Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İlk Aşk
Beni çok fena vurdu bu kitap, beklemediğim şekilde hem de. İngiliz yazar Gwendoline Riley’nin minik romanı İlk Aşk’a başlarken bu kadar derinlikli iç görülerle karşılaşacağımı hiç düşünmemiştim açıkçası, şaşkınım, çok.

Zorba bir baba ile son derece bencil bir annenin mutsuz evliliğine doğmuş bir genç kadın olan Neve’in hikâyesini dinliyoruz kendisinden. Kendisinden yaşça büyük bir adam olan Edwyn ile evleniyor, başta ziyadesiyle sevgi dolu gözüken bir ilişki bu ancak eskidikçe can acıtan bir hale bürünüyor, toksikleşiyor.

Yazar epeyce parçalı bir şekilde anlatıyor öyküsünü, anlatıcımız Neve’in çocukluğuyla bugünü arasında salınıp duruyoruz. Neve’in kocası Edwyn, günümüzde gaslighting diye adını koyduğumuz şeyin büyük bir üstadı. Kendi özgüvensizliklerini, yaralarını, korkularını öğütüp öfke ve zehir olarak Neve’in üstüne kusmakta son derece mahir. Neve ise hiçbir zaman doğru şekilde sevilmeyi öğrenemediği için buradaki yanlışlığı görmekte çok zorlanıyor.

Söylemeden edemeyeceğim: bu nasıl bir diyalog yazmaktır ya? Müthiş. Neve’in annesi ve kocasıyla diyalogları o kadar, o kadar iyi yazılmış ki, okurken bazen gerçekçiliklerinden ötürü tüylerim diken diken oldu. Ve tabii gerçekçilik: bence kitabı ürkütücü biçimde güzel yapan şey bu zaten. Kendiniz bu denli toksik bir ilişki içinde bulunmadıysanız bile kimi diyalogların, kimi tepkilerin size çok tanıdık geleceğine eminim. Ya çevrenizdeki ilişkilerde gözlemlemişsinizdir ya da kendi ilişkilerinizde düşük dozlu biçimde benzerlerine maruz kalmışsınızdır diye düşünüyorum. Ha bu kitapta anlatılanlar size aşırı tuhaf ve yabancı geliyorsa çok şanslısınız, ne diyeyim.

Biraz baktığımda bu kitabı sevmeyenin de çok olduğunu gördüm ama ben çok, çok sevdim. Kısacık cümleleri ve son derece yalın anlatımıyla müthiş bir düşünce malzemesi sunduğunu düşünüyorum ilişkilere dair. Aşk sandığımız şeylere, çaresizliğe, zayıflığın düşmanlığa dönüşebilme hızına, şefkatin biçimine dair - bir sürü şey. Belki bir gün kitap kulübünde konuşuruz hatta, o kadar zengin olduğunu düşünüyorum bu metnin; açmak, soymak lazım kendisini.

Begüm Kovulmaz’ın çevirisi de ayrıca çok çok iyi, onu da ekleyip bitireyim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Aşık Kadınlar
Beni bitirdi bu kitap, uzun süredir okuduğum en brutal şeydi sanırım. Bu kitapta mutlu hiçbir şey yok. Bir diğer Avusturyalı olan Thomas Bernhard’ı andım sık sık, ama Bernhard beni eğlendiriyor zaman zaman, Jelinek sağolsun öldürdü. Üstelik bu en az şiddet ve sadizm barındıran eseriymiş, vay halimize o zaman. Kendisi Nobel alınca jüriden istifa eden Knut Ahnlund’un dediği gibi “kaotik, pornografik” ve rahatsız edici gerçekten. Ha peki sevdim mi, açıkçası çok sevdim. Hakkında kopan tartışmalara şaşırmamak lazım, sığ bir bakışla kadınları çokça aşağılıyor gibi görünebilir ama aslında devasa bir toplum, kapitalizm ve ataerki eleştirisi var kitapta. Çevirmenin önsözde yazdığı doğru; bu kitapta aşktan çok nefret var. Aile denen kurumun ne biçim bir yalan olduğunu suratımıza ‑hem de epey sert şekilde‑ çarpıyor yazar. Özellikle geleneksel bir çevrede yetişen kadınların okumasını çok isterim. Belki çok ağır gelecektir ama ezberlerimizle yüzleşmeye hepimizin ihtiyacı var ve her zaman da iyi hissetmek için okumuyoruz, değil mi?
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Benzersiz Kızım
Bende mi bir sorun var acaba bu ara, bilmiyorum ki? Yine büyük umutlarla başladığım bir kitabın beklentimi karşılamamasından muzdarip oldum. Meksikalı yazar Guadalupe Nettel’in, geçen sene Uluslararası Booker Ödülü’nün kısa listesine kalan “Benzersiz Kızım” romanını... nasıl diyeyim, yer yer parlak bölümleri olmakla beraber genel olarak epey ham bulduğumu söylemek zorundayım. Hem Booker’a, hem de arka kapaktaki Annie Ernuax ve Enrique Vila-Matas övgülerine rağmen üstelik, maalesef.

Şahane bir malzemeyi bence harcamış Nettel. Aslında günümüzde pek çok kadının kafasını meşgul eden temel bir konuyu ele alıyor: annelik meselesi. Anneliğe dair pek çok şeyi didikliyor, biyolojik annelik, geleneksel haliyle annelik, anne olmadan bir çocuğa annelik etme hali, özel bakım isteyen bir çocuğun annesi olmak, konular bunlar olunca elbette kadın olmak; özellikle Meksika gibi ataerkil ve kadına karşı şiddetin bunca yaygın olduğu bir toplumda kadın olmak ve hatta yalnız bir kadın olmayı seçmek. Mevzu olağanüstü leziz ama işte içerik doyurucu değil.

Bir kere Tanrı anlatıcı ve birinci tekil şahıs arasındaki geçişler çok yorucu. İkisinin bu biçimde beraber kullanılmasının okuru çok yabancılaştırdığını düşünüyorum. Yer yer sözü alan anlatıcımız Laura’ya dair ne hissediyorum diye sordum kendime, bir şey hissedemiyorum çünkü neredeyse 200 sayfanın sonunda kendisini yeterince tanıyabildiğimden emin değilim. Anne olmamayı seçen Laura ve anne olmaya karar veren ancak yaşama şansı epeyce düşük bir çocuk dünyaya getiren Alina’nın arkadaşlığı da aynı biçimde çok yüzeysel aktarılmış diye düşünüyorum. Alina’nın çocuğunun sağlıklı olmayacağını öğrendiği süreci ve girdiği sorgulamaları müthiş yazmış Nettel ama onun dışındaki bölümlerde kitap derinleşmemek için çaba sarfediyor gibi resmen. Keşke bu kadar çok hikâyeyi harmanlamak yerine daha az şeyi daha katmanlı biçimde anlatmayı seçseymiş yazar.

Neyse. Şu alıntıyla bitireyim bu huysuz incelemeyi.

“Eşini yitiren biri için özel bir sözcük vardır, bir de ana babasını yitiren çocuklar için. Oysa çocuğu ölen ana baba için böyle bir sözcük yok. Öylesine korktuğumuz, kabul edilemez bulduğumuz bir şey ki bu, adını koymamaya karar vermişiz.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bitik Adam
Ben şimdi Viyana'dayım ve elimde bir Thomas Bernhard kitabı tutuyorum - bundan daha güzel kaç şey olabilir, sorarım! (Bernhard mezarında beni duyuyorsa “benim Viyana’dan nefret ettiğimi bilmiyor musun” diye sinirleniyor olabilir, biliyorum Thomas amca gayet iyi biliyorum ama sen her yerden nefret ediyorsun, burası en azından senin şehrin.)

Viyana'yı ayrı, Bernhard'ın huysuzluğunu, öfkesini ayrı özlemişim. Bir insan ancak bu kadar güzel homurdanıp, bu kadar güzel söylenip, bu kadar güzel sayıklayabilir.

Bu kitabı Bach'ın Goldberg Varyasyonları'nı dinleyerek okudum, zira kitabın tam göbeğinde onlar oturuyor. Kanadalı piyanist Glenn Gould'a 2 hayali arkadaş ekliyor yazar, biri anlatıcımız, biri de "bitik adam"ımız Wertheimer. Bir piyano kursunda tanışan bu 3 arkadaşın öyküsünü okuyoruz kitap boyunca.

Bu üçlüden hayatta kalan tek kişi olan anlatıcımız öyküyü aktarıyor bize; Viyana'ya da, Salzburg'a da, piyanoya da, virtüözlüğe de, hayata da sövüyor bunları yaparken - zaten bir Bernhard eserinden beklediğimiz tam da bu değil midir? Oturup beraberce insanlardan tiksinmek - ama işte bunu bu lezzete yapabilmesi olacak iş değil gerçekten.

Bir nefeslik bir diyalogdan oluşan kitap, tabii ki kolay bir okuma değil. "Diye düşündüm" diye biten cümlelerin her birini anlamak için duraksamak gerekiyor, çünkü kocaman ve çok derinlikli şeyler söylüyor yazar. Hırs, aile, varoluş sıkıntısı, öfke, kıskançlık, mutsuzluğun biçimleri ve sanatsal üretim kitabın ana izlekleri.

Herkes okusun demem, diyemem ama hak ettiği dikkati verirseniz sizi pişman etmeyecek o özel kitaplardan biri bu - tüm Bernhard eserleri gibi.

"Onu çeken, insanların mutsuzlukları içindeki halleriydi, insanların kendileri değildi, mutsuzluklarıydı ve insanın olduğu her yerde buna rastlıyordu, diye düşündüm, insankolikti o, çünkü mutsuzluk özlemi çekiyordu. İnsan mutsuzluktur, dedi hep, diye düşündüm, yalnızca budala olan bunun aksini savunur. Doğmak mutsuzluktur, dedi, yaşadığımız sürece de bu mutsuzluğu sürdürürüz, bir tek ölüm kesip atar bunu. Bu, hep mutsuzuz demek değildir, mutsuzluk yoluyla mutlu olabiliriz, dedi, diye düşündüm."
Yanıtla
0
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bayan Unguentine'nın Seyir Defteri
Ben ne okudum ya? Okuduğum en tuhaf metinlerden biri desem abartmış olmam Bayan Unguentine'nin Seyir Defteri için, ki epeyce tuhaf metinler okumuşumdur bugüne dek. Amerikalı yazar Stanley Crawford'un bu çok hayalsi metni hakikaten epey acayip, özgün ve garipti.

Senelerce karaya hiç uğramayan, botanik bahçesine dönüştürülmüş bir mavna Bayan Unguentine. Bu mavnanın üstünde Bay ve Bayan Unguentine yaşıyor; anlatı kadının ağzından bir monolog gibi kurulmuş. Epey karanlık ve kederli bir öykü bu, sıklıkla deliliğe yakınsıyor anlatıcımız, anlattıklarını okurken neresi düş, neresi gerçek anlamakta zorlanıyoruz. Büyülü gerçekçilik midir bu peki, bence değil, hayır, burada başka, daha tuhaf bir şey var; bence ondan daha post-modern bir yere koymalı 1972 tarihli bu kitabı.

Epeyce şiirsel bir dille yazılmış bu metin; evliliğin ve kadın-erkek ilişkisinin en saklı yerlerine bakıyor. Bu iki insanı dünyadan tamamen yalıtarak kendi bozuk gerçekliklerinin içinden anlatıyor ki aslında her ilişkinin kendi bozuk gerçekliğini ürettiğini düşündüğümüzde, yaptığı tercihin ne kadar işlevsel olduğunu anlamak mümkün diye düşünüyorum.

Erkeklerin "sevgi"lerini gösterirken tercih ettikleri performatif yöntemlere dair de çok şey söylüyor kitap. Bay Unguentine'in karısını mutsuz edip etmeyişine aldırmaksızın ona kendi bildiği yöntemle sunduğu görkemli makineler, icatlar... Son sözde Ben Marcus ne güzel söylemiş: "Temel isteklerinden karısını mahrum ederken bile, ona karada umabileceğinden çok daha büyüleyici bir dünya inşa edecektir. Bu; gösteri, boş performans ve ego dolu sevgiyi göstermenin karmaşık bir yoludur. Bayan Unguentine'yi ezecek olan, içinde asla tamamen kaybolmayan bu ironidir."

Küçük ama ağır ağır okunabilen, yoğun, kafa karıştırıcı bir kitap. Anlatının ne kadar değişik formlar alabileceğine dair de cesur bir deney bence. Belirtmeden geçmeyeyim, Suat Kemal Angı’nın çevirisi de kusursuz.

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Martıya Uçmayı Öğreten Kedi
Ben malum “Şili’den ne çıksa okurum” noktasında bir insanım, ama böyle olağanüstü şeyler çıkıyorsa benim ne suçum var? Enfes bir kitap “Martıya Uçmayı Öğreten Kedi”, enfes. Çocuk kitabı okumayı sevmemin sebeplerinin başında sanırım şu geliyor: mutlu sonla biteceklerini bilmek. İçimin sıkışık olduğu, huzursuz olduğum zamanlarda çocuk kitaplarına gitmem bundan muhtemelen – bir tür kendini koruma güdüsü. Evet bu da mutlu sonla biten bir çocuk kitabı ama nasıl incelikli, nasıl zarif, nasıl yumuşacık bir kitap, nasıl! Bir dostluk hikâyesi aslında ama bana sevmeye, hoyrat olmamaya, özene, farklı olanı kucaklamaya ve cesarete dair çok şey bırakıp gitti. Sepulveda iyi ki varsın ya sen. “Boşluğun kenarında en önemlisinin ne olduğunu anladı: yalnızca cesaret edenler uçabilir.”
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bekleyecek Vaktim Kalmadı Artık
Ben Jean-Louis Fournier’nin bir kitabını okuyup çok sevince kesin diğerlerini de severim diyip hepsini aldım, iyi halt ettim, almış bulunduğum için hepsini okuyorum şimdi ama okuduğum her yeni kitabıyla beraber biraz daha soğuyorum kendisinden. Burada artık düpedüz öfkelendiğimi fark ettim, çünkü yani bu kitabın basılması için harcanan kağıda yazık.

Özetle şöyle: yayıncısına kitap sözü vermiş, yayıncı da duyurmuş kitabı, fakat Fournier yazamamış, yetiştirememiş, hal böyle olunca da oturmuş bir şeyler karalamış. (Bunu kitabın başında kendisi de söylüyor.) Birkaç örnek veriyorum:

“Haklı olduğunu, karşıdakinin de hatalı olduğunu düşünmeden, köprüleri yıkmadan beklemek lazım.”

“Hayat bir hız yarışına dönüşüyor. En hızlı giden kazanıyor.”

“Eskiden hayatı yüksek ateşte pişirerek yaşardım, şimdi ise kısık ateşte ısıtarak yaşıyorum.”

“Zamanı kullanmak lazım... Zamanı tutmak lazım... Zamanı ölçmek lazım... Zamanın boynuna sarılmak lazım...”

Nasıl? Ertuğrul Özkök’ün Pazar yazıları gibi di mi? Hatta onların içinde bundan daha iyi olanları vardı bence. Bu kadar yüzeysel, bu kadar içi boş, bu kadar hiçbir şey söylemeyen bir kitabı insan yayıncısına teslim etmeye utanır, yayıncı da yayıncı olsa bunu basmaz zaten. 99 sayfalık bu kitap muhtemelen 12 word sayfası filan ediyor, zira bir sürü sayfasında yukarıda aktardığıma benzer bazı cümleler tek başlarına yer alıyorlar.

Kimse kusura bakmasın ama kendimi düpedüz dolandırılmış hissediyorum. Kitabın ısmarlama olduğu çok belli, okura saygısızlık bence bunu yazıp teslim etmek. Üstelik de sen Fournier’sin, elinden bu kadarı geliyor olsa hadi neyse, ne yapalım diyeceğim. Kendisinin nasıl yazabileceğini biliyoruz, zahmet etmemiş resmen. İçinden zorlasam belki üç tane cümle bulup çıkarırım koca kitabın, o da belki.

Ay çok sinirliyim ya. Yazmayıver olmuyorsa, bir şey olmaz.

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mösyö İbrahim ve Kuran'ın Çiçekleri
Ben bu kitabın filmini zamanında izlemiş ve çok sevmiştim, ancak üstünden 20 yıl kadar bir zaman geçtiği için unuttum tabii, kitabını görünce okuyup hatırlayayım dedim. Valla yanılmıyorsam filmi kitabından daha iyi olan nadir eserlerden biri bu. Kitap kötü mü, değil asla ama bilinçli bir şekilde derinleşmekten kaçıyor gibi; çok saçma.

Bazı açılardan Emile Ajar’ın çok sevdiğim kitabı Onca Yoksulluk Varken’e benziyor Mösyö İbrahim ve Kuran’ın Çiçekleri - bir çocuğun kenar mahallede büyüme hikâyesini anlatmaları, hele de her iki kitapta da çocukların isminin Momo olması herhalde bu benzerlik duygusunu kuvvetlendiriyor. Ama işte Onca Yoksulluk Varken ne kadar katmanlı ve derinse, bu da o kadar tek boyutlu, üstelik de bilinçli bir tercih gibi bu, tuhaf.

Çocuğun dilinden yazıldığı için dil çok naif, yumuşak ve tatlı. Bebekken annesi tarafından terk edilen ve asık suratlı babasıyla hayatta kalmaya çalışan Momo, mahallenin “Arap” bakkalı Mösyö İbrahim ile bir dostluk geliştiriyor ve hayatı değişiyor. Bu ikilinin ilişkisi, Mösyö İbrahim’in doğal bilgeliği, hayata yaklaşma biçimi de gayet güzel anlatılmış, ancak neden, neden, neden bu kadar kısa? Bir cümle bir cümle her şey, oysaki ne hikâyeler var bu kitapta, nasıl güzel açılıp boyut kazanabilirmiş bu metin, bu lezzetli hikâye uzun uzun anlatılabilir, ikilinin birbirlerinden hayata dair öğrendikleri şeylerle nasıl zenginleştirilebilirmiş. Filmi belki de bunu becerdiği için sevmiştim, bu öyküye hak ettiği katmanı katabilmişti sanki.

Neyse, sonuçta tatlı, insanı gülümseten, naif, hoş bir kitap kendisi. Keşke daha çok emek verseymiş yazar, güzelim hikâyesine haksızlık etmiş kanımca.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kırık Ayna
Belki son cümlelerini nazik bir rüzgar beni okşarken ayaklarımı denize sarkıtmış halde okuduğumdandır, bu kitap içime işledi. Pek acayip, pek güzel. Klasik bir tefrika roman gibi başlıyor, sonra işin içine biraz büyülü gerçekçilik dalıyor, kitap biçim değiştiriyor, derinleşiyor. Başlarda içine girmekte biraz zorlandıysam da sonradan su gibi aktı gitti. Epeydir bu kadar güçlü bir mekân kullanımı görmemiştim bir de, o hüzünlü konağın bahçesindeki defne ağacının dallarına kalbimi bıraktım sanırım. Marquez çok haklı, “günümüz edebiyatında bulunmayan bir güzellik” var bu kitapta. Dünyayı da güzelliğin kurtaracağını düşünürsek, bu kitap ve Merce Rodoreda iyi ki varlar, iyi ki okudum. “Bir roman aynadır. Ayna nedir? Su bir aynadır. Narkissos bunu biliyordu. Ay bunu bilir, söğüt bilir. Bütün deniz bir aynadır. Gökyüzü bunu bilir.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Livia ya da Diri Diri Gömülmek / Avignon Beşlisi 2
Bedenim Atina’da belki ama diğer her yerim Avignon’da geziniyor. Beşlinin ikinci kitabı "Livia ya da Diri Diri Gömülmek", ilk kitaptaki bazı soruların yanıtlarını verirken yepyeni de sorular bıraktı kucağıma - Durrell'in bana bunu yapmasına alışkınım gerçi. İlk kitap olan "Monsieur ya da Karanlıklar Prensi"nden çok daha zor, dağınık ve karmaşık bir kitap olduğunu belirterek başlayayım.

İlk kitabın sonunda öğrendiğimiz büyük sırrın detaylarını didikliyoruz. Gerçek olanla kurgu olanın bu biçimde birbirine geçtiği bir metin hiç okumamıştım açıkçası - ne demeli buna, "büyüsüz yalancılık" filan gibi saçma bir isim veresim var. Kim kurgu, kim gerçek, kim yazarın kafasının içinde, kim değil, hatta yazar kim, yazan mı, yazılan mı; işte böyle sorular kalıyor bitirdiğinizde, ona göre okuyunuz. Bu kitapta kurmaca bir yazara dair yazan bir yazarı okuyoruz ama - o gerçek mi acaba? Yoksa asıl yazar olan Durrell'in kurmacasının içindeki kurmacada mı dolanıyor ve aslında Durrell'i mi dinliyoruz? (Yani şöyle desem yeri: Inception filmi bu kitabın yanında halt etmiş.)

İlk kitapta sezdiğimiz karanlık, gotik ve hatta grotesk atmosfer bu kitabı tamamen ele geçirmiş durumda. Arka planda ayak seslerini işittiğimiz, yaklaşmakta olan İkinci Dünya Savaşı da bu tekinsizliği katlıyor.

Kitabın adı her ne kadar Livia olsa da, Livia'yı ele geçirmeyi başaramadığımı hissediyorum. Bu biraz Livia'nın ele avuca sığmazlığından, biraz da Livia'yı anlatan yazarın daha çok kendini anlatmakta olduğunu hissedişimden sanıyorum. Bir de okuduğum bir eleştiride Livia'nın bir karakterden çok "bir fikir, bir konsept" olduğu yazıyordu ki buna çok katılıyorum, böyle okuyunca biraz daha taşlar yerine oturuyor gibi.

Sonuçta şöyle diyebilirim sanırım: Livia tek başına çok iyi bir kitap değil bana kalırsa. Beşlinin bir parçası olarak bir şeyleri tamamladığı şüphesiz ama Monsieur'deki kadar vurup geçmedi beni. Şimdi sırada Constance var, bakalım onunla neler yaşayacağım?

(Durrell'in atmosfer yaratma kabiliyetine duyduğum hayranlığı bininci kez dile getirmeden de bitirmeyeyim: Avignon'un her köşesini iliklerimde hissediyorum ya. Kaldırım taşlarından kilise çanlarına - gittim, gördüm resmen.)
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir