Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dışa Yolculuk
Bir Virginia Woolf misyonunu daha tamamladım, ruhum görece daha az sıkıldı bu defa ama yine bir iç sıkıntısıyla bitirdim. Her ne kadar Woolf’un hikâyelerini olaylar değil karakterler üzerinden zenginleştirmesini seviyor olsam da, onca detaylandırmasına rağmen karakterleriyle ilişki kurmakta güçlük yaşamaya devam ediyorum. Bunu sadece eserlerin yazıldığı dönemin uzaklığıyla da açıklayamıyorum, beni durduran, mesafelendiren bir şey var. Yine de bu ilk romanını pek çok eserinden daha çok sevdiğimi söyleyebilirim. Şu alıntıyı buraya iliştireyim, bu sıra üzerine çok düşündüğüm, çözümlemeyi denediğim yalnızlık meselesine dair: “Doğrusu şu ki, insan hiçbir zaman yalnız değildir, hiçbir zaman da yanında biri yoktur. Küreciklerle ilgili bir şey – auralar. Sen benim küreceğimi göremiyorsun, ben de seninkini göremiyorum; birbirimizde gördüğümüz yalnızca bir zerre, şu alevin ortasındaki fitil gibi. Alev bizimle birlikte her yere gelir; tam olarak kendimiz değildir, ne hissettiğimizdir, dünya yetersiz, ya da esas olarak insanlar; her tür insan.” Umarım haksızsındır Virginia, sana inanmamak eğilimindeyim açıkçası.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Havalimanında Bir Hafta
Bir süredir baskısı bulunmayan türlü Alain de Botton eserlerine birer birer kavuşuyoruz Everest Yayınları sayesinde, şükürler olsun. Bir havalimanında okumaya başladığım Havalimanında Bir Hafta da yazarın yakın zamanda yeniden baskısı yapılan eserlerinden bir diğeri.

Epey enteresan bir proje bu: havalimanı işletmeciliği yapan bir firma, de Botton’dan Londra’daki Heathrow Havalimanı’nın o dönem yeni açılan 5. terminalinde bir hafta geçirmesini ve gözlemlerini yazmasını rica ediyor. Bunu bir denetçinin değil de bir sanatçının yapmasını istiyorlar özellikle ve alanın ortasına kuracakları bir masada tüm gün çalışmasını, geceleri havalimanı otelinde konaklamasını ve kendisine sunulacak sınırsız erişim kartıyla alanın her yerine girerek gözlemler yaparak neticesinde izlenimci bir araştırma sunmasını istiyorlar. Teklif gibi teklif ya. Yazarımız da tabii ki kabul ediyor ve ortaya bu kitap çıkıyor.

Yaklaşma, Gidiş, Gümrüksüz Saha ve Geliş başlıklı dört bölümden oluşan kitabın içinde yazarın o bir hafta süresinde alanda çektiği fotoğraflar da bulunuyor. Ben de Botton’un sıradan olandan derinlik çıkarmayı becermesini, gündelik hayattan felsefe üretmesini çok seviyorum malum, bu kitabı da sevdim ama diğer eserlerine kıyasla daha zayıf buldum. Biraz ısmarlama iş duygusu var maalesef metinde.

Yine de orada gördüklerini aktarış biçimi, alanda tanıştığı insanlarla yaptığı konuşmalardan çıkardıklarını okumak güzeldi elbette. O insan hikâyelerinden birine dair yazdığı şu kısım mesela, bence nefis: “David bagaj bandına bir valizi yerleştirirken, beklenmedik ve rahatsız edici bir şeyi fark etti: Tatiline giderken yanına ‘kendisini’ aldığını! Kalacağı yerin özellikleri ne olursa olsun, ‘onun’ da villada olacağı gerçeği ciddi biçimde baltalayıcıydı.” Hah! Ne şahane bir bakma biçimi. Havaalanları sıklıkla kendimizden kaçmak için uğradığımız yerler değil midir sahiden?

Neyse, sonuçta havalimanına dair bu tür bir inceleme okumak hoşuma gitti, zihnimde yeni pencereler açtı. Şu muzip cümleyle bitireyim: “Seyahat acenteleri sadece nereye gitmek istediğimizi soracaklarına, hayatımızda neyi değiştirmek istediğimizi sorsalar, daha akıllıca bir iş yapmış olurlar belki.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hikayeler / Franz Kafka
Bir nevi Kafka önizlemesi gibi bir kitap. Şato'nun, Dava'nın, Dönüşüm'ün ayak sesleri var Kafka'nın öykülerinde. Hayattayken yayımladığı az sayıdaki metnin önemli bir kısmı bu kitapta bulunuyor, elbette her zamanki gibi Max Brod'un derlemesiyle. Özellikle Milena'ya yazdığı mektuplarda sıkça adı geçen "Yargı" öyküsünü okumak bir tanışla karşılaşmak gibiydi. "Cezalılar Kolonisi" ise kendisinin kuvvetli metinleriyle kapışacak ölçüde iyi bir öykü ‑ ziyadesiyle tedirginlik verici ve sert.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ve... Sonraki Hayattan Kırk Öykü
Bir mucize oldu; herkes toplansın: Bir Amerikalının yazdığı bir kitabı beğendim, hem de ÇOK beğendim. Ben de herkes kadar şaşkınım, ama oldu işte. Aslında bir sinirbilimci olan Eagleman, ölümden sonra başımıza neler gelebiliyor olabileceğine dair müthiş umutlu, komik, neşeli, alaycı, muzip 40 tane öykü anlatıyor, tahminlerde bulunuyor, hayaller kuruyor. Ben çok korkarak okumaya başladım, ama bana ne kadar iyi geldiğini anlatamam. Hatta sanırım bu kitap sayesinde Kaya’yı ilk defa rüyamda ve mutlu biçimde gördüm. Herkese, ama özellikle bir kayıp yaşamış kişilere mutlaka öneriyorum. “Ölümden sonra tüm deneyimlerinizi yeniden yaşarsınız ama bu defa olayların dizilimi farklıdır: belli bir niteliği paylaşan tüm anlar bir araya toplanır. İki ayınızı evinizin önünden geçen caddede araba sürerek, yedi ayınızı seks yaparak geçirirsiniz. Üç gün restoran bahşişlerini hesaplarsınız. İki gün ayakkabı bağlarsınız. Tam beş ay dergi karıştırarak tuvalette oturursunuz.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dün
Bir kadın erkeklerin ağzından nasıl bu kadar iyi yazar, sahiden anlayamıyorum ya. İstismar edilmiş, psikolojik şiddete uğramış, içindeki karanlığı dışarı çıkarmış erkek çocuklarını bunca anlayabilmek ve oradaki ürkütücü, tekinsiz, huzursuz hâli bu biçimde dışa vurabilmek için insanın başına ne gelmesi gerekir? Macar yazar Agota Kristof bu işte nasıl bu kadar mâhir? Ve bu sorunun cevabını sahiden bilmek istiyor muyum acaba?

Yazarın üzerine konuş konuş bitiremediğimiz büyük üçlemesi Büyük Defter-Kanıt-Üçüncü Yalan dışında dilimize çevrilen tek kitabı olan Dün (neyse ki şimdilik, Can Yayınları bu işe el atıyor), o üçleme kadar vurucu olmamakla beraber yine epey etkileyici bir eser. Adını bilmediğimiz bir ülkenin bir köyünde doğan
Tobias'ın ağzından konuşuyor bu kez Kristof. Tobias'ın babası yok, annesi çok yoksul ve geçimini o küçük köyde fahişelik yaparak sağlıyor. Tobias'ın, çocukluğunu ve annesini anlattığı ilk bölümleri kusursuz kitabın. Bir çocuğun kendi gerçekliğini inşa etme çabası, kendi mutluluk fikrini oluşturması, şiddetle ilişkilenmesi, anlaması, anlayamaması, anlamlandırma çabası, hiç bulamadığı güven duygusu yoksunluğunun onda yarattığı tahribat... Okurken tıpkı o üçlemedeki gibi boğazımı düğümleyen ürkütücülükte yazılmış cümlelerle başlıyor kitap.

Tobias bir gün annesi bir erkekle yatarken ikisini de bıçaklayıp bir başka ülkeye kaçıyor, ancak ardında bıraktığı ilkokul aşkını hiç unutamıyor. Kitabın ilerleyen bölümlerinde Tobias'ın bir göçmen olarak deneyimini ve o kıza duyduğu ve gitgide bir saplantıya dönüşen ihtiyacını okuyoruz. Bu kısımlarda kitap baştaki gücünü yitiriyor bence. Ancak yazarın okuduğum ilk kitabı bu olsaydı da çok acayip bir yetenekle karşı karşıya olduğumuzu anlardım sanırım, hissettiriyor çünkü onu.

Her zamanki gibi, bu minicik ve çok bireysel öyküde bile o devasa toplumsal izlekler arkada gümbür gümbür kendilerini hissettiriyorlar. Savaş, yoksulluk, göçmenlik, şiddet, toplumsal cinsiyet, dil, kapitalizm ve yarattığı devasa yabancılaşma... Hepsi orada, kendilerini gözümüze sokmadan biçimlendiriyorlar öyküyü.

Küçük ama güçlü bir metin Dün. Yeni Agota Kristofları büyük bir heyecanla bekliyorum şimdi.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Julio Cortazar & Gözden Geçirilmiş Bir Biyografi
Bir Cortazar biyografisi okumak güzeldi. Ancak bu iyi bir biyografi mi emin değilim. Zevkle okudum ama aldığım zevkin büyük kısmı çok sevdiğim Cortazar’la buluşmaktan kaynaklanıyordu sanki. Bundan 10 sene evvel Gerald Martin’in Marquez biyografisini okuduğumda “bu, Marquez tarafından yazılmamış bir Marquez kitabı” diye yazmıştım. Yazar, öznesiyle öyle bütünleşmişti ki, “Marquez yazsa bu kadar kendisi gibi yazamazdı” diye düşünmüştüm, çok etkilenmiştim. İyi biyografi yazmanın ne kadar zor bir zanaat olduğunu da o zaman idrak etmiştim. Neyse, sonuçta bu kitabın bazı bölümlerini oldukça yavan buldum maalesef. Olaylar gereksiz detaylandırılmış, onun yerine o olaylara eşlik edenlerin tanıklıklarına, Cortazar’la ilgili birinci ağızdan hatıralarına daha çok yer verilmesini tercih ederdim şahsen. Yine de, elbette, Cortazar’a dair yeni bir şeyler öğrenmek güzeldi. Bu kitabı okuyacaksanız öyküleri tamamladıktan hemen sonra, öyküler henüz zihninizde tazeyken okumanızı öneririm, daha lezzetli olacaktır. Bir de yine Everest’in yayınladığı Edebiyat Dersleri var Cortazar’ın, ikisinden birini okuyacaksanız tercihiniz o olsun bence. Arz ederim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İstanbulin
Biliyorsunuz, kimi zaman bir kitap okuyup kitabın anlattığı şehre gitmek için yakıcı bir arzu duyuyorum ve koşullarımı zorlayıp gitmeyi başarıyorum bazen. Eğer İstanbul’da yaşamıyor olsaydım, İstanbulin de bana bunu yapan o kitaplardan biri olacaktı işte. İstanbul’da olduğum için İstanbul’a gitme arzusu yaratmadı ama İstanbul’a başka türlü bakma arzusu yarattığı şüphesiz. Ve kendime söz verdim, yapacağım bunu.

Kitabın son cümleleri aslında tüm derdimi anlatıyor, buraya da almak isterim:

“Rehber kitaplar bize bıkmadan usanmadan sultanların, kraliçelerin ve azizlerin portreleriyle dolu kasvetli müzeleri, hiçbir hükümdarın tadını çıkaramadığı sarayları, şu sultanın boğulduğu bu paşanın kesildiği köşeleri, geçmişini okuduğumuz an unutacağımız insanların heykellerini ve birbirine girmiş isim ve tarihlerle dolu hikâyeleri anlatıyor.

Peki ne yapacağız?

Bir şehri nasıl tanıyacağız?

Cevabım kısa.

Yürüyün.”

Yazar ve mimar Ertuğ Uçar şehirde yürüyor, bakıyor, hayal kuruyor, çiziyor. Çiziyor kısmı önemli, zira o güzelim çizimleri sayesinde kitabı okurken sık sık gelen Google Street View’dan anlattığı yere bakma arzuma ket vurabildim. Öyle güzel çizmiş ki, “bırak bu imge kalsın aklında, sureti muhtemelen aslından güzel bir şey bulmuşsun, kurcalama” dedim kendime. (Bu arada evimde bir Ertuğ Uçar çizimi olduğu için ne kadar şanslı olduğumu da bir kez daha hatırladım.)

Bol bol Charles Baudelaire’i ve John Berger’i düşündüm okurken. Baudelaire iyi ki flanörlüğü icat etmiş de Ertuğ Uçar peşine takılmış, Berger iyi ki “bakmak bir seçme edimidir” demiş de Ertuğ Bey bu biçimde bakmayı denemiş. Kentin kimi zaman gizli sokaklarına çağırıyor okuru yazar, kimi zamansa son derece aleni bir yerindeki gizi keşfe davet ediyor: başka türlü bakarak. Palmiyelere, hurmalara, vapurlara, kedilere, köpeklere, yıkık köşklere, kaldırım taşlarına, hurdacılara, hırdavatçılara, parklara, seslere, su kemerlerine, kalelere ve kulelere bir güzelleme bu kitap. Yahut da kimi zaman çirkinleme - çünkü idealize etmeden, oldukları halleriyle orada, metnin içindeler.

Büyük bir hazla okudum. Kimi mekânları kendim de gidip keşfedeceğim. Çok, çok, çok tavsiye ediyorum!
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Beyaz Köpek
Beyaz Köpek bitti. Nasıl haz aldım okurken, anlatması zor. Bazı kitaplar edebiyatı niye bunca sevdiğimi iliklerime dek hissettiriyor, bu da onlardan oldu. Önce şunu söyleyeyim, bu herif, Romain Gary yani, düpedüz manyak. Ama nasıl tatlı bir manyak, nasıl çok seviyorum. (Jean Seberg gibi Fuentes ve Gary arasında bir tercih yapmak zorunda olmadığım için mutluyum çünkü biliyorum ki mümkünü yok seçemem; ikisi de benim olsun işte ya.) Neyse, kitaba döneyim, sadece siyahlara saldırmak için eğitilmiş bir köpeğin öyküsü üzerinden bir sürü sorgulamaya girişiyor Gary. Irk ve ırkçılık, kültür, medeniyet, devrim, sosyal adalet, ezberlerimiz, vicdan… Hep etrafında dolaştığı, sevdiği konular yani. Bu bir roman değil, hayatının bir dönemine (1968‑69) otobiyografik bir bakış. Seberg’le ilişkisine dair de çok fazla ipucu var kitapta. Romain Gary’nin en sevdiğim kitabı değil belki ama Romain Gary’i en çok sevdiğim kitap oldu ‑ çok ama çok sevdim. Lütfen okuyun, okurken “Black Lives Matter” meselesini de zihninizin bir köşesinde tutun. 50 sene önceye bakınca alamadığımız bir arpa yola şaşıracaksınız. Alıntılamak istediğim çok fazla yer var, ama yalnızca birini ekleyip susuyorum, çünkü ah o son cümle: “Seberg’le tanıştıktan sonra ondaki saflık bana da bulaştı; kaybedeceğini bile bile kazanmak için bu şart çünkü. O günden beri insanlara hep güvenirim, çünkü inanıp güvenmek insanların seni hayal kırıklığına uğratmasından, ihanetinden, onların alay konusu olmaktan çok daha önemlidir. Kendini kaybetmek, kaybetmekten daha vahim.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tango
Benim gibi “Borges’in yazdığı her kelimeyi okumadan ölmeyeceğim” gibi bir iddianız varsa okunabilecek, yoksa çok da şart olmayan bir Borges kitabı Tango. (Ha tabii tango meraklısıysanız bilemem, o zaman ilginizi çekebilir.)

Kitabın öyküsü pek hoş aslında. Borges, 1965 yılında tangonun geçmişine, kökenlerine, Arjantin kültüründeki yerine dair dört adet küçük konferans vermiş. Ama ne kaydı tutulmuş ne bir şey, öyle kaybolup gitmişler. Yıllar sonra ta 2002’de konferansların kasetleri ortaya çıkmış. Ancak tabii yazar hayatta olmadığından kendisine kayıtların orijinalliği teyit ettirilememiş. Önce o yılın gazetesinde bu konuşmaların duyurusu bulunmuş, üstüne de Borges’in eşi Maria Kodama dinleyip konuşanın Borges olduğunu doğrulamış. Bunun üzerine kayıtlar metne dökülmüş ve bu kitap doğmuş. Ne tatlı bir hikâye değil mi? Yazarlar sahiden ölmüyorlar işte.

Neyse efendim, kitap dediğim gibi, Borges’in tangoya dair akıl yürüttüğü, bildiklerini aktardığı dört bölümden oluşuyor. Yer yer son derece teknik detaylara girdiği için okuması biraz zor. Bir de bizim gibi Arjantinli olmayanlar için anlaması güç bazı detaylar ve nüanslar var, tangonun ortaya çıkışının izini sürdüğü bölümde örneğin criollolar, gaucholar, compadreler havada uçuşuyor, Borges birilerinin “criollo dedikleri criollo değildi, onlar düpedüz guapoydu” filan diyor, kendime sürekli sözcüklerin anlamlarını hatırlatarak anlamaya çalışıyorum ama tabii zor.

Borges’ten herhangi bir şey dinlemek güzel olduğu için ve tabii aralarda çok tatlı öyküler anlattığı, sevdiğim bazı metinlerine referans verdiği için yine de çok sıkılmadan okudum ama dediğim gibi, hiç şart değil kanımca.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bayan Caldwell Oğluyla Konuşuyor
Beni mahvettiniz Bayan Caldwell, mahvettiniz. Çok olağanüstü şeyler olmazsa bu kitabı 2023 sonunda "en sevdiklerim" arasında görürsünüz. Çok, çok, çok sevdim. Bitirdim, oturdum biraz ağladım, azıcık uyudum, rüyamda Bayan Caldwell'i ve vişne çürüğü rengi perdelerini gördüm, kendimi toplayıp bu yorumu yazmak üzere geldim.

Ege Denizi'nde boğulmuş olan oğlu Elia'ya hiçbir zaman yerine ulaşmayacak küçücük mektuplar yazıyor Bayan Caldwell. Ama nasıl mektuplar... Gidip gelen aklının diline düşürdükleri öyle hüzünlü, öyle kuvvetli, öyle acıklı ve öyle şiirli ki. Bazı kelimeler ta kalbimin içine işledi.

Mesela şu minik mektup: "Seni sonsuza kadar kalbimin yanı başında taşıyabilmek için, bir yusufçuk ya da yusufçuk kadar küçük ve zarif bir şey olmanı isterdim, oğlum." Ah.

Ancak bu mektupların hepsi böyle naif ve çocuksu değil. Kimisi çok garip, kimisi çok öfkeli, kimisi çok hüzünlü. Çünkü yas tam da bu işte. Bunların hepsi. Aklınızın sizi terk ettiği, çok karanlık yerlere gittiği anlar var. Onlara karşı koyabilirseniz sağ çıkabiliyorsunuz bu süreçten. Yani okurken unutmamalı: Bayan Caldwell iyi değil. Olamaz. Hiç olmayacak.

Ama işte; bence mevzu tam da burada: Bilgelik ve delilik arasındaki çizginin ne kadar ince olduğunu olağanüstü biçimde ortaya koyuyor Cela. Hatta belki bir adım ötesi: bilgeliğin, deliliğe içkin bir şey olduğunu diyebilirim. Akıl bildiğimiz anlamda çalışmayı bırakınca içinden her ikisi de çıkıyor çünkü, çünkü her ikisi de sınırların ötesinde bulunuyor: büyük kavrayış, büyük çöküşün içinde gizlenebiliyor.

1989'da Nobel Edebiyat Ödülü'nü alan İspanyol yazar Camilo José Cela'nın ülkemizde de en bilinen eseri olan Pascal Duarte ve Ailesi'nden çok daha güçlü bir eser bence bu. (Bu arada yazarın ön sözü de okuduğum en güzel ön sözlerden biriydi.)

Lütfen okuyun. Lütfen Bayan Caldwell ile tanışın. Tuhaf zihni ve hüzünlü kelimeleriyle size de sarılsın.

"Artık hiç kimse sağlıklı bir tepki deyip durmuyor bana, Elia. Kimse benimle ilgilenmiyor. Son sağlıklı tepkiye, denize düşenin yılana sarılması gibi tutunabilirim. Gitgide azalıyorum, oğlum."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir