Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
01 Eylül 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yazgı ve İsyan
Bu romanında hikayeyi payitahttan, Sultan Abdülaziz’in ölümü ve sırasında gelişen olaylardan başlatan Amin Maalouf, alışageldiğimiz; zeminini yaşanmış tarihi hadiselere oturtan, hızlı ilerleyen kurgularından birisini inşa ediyor. Fakat bütün hızına rağmen okuru hikaye atmosferine dahil etmeyi başarıyor. Tarihsel gerçeklerden zemin alan kurgular, şüphesiz okurda hem tarihe hem de kurgunun ilerleyişine dair bir tecessüs uyandırıyor; nitekim yazar için de aykırılığa ve anakronizme uğratmadan bir tarihi romanı tamamlamak hem zor hem bir o kadar da zevkli olsa gerek.

İnsanlar ve toplumlar, bazen yönlerini tayin eden yazgıları gereği, tarihin akışı onları yüzlerce yıl yaşadıkları dostlukları bırakıp karşı karşıya getirebiliyor. İnsanlık bir arada kardeşçe yaşama pratiği geliştirebilmişken, bazen hiç umulmadık kışkırtma mekanizmalarıyla bir anda kanlı bıçaklı olabiliyor.

“Aramayın, tanıyacak yüz yok içinde, bu halktır, bu kaderdir.” (s.32)

Romanda kahramanın ailesinin hanedan kökeni vurgulansa da, Sultan Abdülaziz’in hazin sonundan ötürü olsa gerek kahramanın ve ailesinin şehzade oluşlarının, özellikle imparatorluğun karışık son dönemlerinde fazla işlerine yaramıyor oluşu; şehzadeliğin göç ettikleri yerde sadece bir sosyal statü oluşu dikkat çekiyor.

Roman, önemli bir bölümünde tiplere yaptığı karakter analizleriyle onları karikatür tipler olmaktan bir ölçüde kurtarabilmiş. Babanın bazı konularda tutucu davranıp bazı konularda ilerici, yenilikçi oluşu; yine kahramanın romanda geçen yıllar, yaşadığı çevre ve tutunduğu aşk sonucu heveslerinin ve hayallerinin yıllar içinde dönüşüme uğraması, her şeyin çocuklukta olduğu gibi kalmaması; ve yine baba oğul çatışmalarının hem geleneksel hem de modern izdüşümlerinin oluşu hikayeyi de tekdüzelikten kurtarmış. Okura bu hızlı ilerleyen kurguda bile durup düşünme ve yüzleşme ihtiyacı hissettirmiştir.

“Ve ne zaman babam benimle ilgili hırslarından dem vursa ağzımı bile açmıyor, gerçek duygularımı kesinlikle belli etmiyordum; oysa o sırada içimden öfkeyle tekrar ediyordum: Doktor olacağım! Ne fatih, ne devrimci, ben doktor olacağım! “ (s.44)

“Hayır, çocukluğum mutsuz geçti diyemem. Şımartıldım, yoksulluk nedir bilmedim. Ama hep bir bakışın ağırlığı oldu üzerimde. Muazzam bir şefkat, umut barındıran bir bakış. Ama beklentilerle dolu. Ağır. Yıpratıcı.” (s.50)

Maalouf’un romanlarına yansıttığı öznel fikri kimilerine göre insanları milliyet, etnisite gibi aidiyetleri reddeden, insanları soysuzlaştıran bir bakış; kimilerine göre insan olgusunu etnisitelerin ötesinde gören: barış, sevgi ve yardımlaşma gibi hasletleri aidiyet olarak benimseyen bir bakış. Apaçık bir hümanizma olduğu kesin.

“Babam Türk, annem Ermeni’ydi; felaketlerin ortasında el ele tutuşmalarını sağlayan, düşmanlığı beraberce reddetmeleriydi. Bu bana da miras kaldı. Varanım bu işte. Nazilerden Fransa’yı değil, Almanya’yı işgal ettikleri gün nefret etmiştim.”

Romanda hikaye, 'İsyan' karakterinin dilinden anı anlatımı şeklinde veriliyor. Burada, kurgunun kendisinden farklı olarak insanın geçmiş zamanla olan ilişkisi onu hatırlarken yeniden yaşayışı, geçmişi yeniden hayal etmenin gücü ve o sırada oluşan duygulanımlar; nostalji etkisi güzel incelenmiş. Güçlü hatıraların etkisine romanın anlatıcısı konumunda dışarıdan atılan bakış ve onu şimdiki zaman boyutunda değerlendirme: okurun hikaye karşısındaki pozisyonunu güçlendirmesini sağlamış.

Bütün bunların yanında Maalouf Doğu Akdeniz tarihi, kültürü ve milletleri üzerine düşünen bir yazar. Bu alanda yaptığı önemli tespitleri de bu romanında görüyoruz. Ancak şu var ki inançlarından ötürü yer yer önyargılı tavrını ve yorumlarını da yine görüyoruz. Maalouf fikir olarak toplumsal sentezci bir yazar. İnançları, yıllardan gelen kabulleri, yaşayışları, kültürleri ve bütün bunların ortaya çıkarabileceği aykırılıkları umursamıyor, kendisi umursamadığı için bütün kavgaların çok gereksiz olduğunu düşünüyor ve bunu eserinde de imliyor. Her ne kadar iyi niyetli bir bakış olsa da bu alana tarafsız girişebilmek mümkün değil. Tarihte kaderin ayırdığı bütün grupların, kampların zulmünün çetelesi tutulmadan ve yüzleşmesi yapılmadan bu işe girişmek mağduriyet ortaya çıkaracaktır. Hele ki dışarıdan yapılan her yorum, yorumun muhataplarında bir savunma mekanizması ve red refleksi oluşturacaktır. Sentezcilik elbette güzel, ve toplumların hiçbir farklılığı umursamadan bir arada yaşayabileceği bir dünya da elbette güzel olurdu. Ancak kabul edilmesi gereken ve romanlarda dahi işlenirken hasıraltına itilmemesi gereken bazı realiteler var. Belki bu realiteleri umursamamayı değil, bunlarla yüzleşmeyi öneren daha gerçekçi ve sağaltıcı çözümlerin arayışına girilebilir. Ancak elbette bu zor olan bir iş; ve kıymetli olan da zora talip olmak.

“Ama o günlerde kim zahmet edip tek tek insanların ne yaptığına bakardı ki? Kim gerçek inançları anlamaya çalışırdı? Öyle zamanlarda, soyunuzun görüşleri derhal size de mal ediliverir." (s.35)

Hikaye hem zihinde buruk bir tat hem de hayata ve aşka dair bir umutla bitiyor. Bu noktada okur olarak ben, hikayeyi kendi zihnimde kendi istediğim şekilde devam ettirdim. Tabi yazarın romanını nihayetlendirmesi kadar olmasa da, bu da insana bir tatmin hissi veriyor bir ölçüde. Hepimiz sonuçta bir hayale sığınıp yaşamıyor muyuz?


Yanıtla
21
2
Destekliyorum  2
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
31 Ağustos 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Rubaiyat ile Kesişen Hayatlar...
Amin Maalouf, 1949 Lübnan doğumlu, uzun bir kariyer yolculuğu sırasında hayatının bir kısmını kitap yazmaya ayırmış bir kişiliğe sahiptir. Benim ele alacak olduğum Semerkant romanının, ilk olarak 1988'de yayımlanmasının ardından 1993 yılında dilimize kazandırıldığı bilinmektedir. Benim edinmiş olduğum kitap 101. baskısı olmakla birlikte, aslında epey tercih edilen popüler bir kitap olduğunu da gösteriyor.

"Ve şimdi gezdir gözlerini Semerkant'ın üzerinde!
Değil mi ki o yeryüzüne ecesi?
Alıp tüm diğer kentlerin yazgı iplerini ellerine,
Çıkmamış mı hepsinin üstüne o mağrur?" (E. Allan Poe, s.9)

İki bölümden oluşan roman, 1072 yılında, Ömer Hayyam'ın Semerkant'a geleli pek uzun zaman olmadığı bir vakitte başlıyor. Hayyam o zamanlar 24 yaşındaydı. Genç yaşlarda olmasına rağmen bilginliği ile dillere destan olmuştu. Buradan sonra Hayyam'ı ve Hayyam'ın dünyasını tanımaya başlıyorsunuz. İlk sayfalarda dahi, dilinin akıcılığı dolayısıyla elinizden düşürmeden okuyabileceğinizi gösteriyor. Hayyam'ın en ünlü eseri, Rubaiyat yazmasının da bu olayın neticesinde ortaya çıkacağı önbilgisi de veriliyor. Böyle yüksek heyecanla başlayan roman, Kadı Ebu Tahir ile tanıştıktan sonra genişleyerek devam ediyor. Bu tanışmanın ardından Kadı, Hayyam'a üzerinde tavus kuyruğu biçiminde oymalar bulunan, sert deriden imal edilen defteri hediye etti. Bu defter yalnızca iki yüz elli altı boş sayfadan oluşuyordu ve Kadı, Hayyam'ın mısralarını bu deftere kendisin de düşünerek yazmasını istedi. Hayyam da zaman zaman o defterin sayfalarını rubaileriyle doldurmaya başlamıştır. İşte Hayyam'ın dünyanın en özgün eserlerinden birini kaleme almaya teşvik edilişinin hikayesi...

Ebu Tahir ile Hayyam, Semerkant'a gelen hükümdar Nasır Han'ın huzuruna çıkmışlardı. Tam da o sırada, Hayyam'ın aklı orada tanıştığı kadın şair Cihan ile meşguldü ve romanın akışı Hayyam'ın duygularıyla da doldurularak devam ediyordu. Bu süreçte Selçukluların ismi duyuluyordu. Hatta, "Selçuklular böyledir işte, dedi Hayyam, kâh dinsiz imansız çapulcular, kâh aydınlık hükümdarlar olurlar, ellerinden hem her türlü alçaklık gelir hem de her türlü soylu davranış" (s.51) cümleleriyle de onları tanıtıyordu. Bu cümlelerden Selçukluları sevmedikleri yargısı da çıkarılabilir. Devamında Sultan Alparslan'ın ölüm haberi geldi.

"Her gün biri çıkar, başlar, benim ben demeye,
Altınları, gümüşleri ile övünmeye.
Tam işleri dilediği gibi düzene girer,
Ecel çıkıverir pusudan: Benim ben, diye." (s.61)

Bunun üzerine Nâsır Han, taziyelerini bildirmek amacıyla Ebu Tahir'e bir grupla birlikte yola çıkmasını talep etti. Ömer de bu grubun içinde yer alarak onlarla yola çıkmıştır. Oraya ulaştıklarında vezir Nizamülmülk ile tanışırlar. Nizam, Hayyam'ı Isfahan’a davet etti. Bu davetin ardından Hayyam'ın sosyal ağı daha da genişlemişti ve Hasan Sabbah ile de bu yolda tanıştı. Hayyam, Isfahan’a varıp Nizam’ın huzuruna çıktığında, kendisinden sahib-i haber olması talep edilmişti. Hayyam, kendisinin bir ilim insanı olduğunu ve bu işi yapamayacağını belirterek talebi reddetmiştir. Kendisi yerine Hasan Sabbah’ı bu iş için tavsiye etmişti. Ancak Hasan Sabbah bu görevini kötüye kullanması ve Nizam ile Melikşah arasına nifak tohumları ekmek için kullanıyordu. Görevini kötüye kullandığı anlaşıldığında, Melikşah Sabbah'ı idam ile cezaladırmak istese de, Hayyam'ın Sultan'a ricası neticesinde sürgün ile bölgeden uzaklaştırıldığı ifade edilir. Hasan Sabbah Selçukluların elinden kurtulur kurtulmaz intikamını alacaktı... İnsanlık o güne dek böylesini ne işitmiş ne de görmüştü: Haşşaşiyun/Assassins Tarikatı. (s.116)

Sabbah, Alamut Kalesi'ni satın alarak burayı kendisine üs yapmıştı. Bu sırada Nizam ile saray arasında da çatışmalar yaşanıyordu. Hasan Sabbah bu tarikat ile Nizam ve Melikşah'tan intikam almayı amaçlıyordu. Nitekim intikam ağacı meyvesini verdi de. Bu karışıklık içerisinde Hayyam, Merv'e doğru yola koyulmuştu. Bu süreçte Rubaiyat'ı da yazmaya devam ediyordu. Sonrasında Hasan Sabbah, ona Alamut'ta her türlü ilmi desteği vereceğini vaat ederek ona ebedi davet haberi göndermişti. Hayyam bu daveti cevapsız bıraksa da, Hayyam'ın el yazması bir süre sonra Sabbah'ın adamları tarafından kaçırılmıştı. "Yazman senden önce Alamut'un yolunu tuttu bile." (s.160)

Sabbah, bu yazmayı uzun yıllar boyunca kalede iyi bir şekilde muhafaza etmişti. Ta ki biri merakla onun peşine düşene değin... Kitabın ikinci bölümünde ise, Ömer Hayyam'a hayranlık duyan Benjamin O. Lesage eserin akıbetini merak ederek onu bulmak için işe koyulmuştur. Benjamin yazmaya ulaşmak maksadıyla İran'a vardığında Hayyam'ın yazmasının Şirin'de olduğu bilgisini alır. Sonunda hayallerindeki o yazmayı elde etmişti ve bu kısımda ise tıpkı Hayyam ile Cihan arasında bulunan aşk hikayesi gibi Benjamin ile Şirin'in hikayesine yer verilmiştir. Benjamin’in trajik hikayesi de Hayyam’ın hikayesi ile bağlanmış, çerçevelenmiş oluyordu…

Roman, akıcı olması dolayısıyla okurken gerçekten keyif verdi. Sizi iki farklı dünyada benzer hisler için yolculuğa çıkarıyor. Tarihi gerçeklikler konusunda yüksek beklentileri olan okurlara gelindiğinde, bunun bir tarih kitabı olmadığını hatırlatmak isterim. Yayın sürecinde emeği geçenlere teşekkürlerle...
Yanıtla
16
8
Destekliyorum  15
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
31 Ağustos 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hüzünlü Bir Yolculuk: Miss Sarajevo
Saltokur’dan yine harika bir kitap. Saltokur’un kurgu dışı kitaplarının yanı sıra bir de Balkan edebiyatı kitapları var ki gerçekten de okunmaya değer. Miss Sarajevo da bunlardan biri.

Miss Sarajevo, Fransa’nın Rouen kentinden başlayıp Saraybosna’ya uzanan bir yolculuk. Açılışında, Susan Sontag’dan bir epigrafla karşılıyor bizi. Daha ilk sayfasından özellikle fotoğraf sanatıyla ilgilenenleri mest edeceği kesin görünüyor.

Joaquim’in kendisine kalan bir miras nedeniyle çıktığı yolculuğa tanıklık ediyoruz. Ayrıca yıllardır üstü örtülü olan bir geçmişe. Savaşın yıkıcı etkileri, bunalımlar, kıyımlar ve parçalanan aileler gibi konulara değinerek varoluşçuluğun kıyısında gezdiriyor okurunu.

Anlatım tarzını Milan Kundera’nın “Yaşam Başka Yerde”sine çok benzettiğim bir kitap oldu Miss Sarajevo. Postmodern detaylar sezilmekte. Karakterlerinden (Jaromil - Joaquim) tutun da savaşın götürdüklerine kadar birçok konuda bu iki kitap arasında yakınlık kurabileceğiniz bir okuma vadediyor.

Ayrıca bu 140 sayfalık kurgu, genel olarak şimdiki zamanda ilerliyor. Çevirisi akıcı, redaksiyonu özenli. Kitapta beklentimi karşılamayan tek detay, anlatılanların ara ara kopması oldu. Kesitlerle ve zaman zaman belki de bilinçli bir biçimde kesilerek ilerleyen bu romanı okurken kendimi hikâyede tutmak için özel çaba sarf ettiğim birkaç sefer olsa da bu durum, hikayenin özünden pek bir şey götürmüyor.

Miss Sarajevo’nun fotoğraflara, ölüme, yasa, travmalara, yıkımlara, yaşamaya ve varoluşa bakışınızı tümden değiştirecek bir hikâyesi var. Her ne kadar bir roman olsa da anlatılan her bir detay bir anı gerçekçiliğinde. Özetle, bu hüzünlü yolculuğa tanıklık etmek güzeldi.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
29 Ağustos 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Müdahaleye Açık Olma ve Sömürü Düzeni: Yönetemezsen Yönetirler
Yüzyıllardır yan yana iki komşu ülke olmamıza rağmen İran’ı genel olarak pek bildiğimiz söylenemez. Eser bu anlamda önemli bir boşluğu doldurarak İran’ın siyasi tarihini önemli bir kısmını (1700-1925) ele almaktadır. Eserde; başlangıçtan 1700’e kadar İran tarihi özet bir şekilde ele alındıktan sonra konuya girilerek sırasıyla Safevi Devleti’nin yıkılışı, İran’daki Afgan hâkimiyeti, Afşar hâkimiyeti ve bu dönemdeki Nadir Şah’ın siyasi faaliyetleri, Zend ve ardından Kaçar hâkimiyeti ve son olarak Kaçar hâkimiyetinin sona ermesi ve askerî diktatörlüğün kurulması ele alınmıştır. İran tarihi incelenen dönemde İran’ın İngiltere ve Rusya ile ilişkileri ağırlıklıdır. İran’ın Osmanlı Devleti ile ilişkileri de eserde ele alınmaktaysa da bu ilişkilerin niteliği ve niceliği İran’ın İngiltere ve Rusya ile ilişkilerine nazaran cılız kalmaktadır. Kaldı ki İran ve Osmanlı ilişkilerinde de İngiltere ve Rusya’nın müdahaleleri ve etkisi fazladır. Osmanlı’nın Batı’daki fetih hareketlerinde İran’ın Osmanlı’yı arkadan vurduğu klişesi, sadece İran için geçerli değildir. Osmanlı da bazı zamanlarda aynı davranışı sergilemiştir.

Eser, İran’ın siyasi tarihi üzerine geniş bir kaynak yelpazesine dayanılarak hazırlanmıştır. Bununla birlikte özgün çıkarsamaların olmasının gerekliliği kendini hissettirmektedir. Ağırlıklı olarak siyasi olaylar tarihsel olarak aktarılmıştır. Örneğin Rıza Pehlevi’nin İngiltere tarafından iktidara getirilmesinde Zerdüştlük konusuna değinilmekle birlikte İran kültüründe Zerdüştlük ele alınarak konu daha çarpıcı bir şekilde ortaya konulabilir. Modern tarih anlayışı olayların tarihi olarak aktarılmasından ziyade sosyal ve kültürel verilerle daha zengin bir tarihin ortaya konmasını hedeflemektedir. Esasında siyasi tarih bakımından da siyasi olayların ağırlığı sadece tarihin hâkimiyet mücadelesi olarak algılanmasına ve insan unsurunun ihmaline sebebiyet vermektedir. Konunun siyasi yönü bile daha renkli, örneğin haritalar kullanılarak anlatılabilir. Bu nedenle eserde maalesef doktora tezlerindeki sıkıcılık zaman zaman hissedilmekte. Kanımca eserin boyutunu genişletme pahasına İran’ın sosyal ve kültürel yapısına değinilerek daha zengin ve akıcı bir İran tarihi ortaya konulabilir.

Eserde “Sonuç/Değerlendirme” kısmının olmaması bir başka dikkat çeken bir konu. Sonraki baskılarda bunun giderilmesi önemli. Bunlara ilaveten Türkiye’de bilindiği adıyla Cemaleddin Afgani’nin ele alınması önemli bir katkı olmakla birlikte, mezkûr şahsın Türkiye’de maruf ismi yerine İran’da bilinen ismi olan “Cemaleddin Esedabadi” isminin yaygın olarak kullanılması gözden geçirilmeli.

Ele alınan dönem, sömürgeciliğin dünyada yerleştiği dönem olduğundan sömürgeciliği İran tarihi üzerinden okumak çok önemli bir katkıdır. Başta petrol olmak üzere doğal kaynaklar üzerinden kızışan siyasi rekabet, İran’ı siyasal güçlerin mücadele alanı hâline getirmiştir. Kifayetsiz yöneticiler, yönetimin keyfiliği ve zulmü, cehalet, tefrika, yoksulluk ve israf Doğu toplumlarının çoğunda olduğu gibi İran’da da karşılaşılan sorunlardır. Yüzyıllar geçse de sorunlar ve bu sorunları Batılı güçlerin kendi menfaatleri çerçevesinde rahat bir şekilde kullanması değişmeyen olgulardır. Eser bu açıdan sömürü düzeni ve İran üzerinde çevrilen oyunları açık bir şekilde ortaya koyduğundan okunmayı hak etmektedir.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
24 Ağustos 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Alternatif Bakış Açısıyla Tıp Bilgisi
Son yıllarda özellikle sosyal medyanın yoğun kullanımı sayesinde sağlığımız açısından doğru bildiğimiz nice bilgilerin yanlış olduğunu, her gıdanın her insana aynı şekilde fayda vermediğini, hasta sayılarının inanılmaz şekilde artmasında yanlış hayat tarzlarımızın etkili olduğunu ve daha nicelerini büyük bir hayretle öğrendik. Bu sürecin önemli bir katkısı da alternatif ya da tamamlayıcı tıp denilen bir gerçeğin iyice bilinir hale gelmesi oldu. En azından bu alanın, avam lisanıyla üfürükçülük ya da “koca karı” ilaçları gibi alaycı ifadelerle tabir edilmeyecek kadar önemli ve kadim bir geçmişinin olduğunun farkındalığı arttı. Bize çok yakın coğrafyalarda, mesela Orta Asya Türk Devletleri’nde, Rusya’da ve Çin’de bu konuda önemli bir geleneğin yaşatıldığını, nesilden nesile aktarıldığını, devlet kurumlarında eğitiminin verildiğini öğrendik. Gerçek Tıp kitabının yazarı Aidin Salih de ömrünün büyük kısmını, bu alanda sarf etmiş önemli isimlerden biri.

Yazar, 2. Dünya Savaşı yıllarında Ukrayna’nın Alman işgalinde olduğu dönemde doğdu (1943). Lugansk Tıp Koleji’nde ve sonra Taşkent Üniversitesi Biyoloji Bölümü’nde okudu. Modern tıp hakkında aklında oluşan sorular, 1980’lere doğru İbn-i Sina üzerine araştırmalarını arttırdı, alternatif tıp alanına yöneldi. Ortodoks inanca sahip bir aileden gelse de müslümanlığı tercih etti. Hayatının son dönemlerini Türkiye’de geçirdi. 2014’te vefat etti.

Eserinde öncelikle hastalık sebeplerini inceliyor. İşin ilginci, belki çok da dikkat etmediğimiz, zararının olduğunu hiç tahmin edemediğimiz, önümüze konulan pek de taze sayılmayan yemekler, soğuktan çatlayan ellerimize sürdüğümüz kremler ve çok çiğnemeden yuttuğumuz yiyecekler (…) meğerse hastalıklara kapı aralıyormuş. Katkılı yiyecekler, aromalar, tarım ilaçları ya da bilinçsizce kullanılan tıbbi ilaçlar, eserde bu kapsamda ele alınan başlıklardan birkaçı.

Hastalıkların nasıl başladığı, genel olarak sağlığı koruma yolları, hastalıklar için öneriler, doğal olarak temin edilebilen ilaçlar, kitapta önemli bir yer tutuyor. Eserin son kısımlarında ise DNA’daki değişimler, zihin kontrolü ve nanoteknoloji başlıklarına yer verilmiş.

Modern tıp eğitimi almış bir hekim ya da alternatif tıp alanında uzmanlığı olan bir kişi olmadığımı dürüstçe ve açıkça belirtmem gerekli. Dolayısıyla burada, modern tıp ve geleneksel tıp tartışmalarına girmek haddim değil. Sade bir okur olarak, bu kitabın, ciddi bir emekle hazırlanıp okura sunulduğunu düşünüyorum. Bilgi kaynağı olarak zengin ve yoğun bir içeriğe sahip. Piyasada benzer yayınlar arasında yazarından ötürü öne çıkan ve dikkat çeken bir başucu eseri.

İyi Okumalar!
Yanıtla
53
14
Destekliyorum  4
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
23 Ağustos 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İyi Aile Yoktur
“Çocuğunuzun saygıyı öğrenmesini istiyorsanız ona “Saygılı ol,”, “Büyüklerini say!” diye öğütlemek yerine saygı gösterin. Kendisi saygı görmeyen bir çocuk, bir başkasına saygı göstermeyi nasıl öğrenebilir.”

Nihan Kaya’nın kaleme aldığı “İyi Aile Yoktur”, uzun zamandır okumak için beklettiğim kitaplardan biriydi. Düşünmeye sevk eden, anılar arasında yolculuğa çıkaran, eleştiren, eleştirdiğiniz noktalar için bile farklı bir bakış ortaya atmaya çabalayan bir eser. Anne ya da baba olduğunda ister istemez geçmişin girdabında sürüklenmeyen yoktur. Kendi yaşadıklarıyla hareket ederek, karşılaştığı zorluklarda yine kendi deneyimleriyle yolunu bulmaya çalışan kişilerin sızılarına dair okumalar yapıyoruz. Yani farkında olsun olmasın, kendi çocukluğuna dair hisleri yaşayan farklı insanların, ortak kaderine odaklanıyoruz. Doğru iletişim ya da bağın aslında içimizdeki çocuğun yaralarını sarıp sarmalayarak veya onu tamir etmekle mümkün olduğunun altını çiziyor. İlk bakışta bir ebeveyn kitabı gibi görünse de, bağımsız okumalarda yüzleşme sağlayacağına inanıyorum. Zaman zaman tekrara düşen durumlar okumayı engellemiyor. Her söyleme katılmamakla birlikte altını çizdiğim cümlelerin de olduğu “İyi Aile Yoktur”un okunması gerektiğini düşünüyorum.
Yanıtla
31
7
Destekliyorum  15
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
22 Ağustos 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Terapi Olarak Hayatın Anlamı
Dr. Victor Emil Frankl, bir psikoterapi türü olan logoterapiyi ortaya çıkaran Avusturyalı bir tıp doktoru (1905-1997). Aile üyeleriyle 1942’den 1945’e kadar Nazi toplama kamplarında kalması, belki de hayatının en önemli dönüm noktalarından biri oldu. Auschwitz ve Dachau da dahil dört kampta geçirdiği günlerden sonra Viyana’ya dönerek deneyimlerini ve teorilerini eser haline getirdi.

Frankl’in anlam arayışının çocukluk dönemlerinden başladığını başka bir eserinden öğreniyoruz. Daha üç yaşındayken doktor olmaya karar veren yazar, dört yaşındayken, bir gece ölmekten kurtulamayacağı düşüncesiyle yerinden fırladığını anlatıyor: “Gerçi aslında hayatımın hiçbir döneminde ölmek korkusu değildi bana musallat olan; daha çok bir tek şu soruydu kafama takılıp duran: Hayatın geçiciliği onun anlamını yok ediyor muydu? Bu sorunun sonunda ulaşabildiğim cevap şu oldu: Kimi bakımlardan zaten asıl ölüm hayata anlam kazandırıyordu (…) Yaptığımız, ortaya koyduğumuz, yaşadığımız ve öğrendiğimiz ne var ne yoksa bunları geçirmiş olma hali içine yollayıp kurtarıyorduk ve hiçbir şey ve hiç kimse onları bir daha dünyanın içinden silip atamıyordu.” (Hayatın Anlamı ve Psikoterapi, s. 10)

İnsanın Anlam Arayışı’nın somut bir esere dönüşmesi, esaret günlerini izleyen dönemde gerçekleşiyor (1945). Otuzdan fazla dile çevrilmesi ve milyonlarca satış rakamlarına ulaşması kitabın ne denli karşılık bulduğunun açık delili. Orijinal Adı, Man’s Search for Meaning olan eserinde Frankl, aslında logoterapiye giriş yapıyor denilebilir. Logos, Latince bir kelime ve tam olarak ‘anlam’ kelimesine karşılık geliyor. Logoterapi ise insanın, hayatının kişisel anlamını bulmasına yardımcı oluyor. O’na göre içinde bulunduğu en kötü şartlarda dahi hayatını devam ettirmek için insanın bir anlam arayışı vardır, bu da hayatta kalmak için bir motivasyon kaynağı olarak durmaktadır. Frankl, intihara kadar götüren umutsuzluğa karşı çözüm olarak hayatın somut gerçekliği içinde anlam arayışını gösteriyor.

Psikanalizde geçen insan hayatındaki birincil hedefin “haz” olduğu ve insanı güçlendiren en temel unsurun “güçsüzlük” olduğu görüşüne karşılık logoterapi, esas olarak hayattaki anlam arayışının insanı harekete geçirdiğini, anlam arayışının bir motivasyon sağladığını savunur. Geçmiş yaşam öykülerinden ziyade geleceğe ve anlam arayışına yönelik bir tedavi yolu izler.

Kitabın üçte ikilik kısmı, yazarın 2. Dünya Savaşı’nda esaret altında geçirdiği kamp günlerinde yaşadıklarını içeriyor. Burada yaşananlar sayesinde logoterapiyi inşa ediyor. Kampa alınan insanların, kampa giriş sonrası, kamp hayatına uyum sağlamasına ve hayatta kalabilirse serbest kalmasına kadar olan dönemde yaşananlar yazarın gözünden önümüze seriliyor. Kalan üçte birlik kısımda ise logoterapinin genel ilkeleri açıklanıyor. Aslında kitap, ilk yazıldığında sadece anılardan oluşuyormuş, yayıncının isteği üzerine teorik kısım da eklenerek esere son şekli verilmiş.

Oldukça sade ve anlaşılır yazılmış bir eser. Çevirisi başarılı. Kamp günlerine dair anlatılanlar, can sıkıcı olsa da akıcı üslubuyla heyecanla okunan, çokça dersler çıkarılacak kıymetli bir kaynak.

Kitabın sonundan bir alıntıyla yorumu bitirelim: “Azizleri” anmaya gerçekten ihtiyacımız olup olmadığını elbette sorabilirsiniz. Sadece onurlu insanları anmak yeterli olmaz mı? Bu insanların azınlık olduğu doğrudur. Dahası, hep azınlık olarak kalacaklar. Ama ben burada, azınlığa katılmaya yönelik bir çağrı olduğunu anlıyorum. Çünkü dünya kötü bir durumda ve her birimiz elinden geleni yapmadığı sürece her şey daha da kötüye gidecek.
Bu nedenle uyanık olalım; iki anlamda uyanık olalım:
Auschwitz’den bu yana insanın ne yapabileceğini biliyoruz.
Hiroşima’dan bu yana da neyin tehlikede olduğunu biliyoruz. (s. 166)

Victor Frankl’in, konuyla bağlantılı olarak, insanlığın ayakta kalabilmesi ve yaşanan felaketleri bir daha yaşamaması için ortak değerler oluşturulması gerektiğine dair konuşmaları için bkz.:
bit.ly/3plH1C2 (Çeviri Konuşmalar)
bit.ly/3JUzdAF (Kitlesel Suç Yoktur-1988)

İyi Okumalar!
Yanıtla
8
1
Destekliyorum  3
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Ağustos 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Empedokles'in Dostları
Atlas Okyanusu kıyısında Antioche adasının iki sakini vardır: Biri çizer Alec, diğer yazar Ève. Yıllardır yalnızlıkları farklı olan bu iki kişiyi, her türlü iletişim kanallarının kesilmesi bir araya getirir. Neden kimse kimseyle iletişime geçemiyordu? Hemen felaket senaryoları yazılmaya başlanır. Alec ise endişelerini günlüğüne yazmaya başlar. Bizler de onun günlüğü sayesinde yaşanan olayları okuruz. Önce nükleer felaketten şüphelenilir. Kente belli sayıda füze fırlatmak isteyen kişilerin olduğu öğrenilir. Tüm dünyada iletişim kanallarının kapanması mantıklı değil. Bu güce sahip kim olabilirdi? Dünyanın en büyük güçleri birbirlerinden şüphelenmeye başlar. Derken, Demosthenes çıkagelir. ABD Başkanı ile görüşür. Kendilerine Empedokles’in Dostları derler. Kendilerini böyle isimlendirmelerinin sebebi ise Antik Yunan dönemine saygı duymalarından. Herhangi bir ulus veya devletin hizmetinde değiller. Amaçları dünya çapında felaketleri engellemek. Nükleer felakette onlardan biri.

Bu kitapta iki insanlık var: Biri görünür, diğeri yeraltında. O görünür olan büyük uygarlıklar bir anda çağdışı kalır. Değerler sıralamaları altüst olur. Çünkü hastalığa ve ölüme müdahale edebilen, tüm dünyada iletişim kanallarını kontrol edebilen teknolojiye sahip Empedokles’in Dostları çıkagelmiştir. Tabi yöneticiler bu kadar büyük güce sahip olan bir grubun tanrılaşma tehlikesinden korkarlar. O güçlü uygarlıkların olduğu dünya masası devrilir. Yöneticilerin güçlerinin gittiğini, halkın endişesinin arttığını, kendini gelişmiş gören uygarlıkların çağ dışı kaldığını görürüz. Peki, nasıl bu kadar güçlü hale geldi bir anda ortaya çıkan Empedokles’in Dostları? İnsanlığın kaygılarına takılmadan ilerlediler. İnsanı değil ölümü düşman bildiler ve ona karşı savaştılar. Okurken ölüme müdahale etmeleri bana başka bir kitabı hatırlattı. Saramago’nun 'Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş' kitabında ölüm bir anda ortadan kalkar ve yöneticiler ne yapacağını şaşırır. Bakımevlerinden sigortalara, maaşlara varıncaya kadar yaşlılara ne yapılacaktı? Burada da aynı sorun gündeme gelir. Tüm insanlığın elinden ölümü alırsanız neler yaşanır? İşte dünyaya yayılan bu tehlikenin farkında olan, iyilik için insanların arasına kaynaşan Empedokles’in Dostları, felaketi engelledikten sonra gitmeli mi kalmalı mı?

Özetle yazar, elinde nükleer gücü bulunan devletlerin tehlikesini bizlere yansıtıyor. Yeri geldiğinde toplumsal felaketleri örtbas etmek için yöneticilerin yaptıklarını göstererek eleştirisini de yapıyor. Çoğumuzun tarihsel romanlarıyla tanıdığı Maalouf, bu sefer geleceğe yönelik yarı distopik bir dünya çiziyor. Kitaba Empedokles’in fikirlerinin kaynaklık etmesi de insanı araştırmaya sevk ediyor. Bu sebeple kısa ve akıcı olan bu kitaba şans verin derim.

Herkese iyi okumalar.
Yanıtla
9
0
Destekliyorum  2
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Ağustos 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tutkularından Vazgeçemeyenler
Merhaba sayın okurlar. Özellikle benim gibi kitap okumayı tutku haline getirmiş kişiler için Orhan Pamuk'un ses getirmiş eseri 'Masumiyet Müzesi' yorumuyla karşınızdayım. Neden mi böyle söylüyorum? Çünkü kitaptaki tutku derecesi, bizim içimizde barınan bazı tutkuları da hatırlamamıza vesile oluyor.

İki kez 'Masumiyet Müzesi'ni ziyaret etmiş biri olarak, artık kitabı da okumanın zamanı gelmişti. Şimdi bir daha ziyaret edeceğim ki müzeyi, bu kez gezmek okuduklarımın ışığında daha anlamlı olacaktır.

Romanımızın konusuna değinecek olursak, 1970'li yılların İstanbul'unda başlayan 1990'lara kadar devam eden saplantılı bir aşk kurgusu diyebilirim. Zengin çocuğu Kemal'in düzenli bir ilişkisi, güzel ve eğitimli nişanlısı Sibel ile planları varken, uzak akrabalarının fakir kızı Füsun'a aşık oluyor. Başta küçük bir kaçamak gibi başlayan bu ilişki saplantılı bir tutkuya dönüşüyor. Tıpkı izlediğimiz eski Yeşilçam filmleri tadını veren kitapta, 'zengin erkek fakir kız' klişesi öyle bir işlenmiş ki, bazen bu kadar uzamasına sinir olacağınız sayfaları yine de bitirmek hevesine kapılıyorsunuz.

Roman “hayatımın en mutlu ânıymış bilmiyordum.” cümlesiyle başlar ve “herkes bilsin çok mutlu bir hayat yaşadım.“ cümlesi ile sona erer. Bu cümlelerle aslında Kemal mutsuz bir hayat yaşadığını düşünenlere gerekli cevabı da vermiştir.

Normalde ben de bazı yazarlarımızı ve kitapları acımasızca eleştirebiliyorum. Müze aşkımdan mıdır nedir bilemiyorum ama bu kitaba kötü eleştiri yapasım gelmedi. Önyargılı olanlar isterlerse yine okumasınlar bu kitabı. Halbuki bir kitabı bazen üslubu ve yoğun duyguları hissettirebilmesi hatırına, kalıplarımızın dışına çıkıp okuyabilmeliyiz. Harry Potter'ları okuyup, pazarlama taktiklerine kananların bizim ülkemizde de çoğunlukta olduğuna bakın ve bizim kitabımızın da müzesi olduğu için gururlanalım.

Sayın Orhan Pamuk'u böyle bir projesi olduğu ve bunu hayata geçirebildiği için tebrik ediyorum. Kitabın sonlarına doğru olan ve benim de duygularıma değen bir alıntıyı da paylaşmadan duramayacağım.
"Masumiyet Müzesi'ne gelecek kalabalıklar, inşallah geçici sergilerimizi de gezecekler ve o zaman çöp evlerde, dernek toplantılarında tanıştığım İstanbullu gariban kardeşlerimin, gemi fotoğrafı, gazoz kapağı, kibrit kutusu, mandal, kartpostal, artist ve ünlü resmi ve küpe toplayan takıntılı koleksiyoncularımızın biriktirdiklerini görecekler. Bu sergilerin, koleksiyonların hikayeleri de kataloglarda, romanlarda anlatılsın. O günlerde eşyaları seyrederek Füsun ile Kemal'in aşkını huşu ve saygı ile anan ziyaretçiler hikayenin Leyla ile Mecnun gibi, Hüsn ile Aşk gibi, yalnızca aşıkların değil, bütün bir alemin, yani İstanbul'un hikayesi olduğunu da anlayacaklardır."

Not: İki kez müzeyi gezdiğimi söylemiştim. Bu kez 'Masumiyet Müzesi'ne kitabın içindeki biletle girmeyi ve daha anlamlı bir ziyaret yapmayı planlıyorum. Umarım bilet hala geçerlidir. :)
Yanıtla
45
7
Destekliyorum  10
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Ağustos 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Thomas Bauer- Neden İslam'ın Orta Çağı Yoktu?
Eser, 2008 yılında Arap dili ve edebiyatı ve İslâm alanlarında incelemeler yapan Prof. Dr. Thomas Bauer tarafından Almanca olarak kaleme alınmıştır. Ayrıca, 2019 yılında "Beşeri Bilimler En İyi Kitap Ödülü"ne layık görülmüştür. 2021 yılında Hülya Yavuz Akçay tarafından dilimize tercüme edilmiştir. Çevirmenin iyi derecede Almanca eğitiminin olması da bu eserin çevirisi konusunda heyecanlandırdı. Kitap genel hatlarıyla beş bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde Orta Çağ kelimesi ele alınırken, bu kavramın kültüre özgü olduğundan bahsedilmektedir. Gelişmeler açısından Batı dünyasında uygun görülebilir, ancak İslam dünyası için bu kavramın kullanılması sorunludur denilebilir. Yine bu kavramı "altı karşıtlık" adı altında;

<< 1- Muğlaklık, 2- Yanlış çıkarımlar, 3- Gizli değersizleştirme, 4- Egzotikleştirme, 5- Emperyalist çağrışım, 6- Nesnel temeli olmayan bir kavram >> başlıklarıyla genel bir şekilde ele alınmıştır. Sonrasında Doğu ile Batı kültürel olarak karşılaştırılmıştır. Örneğin, hamamlar, sikkeler, bayramlar gibi alt başlıklar altında değerlendirilmiştir. İkinci bölümde Doğu ile Batı'nın karşılaştırıldığı başlıkta ise daha ilk satırlarda karşılaştırma hususunda,

"Belirli bir kültür veya bölge için kullanılan bir çağ kavramını bir diğerine aktarmak için, eşzamanlılık tek başına yeterli değildir. (s. 33)" zamanın her bölgede farklı işlediği kanısına varılabilir. Böyle bir karşılaştırmanın, yaşamın tüm alanlarında kapsamlı bir araştırma gerçekleştiremediğinden ötürü karşılaştırmayı güçleştirmiştir. Kitabın inceliği okuyucuyu yanıltmasın, oldukça akıcı ama başladım bitti denilecek düzeyde değil :) Kitabın başından sonuna, Orta Çağ kavramının İslam dünyasına uygun olmayacağını üstüne basa basa okuyucuya hissettiriyor. Çağlarla ilgili çok çarpıcı bir ifade ile karşılaşıyoruz:

"Her çağ bölümlendirmesi, her şeyden önce nesnelerin, bir diğer deyişle belirli bir çağ ile ilişkilendirilmiş kişilerin, hiçbir zaman söz sahibi olmadığı ya da nadiren söz sahibi olduğu bir yapıdır. Orta Çağ'dan herhangi biri -özellikle uç bir örnek- "Orta Çağ" insanı olduğunun ne kadar farkındaysa, Sezar da "Antik Çağ'da" yaşadığını o kadar az biliyordu."

Aslında çağ kavramının, dönemlerin çağlara ayrılması yaşayan insanlar için büyük bir anlam ifade etmemesiyle birlikte çağ terimlerinin teorik olarak sınıflandırmayı ve öğrenmeyi kolaylaştırmayı amaçladığı düşünülebilir. Yazar, Orta Çağ terimini Avrupa için yanıltıcı bulmakla birlikte, yararlı olmaktan uzak bir konumda değerlendirmektedir. Yine yazar, İslam dünyasının bu dönemde mevcut olan yaşamını tüm yönleriyle ele alarak bu terimden tamamen vazgeçmeyi uygun görüyor. Bu kitabı anlamlandırarak okumak adına, Orta Çağ kavramı ve İslam dünyasını ayrı ayrı özümsemek gerekir. Zira pek çok noktada akıcı olmasına rağmen okunanları anlamlandırma konusunda güçlük yaşanabilir. Gerek başlığı, gerek konuya yaklaşımı açısından devrim niteliğinde bir çalışma olmuş. Dilimize kazandırılmış olması da okuyucu kitlesini ayrıca sevindirecek bir gelişmedir. Yayın sürecinde emeği geçenlere teşekkürlerle.
Yanıtla
32
4
Destekliyorum  18
Bildir