Onaylı Yorumlar

Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Ekim 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yalanları Çürütmek
Her millet tarihini yazarken kimi zaman kasıtlı kimi zaman ise bilinçsizce gerçeğin sınırlarının dışına çıkar. Bu yüzden tarihi bilginin sorgulanması zaruret arz eder. Üstelik sunulan malumat hakkında ortaya serilen materyaller çoğu zaman diğer kaynaklar vasıtasıyla denetlendiği zaman gerçekten uzak mesnetsiz oldukları görülür. Tarihin havuzuna konuyla uzman olsun olmasın herkes bir şeyler ekleyebilir. Ama gerçekler alanın mütehassıslarının tahlil ve tenkitleri sonrası zuhur eder. Tabii yanlış bilgiyi çürütmek öne sürülen tezi sağlam dayanaklarla kanıtlamak maharet ister.

İspata giden yolun zorluklarından en büyüğü şartlanmış okurun ön yargılarını parçalamaktan ve tabularını yıkmaktan geçer. Bunu yaparken de ön yargılardan sıyrılmış ve tabuların gölgesinde kalmamış olmak şarttır. Ancak genellikle çapraz okumanın yapılmadığı tek kutuplu bilgilerin aleminde oluşan fikirler zamanla kemikleşir, kökü olmayan kanıtlanamayan yalanlara ve yanlışlara rağbet edilir. Bilim dünyamızda gerçeği arayan ilim adamı çok olmakla beraber yalanı çürütmeye namzet olanların sayısı azdır.

Rahmetli Ahsen Batur 30 yılını tarih ilmine vakfetmiş, binlerce sayfa eseri Türkçeye kazandırmış, tek başına bir enstitü cesametiyle çalışmış bir alimdir. Onu büyük kılan özelliklerinden birisi ise tarihi yalanlara karşı yapmış olduğu mücadeledir. Orta Çağ’da kaleme alınmış ve günümüzdeki tarih anlatısının bel kemiğini oluşturan birçok eserin Batur tarafından dilimize çevrilmesi, onun otorite pozisyonuna yükselmesine neden olmuştur. Bu yüzden Batur’un engin bilgi birikimi dayanaksız ve gerçekten uzak söylemlere karşı deyim yerindeyse bir turnusol kâğıdı işlevi görmüştür.

Günümüzde tarihi bilgideki bozulmaların büyük kısmı, siyasi hesaplarla meydana getirilen tarih yazımının realiteden uzaklaşmasıdır. Hamasetin seline kapılan bazı tarihçiler veya konuyla uzaktan yakından ilgisi olmayan meraklılar geçmişi yeniden tasarlayarak kitleleri yanlış yönlendirebilmektedirler. Batur, burada devreye girerek otuz bir bölüm halinde terkip ettiği eserinde sunulan mesnetsiz iddiaları bir bir çökertir.

Batur, fikirlerini serdederken yıllarca dirsek çürüttüğü kaynaklardaki bilgileri sunmaktan çekinmez. Yalan olarak nitelendirdiği malumatı çürütene kadar kaleminin mürekkebini akıtmaktan geri durmaz. Burada dikkat çeken husus, müellif sadece yalanı silmekle kalmaz okuruna resmin tamamını gösterir. Bu yüzden eserin tahmin edilenden daha da öğretici olduğu savunulabilir. Zira polemiği önceleyen bazı yazarlar sadece muarızlarının dediklerine odaklanıp “yalandır” deyip çekip giderlerken, Batur eserinde birden fazla kaynakla yalanın altını defalarca çizer.

Eserde, özellikle Kürdoloji ilminin köklerinden, bu konuda uğraşan bilim adamlarının faaliyetlerinden, onların vagonuna eklemlenerek ülkemizde yeni bir tarih oluşturmaya çalışanlardan bahsedilir. Tarihi bilgiyi çarpıtarak gerçeği bulmaktan ziyade yalanla gizli amaçlarını tahakkuk etmeye çalışanların saklı emelleri su yüzüne çıkarılır. Bu sayede eserin gerçek amacının cehaletin kara tonlarının oluşturduğu puslu havanın dağıtılması sayesinde görüş açısını netleştirmek olduğu düşünülebilir.

Her ne kadar her bir bölüm kendi içerisinde bağımsız bir biçimde tasarlanmış ise, metodolojik olarak Batur aynı ilmi yöntemle ele alınan yanlış bilgiyi tahlil eder. Kimi zaman Kürt olarak söylenen bir tarihi şahsiyet hakkındaki bilgiler sunulur. Eldeki materyal karşı tarafın yaptığı gibi yalanı beslemek için değil gerçeğin havuzuna su taşımak için kullanılır. Misal Selahattin Eyyubi’nin Kürt olduğu fikrini savunanlara karşı aynı metotla Eyyubi’nin Türk olduğu düşüncesi öne sürülmez. Döneminde yazılmış birinci elden kaynakların ışığında bir tarih anlatısı oluşturulur, son söz okura bırakılır. Bu nedenle yazarın eserde ismi geçen bazı Kürdoloji müellifleri gibi peşin hükümlü olduğunu söylemek mümkün değildir.

Yine yazarın hissiyatının suyuna kapılıp sel gibi önüne gelen her gerçeği yıktığını savunmak güçtür. Çünkü tarih duygu gömleği çıkarılarak yazıldığı zaman gerçekleri okuruna verir. Kendi içinde tutarlı ve mantık dairesine giren yorumların yapılması için bu şarttır. Misal mantık dairesinin dışına çıkan, sırf aksine dair bilgi bulunmadığı için akla hayale sığmaz bilgiler bu yüzden Batur tarafından satirik bir üslupla taşlanır. Tabii bu üslubun belirli bir seviyeyi içerdiğini de belirtmek gerekir.

Eserde çürütülen tezlerin ve mesnetsiz iddiaların ortak noktasına dikkat edilecek olursa yeni bilgiyle oluşan tablonun daha bulanık bir hale geldiği görülür. Batur, sadece görüntüyü netleştirir. Ortaya çıkan yeni duruma karşıt görüşteki yazarın yeni bir söylemle karşı çıkması ise neredeyse mümkün değildir. Çünkü; bazen karşıt görüşlü yazarların sunduğu düşünceler o kadar gevşek zemine oturur ki Batur’un sunduğu yorumsuz saf bilgi bile karşıt fikrin yıkılmasına neden olur.

Yine eserde benzer eserlerde görülmeyecek bazı kısımların varlığı söz konusudur. Misal Kürtlerdeki kafa karışıklığını yansıtmak için günümüzdeki bazı Kürt İnternet sitelerindeki yazışmalar kullanılmaktadır. Bu tartışmalarda ortaya çıkan durum Batur’un öne sürdüğü bazı fikirlerin ne denli doğru olduğunu kanıtlar niteliktedir. Ayrıca Batur tarafından savunulan fikirleri desteklemek için bazı resimlerin kuşe kâğıda renkleri canlı bir şekilde sunulduğu dikkat çekmektedir. Özellikle koç başlı mezar taşları ve kilim motiflerinin olduğu sayfalar adeta gerçeğin renkli resimli halidir.

Tarih, bir yerden anlaşılmaz olandan, anlaşılır olanın çıkarılması işidir. Kürdoloji bulanık suda balık avlamayı meslek haline getirdiğinden içinden çıkılmaz problemlerin sayısı artmaktadır. Batur, üslubuyla anlaşılmaz çetrefilli konuların avamın anlayabileceği seviyeye indirmektedir. Özellikle etnik sorunların günümüzden geçmişe gidildikçe daha da çetrefilleştiği bilinen bir gerçektir. Ama ehil bir elle olay bağlamından fazla çıkarılmadan konunun özü verilirse geçmişin karmaşasının yerine gerçeğin berrak duruşu gelebilir. Esasında Batur tüm eser boyunca bunu yapmaktadır.

Sonuçta, Batur’un deyimiyle “belgesiz tarihçilik kendi kendini aldatmanın en kestirme yoludur”. Herkesin kendi gerçeğini bina ederek kendi doğrularının yordamıyla kitleleri peşinden sürüklemeye çalıştığı bir dönemde yalanlarla mücadele etmek her ilim adamının problemi değildir. Batur, kalemini siyasi bir silah olarak kullanmaya niyetlenmiş ilimden uzak eşhasa cevabını layıkıyla vermiştir. Yazdığı eserini bilinçsiz Kürtlerin ve Türklerin gerçeği görmesi için kaleme almıştır. Gerçek arayan için uzakta değildir. Yazarın ruhu şad olsun.
Yanıtla
14
1
Destekliyorum  2
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Ekim 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tarih Bilinci Ve Yansımaları...
Bir toplumda ve onu tamamlayan, şekillendiren bireylerde; tarih bilinci oluşmadan, mevcut şartların değerlendirilmesi, geçmiş ile kıyaslama yapılması, geleceğin öngörülmesi noksan ve aldatıcı olacaktır.

Elbette ki, tarih bilincinin de beslenip bir kıvama gelmesi için; bilim, mantık, hukuk, sosyoloji, psikoloji, davranış bilimleri, arkeoloji, antropoloji, sanat, edebiyat gibi alanlardan da bilgi ve deneyim birikimine sahip olmak gerekir.

İlber Ortaylı hocamız; işte bize bu alandaki ihtiyaçlarımızı tedarik edecek, yazılı içerikler sunmaya devam ediyor. 339 sayfalık eserde, 50 başlık altında; yakın tarihte gerçekleşen olayların, arka planını, gerekçelerini, sonuçlarını, topluma yansımalarını, herkesin anlayabileceği bir dil ve metodolojiyle yazılı anlatıma çevirmiş durumda.

Hep şu örnek verilir; daha dün meydana gelen trafik kazasının on görgü tanığı da kazanın oluş şeklini farklı anlatabiliyorsa, yıllar önce yaşanmış ve anbean görüntü kaydı yapılmamış tarihi olayların yazılı aktarımının doğru olduğuna nasıl ve neden güveneceğiz? Üstelik insanlar inanç, ideoloji, etnik kimlik, sosyal misyon olarak tayfalara ayrıldığı bir dünya düzeninde, kimin, hangi tarihi gözlem ve değerlendirmesine güveneceğiz?

Elbette bu endişe, çekince, soru ve sorgular yerindedir. Tarihi olayları; bir laboratuvara alıp “doğru mu, yanlış mı” diye test edemeyiz. Matematiksel verilerle tartamayız. Fakat unutmamak gerekir ki; Sosyal bilimler de belirli literatür, terminoloji ve metodolojisi, kurallarına göre yürütülürse, bilimsel bir disiplin olarak kabul edilir.

Bir yurttaş, okur ve bilim sevdalısı olana düşen ise; aynı olayı, farklı kaynaklardan gözlemleyip; kendi kanaatini de katarak bir çıkarımda bulunmaktır. Her bilimsel disiplinin kendine has yorum şekilleri vardır. Hukuk felsefesi ve sosyolojisi birikimi olmayanın; sav, savunma ve hüküm kurması noksan olacağı gibi, Tarih felsefesinden yoksun bir tarihsel yorum da bağımlı/yanlı ve yanıltıcı olacaktır.

Aynı tarihi olayları, farklı ve benzer anlatanlarla da karşılaştık. İlber Ortaylı Hocamızın anlatımları; politik bir tatmin, ısmarlama bir yorum, magazinsel bir tartışma yaratacak içerik barındırmıyor. Bilimsel, edebi ve diplomatik bir üslupla yazılmış. Tatmin olmayanlar, başka eserlerle de karşılaştırabilir.

Bir alanın hakkını vermek; önce kendini bilmek, yetiştirmek ve haddini bilmekten geçer. “Aman yanlış anlaşılır” diye tarihi bir olayı gizlemek/çarpıtmak bizleri yanıltacağı gibi, “politika ve inanç eksenli ısmarlama tarihi yorumlar” da bizi geçmişimizden ve gerçeklerden koparır.

Tarihi anlatımlara ilgi duymayabiliriz. Okurken sıkılabiliriz. Ama tedavi için bize verilen acı ilacı içmemiz gerektiği gibi, tarihi geçmişe ilgisiz kalamayız. Bunun cezasını ve acısını; yaş ilerledikçe hissediyor insan.

Bilim, felsefe, tarih, sanat, edebiyat, hukuk ve sosyoloji alanlarından; bir akademisyen yoğunluğunda olmasa da her yurttaşın; yerel ve evrensel bütünlüğün bir parçası olabilmesi için istifade etmesi önerilir. Verimli okumalar dilerim.
Yanıtla
9
1
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
04 Ekim 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İFA: İnsanın Fabrika Ayarları 1.Kitap / Beden
Kitabın yazarı Sinan Canan’ı ilk olarak Youtube’da “Açıkbeyin” kanalındaki sohbetleriyle tanımıştım. Videolarındaki samimi, yer yer esprili anlatımıyla takipçisinin ve sevenlerinin epey çok olduğunu biliyorum. Akademisyen, biyolog, sinirbilimci, araştırmacı, eğitimci ve yazar olarak çok yönlü bir kimliğe sahip. Kendi söylemiyle “Hayatın, tek bir işle uğraşmak için fazla uzun; insanın ise, tek bir işle ömrünü tüketmek için fazla karmaşık olduğuna” inanıyor ve bu yönde çalışmalarına elinden geldiğince devam ediyor.

Üç kitaplık bir seri olan “İFA”nın ilk kitabı “BEDEN” ismini taşıyor. “Beden”, iki bölümden oluşmuş. İlk bölüm “İnsan bedeni oturmak ve hareketsiz kalmak için tasarlanmamıştır.” denilerek “İFA-1: Hareket” başlığı altında yer alıyor. İkinci bölüme ise “”Doğada hayatta kalmak için uyumlanmış beslenme sistemimiz, modern dünyada aşırı beslenme sorunlarından dolayı başımıza büyük dert oluyor.” denilerek “İFA-2: Az, Çeşitli ve Aralıklı Yemek” başlığı atılmış.

Kitap, 19. yy.a ait bir efsane olan “Çıplak Gerçek” ile başlayarak daha başında okuyucuyu kendine çekmiş. “Giriş” bölümünde; insanın biyolojik sınıflandırması, insanın tek bir tür olduğu, insanın biyolojik evrimi (İlginç bir şekilde İslam ile evrimi birleştirmeyi başarmış diyebilirim çünkü aklımdaki soru işaretlerinden bazılarının bilimsel karşılığını vermiş.), canlılar arasındaki akrabalık bağları biyoloji bilimi çerçevesinde ama okuyan her kişinin anlayabileceği bir sadelikle anlatılmış. Diğer bölüme geçilmeden önce de yazar okuyucuyu “Kaos Güzeldir” başlığı altında uyarıyor: “... ne yaparsak yapalım, rutinden kaçınalım; kaosu hayatımıza davet edip onu kullanmanın yollarını öğrenelim. ... Fazla programlı ve yeknesak bir yaşam, beden sistemimizle uzun vadede bozuşmamıza neden olabilir.”

“Hareket” başlığının altında öncelikle hareketsizliğin bizi neden hasta ettiğine vurgu yapılmış. Bir canlıda beyin varsa hareketin de olduğu belirtiliyor. Hareket aynı zamanda ömrü de uzatan bir unsur olarak karşımıza çıkıyor. Atalarımıza baktığımızda onların da oturdukları yerde kalmadıklarını görüyoruz. Zihin ve beden sağlığımız için hareket etmek şart! Bedenlerimiz aslında harekete ayarlı. Bunun en iyi örneği de çocukluk çağlarımız. Fakat insanoğlu avcı-toplayıcı çağdan tarımın keşfedilmesine, tarımdan sonra da yüksek teknolojili dijital bir dünyaya evrilerek hareketten adım adım uzaklaşıyor. Bu, aynı zamanda beyinlerimizin de küçülmesine sebep oluyor.

Sinan Canan; bölümün devamında insana en uygun hareket türlerinden, kadın ve erkek bedenindeki hareket farklılıklarından, egzersiz ile bağışıklık sistemi arasındaki ilişkiden, kaotik ve izometrik egzersizlerin ne olduğu ve bunların neden daha iyi olduğundan, bedenle öğrenmek arasındaki ilişkiden ve dijital sağlıktan bahsediyor.

“Az, Aralıklı ve Çeşitli Beslenme” bölümüne geldiğimizde şeker, yağ ve protein’in kısa hikâyesinin biraz da bilimsel olarak (mümkün olduğunca anlaşılabilir bir dille) anlatıldığını görüyoruz. Devamında yağ oranının fazla olmasının nedenleri, daha fazla kalori almamızın nedeni, atalarımızın beslenmesi, açlık hali ve açlığın yağlarla ilişkisi, yüksek yağlı düşük karbonhidratlı beslenme (YYDK), KETO ve YYDK diyetleri arasındaki fark, açlık hormonları (insülin, leptin, ghrelin, glukagon benzeri peptid-1, kolesistokinin, peptid, nöropeptid Y, kortizol, dopamin), sağlıklı beslenmenin kısa yolu (sağlıklı beslenmeyle ilgili basit kurallar), endüstriyel gıdanın sakıncaları, tat ve lezzet, GDO’lu yiyecekler, mevsiminde tüketmenin önemi gibi konular üzerinde duruluyor.

Kitabın dikkatimi çeken bir yönü de yazarın tıp konusundaki söylemleri. Tıbbın asıl işinin sağlığı korumak ve sürdürmek anlamında koruyucu hekimlik meselesi olduğunu belirtiyor. Modern tıbbın ise hastalıkların tedavisine odaklandığını ifade ediyor.

Özet olarak kitap, hem bedenen hem zihnen bizi geliştirecek bilgileri bulabileceğimiz bir başucu kitabı niteliğinde hazırlanmış. Bu alanda uzman birinin kaleminden bedeninizin bilinmeyenlerini okumak zihninizi, bedeninizi ve ufkunuzu açacaktır. İFA serisinin II. kitabı “İlişkiler ve Stres”te buluşmak dileğiyle keyifli okumalar...

Yanıtla
17
0
Destekliyorum  4
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
04 Ekim 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Var mısın Yok musun? Karar Ver!
İnsanlar ölür, eserleri kalır. Bu kitap, Doğan hocanın bıraktığı son eserlerinden biri. Deniz Bayramoğlu soruyor, hoca cevaplıyor: “Kitapta, seksen yılda kazandığım farkındalıkları gözden geçirdik. Gönlümden geçen; yaşamın önemli boyutlarına ilişkin sorular soran ve -tıpkı benim de bir zamanlar ihtiyaç duyduğum gibi- bu konularda bir mentorla sohbet eksikliği çeken okuyucunun, bu kitapla aradığı sohbete ulaşmış hissetmesi. ‘İnsan doğduk, olabileceğimiz en iyi insan olmayı istemek ve bu yolda emek vermek gerek’ diye düşünenler, umuyorum ki sohbetimizi anlamlı ve yararlı bulacaklardır.” İkili, bu eseri hazırlamak için her hafta 2 gün bir araya gelerek toplam 3 ay mesai harcamışlar.

Alt başlıklarda 14 soru sorulmuş, bunlardan bazıları: Hayatın Anlamı Nedir? Umutsuzluğu Nasıl Aşarız? Çevremiz Bizi Nasıl Etkiler? Kime Akıl Danışılır? Nasıl Meslek Seçilir? Neleri Okumalı, Dinlemeli ve Seyretmeliyiz?...

Seksen yıllık deneyimlerin aktarımı söz konusu olunca eserin her sayfası, altı çizilecek satırlarla dolu. Doğan hocanın, yaşarken farkındalık oluşturduğu hususlar ilgi çekici. Bir yerde, “… bireyin aslında ne kadar önemli olduğunu idrak ettim. Tüm toplum, ana-baba, eğitim sistemi olarak "birey'' üzerine odaklanmalıyız. Bireyi her an bir ekibin parçası olduğunun farkında ve bunun sorumluluğunu taşıyacak şekilde yetiştirmeli, geliştirmeliyiz. Bir ekibin üyesi olduğunun farkına varan, bunun sorumluluğunu alabilen ve o ekip içinde sorun değil, çözüm üreten bir birey yetiştirmeyi hedeflemeliyiz.” tespitini yapıyor (s. 22).

Kitap sadece anılardan oluşmuyor şüphesiz, Doğan hoca, sohbete uzmanlık alanından bilgiler de katıyor, ama sıkmadan: “Zihin dili, olayların, rakamların, malumatın anlatım dilidir. Bir de gönül dili var; o da "biz"i gerçekten hissettiğin zaman ortaya çıkan duyguların, ilişkilerin dilidir. Yani biraz Yunus Emre'ye aşinaysan, bu dili bilirsin. Bir şey söyleyeyim; işte bu, evrensel bir dildir. Altı aylık bir bebek bu dili hisseder. Bu sebeple gönül dilini önemsiyorum. İlişkilerde bu iki dili dengelemek önemli…” (s. 62)

“Umutsuzlukla mücadelede öğrenilmiş çaresizliğin üstesinden gelebilmek önemlidir. Ve bunun da yolu ufacık da olsa ilk adımı atmaktır. Diyelim ki derslerine çalışamıyorsun, sınavlara hazırlanamayacağını düşünüyorsun, umutsuzsun. Önerim: Saatlerce çalışmayı hiç gözün kesmiyor olabilir ama en azından beş dakika çalışabilirsin. Beş dakika ile başla! İnan ki o ilk adımın sihirli bir gücü var… İşte konu her ne olursa olsun bu yirmi dakika kendini tam anlamıyla ona verdiğin zaman önemli sonuçlar elde ediyorsun. Yazar mı olmak istiyorsun? Şu veya bu şekilde sadece yirmi dakikanı ayır! Ama her gün…” (s. 65, 70)

“Her anne baba önce aile hayatıyla ilgili, çocukları nasıl yetiştireceğiyle ilgili niyetinin saflığını keşfetmeli, bu konuda bir karar vermeli. Mesela ben bir anne baba olarak şu kararı veriyorum; yetiştirdiğim çocuk kendine, ilişkilerine saygı duyan, gerçeği araştıran, keşfettiğini özgürce konuşabilen dürüst bir insan olsun. Böyle bir niyetle babalık yaparsam o zaten kendiliğinden, '’Allah razı olsun babamdan’ der.” (s. 119)

Bazı bölüm sonlarında Doğan hocanın belli konularda, önerileri, ipuçları sıralanmış:

Ekipteki insanların iyi taraflarını gör, ifade et ve onların hayatına anlamlı bir katkıda bulunmaya özen göster. (s. 90)

"Bir Çocuğun Potansiyelini Anlayacağımız Beş İşaret" 1- Davranışlarının koordinasyonu ve akışı 2- Duygularının farkında oluşu, anlayışı ve duygularını yönetebilmesi … (s. 143)

"İlişkilerde Yaptığımız Altı Hata'' 1- Dinlemeyi ihmal edip karşıdakinin gözüyle olaya bakmamak 2- Karşıdakini olduğundan az görmek… (s. 168)

Bir İnsanın Kendini Gerçekleştirmesi İçin Atması Gereken Beş Adım 1- Kendi güçlü yönlerini keşfet. 2- Değişen ortam ve koşullarda kendin olma bilincini bırakma… (s. 194)

Son bölümde ise Doğan hocanın hazırladığı okuma, dinleme ve izleme önerileri var: Kırk Yıl (Halit Ziya), Memleketimden İnsan Manzaraları (Nazım Hikmet), Sevme Sanatı (Erich Fromm), Hayat İçin Oyun Planı (John Wooden), Beyaz Zambaklar Ülkesinde (Grigory Petrov), İslam Tasavvufunun Meseleleri (Erol Güngör), Babam ve Oğlum (Çağan Irmak), Hayat Güzeldir (Roberto Benigni), On İki Öfkeli Adam (Sidney Lumet), Baba Serisi (Godfather), bunlardan sadece bir kısmı...

Rahmetli Cüceloğlu'nun dilinden kitabını, kısaca, dinlemek isterseniz bkz.: bit.ly/3LUlfQm

İyi Okumalar!
Yanıtla
24
3
Destekliyorum  18
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
03 Ekim 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kapsamlı Bir Biyografi: Tagore
Rabindranath Tagore, Runik Kitap’ın “hayatlar” serisinin 7 numaralı kitabı. Kitabın yazarı olan Bashabi Fraser, İskoçya Tagore Araştırmaları Merkezinin kurucularından birisi. Kitabın çevirmeni Ebru Kılıç ise bu belgesel seyreder gibi okunan biyografiyi dilimize kazandırdığı için en baştan bir teşekkürü hak ediyor.

236 sayfalık bu kitap gerçekten de kapsamlı bir Tagore biyografisi. Öyle ki Tagore’un yaşamı ve eserlerini onun soyundan ve ailesinden başlayarak fotoğraflarla ve hatta yer yer mektuplardan kesitlerle irdeliyor, aktarıyor.

Halkına tüm varlığıyla ve Bengal edebiyatına da eserleriyle katkı sunan Tagore, daha çok şiirleri ile bilinse de aslında romandan öyküye, danslı dramadan denemeye kadar pek çok türde eser vermiş ve odağına evrensel sevgiyi almış bir yazar. Ulusal marşlar, çocuk edebiyatına eserler, mektuplar ve yazdığı daha nice şey, kendi kültürünün yanı sıra dünyaya kazandırdığı nitelikli ve zamansız yapıtlardır.

Tagore, aynı zamanda öncü bir eğitimci. Dünyanın çeşitli yerlerinde bulunmuş; ömrünü eğitim, edebiyat, sanat ve barışa adamış bir kişilik. Bunun yanı sıra Nobel ödülünden tutun da şövalyelik unvanına kadar layık görüldüğü şeylerin detaylı hikâyeleri de bu kitapta anlatılıyor.

Okura bu kitap ile Tagore’un çoğu eserini tür ve konu bakımından da tanıma imkanı sağlanıyor. Bu biyografi yalnızca Tagore’un edebi ya da siyasi yaşantısına değil onun köklerine ve yaşadığı dönemin sosyopolitik olaylarına da ışık tutuyor. Ayrıca bu kitap, Swadeshi Hareketini merak edenler için de eşsiz bir kaynak niteliğinde.

Ömrü boyunca kast sistemine karşı çıkan, dini ayrımların refahı belirleyiciliğini ortadan kaldırmak için çabalayan, cinsiyet temelli bir ayrımcılığa karşı olup aşramlarında kız öğrencilerinin de eğitim almasını sağlayan, gelirinin büyük kısmını kurduğu okullara aktaran, toplumun refahı ve huzurunun en başta eğitimle gerçekleşeceğinin farkında olan ve hayatını buna adayan Rabindranath Tagore, adı daha sonra Türkiye’nin başkentinde bir caddenin ismi olacak bu şahsiyet, tabiri caizse bir dünya barışı elçisidir.

Tagore’un yaşamını öğrenmek ve ona dair daha çok şey bilmek için, onunla özellikle ilgilenmeseniz bile bu kitabın size Hint kültürüne ve Bengal edebiyatına dair yeni pencereler açacağına inanıyorum. Mutlaka okunması gereken bir yaşam.

Kendisini barış savaşçısı olarak nitelendiren bu yaratıcı şahsiyetin dünya yolculuğunda neler yaptığını merak eden herkese, Runik Kitap’ın okuruna sunduğu bu 236 sayfalık fotoğraflı biyografiyi okumalarını öneririm.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
03 Ekim 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
toplumsal sorunlarla bezeli kişisel çıkmazların anlatımı...
Ayşe Kilimci'nin öyküleriyle Yıldız Ramazanoğlu'nunkiler arasında bir yakınlık var, iki yazar da toplumun farklı kesimlerine olabildiğince içeriden bakıyorlar. İçeride bulunmuşlar zaten, Kilimci çocuk mahkemelerinden hastanelere, fuhuş komisyonu üyeliğinden cezaevlerine kadar pek çok alanda sosyal hizmet uzmanı olarak çalışmış, Ramazanoğlu ülke ülke gezerek dünyanın insanı büken, kıran yönlerine şahit olmuş, duyarlılıkları gelişkin. Karakterleri ağır ağır kuruyorlar hikâyeleri, araya edebiyatın ve anıların önemine dair vecizeler sıkıştırabiliyorlar ve öykünün özgül yapısını zorlamıyorlar bu sıkıştırmayla, sağlamlıkları o bir iki cümleyi, belki üçü dördü de taşıyabiliyor, beşi altıyı. Biçim benzerliği açık, kısa bir zaman aralığında yaşanan olaylar geçmiştekilerle anlamlanıyor veya tek başına yeterince anlamlı, toplumsal sorunlarla bezeli kişisel çıkmazların anlatımı için anılara başvurmak veya başvurmamak, işte bütün mesele. İki yazar da sıklıkla başvuruyor, ya bir anıştırma ya da doğrudan anlatım, temel geçmişten yükseliyor. Bunlar bir yana, Kilimci'nin öykülerinin rengi biraz daha parlak. Anlatıcı çocuksa ona göre cümle kurulumu, sözcük seçimi, anlatıcı yaşlıysa ona göre hafıza, Kürt'se ortaya karışık bir dil, açıkçası muazzam bir yansıtım var Kilimci'nin karakterlerinde, geldikleri yerin niteliklerini olduğu gibi döküyorlar öyküye. Başarısız bir örnek olarak Ömer Polat'ın Saragöl'ü geliyor aklıma, Doğu'nun ağa-maraba çatışmasını şahane anlatan romanda karakterlerin konuşmalarında yerellik ara ara kayboluyordu, bu da can sıkıyordu çünkü o yörenin insanı o yörenin insanıymış gibi konuşuyor, arada bir o yörenin insanı değilmiş gibi konuşuyor, hasılı konuşuyor ama kimlik değiştirmiş gibi. Kilimci'nin insanları neyse o, değişme yok, kayma yok, akarı kokarı yok, on numara insanlar. 2000 Haldun Taner Öykü Birincilik Ödülü'nün sahibi "Yıldızları Dinle..."de erkek çocuğun ağzı ne laf yapar mesela, Memet Abla'nın öldürüldüğünü söyleyerek başladığı hikâyesinde Beyoğlu'nun girilmedik sokağını bırakmaz.

"Milletler Fotoğrafhanesi" ne renkli öyküdür, kaç milletin insanı geçer bu öyküden bilinmez. Bulgaristan'ın Filibe'sinde bir laternacı, Mariana Anatoliyeva ki soyadından kelli bizim buraların toprağı da kokacaktır öyküde ister istemez. Türklerin yemek ve kadın konusunda iyi olduklarını düşünür yabancılar, Türkiye'de neden bu uğraşlarını sürdürmediklerini merak ederler de ortaya çıkar sonra, mesela Bulgaristan'da türlü eziyete maruz kalan, isimleri değiştirilen insanlar Türkiye'ye göçtükleri zaman pahalılıktan akıllarını kaçırıp geri dönmeye bakarlar. Hepsi dönmez tabii, dönenlerinse başka çaresi yok gibidir. Bulgaristan'da parasız tedavi, eğitim, komünizmden kalan parasız işler Türkiye'de yoktur, basit bir muayene için hastaneye giden karakter her şeyin bedava olacağını düşünürken kendisiyle alay eden bir grup çalışanla karşı karşıya kalır. Beleş yoktur öyle, paranın yettiğince sağlık. Anatoliyeva her şeyi görüp duyar, komşularından da öğrenir bazı şeyleri. Alman Hans ve Azeri Yasemin işçi maaşlarıyla geçinmeye çalışırlarken ABD'ye gitmeye karar verirler de yeşil kart çıkmaz. Svetlana ve Fantomas barda ne kazanmışlarsa Mariana'yla birlikte yerler, mastika rakısı veya Vino şarabı hemen biter. Sohbet ederlerken Türklüğünü hatırlar Mariana, ne kadar Türkleşmişse. Komşuları, bazı akrabaları, mahallelinin bir kısmı Türk'tür, bu sebeple Türkçe sözcükleri bilir, komşularının âdetlerine saygı gösterir. Acır da biraz, "kaybetmeleri kaçınılmaz olan savaşların peşinde yılmadan koşan romantik Türkler" genelde lokanta veya market açarlar, huzurla yaşamaya bakarlar da Bulgarlar rahat vermez bir, kapılara polisler, siviller dayanır, anadildeki adı anımsatacak yeni bir isim seçmeleri için baskı yaparlar. Türkiye de ayrı ıstırap. "Kolay yaşanmaz ahbaplar, komşular, Türkiye'de, ama çok kolay ölünür, dedi gidip de geri gelenler. Sattıkları evlerini sonradan mahkeme kararıyla alıp girdiler evcağızlarına, misler gibi oturdular. Sonra Jivkov delirdi, milletin ismine el koydu, bizim gül gibi sosyalizmimize de... Bir ismin hatırına göçtü Gülizargil, döndüler ki, İstanbul'da namuslu adama incelikli insana yer kalmamış, orda herkes haydut olmuş, dediler." (s. 131) Öykünün adı Kilimci'nin öykü tekniğini özetleyebilir, karakterlerin arasında Mardin'den göç etmiş bir Kürt, ahlak kumkuması bir polis memuru, eş teröründen mustarip kişioğlu gibi her telden insan var, düşüncelerinin genişlediği yerler o kadar zengin ki öyküler bitmese bitmez, kolaylıkla romanlaşabilir ki uzun öyküler bunlar zaten, bir tek kişioğlununki görece kısa. "Karım Öle"de Şoför Niyazi'nin bahtsızlığını görüyoruz, kardeşimiz alt sınıfın yılmaz bir neferi olarak her türlü işi yapıyor, ailesini ayakta tutuyor. Askerlik bittikten sonra evlenmek istiyor, mevzuyu çözebileceğini söyleyen bir adama iyi bir para verip Doğu'dan gelecek Kürt kızını beklemeye başlıyor. Adam dolandırıcı, civardan bir kızı evlenmeye ikna ediyor, abileriyle birlikte adamı yolmaya başlıyor kız. Çocuk doğuyor, taksi şoförlüğüne başlayan Niyazi gece gündüz çalışmasına rağmen belini doğrultamıyor bir türlü, çekirge sürüsü gibi üşüşüyorlar adamın başına. Adam isyan ediyor, Allah'tan karısının ölmesini diliyor nihayet. Diğer öykülerden ayrı bir yere koymak lazım bunu, kendi yatağında akan bir öykü. "Söyle Kalbim" Kilimci'nin tipik öykülerinden diyeyim ve kalbimi bırakayım bu öyküye, elli yıl sonra edilen bir telefonun öyküsüdür. Kilimci'nin hikâyeyi monologla kurma huyundan ve suyundan nasiplenmiştir, yetmiş yaşlarındaki kadının Sabit Bey'e geçmişi baştan kurmasıdır. Öğrenci olaylarında en önlerde yer alan çiftimiz birlikte yaşlanamazlar belki de birlikte hatırlayabilirler, o karışık günlerde çok arkadaşları kaybolmuştur, ilişkileriyle birlikte. Kadın bilir ki pek zamanları kalmamıştır, telefonda da olsa son bir kavuşmayı mümkün kılar. "Sevmek, geleceğe karışmak, yarınlara kalması demek midir, insanın? Sevmek, müşkül iş... Gençlerin en çok bu bahse çalışmaları gerek." (s. 84)

Ayıramam, öykülerin tümü başarılı. Kilimci'yi okurken bir heves, keyif.

Yanıtla
0
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
30 Eylül 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İlber Hoca'nın Gözünden “Bir Ömür Nasıl Yaşanır?”
İlber Hoca'nın genç okurları düşünerek hazırlattığı kitaplarından biri: “Bir Ömür Nasıl Yaşanır?”. Bunu, önsözde, “Özellikle genç okuyucularımla böyle bir sohbeti gerekli gördüm” diyerek ifade ediyor. Bizzat kaleme aldığı bir kitap değil. Kitap kapsamında kendisiyle Yenal Bilgici tarafından yapılmış söyleşilerin derlenip belli konulara göre tasniflenmesiyle ortaya çıkarılmış bir eser.

Eser sekiz bölümden oluşuyor. "Bir Ömür Nasıl Yaşanır?", aynı zamanda ilk bölümün de başlığı. “Hayatımız temel olarak dörde ayrılır: 12-25 yaşları arası, 25-40 arası, 40-55 arası ve nihayet şimdi benim de bir süredir yaşadığım dönem, yani 55 sonrası.” Sonra da tek tek bu yaş dönemlerinde yapılması gerekenleri genişçe sıralıyor, tanınmış birçok kişiden ve kendisinden örnekler veriyor.

“Kimden, Ne Öğrenilir?” başlığı altında temel olarak “Farklı insanları arayıp bulun, dünyanız değişsin.” vurgusunu yapıyor. Öğretim hayatının başından itibaren eğitim aldığı ya da bir şekilde yollarının kesiştiği, Mübin Beken, Rudolf Karlburger, Belkıs Söylemezoğlu, Sevil Yurdakul, Halil İnalcık, Nermin Abadan-Unat, Şerif Mardin, Behice Boran, Yaşar Kemal, Can Yücel gibi isimlerle yaşadıklarını anlatıyor.

“İnsan Kendi Kendini Nasıl Yetiştirir?” başlığı altında, “Entelektüel, üstüne vazife olmayan işlerle ilgilenen kişidir. Örneğin mesleği kimyacılıktır ama coğrafya veya tarihle de uğraşır, resim yapar. Bu iş öteden beri böyledir. Kendi dünyasının dışıyla ilgilenendir entelektüel… Kendinizi geliştirmek, yetiştirmek istiyorsanız, işinizle gücünüzle ilgili olmayan konularla da ilgileneceksiniz. Mühendis de olsanız örneğin, coğrafyayla tarihle uğraşacaksınız, müzikten anlayacaksınız, dans edeceksiniz. Milletin hâlini dert edineceksiniz.” diye söze devam ediyor.

Nasıl çalışmalı, nasıl seyahat etmeli, eğitimde tercihler nasıl olmalı, neler izlenmeli-dinlenilmeli-okunmalı ve yaşanılan şehirden nasıl yararlanmalı soruları da diğer bölümlerde cevaplarını buluyor.

İlber Hoca, aralarda çokça öğütler veriyor:

“Becerilerinize gerçekten uyan mesleği seçiniz. Kendi kapasitenizin altında çalışmayın; kendinize bol ya da dar gelen bir gömleği giymekten kaçının.”
“Ne yaşadıysanız yüzünüze yansır. İnsanın yüzü bir kitap gibi okunabilir. İfadeniz bomboşsa da hiçbir şey yaşamadığınız fark edilir. Bundan kaçının, monotonluktan uzaklaşın. Yüzünüz ifadesiz kalmasın.”
“Dil, dünyanızı rahatlıkla değiştirir; sizi farklı, belki hayal bile etmediğiniz yerlere taşıyabilir. Demek ki içinde bulunduğunuz çevreyi, öğrendiğiniz dil sayesinde yırtacaksınız. Ama unutmayın, tek bir dil öğrenmek asla yetmez. En az iki-üç dil bilmelisiniz.”
“Kabiliyetleri tespit eden, çocukları ona göre yetiştiren bir sistem kurmamız gerekiyor. Hiçbir toplum yetenekli çocuklarını harcayacak lükse sahip değildir.”
“Ezber ve tekrar öğretimin temelidir. Lisan da matematik de coğrafya da ezberleyerek öğrenilir. Gençlere tavsiyem, bunlara kanıp ezberi bırakmamalarıdır.”
“Çocukların yokluğu, zorluğu, mahrumiyeti bilmesi lazım. Bunu ona siz göstereceksiniz. Eğitimin tümünü okul veremez; eğitim satın alınacak, herkese aynı şekilde hitap eden bir ürün değildir.”

Kitabın sonunda söyleşide bazı ismi geçenlerin kimler olduğuna dair kısa kısa bilgiler de hazırlanmış.

Rehber niteliğindeki bu eserde, tecrübeler, birikimler dolu dolu aktarılmış. Hızlıca okunuyor, dili oldukça sade ve akıcı. Kitapla ilgili fikir edinmek için bir program izlemek isterseniz bkz.: bit.ly/3E3YOqc

İlber Hoca'nın sözleriyle yazıyı bitirelim:
“Herkes kendi talihinin mimarıdır; ‘faber est suae quisque fortunae.’ Bu yapı ve uyumu hayatınızın canlı renklerinde ve faydalı yaşamaya çalıştığınız için bunun neticesinin yarattığı olgunluğu yüz hatlarınızda taşır ve etrafa verirsiniz. Hayat, derbederlik ve tembellik için çok uzun; fakat hırsla, yağma ve haydutluk yapmaya değmeyecek kadar kısadır.”

İyi Okumalar!
Yanıtla
18
0
Destekliyorum  3
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
30 Eylül 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Limon Kütüphanesi
Hayatının öznesini kaybetmiş bir baba ve henüz beş yaşındayken annesini kanserden kaybetmiş 10 yaşında bir kız çocuğu...

Calypso, annesini kaybettikten sonra fiziksel olarak olmasa da ruhsal olarak babasını da kaybetmiş bir çocuktur. Aynı çatı altında iki kişilik bir aile olmaya çalışır hatta bir yandan okuluna devam ederken bir yandan da küçük yaşına rağmen babasının ve ev işlerinin bakımını da üstlenir. Ancak bir süre sonra küçük omuzlarına bunca yük ağır gelir. Bedenen ve ruhen yorulmuştur.
Kendini kitapların dünyasında gerçeklerden kaçarak rahatlatmaya çalışmaktadır. Kitaplar ve evindeki annesinden kalan kütüphane odası onun sığınılacak bir limanıdır. Babası ise yıllardır limon üzerine araştırmalar yaparak kitap çıkarmayı hedefleyen biridir. Bir anlamda gerçeklerden kaçış yoludur. Aynı kaçış yolunu kızına da yansıtmaktadır. Ağlamak ve güvendiği birilerine sarılmak babası tarafından engellenmiş, bunun güçsüzlük göstergesi olduğu telkin edilmiştir.

Calypso’nun etrafı duvarlarla örülmüş dünyası, okuluna yeni gelen bir kız olan Mae ile değişir. Kendisi gibi kelimeleri ve kitapları seven biridir. Mae ve ailesi, özellikle de Mae’nin annesi sayesinde Calypso ve babasının asosyal yaşamı değişmeye ve dönüşmeye başlar.

Kızımın en sevdiği kitaplardan biri olduğu için özellikle okuduğum, sürükleyici ve duyguları seçilen kelimelerle bire bir hissettirebilen, gerçekten etkileyici bir kitap.

Kitabın bir başka güzel yanı ise içine klasikler arasına girmiş birçok güzel kitap adının da çok ustaca yerleştirilmiş ve özellikle bunları okuma isteği uyandıracak bir şekilde verilmiş olmasıdır. Bunu, kendi kızımda da gözlemlemiş oldum. Bu anlamda okudukça okutan bir kitap diyebilirim.

Her ne kadar çocuk ve gençlere yönelik olsa da her yaştan okuyucuya hitap edebildiğini rahatlıkla ifade edebilirim.

Yanıtla
14
0
Destekliyorum  2
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
30 Eylül 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kapak Kızı...
“Kapak Kızı”, Ayfer Tunç’un okuduğum ilk romanı oldu. Aynı zamanda yazarın “Kapak Kızı – Yeşil Peri Gecesi – Osman” üçlemesinin de ilk kitabı.

Yazar her ne kadar sözcük ekonomisti olmadığını söylese de laf kalabalığı yok; kitapta her sözcük, her cümle olması gerektiği kadar ve olması gerektiği için yer almış. Ayrıca anlatımında hiç acelesi yokmuş gibi bir üslup seziliyor. Fakat bu, romanın sürükleyiciliğine, akıcılığına, kendini okutan yapısına engel teşkil etmiyor.

Yazar, kar yağışı altında beyaza durmuş Ankara’dan İstanbul’a giden bir trenin yemekli vagonunu, orada çalışanları tasvirle başlıyor. Roman da bu yemekli vagonda “Ayın Kızı Şebnem”in hırçın, cesur karakteri ve bir o kadar da dramatik hikâyesi etrafında birbirleriyle daha önceden tanışmamış ancak Şebnem’i bir şekilde kendi hayatlarında konumlandırmış kahramanların bir araya gelmesiyle kurgulanıyor.

Yazar bir garson, bir banka müfettişi ve bir radyo programcısının dilinden ve iç dünyalarından geriye dönüş tekniğiyle kendi hayatlarında “Ayın Kızı Şebnem”in onları derinden etkileyen yönlerini bazen yadırgayarak bazen eleştirerek bazen de beğeni ve takdirle karşılayarak irdeliyor. Bir nevi romanın asıl kahramanının gıyabında bu üç kahramanının yaşamlarında onun yerini aktarıyor.

Gelin biraz da kitaptan alıntılar üzerinden romana mercek tutalım:

***“İşini iyi yapan, iyi yaparken çok sıkılan ama yine de belirlenmiş hedeflere ulaşmadan hayatını değiştirmeyi düşünmeyen insan.”

Banka müfettişi Ersin”in zihnini meşgul eden sorunlardan biridir bu düşünce. Yazar, “Şebnem” bağlamında bir araya getirdiği kahramanlarına hayatı sorgulatıyor. Yaşamdan beklentileriyle yaşamakta olduklarının aynı yönde ilerlemediğini fark ettiriyor onlara. Bu iç hesaplaşmalarda okuyucuyu olarak farkında olmadan siz de olaya dâhil oluyorsunuz. Zaman zaman hepimiz için geçerli olan bu sorgulamalar, bizi olduğumuz yerde saydığımız hissini yaşatır ya hani... Yazar; trenin yolda kalması, kar nedeniyle ilerleyememesi ile bir anlamda bunun altını çiziyor.

***“Hayatın tek doğrusu yoktu, hayatın sayısız doğrusu, sayısız yanlışı vardı, her hayat tekti, benzersizdi.”

Romanda hem radyo programcısı Selda’nın hem Ersin’in hem de garson Bünyamin’in hayatlarındaki doğru ve yanlışlarla mücadelesi de aktarılıyor. Aileyle, akrabalarla, eş ve dostla ilişkiler... Bu ilişkilerdeki bencilliklerin bir diğerine yaşattıkları; sevginin ve saygının yokluğu, azlığı veya aşırılığı; bu duyguların ikinci, üçüncü kişilerdeki karşılığı; şüphenin insanın içini kemiren sinsiliği... İnsan ruhunda derin yaralar açan duyguları ve bu duyguların zaman içerisinde doldurulamayan boşluklara dönüşümü, kurgunun satır aralarına ustaca yerleştirilmiş.

***“Korkaklığın kendisini ulaştırdığı nokta işte burasıydı, ortalama biri olup çıkmıştı sonunda.”
***“Oysa güvenli bir hayat istemek, ortalama olmak demekti.”

Bazılarımız hayatta emin adımlarla ilerlemek için herhangi bir sıkıntı olduğunda en az zararla atlatmanın yoluna bakarak hatta bir sorun gördüğünde mümkünse kenarından dolaşıp hiç bulaşmadan sıyrılmaya çalışarak devam ediyor yolculuğuna. Bazılarımız ise gözü kapalı atılıyor maceraya. Yaşayacaklarının sonunu bilemese de en azından özgürce kendi istekleri doğrultusunda şekillendiriyor hayatlarını. Güvenli, temkinli ama ortalama bir hayat mı? Yoksa mücadeleci, belirsiz, çetin ama ne istediğini bildiğin, sıra dışı bir hayat mı? İnsanın tekâmülü, olgunlaşması için ve en azından geriye dönüp de “keşkeler” biriktirmemesi için mücadeleyi göze alması gerekiyor. Beklentilerimizin gerçekleşme olasılığı, onlar için mücadele etmemiz ve gayrette olmamızla doğru orantılıdır aslında. Ayfer Tunç’un Ersin ve Selda üzerinden bize vermek istediği bir başka mesaj da bununla ilgilidir.

***“Başkalarının doğrularını bu kadar benimsemek, hayatını bir dersler silsilesi haline getirmişti sonunda.”

***“İyi aile çocuğu olunca, yanmadan öğreniyorsunuz ateşten uzak durmayı. Ama hiç değilse bir kere yanmak lazım.”

Yazar; Selda karakteri üzerinden kötülüklerden, deneyimden yalıtılmış, bir başka deyişle steril çocuklar yetiştirilmesine bir gönderme yapıyor bir anlamda. Çocuklarımızı sürekli bir koruma içgüdüsüyle yetiştiriyoruz. Onların sorunlarla mücadele etmesine imkân vermiyoruz. Bizim doğrularımızı ve bizim yanlışlarımızı sorgulamasını yaptırmadan onlara monte ediyoruz. Her biri kendi kimliğini oluştururken aslında anne babalarının birer kopyası haline geldiklerinin farkına varamıyorlar. Ne zaman ki evden, yuvadan kopuyorlar; işte o zaman uçmak için kanatlarının olmadığını ya da varsa da uçabilecek kadar güçlü olmadığını görüyorlar. Bazen o zamana kadar edindikleri birikimin gerçek hayatta karşılığını bulamıyorlar. Sorumluluk verilmemiş, ufku dar bireyler; güvenli bildiği yoldan ayrılmadan başkalarının doğrularının arkasından ilerlediği için kendini gerçekleştirme noktasında hüsrana uğruyor, hayatlarının bir döneminde mutlaka bu gerçekle yüzleşmek zorunda kalıyor. Bu durum, özellikle Selda’nın ve Ersin’in yaşadığı büyük boşluğun sebebi olarak karşımıza çıkıyor.

*** “Hani vardır ya böyle korkular... Hakkımda ne düşünürler korkusu...”

*** “Hiçbir şeyi takmadan hayatına biçim vermiş bir kadın vardı bu fotoğraflarda.”

Başkaları benim hakkımda ne düşünür korkusu, çoğumuzun kâbusudur aslında. Hayatının yönü hakkında karar verecek olan da seçtiği yolda ilerleyecek olan da bu yolda gerektiğinde zorluklarla mücadele edecek olan da bireyin kendisidir. Başkaları ancak seyreder, o da bir süreliğine... Bir süre sonra unutup gidecektir. Başkalarını dikkate almak yerine “Ben ne istiyorum, ben ne düşünüyorum?” demeyi öğrendiğimiz zaman ancak kendi benliğimize yolculuğumuz başlayacak ve kendimizi gerçekleştirmeye başlayacağız. Ancak yazar bu olguyu Şebnem karakteri üzerinden anlatırken, kahramanın hayata ve insanlara meydan okuduğunun altını çiziyor. Ersin ve Selda açısından bakıldığında Şebnem, varlığını kanıtlamak için kendini yok ediyor. Onlara göre Şebnem’in gözlerindeki “Ben varım, başkaları umurumda değil!” edası, yanlış bir mecrada yer alıyor.

*** “Kabullenmeyi, razı olmayı kolay kılacak bir yol, kendini kandırmak.”
Bünyamin’in karısı Cennet’le olan anlaşmazlıkları, ondan şüphe duyarak çıkmazlarda bocalaması, arada Şebnem’in fotoğrafını hatırlayarak zihnini rahatlatması ve son noktada her şeyi kabullenmeyi seçmesi; Ersin ve Selda’nın dışında yemekli vagonda takip ettiğimiz bir diğer hayat parçası olarak karşımıza çıkıyor.

*** “Bir cümle olabilir miydi bir hayatı değerli kılan? Yoksa tek cümleye sığdırılmış hayat çok mu boştu? Hayatın nesi doğruydu, nesi yanlış? Ya da bu türden soruları sormak doğru muydu?”
Velhasıl yemekli bir vagonda, ortak noktaları Şebnem olan ama bundan habersiz Ersin ve Selda’nın geçmişlerine, iç hesaplaşmalarına, Şebnem’le ilgili anılarına gidip geliyor; dergi kapağında Şebnem’in resmini görerek ondan çok etkilenen Bünyamin’in eşiyle ilgili sorunlarına değiniyor; arada da vagona girip çıkan müşteriler ve orada çalışanlara şöyle bir uğruyoruz.

Roman boyunca yazar, okuyucuda büyük bir “Şebnem” merakı oluşturuyor: “Gıyabında o kadar konuşulan, düşünülen Şebnem; ne durumda ve neler hissediyor? Böyle güzel, etkileyici ve zeki bir kız, neden bir dergide çıplak pozlar verir?” Ayfer Tunç, aklınızdaki soru işaretleriyle sizi bir sonraki kitaba yönlendiriyor. Merakınızı giderebilmek için “Yeşil Peri Gecesi”ni okuyun, diyor sanki. Doğrusunu söylemek gerekirse ben de merakımı giderebilme hissine karşı koyamıyorum.

Serinin ikinci kitabını okumak niyeti ve isteğiyle iyi okumalar dilerim.
Yanıtla
20
2
Destekliyorum  22
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
28 Eylül 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tarihimize Sahip Çıkalım...
Fransız Sinolog ve Çin üzerine önemli çalışmalar yapan bilim insanı Edouard Chavannes, 1889-1893 yılları arasında Çin'de geziler yapmış, yurduna dönmüş, arkeoloji çalışmaları yapmak için yeniden Çin'e gitmiş (1907) ve Çin kaynaklarını tarayarak Türklerle ilgili bilgiler toplamıştır. Böylece yanlış bilinen 'On İki Hayvanlı Türk Takvimi'nin kime ait olduğu konusuna açıklık getirmiştir.

Çin topraklarından bu takvimin kullanımı ile ilgili örnekler veren Chavannes, Moğolların yılları tarihlendirmek için on iki hayvanlı takvimi kullandığını, Kazakistan’daki Semiretchie yöresinde meskûn Nesturilerin ise Selevkoslar sonrası dönemde mezar taşlarına Türk yılını gösteren işaretleri eklediğini belirtmiştir. Tibetlilerin 11. yüzyıldan beri bu takvimi bildiği ve kullandığını belirten yazar, Türkler ve Kırgızların ise bu takvimi iyi bildiğini ve takvimle ilgili en eski kaynakların Türklere ait olan Orhon yazıtları olduğunu ifade etmektedir.

Elbette, bu kitap bir inceleme ve araştırma eseridir. Dipnotlar fazla yer tutmakta ve pek çok okuyucunun sıkılmasına neden olmaktadır. Ancak, bir Türk olarak okunmasının gerekliliğini vurgulamak istiyorum. Chavannes'in dediği gibi, 'daha fazla veri elde edilinceye kadar, bu icadın Türklere atfedilmesinin uygun olacağına inanıyorum', kısmına özellikle sahip çıkalım.
Yanıtla
8
1
Destekliyorum  2
Bildir