bazı istisnai durumlarda, örneğin belli bir bölgede yiyecek çok bolsa, gruplar mevsimlik hatta bazen kalıcı yerleşimler oluştururlardı.”

Kitapta, Nuh Tufanı gibi insanlığın yok oluşlarından da bahsediliyor: “Türlerin yok oluşu buradan doğuya, güneye ve kuzeye, Pasifik Okyanusu'nun kalbine doğru yöneldi. Yol üzerinde Samoa ve Tonga'nın faunasını MÖ 1200'de, Marquis Adası'nınkini MS 1 yılında, Paskalya Adası, Cook Adaları ve Hawaii'ninkileri MS 500'de ve son olarak Yeni Zelanda'nınkini de 1200 yılı civarında ortadan kaldırdı. Benzer çevre felaketleri Atlantik, Hint, Arktik okyanuslarıyla Akdeniz'deki binlerce adanın neredeyse tümünde meydana geldi.”

Bir başka başlık, Tarım Devrimi üzerine: “Tarıma geçiş MÖ 9500-8500 yıllarında güneydoğu Türkiye, batı İran ve Levant bölgesinin tepelik arazisinde, düşük bir hızda ve sınırlı bir coğrafi alanda başladı. Buğday ve keçiler yaklaşık MÖ 9000'de, bezelye ve mercimek 8000, zeytin ağaçları MÖ 5000, atlar 4000 ve üzüm 3500 yıllarında evcilleştirildi. Deve ve kaju fıstığı gibi bazı hayvanlar ve bitkiler daha da geç evcilleştirildi, zaten MÖ 3500 civarında asıl evcilleştirme dalgası bitmişti. Tüm ileri teknolojimize rağmen, bugün bile kalorimizin yüzde 90'ından fazlasını atalarımızın MÖ 9500'le 3500 arasında evcilleştirdiği bir avuç bitkiden elde ediyoruz. Bunlar buğday, mısır, patates, darı ve arpadır. Son iki bin yılda kayda değer herhangi bir havyan ya da bitki evcilleştirilmedi.”

Harari, eserini, Bilişsel Devrim, Tarım Devrimi, İnsanoğlunun Birleşmesi, Bilimsel Devrim alt başlıklarıyla kurgulamış. Bunların her birinin içinde ise oldukça fazla detay içeren onlarca konu başlığı sıralamış: Tarım, hayvancılık, kültür, otorite, imparatorluk, inançlar, cinsiyet, ekonomi, cehalet, bilim, keşifler, sanayi bunlardan bir kısmı olarak sayılabilir.

“… insanların yapabildikleri olağanüstü şeylere rağmen hedeflerimiz konusunda emin değiliz ve her zamanki kadar memnuniyetsiziz. Kano ve kadırgalardan buharlı gemilere ve uzay mekiklerine vardık ama kimse nereye gittiğimizi bilmiyor. Her zamankinden daha güçlüyüz ama bunca güçle ne yapacağımızı bilmiyoruz. Daha da kötüsü, insanlar her zamankinden daha sorumsuz gibiler. Uymamız gereken yegâne yasalar fizik yasaları ve kendi kendini yaratmış küçük tanrılar olarak kimseye hesap vermiyoruz. Diğer hayvanları ve etrafımızdaki ekosistemi sürekli mahvediyoruz ve bunun karşılığında sadece kendi konforumuzu ve eğlencemizi düşünüyoruz, üstelik tatmin de olmuyoruz. Ne istediğini bilmeyen, tatminsiz ve sorumsuz tanrılardan daha tehlikeli bir şey olabilir mi?” (s. 407)

Yazarın dilinden kitabını izlemek isterseniz bkz.: bit.ly/3rTVoia

İyi Okumalar!
Yanıtla
14
12
Destekliyorum  4
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Ekim 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dünyanın En Tehlikeli Kitabı & Roma İmparatorluğu’ndan Nazi Almanyası’na Tacitus’un Germania’sı
Naçizane yorumumu paylaşmadan önce birkaç konu hakkında hatırlatma yapmak niyetindeyim. Öncelikle eserin Yunan-Roma tarihi ile Klasik Filoloji alanında çalışan önemli bir bilim insanı tarafından hazırlandığını söyleyebilirim. Dolayısıyla okuyacağınız satırlar fikir özgürlüğü kapsamında yazılmamıştır. Öte yandan belirtmem gereken bir diğer husus ise, kitabın yalnızca kendi ilgi alanıma giren kısımlarını yorumlamanın hem okuyucuyu çok yormayacağını hem de kitap hakkında fikir sahibi edebileceği kanaatindeyim. Zira kitap yaklaşık olarak 250 sayfadan müteşekkil rafine bir çalışmadır. Bu nedenle bilgi birikimimin fazlasıyla yetersiz olabileceği bölümlerde yorum yapmayı (daha önceki incelemelerimde de belirtmiş olduğum üzere) sağlıklı bulmuyorum. Umarım faydalı olur!

Kısaca yazarı tanıyacak olursak: Stanford Üniversitesi, Klasik Filoloji bölümünde görev yapan akademisyenin başlıca araştırma alanları, Yunan ve Roma Tarihyazımı, Latin Sözlükbilimi, Antik Dönem Kültürel ve Entelektüel Tarihi olarak sıralanabilir. Berlin, Kiel ve Oxford’da Klasik Filoloji ve Felsefe eğitimi almıştır. 2004’te Harvard'a yardımcı doçent olarak atanmadan önce Oxford Üniversitesi’nde öğretim görevlisiydi. Harvard'daki görevinin yanında 2007'de Paris'te École Normale Supérieure'de misafir öğretim görevlisi olarak çalıştı. 2008/09'da Münih'teki Thesaurus Linguae Latinae sözlüğünün APA üyesiydi. 2009'da Harvard Üniversitesi Klasik Filoloji bölümüne, sonrasında da 2012'de Stanford Üniversitesi’nde yine aynı bölüme doçent olarak atandı. Şu anda da hâlen Stanford Üniversitesi’ndeki görevine ve çalışmalarına devam etmektedir (çalışmaları ile alakalı daha kapsamlı bilgi için kitapyurdu’nun yazar için oluşturmuş olduğu kısa biyografiye bakılabilir ki bu kısa özet oradan alınmıştır).

Kitap sekiz ana bölümden oluşmaktadır. Bu bölümler ve daha fazlasına “İç Sayfalara Gözat” sekmesi aracılığıyla ulaşılabilir. Kitap Tacitus’un elyazmaları ve bu elyazmalarının peşine düşen meşhur SS ileri geleni Himmler ile başlıyor. Akabinde elyazmasının ve edisyon sürecinin kısa bir tarihçesine değiniliyor. Yazarın klasik filoloji temeli bu bölümleri oldukça faydalı bir hale getirmiş olacak ki heyecanlı bir biçimde bu serüveni okumak mümkün oluyor. Öte yandan kitabın asıl gündemi olan Tacitus’un Germania’sı ile muhtevasına, Nazilerin bu kitap ile ilgilenmelerinin altında yatan fikirlere kitabın ilerleyen sayfalarında rastlamak mümkün oluyor. Yazar Tacitus’un eserini Latince kaleme aldığı dönemlerde “Germanen” kavramı ile günümüzdeki “Germenleri/Almanları” kastetmediğini, bu kavramın (muhtemelen) “Caesar’ın izinden giden Romalılar için kuzeydeki halkları” (s.14) çağrıştırdığını ifade etmektedir. Yazarın da ifade etmiş olduğu üzere Germenleri (belki de Antik Çağ’ın tüm halklarını aynı şekilde değerlendirmek gerekebilir) homojenize etmek mümkün değildir. Dolayısıyla modern bir kullanım olan Germen/Alman milliyet kavramlarını Caesar’ın yahut Tacitus’un bahsettiği Germanen’ler ile eşitlemek teknik olarak mümkün değildir. Benzer bir kavramsallaştırma sorunu “Hunlar” içinde vardır. Zira edebiyatın bize çoğu zaman “Hun” genellemesi altında sunduğu etnonimlerin her zaman Hunlara isabet etmediği görülür. (Asya Hunları – Avrupa Hunları meselesine de bu bağlamda değinilebilirdi ancak konuyu uzatmamak adına es geçiyorum. Yalnızca Hunlardan kastımın yanlış bir tanımlama olmasına karşın “Avrupa Hunları” olduğunu hatırlatmalıyım.) Her ne kadar Hunların yayıldığı coğrafya bulanık bir yapı arz etse de, kabataslak bir biçimde Borusthenēs‘den (Dinyeper) Gallia’ya kadar ki geniş bir coğrafyada Romalılar tarafından Hun adı altında anılan birilerinin olduğu bir gerçekliktir. Ancak bölgede Gotlar, Alanlar ve diğerleri de vardır. Şayet bu topluluklar buharlaşmadıysa Hun adı altında yer yer anılmışlardır ki, Hun şemsiyesi üstlerinden kalkıktan sonra bile yer yer bu kavram (Hun) ile anılmaya devam etmişlerdir. Krebs’in bahsettiği şeyde tam olarak budur. Peki, “Germanen” kavramı ile anılanların ne kadarı bugünkü Almanların atasıdır? Her ne kadar ilgili kavram, bugün aşağı yukarı aynı sembollerle yahut kavramlarla ifade ediliyor olsa da (German), yüklenen anlamlar değişebilmekte ve sapkın ideolojiler tarafından manipüle edilebilmektedir.

Yukarıdaki kavramsallaştırma sorunu ilk kez Krebs tarafından ortaya atılmış bir konu da değildir. H. Wolfram (History of the Goths), W. Liebeschuetz (East and West in Late Antiquity: Invasion, Settlement, Ethnogenesis and Conflicts of Religion) ve W. Pohl’un (Migration, Ethnic Groups and State Bulding) ilgili kitaplarında ve çalışmalarında birkaç on yıl öncesinde de rastlamak mümkündür. Ancak tüm bu yazarlar, ilgili kavramsallaştırma sorununa değinmekle yani tespit etmekle beraber herhangi bir öneride bulunmamışlardır. Bu tespitlerin neredeyse tamamı sezgisel bir biçimde yapılmış olup, herhangi bir metodolojiye de tabi değildir.

Sonuç olarak, her ne kadar batıda çok yeni bir tartışma konusu olmamasına karşın Türkçede benzerine rastlamadığım bir konuyu ele alması bakımından oldukça mühim bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Yukarıda da kısaca değinmiş olduğum üzere yanlış kavramsallaştırmaların modern bilim çevrelerinde hâlâ daha yer aldığını ifade edelim. Belki de bu tip çalışmaların dil çalışmaları ile (semiotic vb. gibi) harmanlanması ilgili konularda çeşitli kazanımlar sağlayabilir. Kitabın kapağını, mizanpajını ve cildini oldukça beğendim. Böylesine faydalı bir kitabı dilimize kazandırdıkları için Runik Kitap’a, çevirmen Bağış Alper Kovan’a ve bizi bu harika kitap ile buluşturan kitapyurdu’na çok teşekkür ederiz.

Herkese bol kitaplı, sağlıklı günler!

Yanıtla
6
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Ekim 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hafızanın ve Mekanın İç İçe Geçtiği Bir Anlatı
Ketebe’nin Pasaj serisinin dördüncü kitabı olan "Tren Rayları" kısa ama etkileyici bir anlatı. Geçmiş ve şimdi, girift belleklerin duygularında açığa çıkıyor. Bu metin bence ne tam bir söyleşi olabilir ne de bir gezi yazısı. Fotoğraflı ve şiirsel bir deneme denebilir belki. Kesin olan bir şey var ama. Okuruna, anılarla ve anımsamalarla örülmüş kesitli bir yolculuk vadediyor. Bu yolculuğun bol diyaloglu ve fotoğraflı olacağını belirtmekte fayda var.

Tren raylarından ormanlara, tarihten mimariye, geçmişten belleğe uzanan şiirsel bir dokunuş bu. Kings Cross garının etrafında örülmüş, kısa anlatıların birbirini kimi zaman tamamladığı, kimi zaman edebi bir yama işine döndüğü hüzünlü bir sohbet belki de.

O bölge ve yazarların deneyimleri belki de kültürlerini hiç tanımadığımdan başta benim için bir anlam ifade etmiyordu. Fakat bittiğinde tanıştığıma memnun olduğum duygu yüklü bir çalışma bence. O civarda anısı olan, oraları tanıyan insanlar için çok daha fazla şey ifade edecektir diye düşünüyorum.

Sade fakat etkileyici bir çevirisi var. Dilimize İrem Uzunhasanoğlu tarafından henüz kazandırılmış olsa da Tren Rayları dünyada ilk olarak 2011 yılında yayımlanmış. John Berger’in ölümünden tam altı yıl önce. Bu yolculukta Berger’e eşlik eden Kanadalı şair Anne Michaels ise şair olmanın verdiği avantajla metine şiirsel atmosferi dozunda ve tüm doğallığında yayıyor. Kitapta yer alan fotoğraflar ise Tereza Stehlíková’nın kadrajından.

Bu eserin ortaya çıkış hikâyesi de enteresan. Elimizdeki metin 2005 yılında hazırlanan “John Berger: İşte Buluştuğumuz Yer” adlı projenin bir ön çalışmasıymış. Kings Cross garının civarında çıkılan yürüyüşlerden doğan bu metin “Vanishing Points” adıyla sahnelenmiş. Berger ve Michaels bizzat sahne almış.

Son olarak; kitaptan tadımlık bir alıntı:
“Hafızalarında trenleri yaşatan son jenerasyon biz olabiliriz.”

Mekan ve hafıza konularına deneysel bir yaklaşım getiren bu metni; trenleri, fotoğrafları ve samimi anlatıları seven herkese tavsiye ederim.
Yanıtla
4
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Ekim 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Teselli Yüklü Kitap
Dervişin Teselli Koleksiyonu, Kitapyurdu’nda ve diğer kitap satış mecralarında yüksek satış rakamlarına ulaşmış dikkat çeken eserlerden biri. İlk baskısını 2019’da yapmıştı. “İyileşme” teması üzerine tesellilerden oluşan 2. kitap ise 2022 Temmuz’unda okurla buluştu.

Yazar M. Ömür Öztürk, seyir, ihtiyaç, inkişaf, sonsuzluk, rıza, arayış gibi başlıklardan oluşan 99 teselli altında kompozisyonunu oluşturmuş. Doğu ve Batı dünyasında tanınmış İslam alimlerine, filozoflara ve yazarlara ait sözler, fikirler, bu kitabın sayfalarında okuyucuya eşlik ediyor. Şeyh Edebali, Sümbül Efendi, Abdulkadir Geylani, Mevlâna, Yunus Emre, Camus, Kant, Sartre, Cemil Meriç, Oğuz Atay, Tolstoy, Geothe, Dickens, Rilke bu isimlerden bir kısmı.

Eserde, her insanın hayatında karşılaşabileceği çeşitli zorluklara, sıkıntılara karşı teselliler hazırlanmış. Mesela, “Kanaat Tesellisi” kapsamında, esasen başarısız insanın olmadığından, çok başarılı veya az başarılı insanın olduğundan bahsediliyor. “Herkes, az veya çok mutludur. Kişi kendini çok mutlu insanlarla kıyaslayınca mutsuz, kendinden daha az mutlu insanlarla mukayese ederse mutludur. Bu kadar basittir. Aslında mutsuzluk, yalnızca bir kelimedir, bir yorumdur. İnsanın icâd ettiği izafi bir kavramdır… Kişi kelime manasıyla olsun mutsuz olduğunu düşünüyor, elindeki o az mutluluğu hafife alıp kalbiyle çok mutluluk peşinde koşuyorsa mevcut mutluluğunu da hissedememekle elindekini fark edebileceği, hissedebileceği, onun için şükredebileceği zamana kadar ondan mahrum kalma cezası görür. Mutluluğunun artmasını isteyen, verilen kadarına razı ve memnun olmalı, ona kanaat etmeli, var olanla yetinmeyi bilmelidir. Elindeki mutlulukla yetinmeyip onu israf edenler, onu önemsemediğini ve kıymetini bilmediğini göstermiş olurlar ki o da bereketi ortadan kaldırır. Nimete saygının en önemli göstergesi, onu severek ve dikkatli kullanmaktır…” (s. 323 vd.)

“Müddet Tesellisi” başlığı altında şu ifadelere yer verilmiş: “Az mı çok mu yaşadığımız, yılların sayısına göre değil, yaşamdan ne kadar etkilendiğimize göre değişir. Güzelim kelebekler bize göre az yaşıyorlar, birkaç gün hatta birkaç saat. Bu güzellik için acınası bir hal. Esasında hayatın uzunluğu, süresinde değil hissedilişindedir. Uzun süre yaşamak, çok yaşamış olmak anlamına gelmez… Zaman, izafidir. Mutluluk zamanları uzun sürse de kısaymış gibi algılanır. Buna karşın musibet zamanları, kısa bile olsa uzun hissedilir. Musibet içerisinde bir gün, bazen yıllar gibi yaşanır… Gecenin aniden sabaha, kışın birden bahara dönmemesi gösteriyor ki yaşadığımız kederler de aniden değil, safha safha hayatımızı terk edecekler. Mevlâna hazretlerinin bu konudaki önerileri şöyledir: Ey tez canlı, aceleci, ham kişi! Bir çatıya bile basamak basamak merdivenle çıkılır. Tencereyi dahi ocakta yavaş yavaş kaynatmak gerekir. Delice kaynayan tencerede pişen yemekten hayır gelmez. Cenab-ı Allah’ın bu kâinatı, bir kerede ol demekle yaratmaya gücü yetmez mi?” (s. 213 vd)

Bir konu hakkında yazılan eserleri veya fikir sahiplerini aramak, eserlerinde aradığını bulmak, her insanın ciddi bir mesai harcamasını gerektiriyor. Bu konuda maalesef çok geniş bir zamana sahip değiliz. Ömür süresi, kısıtlı ve belirsiz. Üstelik okuyabileceğimiz kitap sayısı da kendi kapasitemizle sınırlı. Bunu çok yüzeysel bir hesaplamayla -sayfa sayısı gibi değişkenleri göz ardı ederek- ifade edelim: 50 yıl boyunca her ay 1 kitap okuyabilen bir insan, toplamda 600 kitap okuyabiliyor. Diyelim ki daha iyi bir okursunuz, her hafta 1 kitap okuyorsunuz, bu takdirde kitap sayısı ancak 2400 olacak. İnsanın günlük işleri, mesleki, ailevi ve şahsi sorumlulukları gibi zaman sermayesini tüketen diğer konular, bu denklemde yok. Dervişin Teselli Koleksiyonu türünde eserlerin önemi burada ortaya çıkıyor. Alanında okumalar yapmış, belirli konu başlıklarına göre bunları tasniflemiş ve esere dönüştürmüş yazarların eserleri, okurlar için zaman kazandıran bir görev ifa ediyor. Başka bir yönüyle düşünülürse vakti olup daha fazla okuma yapmak ve derinleşmek isteyenler için de bir rehber ya da bir kaynakça niteliği taşıyor.

Yazarın eserle ilgili Youtube kayıtlarını izlemek isterseniz bkz.: bit.ly/3yfPDiF

İyi Okumalar!
Yanıtla
31
4
Destekliyorum  6
Bildir