Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
27 Eylül 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İlber Hocanın Gözünden Yakın Tarih
İlber hocanın Topkapı Sarayı'ndaki görevine devam ettiği dönemde, 2012 yılında ilk baskısı yapılan bu eser, iki ana başlıktan oluşuyor: Biri, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Yakın Tarihimiz, diğeri ise Osmanlı’dan Günümüze Orta Doğu. Konu, geniş bir coğrafyaya yayılı Osmanlı toprakları olunca kitapta çok sayıda alt başlık var. Eserde, son iki asırda geçen ve hala tartışılan, detaylarını merak ettiğimiz birçok konuya yer verilmiş.

İlk bölüme milliyetçilik konusuyla başlıyor İlber hoca: “Hiç kuşkusuz, Türk milliyetçiliği en geç safhada ortaya çıkmıştır. Bunun siyasî doğuşu imparatorluğun ana unsurunun siyasî sorumluluğu dolayısıyla gecikmiştir. Namık Kemal’in “vatan”ı, bugünkü vatan olmaktan çok, bir Osmanlı-İslam vatanıdır. Millet de öyledir.” Ağırlıklı olarak da Osmanlı’nın Balkan topraklarında yaşanan milliyetçi akımları inceliyor: “Balkan milliyetçilikleri, milliyetçiliğin kendisi kadar eskidir; içlerinde tarih bilincine geç ulaşma dolayısıyla, yanlış oluşan kimliği tashih eden kavimler vardır. Ama Balkan milliyetçilikleri (Türkler ve Arnavutlar hariç) Balkan milletlerinin kendi içlerinde oluştuğu kadar dışarıda da geliştirilip desteklenmişlerdir.”

“Arap Baharı” ve sonrasında gündemimizde sıkça yer alan Libya’nın, Roma, Osmanlı ve İtalya tarihindeki öneminden bahsediliyor. Atatürk’ün de içinde olduğu subayların, İtalya’ya karşı yapılan yerel direnişi örgütlemesinden sonra, direnişin 20 yıl daha sürdüğü ve Mussolini’nin kanlı şekilde bunu bastırdığı bilgisini veriliyor.

Osmanlının çöküşü hakkındaki tartışmalara böylesi bir kitapta değinmemek olmazdı: “Önceki çağlarda Türk Devleti geleneğini ve o devletin gelirleri orduya ve dar bürokrasiye yeterliydi. Ama 19. asrın Türk devleti öyle değil. Yani eğitimle uğraşacak, sağlıkla uğraşacak, daimî bir ordu besleyecek ve dahası bu artık modern tekniğe dayalı bir ordu. Bunun için gerekli geniş bir bürokrat kadroya sahip olmak zorunda olduğu şüphesiz. Bunları nasıl karşılayacak? Kendi kaynakları yetmiyor, üstelik bunları kontrol edip modern bir şekilde kayıt altına da alamıyor. Dolayısıyla 18. ve 19. asrın ilmi dâhilinde bütçe yapan, varidat ve mesarifatı önceden öngören ve ona göre harcama yapıp vergi toplayan devlet tekniğini ve mali tekniklerini alamamışlar.”

Cumhuriyetin ilanıyla başlayan tarihi gelişmelere de genişçe yer veriliyor. “1923 meclisi, güya muhalefetin az olduğu daha dikensiz bir gül bahçesi gibidir. 286 üyesi vardır. 286 üyeden sadece 158’i uzun tartışmalardan sonra cumhuriyet rejimine onay vermiştir. Bu sayı yarının biraz üstüdür. Peki diğerleri hayır mı demişti? Onlar sadece müstenkif, çekimser kaldılar. Onay artı sükût biçiminde yeni rejim genelde kabul görmüştü. Başkası artık düşünülemezdi.”

Kitapta ülkemizin anayasal gelişme tarihi, hukuk eğitimi hakkında önemli tespitler mevcut: “Dünyadaki nadir örneklerden olan özgün hukuk devrimini yaptık ama hukuk eğitimine aynı önem ve titizlikle yanaşamadık. Sorunumuz, hukukçu kadroların yetişmesinde niteliğin temin edilememesidir. Yargı hayatımızda bunu acı tecrübelerle gördük. Nitekim birçok hukuk fakültesi açılmasına rağmen az sayıda başarılı öğrenciye nitelikli eğitim verme işinde Galatasaray ve Bilkent gibi kurumlar öncülük ettiler. Bugün bunlara benzer hukuk fakültelerinin sayıları artıyor, artması da gerek. 5 Kasım 1925’in hukuk eğitimimizde önemli bir tarih olarak benimseneceğini ümit edelim.”

Konu demokrasi olunca seçimler, çok partili hayata geçiş, Demokrat Parti, 1960 ve sonrası unutulmamış.

İkinci ana başlık olan “Osmanlı’dan Günümüze Orta Doğu” ise Filistin, Lübnan ve Arap milliyetçiliği gibi konuları işliyor. “Ortadoğu, tarifi yapılamayan bir coğrafya... Çünkü coğrafyacıların aklı dahi bölgenin fiziğinden, hatta ırkların yapısından evvel dinine takılıyor. Bu gayet saptırıcı bir yaklaşım... Çünkü dinlerin hepsi Ortadoğu’nun ürünü... Vahye inanan insanlar için Allah peygamberleri sadece Ortadoğu’ya göndermiş demek lazım. Niçin bu koca kıtanın fiziğine göre tarif yapılamıyor? Tabii ki araştırma tam tamına yapılamadığı için...”

Sohbet kıvamında, akademik düzeyde ağırlığa kaçmayan bir üslupla hazırlanmış, zevkle okunabilecek bir kitap.

Kitap hakkında İlber hocayla yapılan söyleşiyi izlemek isterseniz bkz.: bit.ly/3dFMgKT

İyi Okumalar!
Yanıtla
6
2
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Eylül 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Cadının Yüreği...
Roman, özel güçleri nedeniyle Tanrı Odin tarafından 3 kez yakılarak öldürülmeye çalışılan ama her seferinde kurtulan cadının, üçüncü yakılışından sonra ıssız bir ormana kaçmasıyla başlıyor. Cadının son yakılışında bırakmak zorunda kaldığı kalbini, Tanrı Odin'in kan kardeşi Loki alıp cadıya geri getirir ve aralarındaki ilişki bu şekilde başlar.

Romanda Loki ve Cadı arasındaki ilişkinin gelişimi, aralarındaki duygusal bağın ilerlemesi anlatılırken, bu konuların yanında İskandinav mitoloijisinde adı geçen kişiler ve bu kişilerin aralarında geçen mitolojik olaylar anlatılıyor.

Kitapta, İskandinav mitolojisi ile ilgili çok fazla kişi ve olay olduğu için, kitaba başlamadan önce bu konularla ilgili en azından biraz bilgi sahibi olmakta fayda var.

Yazar akademik kariyerini tarih alanında yapmış olduğundan olsa gerek, romanda bu konuları oldukça detaylı anlatmış; fakat bazı bölümlerde anlatılmak istenen asıl konu arada boğulmuş. Romanın son bölümlerindeki anlatım akıcı olsa da genel olarak çok durağan bir tarz var.

Mitolojiye genel anlamda çok hakim olmadığım için emin değilim; fakat araştırdığım kadarıyla yazar, romanda bazı mitoloijk olayları ve kişileri literatürde geçenden daha farklı olarak yorumlamış.

Genel olarak değerlendirdiğimde yazarın anlatım dilini çok iyi bulmadım. Belki de yazarın ilk romanı olduğundan edebi bir tarzdan çok masalımsı tarih tarzı bir anlatım olmuş. İskandinav mitoloijisine ilgi duyanların sevebileceği; fakat bu konulara uzak olanların çok ilgisini çekmeyecek bir kitap olduğunu düşünüyorum.

"Ancak Loki'den rahatsız edici kişiliğini alırsanız geriye hiçbir şey kalmazdı." (s. 35)

"Can sıkıntısı ve yalnızlığın yolları sık sık kesişir." (s. 55)

"Suçluluk ağır bir yüktür, Yaşlı Cadı, dedi. Hayatına devam etmek istiyorsan arkanda bırakmak en iyisi." (s. 229)

Yanıtla
2
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
23 Eylül 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Deniz Kıyısında Kesişen Hayatlar: Balıkçı ve Oğlu
Livaneli’yi takip eden bir okur için deniz kokulu bir eser yazması hiç sürpriz olmamıştır. Kendi adıma bunun zamanını kestiremiyordum sadece. Çünkü Sevdalım Hayat’ta ve kendi hayat hikayesine atıf yaptığı birçok röportajında, denize olan tutkusunu çok net bir şekilde vurguluyor. Bu noktada Hemingway, O’nun için ayrı bir önem taşıyor:

“Hemingway'in bütün kitaplarını ezbere bilirdim ama İhtiyar Adam ve Deniz'in yeri başkaydı. Talihsizlikten de beter bir salao'ya yakalanmış olan ihtiyarı tanıyormuş gibiydim. Karayip Denizi'nin tuzunu cildimde duyuyordum. Ringa balığının ekşi lezzeti dilimi buruyordu. 44 yaşında Karayip Denizi'ni ilk kez gördüğümde tanıyormuş gibiydim. Sanki çocukluğumun denizlerinden biriydi (…) Bir arkadaşımdan, Eskihisar ve Darıca diye iki kıyı kasabasının övgüsünü dinlemiştim. Oralarda denizin tuzuyla yıkanan yaşam beni çok çekiyordu. Özellikle İhtiyar Adam ve Deniz'den sonra, balıktan, denizden ve maceradan başka bir şey düşünemez olmuştum. Aklını kitaplarla bozup yollara düşen Mancha'lı ihtiyar gibiydim.” (Sevdalım Hayat, s. 50, 54)

Livaneli, romanlarına, güncel olsun ya da olmasın, yaşadığı toplumda duyarlılık gösterilen ve kendisinin de dert edindiği bir konuyu harmanlamayı üslup edinen bir yazar, tıpkı Serenad’da ya da Huzursuzluk’ta olduğu gibi. Bu eserinde ise deniz kokulu hayatlara, ülkemizde yaşanan göçmen meselesini dahil ediyor. Eserin kahramanları Balıkçı Mustafa’nın ve eşi Mesude’nin kaderlerini bir şekilde göçmenlerle kesiştiriyor.

Eserin sonuna eklenen röportajda, Balıkçı ve Oğlu hakkında şu ifadeler geçiyor: “İlk gençliğimden beri bir deniz romanı yazma hayalim vardı. Belki de ortaokul lise yıllarıma damga vuran Hemingway tutkusunun bir sonucudur bu.” (s. 129)

Yayınevinin Youtube kanalında paylaşılan, bu eser hakkında yazarla yapılmış söyleşiyi izlemek isterseniz bkz.: bit.ly/3DZGE95

İyi Okumalar!
Yanıtla
5
0
Destekliyorum  2
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
21 Eylül 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tıbbi Beslenmenin İyileştirici Etkileri Üzerine Rehber Bir Çalışma
Uzman Doktor Eyyüb Yılmaz, bu eserinde aslında yıllara dayalı olarak bireysel ve mesleki tecrübelerinden edindiği birikimlerini aktarıyor. Yola çıkış hikâyesi, hastalarına uyguladığı ilaç tedavilerinin yanında yaptığı beslenme tavsiyelerinin olumlu ve etkili sonuçlarını fark etmesiyle başlıyor. Bu kapsamda deneyimlediği hastaların arasında mesela diyabet hastaları ve bir türlü çocuk sahibi olamayanları zikrediyor. Kendi beslenme alışkanlıklarını sorgulaması da bu yolculuğunda önemli katkılar sağlamış görünüyor. Kırkıncı sayfaya kadar olan satırlarda, belli yaşlara kadar türlü hastalıklarla geçen hayatını ve tek tek bu engelleri nasıl aştığını okuyacaksınız.

“Emin olduğum gerçek şu ki sofranızı düzeltmeden hiçbir probleminize kalıcı çözümler üretemezsiniz. Benzer şekilde duygu dünyanızı ve düşünce yapınızı iyileştirmeden de bütüncül bir ‘iyiliğe’ kavuşamazsınız (...) Beslenme konusunda yanlışlarımı düzelttikçe ve güçlü besinler keşfettikçe kendimde yavaş yavaş gerçekleşen değişimlerin güzel sonuçları herkes tarafından fark edilmeye başlamıştı. Doğru besinlerin onarıcı etkisi gözle görülür hale gelmişti.
İşin güzel tarafı ise tüm bu süreçlerden geçerken sihirli sonuçlara ulaşmıştım. Yani hızlı yaşlanmanın nedenlerini fark etmeye başlamıştım (...)” (s. 40)

Yazar, kitaba adını veren Hızlı Yaşlandıran 18 Hata’yı şu başlıklarla sıralıyor: Kontrolsüz duygular, hayvansal ürünler, akşam yemekleri, antioksidan alımı, doğru bilinen yanlışlar, kontrolsüz nefes, hızlı yemek yeme, doğru su tüketimi, pişirme hataları, kullanma sıklığı, uyku kalitesi, temiz hava, derin açlık, ağır metaller, yemekten haz alma, yiyeceklerin saklanma koşulları, radyasyon, ilaçlar. (s. 41-92)

Kitap içeriği, bu 18 hatadan çok daha kapsamlı. Eserde spor yaparken dikkat edilmesi gerekenler, aralıklı oruç tutulması, detoks, içecek tercihleri, beslenmenin genel kaideleri gibi sağlık için önem arz eden başkaca konulara da genişçe yer verilmiş. Eserde nasıl beslenelim sorusu da cevapsız bırakılmamış. Onlarca yiyecek ve içecek tarifi özenle aktarılmış (s. 275-323)

Yazarın, eser içeriği hakkında verdiği birçok bilgiye, "Doktor Fitt" isimli YouTube kanalından ulaşabilirsiniz.

İyi Okumalar!
Yanıtla
6
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Eylül 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dünyanın yedi harikası sizleri bekliyor…
Hep günümüz koşullarını düşünerek yorumladığımızda bunlar nasıl olur; Yüzyıllar önce bunları nasıl yapmışlar; yok canım bu kadar da olmaz diyerek gezdiğimiz antik kent kalıntıları, günümüze zamanın tüm yıpratıcı gücüne karşı bir şekilde ulaşmış uygarlıkların izleri… Tarihin, bir şekilde MÖ ve MS diye genel geçer bir ayrımı önümüzde var. MÖ den günümüze yansıyan, dönemin gözlemci ve düşünürlerince oluşturulan, çeşitli yazılı kaynaklardan edinilmiş “yedi harika” yapıtın tarihsel kökleri ve zamanla listedeki yapıt isimlerinin güncellenmeleri üzerine, okurun önüne bilgi veren güzel bir çalışma çıkarmış Kai Brodersen. Kendisi antik dönemle ilgili birçok çalışması olan bir bilim insanı.

“Dünyanın Yedi Harikası”; bana “Dev Yapılar” adını taşıyan bir belgesel dizisini izlediğimde hep aklıma takılan, dünyanın değişik coğrafyalarındaki uygarlıkların izlerini ve günümüze ulaşanlarındaki muhteşemlikleri hatırlattı. İçindeki kaynakça, çalışmanın zengin bir birikimden süzülerek kitaplaştığını bize gösteriyor, ayrıca.

“Piramitler’in yalnızca yazları öğle saatlerinde gölgeleri görünmemektedir; buna rağmen daha sonra oluşturulan dünya harikalarının birçok listesinde (bkz. 9. Bölüm) Piramitler’in şöhretinin yer almasının tek nedeni, aslında hiçbir zaman gölgelerinin yere düşmemesi olarak kabul edilmiştir!” (s.32)

“Burada (Babil Surları anlatılıyor) hemen, hendekten çıkan toprağın ne amaçla kullanıldığını ve surun nasıl inşa edildiğini de eklemem gerekir. Hendek kazılırken çıkarılan topraktan hemen tuğlalar kalıplandırıldı ve yeteri kadar tuğla şekillendiğinde fırınlarda pişirildi. Daha sonra harç olarak sıcak asfalt kullanıldı, her otuz kat tuğladan sonra üzerlerine bir hasır serildi ve böylelikle öncelikle hendeğin surları, sonra surların kendisi de aynı şekilde inşa edildi.”(s.40)

Çalışmanın tamamında benzer bilgiler dikkatinizi çekecektir. Kitaplığınızda size eşlik edecek güzel bir çalışma. Öneriyorum.

Yanıtla
6
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Eylül 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yaşam dediğimiz, adeta yokuşu inmek ve çıkmaktır...
Kitap, “Kadın Hikâyeleri” alt başlığıyla sunulmuş ve kadın eli/gönlü değmiş öyküler olarak ilgimi çekti. Çeşitliliği genişletme amacıyla, okuma tercihlerim arasına kattığım kitaplardandı.

Anlatım dili, akıcılığı, anlaşılırlığı ve betimlemeler; yazarın edebi deneyimini hissettiriyor. Yazarın biyolojik yaşının çok üzerindeki; gözlem, tasvir ve aktarımları beni şaşırttı açıkçası. Okuduğu ve dinlediği öykülerle; sanatsal olgunluğunu geliştirmiş olmalı.

Evet, yaşam dediğimiz; ister başarılarla süslensin, ister çile ve ıstıraplarla yıpranmış olsun, bir yokuşu inmek veya çıkmak değil midir? Düz gittiğimiz süreç; toplamda çok az yer kaplayacaktır. Farklı farklı kurgusal kahramanlarla kaleme alınmış öyküler de bize, inişli-çıkışlı olan yaşam sürecimizde ne tür olaylarla karşılaşabileceğimizi aktarıyor.

Portakal yokuşunda; durup nefes alabileceğiniz, yeni dünyalar tanıyacağınız, hayatın ortasından, belki de sizden öykülerle karşılaşacaksınız. Yokuşları düze çevirmek bizim elimizde olmasa da yolu ulaşılabilir kıvama getirmek, bireysel tercihlerimizin katkısıyla mümkündür.

Edebi anlatımlarda; ifade sanatları olarak anı, öykü, roman ve denemeler bize anlama/anlatma yeteneği kazandırdığı gibi, psikolojik olgunluk ve doyum objesi de sunmaktadır.

İyi okumalar.
Yanıtla
4
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Batılı Gözüyle Müslümanların Bilimi Koruması ve Geliştirerek Aktarması
Yazar Ingmar Karlsson, İsveçli üst düzey bir diplomat. Yıllarını verdiği diplomasi ve uluslararası ilişkiler dışında kendisini, dinler tarihi konusunda uzmanlaştırmış biri. Bu yönü, Lund Üniversitesi tarafından teoloji alanında aldığı fahri doktora ünvânıyla taçlandırılmış (2002). Türkiye’de 2001-2008 yılları arasında İstanbul Başkonsolosu olarak görev yapmış. Orta Doğu ve İslam coğrafyalarında başkaca diplomatik görevlerde de bulunmuş.

Bağdat’tan Kalan Miras’ın takdimi, asırlardır Arap ve İslam karşıtı retoriğin tekrar eden iki miti üzerine kurgulanmış: İlki, İskenderiye Kütüphanesi’nin 642’de şehri ele geçiren Müslümanlar tarafından tahrip edilmesi; Diğeri, 732’de Poitiers Savaşı’nda Müslümanlara karşı galip gelen Kral Charles Martel’in batı dünyasını büyük bir çöküşten kurtarması. Her iki mit hakkında da yazar, Müslümanlar lehine tespitlerde bulunuyor:

“Kadim Yunan mirasımız ‘iptidai Müslümanlar’ tarafından tahrip edilmemiştir, bilakis 8. yüzyılın sonları ile 9. yüzyıl boyunca klasik Yunan eserlerini Müslüman ve Hristiyan münevverlerine Arapçaya tercüme ettirdikleri için Abbâsî Hanedanlığına minnet borçluyuz… Oysaki Avrupalı güçler savaştan (Poitiers’ten) galip ayrılmalarına rağmen, ‘Serazen’ adı verdikleri Müslümanları Avrupa’dan çıkarmak bir yana dursun, Pirenelerin öte yanına sürmeye bile layıkıyla muvaffak olamamışlardı…” (s. 16)

Yazar, kitabı yazma amaçlarını, klasik Yunan kültür mirasının Müslümanlarca nasıl korunup günümüze aktarıldığını göstermek, “Batı medeniyeti, İslam medeniyetinden üstündür” gibi ısrarcı mitleri çürütmek ve Avrupa ülkelerinde yayılan İslamofobik ve Arap karşıtı propagandaların tarihsizliğine ışık tutmak olarak sıralıyor.

Esere, tarihi bir arka plan ile başlanıyor. Hristiyanlığın ortaya çıkışından itibaren yaşananlar, Roma’da resmi bir din olarak kabul ve yayılma süreci, İznik’te yapılan toplantı (325) gibi temel noktalar kısaca anlatılarak konu Nusaybin, Musul ve Cündişâbur şehirlerinin öğrenim merkezleri haline gelmesine getiriliyor. İslam dininin ortaya çıkması ve Müslümanların kısa sürede Bizans sınırlarına ulaşması ile sağlanan temaslar ile Orta Doğu çehresindeki değişim süreci, Bağdat şehrinin kurulmasıyla başka bir boyuta taşınıyor (762). Abbasi Halifesi Mansur’un sıfırdan bir başkent inşa etme süreci, sadece duvarlar yükseltmekten daha fazlasını ifade ediyordu: “… Böylece 9. yüzyılda Bağdat, İtalya Rönesansı’na mümasil bir şekilde bilim hamilerinin finanse ettiği ve insanların entelektüel prestij kazanmak için rekabete giriştikleri bir yer oldu." (s. 34) Halife Harun Reşit’in oğlu Me’mun dönemindeki çeviri çalışmalarının, Hikmet Evi’nin (Beyt-ül Hikme) kurulmasıyla akademik bir çatı altına alınması, kütüphane haricinde oluşturulan irfan meclislerinde yapılan entelektüel tartışmalar, çeviri işiyle uğraşanlara ödenen yüksek meblağlar ilgi çekici alt başlıklardan sadece birkaçı.

“Benî Mûsa ailesi en iyisi için 500 dinar maaş ödüyordu. O zamanlar bir dinar 4,25 gram saf altın değerindeydi. Bugünkü parasal değeriyle aylık yaklaşık 25 bin dolarlık bir maaşa karşılık geliyordu. Bu, en yetenekli ve haris mütercimlerin Bağdat’a gelmelerinin önünü açtı." (s. 41)

İzleyen sayfalarda Tıp, Astronomi, Doğa Bilimleri ve Coğrafya gibi başlıklarla bilimler ve bilim insanları hakkında önemli detaylar sıralanıyor. Mesela İbn-i Sina’nın tıp alanına, Câbir bin Hayyân’ın kimya alanına, Harezmî’nin matematik alanına katkıları bunlardan sadece bir kısmı. Hemen ardından nasıl bir gerileme yaşandığı da açıklanmış: “… İslam dünyasında filozoflara, bilim adamlarına ve şairlere ilahi düzene karşı çıktıkları için zulmedildi. Kur’an’ın özgürce yorumlanması yasaklanarak ‘taklit’ prensibi benimsendi. Bunun yerine bilinmesi gereken her şeyin zaten bilindiği ve zamanla gün ışığına çıkacak olan bilgiler için vahyin yegâne güvenilir kaynak olduğu tezi kabul edildi…" (s. 83)

Eserde Endülüs konusu ayrı başlıklarla işlenmiş. Endülüs’teki bilimsel faaliyetler, bilim insanları ve bilginin sonraki kuşaklara ne surette aktarıldığı konuları unutulmamış. Tarihsel süreci detaylıca verilen Endülüs için nihayetinde Müslüman İspanya’nın bir mit mi yoksa gerçek mi olduğu konusu da tartışılmış: “Endülüs’deki dini müsamaha ve serbestiyet, bugünün standartlarıyla kıyaslandığında eksik sayılabilse de Orta Çağ’ın kendine özgü şartları göz önünde bulundurulduğunda olağanüstüydü. Yaşam, kişinin kendi kültürünü rahatlıkla başkaları ile yüzleşerek yaşayabilmesi şeklinde karakterize edildi…" (s. 116)

Yazar, ana konuyla bağlantılı olmasına rağmen, genel olarak üzerinde pek durulmayan, dolayısıyla dikkatlerden uzak olan Sicilya hakkında mesai harcamış. Son olarak da işlerin ne zaman ve neden yanlış gittiğini irdeleyip eserini noktalamış.

Eser çevirisine değinmemek emeğe saygısızlık olur. Oldukça başarılı olmuş. Dipnotlar, atıflar, adeta ayrı bir kitap olacak titizlikte hazırlanmış. Çevirmenin dipnotlarda kullandığı kaynakların, yazarın atıf yaptığı kaynaklardan katbekat fazla olması sanırım fikir vermede yeterli olacaktır. Bu durum, ilave araştırma yapmak isteyen okur için de normal okur için de avantajlı bir zemin oluşturmuş görünüyor.

Meraklıları için kıymetli bir eser.

İyi Okumalar!
Yanıtla
8
0
Destekliyorum 
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Eylül 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Fatih Sultan Mehmet'in İmparatorluğu
Osmanlı tarihine bakıldığında önemli kırılma noktalarının olduğu fark edilir. Dış siyasi etkilerle meydana gelen büyük değişimlerden ziyade bazen Devlet-i Aliye’nin idari muhtevasındaki derin başkalaşımlarla ortaya çıkan yeni durum eskinin eskide kaldığını kanıtlar. Aslında benzetme uygun olursa insan organizmasını andıran devlet yapıları çocukluk ve ergenlik çağından sonra olgunluk dönemlerine ulaşırlar. Nasıl ki yetişkin bir insanın çocuk gibi davranması olası değilse, imparatorluk sıfatına mazhar olmuş bir devletin de dört yüz çadırlık bir aşiret gibi yapılanması mümkün değildir. Bu yüzden devletin başından geçen köklü dönüşümlere uygun idari formasyonun hızlı ve kati adımlarla oluşturulması zaruridir. İşte Fatih Sultan Mehmet, yönetim yapısını hedef alan devrim sayılabilecek müdahaleleriyle Osmanlı Devleti’ni yeni bir durum ve konuma ulaştırır. Fatih Dönemi’nin Osmanlı tarihindeki önemi; Padişah’ın kendisini imparator olarak konumlandırdığı yeni siyasetiyle değişimin tepeden zemine kadar her noktada görülmesiyle ayyuka çıkar. Bu nedenle Fatih’ten öncesi ve sonrası diye Osmanlı tarihi ikiye ayrılabilir.

Fatih Dönemi Osmanlı tarihinde böylesine önemli olmasına karşın dönemle ilgili literatüre bakıldığında siyasi tarih anlatısının yoğunluğu göze çarpar. Bu anlatılarda dikkat çeken husus Osmanlı padişahının kazandığı askeri zaferlerle devre damgasını vurduğu yönündedir. Oysaki Fatih’i güçlü yapan sadece askeri dehası değildir. Fatih Sultan Mehmet yönetim becerileriyle yeni bir kamusal imaj oluşturarak, devletini imparatorluğa dönüştürür. İşte “İmparatorluk İmgesi” isimli kitabıyla Gizem Magemizoğlu, Fatih’in yönetim dehasını gözler önüne sererek, onun askeri ve siyasi becerilerini layık olduğu şekilde temellendirir.

Magemizoğlu, önemli bir noktadan referans alarak yoluna başlar. Fatih devriminin sırrı devletin imparatorluğa dönüşmesinde saklıdır. Fakat imparatorluk kavramı Fatih öncesinde de vardır. İmparatorluğu diğer siyasi yapılarından ayıran nüansları tarihi arka planlarını verecek şekilde ele alarak işe başlayan yazar, beş bölümden oluşan eserinin ilk kısmında imparatorluk geleneklerini mercek altına alır. Geleneksel manada imparatorluğun birden fazla kültürün etkisiyle şekillenen karma bir yapıyla tariflenmesi özgün Osmanlı imparatorluk anlayışının kökenlerini netleştirir. Ayrıca imparatorluğa vurulan emperyal damgasının olumsuz anlamları, geleneksel yönetim anlayışının kendi devri için manidar olan metotlarının tanımlanmasıyla silinir. Kısaca yazar imparatorluğun tarihi ve kavramsal çatısını iyi bir şekilde kurarak başlangıçta akıldaki soru işaretlerini siler.

Tabii imparator imgesinin oluşması alt sınıfların kabulünde saklıdır. Fatih’in meydana getirdiği imajının ne derece saygı ve genel kabul içerdiğinin deşifre edilmesi gerekmektedir. Yazar Kamusal İmaj kavramı üzerinden eserinin ikinci bölümünü bu konuya ayırır. Hem modern kuramların hem de devrin birinci el kaynaklarının verdiği şifreler bu bölümde mahirce sentezlenir. İktidarın halka ve halkın iktidara bakışının temel dinamikleri üzerinde beyin jimnastiği yapıldığı bu bölüm vasıtasıyla, yöneten ve yönetilen kavramları üzerinden iktidarın nasıl kendine has bir biçimde şekillendiği gözler önüne serilir.

Fatih, kamusal imajını oluştururken temelsiz ve mesnetsiz bir şekilde yola başlamaz. Birden zirveye konmanın mümkün olmayacağı dönemler düşünüldüğünde bu daha iyi anlaşılır. Öncelikle imparator adayının ve yoluna imparatorluk olarak devam edecek olan devletin belirli meşruiyet kaynakları olmalıdır. Eserin üçüncü bölümünde bu kaynakların ne olduğu sorusuna cevap aranır. Özellikle Batılı bazı klasik kaynaklardaki Fatih imajının yansımaları fazlasıyla dikkat değerdir. Batılıların yaptığı bazı olumsuz Fatih betimlemelerinin imparator imajına hizmet ettiği fikri ise yazarın ilgi çekici bir düşüncesidir.

Eserin dördüncü bölümü ise; Osmanlı devlet mekanizmalarında meydana gelen dönüşümün izah edildiği kısımdır. Fatih’in İstanbul’u başkent yapması, devşirmeleri devlet bürokrasisinde ön plana çıkarması ve Osmanlı milletini oluşturması gibi hamleleri bu bölümde detaylı biçimde mercek altına alınır. Klasik imparatorluk kavramının altı eşelendiğinde, ortaya çıkan çok kültürlülük ve kozmopolitlik olgularının, İstanbul’un fethiyle Fatih’in gündemine nasıl yerleştiğinin ve onun yordamıyla hangi biçimde şekillendiğinin izah edilmesi dönüşümün mekânsal izdüşümlerini göstermesi açısından önemlidir. Bu kısımda dönemin kaynaklarının yetkin bir biçimde kullanılması eserde savunulan tezlerin etkisinin artmasına neden olmaktadır.

Eserde Doğulu ve Batılı kaynakların çapraz bir biçimde kullanılması okura karşılaştırma olanağı sunmaktadır. Dönemin kaynaklarına eleştirel yaklaşılması tarihi olayların arka planının algılanması açısından kolaylık sağlamaktadır. Ayrıca kaynakların iyi bir biçimde süzüldüğüne dikkat etmek gerekir. Ele alınan konunun herkes tarafından merak edilen ve popülizmin ilgi çerçevesine giren yönünün az olduğu düşünüldüğünde, hedef bilgilerin daha zor seçileceği dikkatten kaçmaz. Bu yönden yazarın araştırma, tahlil ve sentez yönünden eserini iyi oluşturduğu söylenebilir.

Eserin son kısmı olan beşinci bölümüne gelinecek olursa; yazar eser sonunda İmparatorluk fikrinin somut sonuçlarını ele almıştır. Özellikle bizzat Fatih tarafından şekillendirilen kurum yapıları, yönetim metotları, bürokratik teamüller, ekonomik politikalar masaya yatırılmıştır. Devlete dair işleyişi tümden değiştiren Fatih’in iktidardaki konumunu güçlendirmek için yaptığı hukuki hamlelere ayrıca değinilmiştir. Özellikle İmparatorluk kurumlarındaki başkalaşımın ve hakimiyet anlayışının yasal dayanaklarının izah edilmesi açısından Kanunname-i Ali Osman’ın tahlil edilmesi önemlidir. Müellif kardeş katli gibi tartışmalı mevzulara fazla girmeden işin özünü layıkıyla vererek Kanunname’nin nasıl iktidarın lokomotifi olduğunu açıklamıştır.

Fatih dönemi denilince efsanevi bir lider motifinin akla geldiği aşikardır. Bir padişahın nezdinde, zikredilenlerin, destansı bir kahramanın mücadeleleri ile kıyaslanabileceği bile vakidir. Oysaki Fatih sadece İstanbul surlarına kılıç sallayan bir cengâver değildir. Onun hayatına dair girift birçok noktanın popüler tarih kültürün malzemesi olduğu da vakidir. Ama Fatih’i ve Osmanlı’yı büyük yapan nedenler onun devrim kabilinde devletini imparatorluğa dönüştürmesinde yatmaktadır. Her tarih söyleminde Fatih döneminin büyük bir kırılma zamanı olduğu zikredilir, fakat bu söylemin altı tam manasıyla doldurulmaz. Bu nedenle devletin yüzlerce yıllık sorunları ve başarıları tam anlamıyla fark edilmez. Gizem Magemizoğlu, eseriyle İmparatorluk sıfatının Fatih’in maharetiyle Osmanlı’ya nasıl eklendiğini açıklar. Osmanlı’yı anlamak için önemli tüyolar veren bu eserin gözden kaçırılmaması lazım.



Yanıtla
7
2
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Eylül 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Ben Var Bende Benden İçeri...
"Kafamın İçinde Biri Var Ama O Ben Değilim" diye başlayan bir kitap, emin olun sizi de ürkütecek, düşünmeye sevk edecek ve belki de düşüncelerinizde değişikliklere sebep olacaktır. Kitabın bendeki etkisi tamda bu oldu diyebilirim.

Bilinçli yaşadığınızı mı sanıyorsunuz ya da tercihlerinizi özgür iradenizle mi yapıyorsunuz? Peki, o zaman neden siz daha tehlikeyi algılamadan, ayağınızı fren pedalına götürüyorsunuz? Neden bir kurbağaya karşı aşk duymuyorsunuz?

Kolunuzu havaya özgür iradenizle mi kaldırdığınızı düşünüyorsunuz? Peki, size daha kolunuzu kaldırmayı düşünmeden beyninizin hareket bölgesinde enerji akışlarının başladığını söylesem ya da yapılan araştırmalarda hüküm giymiş katillerin beyin etkinlikleri bakımından farklılıklarının olduğunu, suç kavramınızı yeniden yapılandırır mısınız?

Kitabin 170. sayfasında geçen; "kişi hareket isteğini bilinçli bir biçimde duymadan epeyce önce, bazı beyin parçaları karar vermeye başlamış oluyordu." İfadesi emin olun sizi de ürkütecektir.

Beynimizde zombi yazılımlar mı var, farkında olmadığımız ancak kararlarımızın büyük çoğunluğunda etkin olan? Genetiğimiz ve vücut kimyamız karar alma sürecimizde ne kadar etkin? Peki yetiştiğimiz çevre? Genetiğimizi seçemediğimiz gibi yetiştiğimiz çevreyi de seçemiyoruz. O zaman nasıl bir özgür iradeden ve suçtan bahsedebiliriz?

Evet, Nörobilimci David Eagleman, beynimizin derinliklerine bizi götürürken; yaptığımız, düşündüğümüz ya da hissettiklerimizin büyük bir kısmının bilinçli benliğimizin dışında başka bir benlik tarafından yönetildiğini ürkütücü bir şekilde ortaya koyuyor. Sadakat geninden, suçlu beyin yapısına kadar bildiğimizi sandığımız birçok şeyi yeniden gözden geçirmemizi sağlıyor ve maalesef, bazı insanların biyolojik bağlamda suça yatkınlık olarak, bir sıfır eksik başladığını söylüyor. Doğanın adaleti farklı.

Kitap, kendinizi tanıma adına olağanüstü bir keşif yolculuğu sunuyor.
Yanıtla
9
2
Destekliyorum  3
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Eylül 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hayatta her şeye hazırlıklı olmak…
“Siyah İnci” ile tanışıklığım, ortaokul birinci sınıfta İngilizce öğretmenim olan hanımefendi sayesinde oldu. Hanımefendi diyorum; çünkü, gerçekten zarif bir hanımefendiydi. Mesleği Eczacı olmasına rağmen, çocuklara olan sevgisi öğretmenliğiyle öne çıkıyordu. Onun dersle ilgili ödül uygulamasında, bana da “Siyah İnci” düştü. Yıllar sonra bu kitabın Matara Çocuk’tan çıkan baskısını görünce bu hatıranın canlanması kaçınılmaz oldu.

Evet, çok hoş bir öykünün tatlı ve nahif anlatımıyla hafızanızda yer etmesi ne güzel bir duygu. Kitabın yazarı Anna Sewell, yetişkinlere yönelik olarak yazdığı bu kitap sonraları ünlü çocuk kitaplarından biri olmuş. Bu verdiğimiz bilgi, kitabı çocuğunuzla birlikte okuyabileceğinizi vurgulamaktadır.

Siyah İnci, bir at özelinde hayatın içerisinde yaşanabilecek tatlı, acı, sevinçli, hüzünlü, mutlu, mutsuz her türlü duruma hazırlıklı olunması; benzeri durumlarda sabırla çözüm bulunabileceğini vurgular.

“Dünyada birbirinden farklı çok sayıda insan var. Her atın hizmet etmekten onur duyacağı, sahibimiz kadar düşünceli ve iyi kalpli insanlar olduğu gibi, kötü kalpli ve acımasız insanlar da var. Onların at ve köpek sahibi olmasına asla izin verilmemeli. Cahil, bencil, umursamaz, düşünmeye zahmet etmeyen bu ahmaklar, duyarsızlıkları yüzünden bir yığın hayvana zarar veriyor. Belki yapmak istedikleri bu değil ama sonuçta yaptıkları bu. Umarım sen iyi ellere düşersin. Hiçbir at, kendisini kimin alacağını veya süreceğini bilemez. Her şey şans eseri gerçekleşir ama yine de tekrar ediyorum, nerede olursan ol, yapabildiğinin en iyisi neyse onu yap. İyi şöhretini her zaman koru.”(s.21)

Malikaneden çiftliğe, Çiftlikten kiralık Araba atı olmaya kadar her durumla ve değişik isimler verilmesiyle karşı karşıya kalan Siyah İnci, annesinin öğütlerini her zaman hatırlar. Bu öğütlerin öyküsünü kitabı (elbette siz ve çocuklarınız) okuduğunuzda sonuçlarıyla birlikte göreceksiniz.

İyi okumalar.

Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir