Onaylı Yorumlar

Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Ağustos 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Son Cüret, Kurtuluş Savaşı'nın kısa anlatımı...
Yılmaz Özdil, 3 kitaptan oluşan serinin ikinci kitabında Atatürk'ün Samsun'a çıkış yolculuğundan başlayıp İzmir'in geri alınmasına kadar olan süreçte yaşananları ve Kurtuluş Savaşı'nın bir nevi özet anlatımını yapıyor.

Yazar, kitapta tam anlamıyla kronolojik bir sıra takip etmese de Kurtuluş Savaşı'nı genel olarak özetlemiş. Bu genel anlatım aralarında da o dönemin çok bilinmeyen ve akılda kalmayan gizli kahramanlarından da bahsetmiş. Bu kahramanların yanı sıra savaş döneminde vatana ihanet eden hainleri de unutmamış.

Kitabın bazı bölümlerinde, yabancı askerlerin özellikle Yunan askerlerinin halka yaptığı eziyet ve işkenceleri de tarihimizi unutmamak adına uzun uzun anlatmış.

Kitabı Atatürk'ü ve Kurtuluş Savaşı'nı anlatan okuduğum diğer kitaplardan ayıran bir özellik var mıydı diye düşününce diğerlerine göre öne çıkan bir bölüm olduğunu düşünmüyorum. Yazarın gazeteci kimliğini oldukça öne çıkaran, yazılarından bildiğimiz anlatım tarzı kitabın okunmasını biraz kolaylaştırmış.

Yazarın köşe yazılarını takip ediyorsanız ve serinin ilk kitabını da okuduysanız, bu kitabın birçok bölümü tanıdık gelecektir.

"Silahıyla olduğu gibi dimağıyla da mücadele mecburiyetinde olan milletimizin, birincisinde gösterdiği kudreti ikincisinde de göstereceğine asla şüphem yoktur." (s.342)
Yanıtla
10
4
Destekliyorum  1
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Ağustos 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gizli Diller ve Kodlar: Tarihçeleri ve Teknikleri
Günlüğünü kendi geliştirdiği kodla yazan bir arkadaşım vardı, yaşamını meraklı annesinden gizlemek için bir teknik uydurmuştu. "A" yazıyor, harfin tepesine bir sayı ekliyor, sonra başka bir harf, başka bir sayı, öyle kısa kısa kayıtlar. Annesi çözmüş tabii, o sayı kadar ileri veya geri gidileceğini anlamış. İlkokul çocuğu için iyi bir taktikti ama, sonradan o arkadaş mimar oldu, kentsel dönüşümün yılmaz bir neferine dönüştü herhalde. Projelere sadece kendisinin görebileceği birkaç sayı eklediğini düşünürüm ara sıra, belki orada olmaması gereken bir duvar, kapı, belki çatının üzerinde yükselen bir bina çizmiştir, formülleştirmiştir yapıyı, birinin anlamasını umarak kıs kıs gülmüştür. Kendi kendimize oyunlar, sıkıntıdan. Milletleri ilgilendireni görüyoruz bu kitapta, mesela Spartalıların tekniği hoş: Savaş çıkaracaklar ve müttefiklerine haber vermek istiyorlar ama Atinalıların mesajı okumasını istemiyorlar. Skytale adını verdikleri bir silindirin etrafına bir şerit sarıyorlar, şeridin üzerine mesajı yazıyorlar. Şerit açılıyor sonra, gideceği yere gönderiliyor. Açık halde bakıldığı zaman hiçbir şey anlaşılmıyor, harf çorbası. Silindirden müttefiklerde de bulunmalı ki şeridi tekrar sarsınlar ve mesajı okusunlar. Daha basitlerden ikisi görünmez mürekkep ve kafa derisine yazmaca. Bir kölenin saçları kesiliyor, mesaj kafaya yazılıyor ve saçların uzaması bekleniyor. Daha sonra saçı tekrar kazıtarak mesajı okuyorlar. Kullanışlı değil tabii, taktiği çözenler ele geçirdikleri bütün kölelerin saçlarını kazıttılar mı bitti olay, savaş kaybettirir bu deşifre. Polybius Kodu var, satırlar ve sütunlar boyunca sıralanmış harfler yukarıdan ve soldan iki sayıya denk geliyor, o sayıyı yazıyoruz, elimizde bir harf. Poe'nun "Altın Böcek" öyküsündeki kod var, öyküyü okuyarak nasıl bir şey olduğunu öğrenebilirsiniz. Bunlar basit gizler, esas kriptoloji Sezar'la başlıyor. Sezar Kodu'nda düz metin karakterleri ve şifrelenmiş metin karakterleri aynıdır ve yerleşik değişkenlikle iki daireye yerleştirilmiş harfler farklı biçimlerde alt alta getirilebilir. Bu da kolaylıkla çözülebilse de uzunca bir süre işe yaramıştır, şifreyi çözmeye çalışanlar avuçlarını yalamıştır.

Kodlama algoritma ve anahtar demektir, esas gizi algoritma sağlarken anahtar o gizin çözülmesini sağlar. Algoritmaya sahip olan kişinin anahtara da sahip olması gereklidir, yoksa hiçbir şey çözemez. Sezar Kodu'nun kullanıldığı diskleri bulan biri o diskleri çözecek anahtarı elde edemediği sürece döndürür durur çemberleri. Bulmacalar da böyledir aslında, size algoritmayı verir, dilediğinizce incelersiniz ve anahtarı bulursanız bulmacayı çözersiniz. Anahtar bu tür kodlarda bulmacanın içindedir, mesela Gandalf'ın mellon sözcüğünü dile getirmesiyle açılan kapıları düşünelim, Moria Kapıları elflerin zeki varlıklar olduğunu gösterse de şifreyi olduğu gibi algoritmanın içine koymak nedir? Neyse, normalde bu algoritma ve şifre, gönderenle alıcı arasındaki bir münasebete dayanmaktadır tabii, filmlerde genellikle bu ilki gönderilir de ikincisi gönderilmeden önce karakter ölür, başına bir iş gelir, o son hamleyi yapamaz ve şifreyi çözmek için maceradan maceraya koşan kahramanların kahır çektiklerini görürüz. Bilginin değeri ne kadar yüksekse kriptolojiyle uğraşan, şifreleri çözmeye çalışan insanlar o kadar uğraşırlar. Batı Karadeniz'de definecilik çok yaygındır, haritalar satılır da insanlar kolay yoldan zengin olma hayaliyle olmadık yerleri kazarlar, yolları göçerttikleri bile görülmüştür. Bu haritaların bir algoritması vardır, tabii gerçek harita olduğunu varsayıyoruz, defineciler bu haritaya bakarak kodu çözmeye çalışırlar, uğraşırlar, her şey yolunda giderse gerçekten bir şeyleri elde ederler. Günümüzde de kolay zor pek çok şifreyle karşılaşıyoruz, bazılarını bulup bazılarını bulamıyoruz ki bulamamamız isteniyor zaten, özellikle internet tabanlı işlemlerde. Beutelspacher dijital âlemlerdeki kodlamalara da değiniyor, çok çeşitli yazılımları teker teker değerlendirirken sistemin nasıl işlediğini göstermek için işin matematiğine de giriyor, arka arkaya diziyor formülleri. Matematikten anlayanlar için iyi bir kaynak bu, benim gibi anlamayanlar içinse basit örneklere de yer verilmiş. Vigenère Kodu mesela, verilen tablodan anladığımız kadarıyla Polybius'un çok çok daha karmaşık hali, çözülene kadar 300 yıl boyunca iyi şifrelemiş gizli bilgileri. Tabii çözülmeyecek kod yoktur düsturundan da bahsediyor Beutelspacher, her kod çözülebilir, sadece zaman meselesidir bu. Yeterince güçlü bir zihin, zihnin yetmediği noktalarda yeterince güçlü bir işlemci her türlü gizi açığa çıkarabilir.

Enigma'dan bahsedilmeliydi tabii, İkinci Dünya Savaşı'nda Almanların kullandığı bu kodu çözen Alan Turing'in filmi çekilmişti bir zamanlar, izlemeli. Enigma bir makine, anahtarı, rotorları ve iç kabloları var, kablolar sabit kalırken iç ayarları her gün değiştiriliyor ve anahtar belli noktalara gönderiliyor. İlginçtir, Polonyalılar daha 1932'de Enigma'nın mevcut sürümünü tamamen analiz etmiş de bu bilgiyi neden İngilizlere vermemiş, bilmiyoruz. İngilizler 1940'tan itibaren çalışmalara başlayıp Enigma'yı çözmeye çalışıyorlar, insan kaynaklı hatalardan ötürü çözüyorlar da. Anahtar bir seferinde arka arkaya iki kez aktarılıyor, detaylar verilmese de anlıyoruz ki iki kez yollanan bilgi hemen dikkat çekiyor. İkinci mesele de anahtar harf kombinasyonu pek yaratıcı olmayan bir şekilde seçilmiş, üç harften oluşan anahtarı da "AAA" olarak belirlemeyiz ya. İstatistiklere göre kişinin doğum tarihini banka kartının şifresi olarak belirleme ihtimali yaş arttıkça yükseliyor, böyle kötü bir şifrelemenin çözülmesi de çok kolay tabii. Bu işin bir faydası daha var, Enigma çözülürken inanılmaz derecede uzun ve karmaşık hesaplamaları yapabilmek için 1943'ten itibaren modern bilgisayarların ilk prototiplerinden Colossus kullanılmış. Merhaba bilgisayar.

Kırılmaz kod diye bir şey yok ama teknolojinin gelişmesine bağlı olarak kırılması bir dönem için çok zor kodlar geliştirilebiliyor, DES bunlardan biri. Bilgiyi her biri 64 bitlik bloklara böler ve ardından blokları sırayla kodlar, 56 bitlik bir anahtarla da açar. Kendini kanıtlamış bir sistemdir ama üzerinde ısrarla durulduğu gibi, kırılmaz değildir, 1999 baharında DES ile kodlanmış bir ileti 22 saat içinde kırılmıştır. Günümüzde birkaç saniye içinde yapılabilmektedir bu, haliyle daha karmaşık kodlamalara geçilmiştir. Üçlü DES ve PIN sistemi gelmiştir ilkel DES'in yerine. Kredi kartlarımızı düşünelim, manyetik şeridi okutup şifreyi gireriz ve işlemi başlatırız. PIN manyetik şeride kaydedilip saklanmaz ama kodlanmış hali manyetik şeritte kayıtlıdır, biz doğru kombinasyonu girmeden dekod olmaz o zımbırtı. Haliyle kartımızı kaybetsek bile hiçbir işlem yapılamamasını sağlayabiliriz zira en önemli bilgi bizdedir, yine de insan faktörü devreye girer de kart kötü işlerde kullanılır diye iptal ettiririz. PIN bilgimizi de kimseye vermeyiz, vermemeliyiz, polisinden banka çalışanına hiç kimse bizim PIN'imizi istemez, istememelidir.

Günümüzün dünyasında milyonlarca insanın şifreleri olabildiğince güvenle saklanır, örneğin tarayıcılarımıza şifrelerimizi kaydederiz ve tekrar tekrar girmekten kurtuluruz. Neye güveniriz, firmanın güvenilirliği bir yana, çeşitli sertifikalar vasıtasıyla bilgilerimize erişilemeyeceğini biliriz, bilgilerimiz tarayıcıyla bizim aramızda bir sırdır. Topluma açık bir kod veriyoruz her gün, mail adresimizi milyon tane yere gönderiyoruz da o hesaba girilmeyeceğini biliyoruz, şifre mail adresinin içinde değildir, mail sunucusunda ve hesabımıza giriş yaptığımız tarayıcımızdadır. Benzer bir şekilde bu e-imza muhabbeti de yaygınlaşmıştır, herkes bizim bir belgeyi imzaladığımızı bilir ama imzalamak için gereken şifreyi bilmez. İki kişinin bildiği sırdır bu sistemde, biz aracıya A bilgisini veririz, ondaki B bilgisi bize gelir, sonra tam tersini yaparız ve aldıklarımızla verdiklerimiz birbirini tutunca basarız imzayı.

Pek çok güvenlik yöntemi, kodlama, şifreleme biçimleri var bu kitapta, meraklısı kaçırmasın.

Yanıtla
6
4
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Ağustos 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tema, betimlemeler, çizimler ve sembolik anlatım çok iyi, ancak konuyu işleme açısından ise...
Tema üzüntü olarak görünüyor ama okudukça bunun herhangi bir üzüntü olmadığını anlıyorsunuz. Bu aslında daha ziyade ölümle, sevilen birinin ölümüyle herkesin farklı farklı şekillerde baş ettiğine de işaret ediyor. Arka kapak yazısını okuyanlar zaten üzüntü kaynağından haberdardır. Ben her bir detayın okuma sürecini etkilediğini düşündüğüm için neredeyse gözü kapalı yapıyorum kitap seçimlerimi. O yüzden ben okumamıştım. Bu şekilde bakan biri üzüntü temasını ikinci sayfada, ölümden kaynaklı üzüntü olduğunu da ilk çeyreğinde çıkarabilir. Aslında tahmin etmek de o kadar zor değil. Çünkü filin babanın üzüntüsünü temsil ettiğini ve annenin ortalarda olmadığını görüyorsunuz. Burada ilginç olan şey babanın üzüntüsünü sembolize etmek için filin tercih edilmiş olması. İlk başta fili üzüntüyle eşleştirme konusu üzerine çok düşündüm. Filin büyüklüğü ve gri olması o melankolik havayı daha iyi yansıttığı için miydi? Yoksa İngilizcedeki “there is an elephant in the room” kullanımında olduğu gibi herkesin bildiği ama konuşmaktan çekindiği konuyu mu temsil ediyordu? Bundan emin değilim ama yazarın Avustralyalı olması dolayısıyla ihtimaller arasında gibi geldi. Böyle bakınca kitapta üzüntü temsilcisi hep fil olacak gibi bir beklenti oluştu sanki. Ancak daha sonra üzüntünün başka karakterler üzerinde farklı yansıtıldığını gördük. O halde zavallı filin karakterinin bunda bir parmağı yok. Üzüntünün insan üzerindeki etkisiyle alakalı bir durum söz konusu. Yani ağırlığı yüzünden tercih edilmiş. (Okuma keyfiniz için bazı detayları iki çizgi (- … -) arasına yerleştirdim. O kısımları atlayabilirsiniz.) -Öte yandan dedenin üzüntüsünün kaplumbağa olarak ortaya çıkması ama bunun öykünün başında değil de başka bir olayın tetiklemesiyle görünür olması ilginç. Bu da ölümle baş ederken insanların farklılıkları üzerine düşündürüyor. Halbuki ölen kişiyle daha fazla zaman geçiren ve hayatının farklı dönemlerine şahitlik etmiş biri olarak dedenin üzüntüsünün fil olarak resmedilmesi daha uygun görünürdü. Ancak dede, kızının acısını torununa olan sevgisiyle bastırmaya çalışmış. Torununu bir merhem gibi görüp ölümle baş etmede bir araç gibi kullanmış, mutluluğunu yine başka bir insanın varlığına bağlamış. Bu da kaplumbağanın kabuğunda olduğu gibi onun üzüntüsünün, yani saldırıya ve acıya daha açık olan yumuşak yanlarını korumasını sağlamış. Ancak torununun hayatının riske girmesiyle yeniden tetiklenen acısı dedeyi yine savunmasız bırakmış. Bu da insanların üzüntülerini nasıl ete kemiğe büründürüp verip onları evcilleştirip yanlarında her yere götürdüklerini anlatmanın başka bir yolu. Diğer yandan dikkat ederseniz annesini henüz bir yaşında kaybeden Olive’in köpeği ölümle ilgili üzüntüsünü temsil etmiyor. Çünkü annesini tanımadan, onunla bir bağ kuramadan kaybetmiş. Ortamdaki depresif havadan senelerce etkilenen ve bunu anlamlandırmakta zorlanan biri olarak bir çocuğun aslında babasına olan özlemini, onları yaşarken taşıdıkları bu ağır yüklere karşı kendini çaresiz ve savunmasız hissedişini temsil ediyor. Köpek zaten küçük ve uzun kuyruklu olarak tasvir ediliyor. Yani babasının üzüntüsüne göre daha küçük ama başka bir üzüntüyle bağlantılı. Elbette köpeğin de gerçek olmadığını dikkatli okurlar anlamıştır. Köpeğin, yani Freedie’nin, gri olması, yalnızca Olive’in üzgün olduğu sahnelerde ortaya çıkması ve olay akışlarında kimi kısımlarda köpeğin de eşlik ettiğine dair herhangi bir detaya yer verilmemesi, dolayısıyla sahne devamlılığının sağlanmamasından duyulan o rahatsızlık bunu zaten ele veriyor. Bu açıdan bakıldığında Olive’in annesiyle ilgili herhangi bir sahnede nasıl hissettiğini görmek için de bu köpeği referans olarak alabiliriz.-

Peki, tüm bu araçlar bir çocuğa üzüntü duyduğu bir konuda veya üzülen birine destek olma yolunda ona referans olabilir mi? Bu anlamda pek başarılı bulduğumu söyleyemem. Konu ve motifler harika ama karakterin içinde bulunduğu durumu anlayabileceğimiz bir derinlik verilmiyor. Durumu içselleştiremediğimiz için de karakterle bağ kurup bu yolculuğa onunla birlikte çıkmakta zorlanıyoruz. Üstelik yan olaylar ve detaylar ana konuyu beslemiyor. Okurun dikkatini başka yöne çekiyor. Zaten filin hayali olduğunu söyleyerek merak duygusunu da baştan alıp götürmüş. Bu detayın havada bırakılması bence çok daha iyi olurdu. İlla verilmek isteniyorsa belki dedeyle olan o konuşma sahnesinde veya son sahnede yapılabilirdi bu. Mistik bir detayı çıkardığınızda veya kitabın adı olacak kadar önemli bir karaktere dair gizemi daha ilk sayfalarda açıklığa kavuşturduğunuzda yeni bir şey sunmadıkça zaten okuru kaybediyorsunuz. Çünkü babasının üzüntüsünü giderebilecek mi sorusu devam etmeye yetecek kadar merak ettirmiyor fikrimce. Bu da kitabın bırakacağı etkiyi düşürüyor ve çocuğun karakteri model olarak alabilecek kadar kitapla bağ kurmasını engelliyor. Ayrıca bu kitabı okuyan çocukların yorumlarına baktığımda üzüntüyü temsil etmek için hayvanların tercih edilmesi bir kısmını üzmüş. Diğer yandan yazarın üzüntüyü aşılamayacak bir durum gibi gösterecek başka bir temsilci seçmek istemediğini düşünüyorum. Aksine üzüntülerin de bu dünyadan olduğunu ve ancak onları tanıyarak anlamlandırabileceğimizi, bu üzüntülerin sevimli birer hayvan kadar da zararsız olduğunu göstermiş olabilir. Yazar sadece fillerin duygusal güzel hayvanlar olmasından ve yas sembolü olarak resmedilmesinin kolaylığından bahsetmiş bir yerde. Yine de bu kitabı okuyan bir çocuğun fillere karşı bakış açısı değişir mi diye düşünmeden edemiyorum. Sembolleri okuma konusunda ne kadar başarılı olduğuna göre değişebilir bu. Ayrıca yazar, depresyonu ağır işleyerek çocuk okur üzerinde sarsıcı etki bırakmak istememiş de olabilir. Kitabı halihazırda böyle bir üzüntü veya sıkıntıyla baş eden bir çocuk için bunu kaygı bozukluğuna ve ağır depresyona sürükleyecek bir araca çevirmek de doğru olmaz elbette.

Bu kadar güçlü anlatımların zayıf veya karmaşık kurgu içinde kaybolma tehlikesi yaşama ihtimali üzücü. Biraz daha derinliğe ihtiyacı var kitabın. Hikâye çok yüzeyde kalıyor. Okulun 100 yaşına basması, okulun doğum gününü kutlama ve kutlama için seçilen tema hikayeden bağımsız düşünüldüğünde muhteşem bir detay. Çocuğa kesinlikle bambaşka bir bakış açısı sunuyor. Üstelik kendinden önceki tarihi öğrenme ve cisimlerin de ruhu olduğunu düşünüp ona saygı ve ihtimamla yaklaşma konusunda da farkındalık aşılıyor. Ancak bu iki dominant konunun aynı düzlemde ele alınması, ağırlık merkezinin kaymasına neden olmuş. Çünkü Olive’in bisikletle bağını bize güçlü şekilde vermedi. Onu alt bir hikâyeyle beslemedi. – Bisikletin daha önce annesine ait olmasının bir önemi yok aslında Olive için. – O babasının araç tamir edecek enerjisi varken ona ait bir bisiklete zaman ayırmamasına takılıyor. Bunu babasının ona verdiği değeri ölçmek için bir araç olarak seçmiş, öyle anlamlandırmış olabilir. Nedeni güçlü bir şekilde vermek çok önemli. O yüzden baştan beri bisikleti tamir edememesine çok takılamadım. Depresyonda olan birinin, özellikle de yokluğuyla depresyona sebep olan kişiyi anımsatacak bir nesneyle ilgilenmek istememesi, onu göremeyeceği bir alana kaldırması çok mantıklı geliyor. Hatta okurken bisikletin ne zamandır tamirde olduğu, Olive’in bu bisikleti ne kadar zaman sürdüğü, bu bisikletle tanıştığı an, ilk sürüşü, neden bozulduğu gibi pek çok detayın olmadığını fark ettim. Bu detayların varlığı çocuğa ölüm melankolisini hissettirmeden karakterle bağ kurmasını çok kolay ve insani bir yolla vermiş olacaktı. Çünkü bisiklet konusu, başlı başına her şeyden bağımsız olarak çocukların bağ kurabileceği bir nesne zaten. Üstelik uzun zamandır seninle olan birinin, bir şeyin yokluğunu çocuk gözüyle anlatmak için de harika bir metafor. Bisiklet konusunun layıkıyla işlenmesi bu kitabı mükemmel kılmaya yetecekti.

Olayların çözümlenişiyle ilgili söyleyeceğim pek bir şey yok. Bu bir çocuk kitabı olduğu için üzüntülerimizin çevremizdekilerin desteğiyle azalabileceğini, sadece neşelendirmek için zaman ayırmamız ve çaba sarf etmemiz gerektiğini göstermek adına bunu çabucak çözümlemesi doğal. Gerçek hayatta bu o kadar kolay değil elbette. Bir yarayı sarmak bir olaydan ziyade birbirini takip eden olaylar zinciriyle bağlantılı olabilir. Bana kalırsa çocuğun da o gri karakterlerin hemen bir gülümsemeyle kaybolmayabileceğini, bunun istikrarlı bir çabayla mümkün kılınabileceğini bilmesi daha iyi olur. Kitaba daha iyi bir son yazmamı isteselerdi muhtemelen baştan beri kafamın içinde çıkmak için isyan eden çözümü söylerdim. Bisikletin tamiri için babasını beklemesi canımı çok sıktı. Çocuğun bisikleti tamir etmek için babasına yardım teklif etmesi veya onu tamir edebileceği başka bir çözüm bulmaya çalışması kitaba mükemmel bir dinamizm katardı ve bu bisiklete dair çözülmemiş bu soruna drama katacağı için karaktere ve kitaba daha sıkı sarılabilirdik. Çocuğun sorununu içselleştirebilir, bu çabasından ötürü ona saygı duyup mutlu sonu için tezahüratlar edebilirdik. Ayrıca babasını ve dedesini mutlu etmeye çalışan karakterine bu çok daha uygun bir davranış olurdu fikrimce. Sonunda bisikleti beraber tamir etmeleri, baştan beri nerede ve neden tuttuğunu açıklaması da mükemmel olurdu. Burada çocuğun mutluluğu yine dışa bağımlı hale geldi. Kitabı kapatınca söylediğim ilk şey “O köpek yakın zamanda yeniden görünür.” oldu zaten. Bisiklet konusu esaslı bir şekilde işlenseydi elbette çözüm daha vurucu olurdu ama bu haliyle olayın tatlıya bağlanması nereden bakarsanız bakın iyi sanırım.
Yanıtla
9
0
Destekliyorum  3
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
17 Ağustos 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dünya tarihinin önemlilerinden seçmeler…
Yaşadığımız dünyada günümüze gelene değin önemli tarihsel kırılmalar, bu kırılmalarda rol oynayan önemli kişilerin olduğunu görüyoruz. Bu kişileri bilmek ve oynadıkları rolü yorumlamak için onları tanımamız gerekiyor. Bu süreçte yaşlı dünyamızın tanık olduğu çok sayıda tarihsel kişilik ve olayın varlığı bir gerçek. Bu nedenle zaman zaman tarihçiler öne çıkmış kişileri ve etkiledikleri dönemi inceleyen eserler ortaya koymuşlardır. Günümüzde ise geniş biyografi ve almanak türü çalışmalar yaygınlık arz ediyor. Zaman zaman genel kültür açısından, bilgiye kolay ulaşma amaçlı kısa ancak o konu veya kişi hakkında malumata erişeceğiniz çalışmalarda yapılmaktadır.

Udo Sautter bir tarih profesörü. “Dünya Tarihinde En Önemli 101 Kişi” başlığını taşıyan bu çalışması anlattıklarımıza bir örnek. Hammurabi’den Bill Gates’e kadar 101 önemli isme dair bilgileri ve her sayfada o kişiye ait kaynakçaları edineceğiniz bir bilgi kitabı oluşturmuş. Hazırlayanın bir tarihçi ve bilim insanı olması titiz bir çalışma ortaya çıkmasına ve sizi araştırma yapmaya teşvik etmesine yansımış. Kitaplığınızda bulunmasını öneririm.

İyi okumalar…

Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
16 Ağustos 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yahudi Tarihine Farklı Bir Yorum
Yahudiler, tarih boyunca hemen her coğrafyada var olmuş, insanlığı etkileyen birçok gelişmede rol almış etkili bir millet. Hal böyle olunca insanlık tarihinden bahis açıldığında Yahudilere dair fazlasıyla detay olduğu ortada.

Bugüne kadar haklarında çok sayıda tarih kitabı yazıldı. Yazılmaya da devam ediyor. Mahmut Nana’nın “Yahudi Tarihi” eseri de bunlardan biri. Nana’nın ayırıcı vasfı, Arap asıllı bir yazar olması. Konu üzerine yazılmış popüler birçok kitabın bizzat Yahudi ya da Hristiyan asıllı kişiler tarafından yazılmasına alışığız. Arap bir yazarın kaleminden Yahudi Tarihi okumak, bu manada bir farklılık oluşturuyor.

Konu, üç semavi dinin de sahiplendiği paydalar içerdiği için fazlaca tartışmalı alt başlıklar barındırıyor. Dolayısıyla her yazar, ister istemez kendi yetiştiği topluma, inancına ve aldığı değerlere göre sübjektif nitelikler taşıyan eserler ortaya çıkarıyor. Yazar Nana da bu değerlendirme kapsamında. Çeviriyi yapan Ahsen Batur, bunu açıkça ifade ediyor: “Kitabın yazarının Arap olması hasebiyle yer yer aşırı hissi davrandığı zamanlar olmuştur.” Bu sübjektif bakış açısına, konuyu inceleyen başka yazarlarda da rastlanmaktadır. Mesela, yine aynı isimle eser veren Paul Johnson da eserini sunarken “Bu eser, Yahudi tarihinin benim tarafımdan yorumudur. İfade edilen düşünceler ve (varsa) olası yanlışlıklar bana aittir.” şerhini düşmektedir.

“Tarihte Filistin adını ilk kullanan yazar, tarihin babası sayılan Herodot'dur. Herodot, bu ülkeye Syria paleatina adını vermiştir. Ayrıca Aşağı Suriye (Lower Syria) adıyla da biliniyordu. Tevrat'ın ‘Çıkış’ kitabında da Musa'nın Filistin adını kullandığı biliniyor” (s. 15) Nana, 600 sayfalık eserine bu satırlarla, coğrafi olarak Filistin ve civarının tarihini anlatarak başlıyor.

Sonra o bölgelerdeki (Mısır ve Sümer gibi ülkelerin) eski inanışları işleniyor. İbranilerin ortaya çıkışı hakkında oldukça detaylı bilgiler verilmiş. Bunu takiben de soy olarak Tarah, Abram ve İshak gibi atalara ilişkin bilgiler haricinde Yakub, Yusuf, Musa, Davud, Süleyman başlıkları yer alıyor.

Yazar, Filistin ve civarındaki Yahudileri anlatmakla yetinmeyip dünyanın değişik coğrafyalarındaki, mesela Roma İmparatorluğu, Asya, Afrika bölgelerindeki Yahudileri de unutmamış. İslam’ın gelişiyle beraber Müslümanlarla ilişkiler konusu, bizlerin tarih derslerinden bildiğimiz, özellikle Medine dönemi hadiselerinden başlıyor, son olarak Endülüs’te kurulan İslam devleti dönemi dahil uzun yılların gelişmeleri verilerek kitap nihayete eriyor. (Endülüs sonrasından günümüze kadar olan kısım için başka kaynakları taramanız gerekecek.)

Kitapta farklı bölümlerde, işlenen konuyla ilgili bizzat Yahudi kaynaklarına da yer verilmesi okur için önemli olsa gerek. Örneğin, Endülüs dönemi hakkında Nesim Rigvan’ın bir tespiti olduğu gibi aktarılmış: “Ortaçağlar, Yahudi-Müslüman Arap buluşmasının en yoğun ve faydalı olduğu dönemlerdi. Mesela nesillerdir İspanya’da yaşayan Yahudiler daha önceki bazı Hristiyan krallarının elinden çok zulüm ve kötülükler görmüşlerdi. Müslümanlar bu ülkeye gelince Yahudileri maruz kaldıkları zulümden kurtarmakla kalmadılar, aynı zamanda zenginlik ve derinlik yönünden Yahudilerin hiçbir ülke ve çağda ulaşmadıkları kültür seviyesini yakalamaya teşvik ettiler… Yahudiler, tarihte daha önce bir benzerini yakalayamadıkları bu ortam sayesinde -tıpkı Babil Yahudileri gibi- büyük projeleri, önemli çalışmaları gerçekleştirme imkânı yakaladılar.” (s. 580)

Kitabın genelinde, Tevrat gibi Yahudi kaynaklarına ve bunların aksi yönündeki başkaca birçok kaynağa atıf yapılarak bütünün oluşturulması, eserin değerini arttırıyor. Bu çalışma, konunun meraklıları için ve bilhassa karşılaştırmalı olarak okuma yapmayı sevenler için oldukça fazla detay içeriyor. Konuya hâkim olmayanlar içinse bu okumanın, iyi bir zihin egzersizi olacağı muhakkak.

Yanıtla
6
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Ağustos 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yaşar Kemal - İnce Memed 1
Yorumuma geçmeden önce birkaç hatırlatma yapmanın yerinde olacağını düşünüyorum. Şöyle ki; roman hakkındaki yorumumu genel hatlar üzerinden siz kıymetli okuyuculara sunmak gayreti içerisinde olacağımı ifade etmem gerek. Aksi halde olay olay anlatarak bir özet sunmanın yararlı olmayacağı kanaatindeyim. Popüler tabir ile “spoiler” içermeyen bir yorum ile karşı karşıya olacağınızı söylemeliyim. Böylece kitabı okumak isteyen okuyucuların, bir sürprizle karşılaşıp heyecanlarını kaybetmelerine neden olmak istemem.

Kitabı bundan yaklaşık olarak 12 sene önce, ilköğretim de öğrenciyken, Türkçe öğretmenimizin tavsiyesi üzerine (ve biraz da sınavda soru olarak karşımıza çıkacak olmasından) okuduğumu anımsıyorum. Tabii o zamanlar okuduklarımızı şimdiki gibi anlamadığımız çok açık. Üzülerek itiraf etmeliyim ki, ilk okumam sırasında çok sıkıldığımı da hatırlar gibiyim. Tabii ki bu deneyimin üzerinden yıllar geçti ve sonunda İnce Memed’in ilk kitabını yeniden, tam tekmil bir biçimde, bitirmiş bulunmaktayım. İlk izlenimimin anlamlı bir biçimde okumakta bu kadar geç kalmış olmanın verdiği üzüntü olduğunu belirtmeliyim. İnce Memed bana, son aylarda daha çok çeviri roman okumuş biri olarak, Türkçe düşünülerek yazılmış bir kitabı okumanın ne kadar lezzetli bir deneyim olduğunu yeniden hatırlattı!

Kitabın içeriğine gelecek olursak, sanki Orta Çağ’ın dillere malzeme olmuş o meşhur “feodal” yapısının ve cehaletin 20. yy’ın başlarında ve hatta ortasında dahi Türkiye’de varlığını koruduğunu görmemize olanak tanıdığını söyleyebilirim. Roman her ne kadar Çukurova ve çevresinde geçiyor olsa da, ülkenin önemli bir kısmının romanda anlatılandan çok da farklı olmadığını söylemek herhalde çok yanlış olmayacaktır. Roman, ağaların hegemonyasında birey olmaktan uzak ve kentleşmenin beraberinde getirdiği “elitlerin” köylüler üzerinden nasıl geçindiğini, topraklarına nasıl çöktüğünü, insanların kendi topraklarında nasıl ırgat olarak çalıştırıldığını ve borç kavramı üzerinden ne ölçüde kazanım sağlandığını (üretim, iş gücü ve kölelik) tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Bu durum yalnızca ağaların eylemlerinde değil, gücü yeten sıradan bir insanın bir diğerine kurduğu tahakküm esnasında da beliriyor. Öte yandan yöre halkının eşkıyalar ile olan münasebetine de değinilen romanda insanların ağalar ve eşkıyalar arasında süregelen yaşamları hakkında da fikir veriyor. Her ne kadar romana ismini de veren İnce Memed daha anlayışlı bir portreye sahipse de “Deli Durdu” gibi diğerlerinin ne kadar acımasız olabileceğini de bizlere göstermektedir. Ağalar ve eşkıyalar dışında romanda “hükümet” olarak anılan devletin son derece aciz kaldığına şahit oluyoruz. Hatta öyle anlar geliyor ki adalet sisteminin ve kurumların, belki de henüz yeterince olgunlaşmamış olmasından ve yeterince kanıksanamamış olmasından ötürü, haklıdan ziyade haksızın yanında yer aldığını görüyoruz. Bu durum özellikle “Hatçe” ve “Iraz Hatun” ile alakalı bölümlerde kendini gösteriyor. Yeri geliyor Ali Safa gibi yarı okumuşların insanları birbirine kırdırarak ellerindeki toprağı ve mülkü aldığına şahit oluyor hatta eşkıyalar üzerinden dönen “veraset savaşlarına” tanık oluyoruz.

Son olarak Yaşar Kemal’in coğrafyayı ince ayrıntılarına kadar betimlediğini ve bu durumun anlatıyı ciddi ölçüde güçlendirdiğini belirtmekte fayda vardır. Elbette bu durum bazı okuyucuları sıkabilecekse de dayanmalarını şiddetle tavsiye ederim. Kanaatimce bu güçlü anlatı ve betimleme gücü olayları zihinde canlandırmamıza fayda sağlayacaktır. Diğer taraftan karakterlerin konuşturulması sırasında yerel konuşma biçimlerinin de kitaba yansıtıldığını görmekteyiz. Ayrıca kitabın Cumhuriyet ve kurucu değerlerinin biz sıradan insanlar için ne kadar önemli olduğunu hatırlatması noktasında da kıymetli olduğunu düşünüyorum. Kitabın cildi, mizanpajı ve sayfa kalitesi de son derece yerindedir. Yapı Kredi Yayınları’na, kitapyurdu’na ve Yaşar Kemal’e teşekkür ederiz.

Herkese bol kitaplı sağlıklı günler!


Yanıtla
88
4
Destekliyorum  30
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Ağustos 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
RUSLAR, MOĞOLLARA BORÇLUDUR...
Söz konusu kitap Moğollar ile Rusların karşılaştırılmalı ve bir arada anlatılmasıyla dikkat çekiyor. Çalışma Moğollar tarihiyle başlıyor ve Ruslar ile devam ediyor. Alışagelmişin dışında Moğollar olduğu gibi anlatılmaktadır. Yani birçok eserde “ürkütücü” şekilde yer alırken bu eserde Moğollar kanaatimizce olduğu gibi anlatılmaya çalışılmıştır. Günümüz posta sisteminin atalarının Moğollar olduğu çalışmada genişçe yer buluyor. Moğol atlı posta sisteminin işleyişiyle ilgili fazlaca malumat okura aktarılmıştır.

Konuya hakim okurun bu çalışmada yeni bir şeyler öğreneceğine şüphe yoktur. Zira çalışma popülist kaygılardan ziyade akademik disipliniyle dikkat çekmektedir.

Çalışmada Moğolların devamı olan Altın Ordu’nun çöküşü ve Rusya’nın yükselişi de ele alınmıştır. Bu bölümden itibaren “Ruslar varlıklarını Moğollara borçludur,” diyebiliriz. Bu arada Altın Ordu çökerken Osmanlı’nın da yükselişe geçtiğine de dikkat çekilmiş. Aynı bölümde Osmanlı, Bizans ve Moskova’ya dair yine karşılaştırmalı bilgiler yer almaktadır. Toktamış ile Timur’da zikredilirken Moğol dönemindeki edebiyata da değinilmiştir. Döneme dair Moğol ve Ruslar arasındaki hukuk işlerinin nasıl işlediğinin de anlatıldığı eseri başucu kaynağı olarak tavsiye ediyoruz.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Ağustos 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yaratıcılığa ve Huzura Giden Bilimsel Bir Kitap: Beyin ve Sessizlik
Saltokur’un özellikle kurgu dışı kitaplarını çok beğendiğim için, geçmiş okumalarımı referans alarak Beyin ve Sessizlik adlı kitabı daha okumadan bile bana iyi geleceğini hissetmiştim. Nitekim yine yanılmadım. İyi gelmesine ek olarak öğretici bilgiler de içeren bu kitap, nöroloji alanında doktoralı uzman Michel Le Van Quyen tarafından kaleme alınmış. Dilimize çevirisi de özenli, akıcı ve anlaşılır.

Okurlar bu öğretici yolculukta beyni ve çalışma şeklini çok temel ve özet şekilde öğreniyor; beynin işleyişi, sinir sistemi ve vagus siniri etkileri ele alınıyor. Kavramlar; bilimin çatısı altında, psikoloji, nöroloji, felsefe, araştırmalar ve deneyler ışığında değerlendiriliyor.

Sessizliğin türü mü olurmuş diye düşünenler varsa, Beyin ve Sessizlik adlı bu kitap okurunu bu anlamda şaşırtacak kadar çok şeye değiniyor; sessizlik, gürültü ve beynin bu süreçlerdeki durumlarıyla ilgili bilgi paylaşımı yapıyor.

Kitap, adından da anlaşılabileceği üzere konuyu hep beyin ve sessizlik arasındaki alakaya getiriyor. Tüm bunların yanı sıra kitapta çeşitli nefes, gevşeme ve meditasyon tekniklerine de yer veriliyor.

Orman banyosundan ASMR’ye, hipofrontaliteden gelecek belleğine dair geniş bir yelpazede çok detaylı ve ilginç bilgiler de yine bu kitapta yer almakta.

Son olarak, meditasyonun aşamaları bilimsel verilerle ele alınarak okur ile paylaşılıyor. Özellikle farkındalık meditasyonu ile ilgilenenler “Beyin ve Sessizlik” aracılığıyla bilgilerini tazeleyebilir, yeni şeyler öğrenebilir.
Yanıtla
7
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
29 Temmuz 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mohizm Öğretisi ve Bilgelik
Kitap, Mohizmin kurucusu Çinli Filozof Mo Zi'nin bilgelik öğütlerinden oluşuyor. Çok yönlü ve barışçıl bir düşünüre kulak veriyoruz.

Üstadımız MÖ 470 -391 yıllarında yaşamış. Kitabın içindekiler kısmına baktığınızda hayatın türlü vechelerine dair konu başlıkları var. Bu başlıkların her biri bir bölüm ve konu okuyucusuna madde madde açıklanmış. Örneğin: 2. Bölüm "kendini yetiştirme üzerine" ve 2.1, 2.3...diye alt alta paragraflar şeklinde devam ediyor.

Usta Mo Zi der ki; diyerek onun ağzından açıklamalar aktarılıyor. Arada kayıp bölümler de olmuş; bu da okuyucuya "bu bölüm kayıptır" notuyla belirtilmiş.

Mo Zi'nin bilgelik öğütleri faydacılığa yakın.

Bir konudaki erdemli davranışı açıklarken, makro ve mikro ölçekte (kral/yönetici için de, birey için de) sebep sonuç ilişkileriyle, yukarıdan aşağıya örneklendirmelerle sunuyor, konuyu illaki bir de tersten sağlaması var; değillemeyle de sunuyor.
(Şöyle inanırsa böyle yapar, böyle yapmazsa da öyle inanmıyor demektir ve şöyle olur...)

Bazı okuyucular bunu çok tekrar gibi düşünebilirler. Fakat yazıldığı tarih itibariyle düşünün, MÖ bir zaman dilimi ve Usta Mo Zi toplumun en üstünden, en altına kadar tüm insanlara barışın, bilginin, liyakatin, ölçülülüğün, erdemliliğin herkesin yararına olduğunu anlatmaya ant içmiş Bilge üstad Mo Zi.

Kitap boyunca Mo Zi'ye atfedilen kıssalar ve ona atfedilen özlü sözler de karşınıza çıkıyor. Kitabın içeriği, belki bilmediğiniz, duymadığınız nasihatler değildir, lakin iyi olmanın, insanlığın ortak iyisinin ve ortak kötüsünün zamandan ve mekandan bağımsız olarak var olduğunu ve geçer akçe olduğunu bilmek, bu iyiye/erdeme sahip çıkan insanları tanımak bizi de kişisel olarak iyiye doğru motive edebilir. Bizi de iyileştirebilir. Gevşettiğiniz ipleri sıklaştırmaya, artık kanıksayıp normalleştirdiğimiz bazı yanlışları da yeniden sorgulamaya ve doğrusunu hatırla(t)maya vesile olabilir.

Yani, tekrar iyidir.

Çapraz okumalar için uygun kombin kitabı olabilir diye de not düşeyim.

Ben Mo Zi ile tanıştığıma memnun oldum.





Yanıtla
5
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
29 Temmuz 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Fabrika Ayarlarımızın Ne Kadar Uzağındayız? (3)
İnsanın Fabrika Ayarları (İFA), üç kitaptan oluşan bir bütün. İlk kitap, “Beden”, özellikle hareket etme ve beslenme düzeni konularında kaleme alınmış. İkinci kitapta, ilişkilerimiz ve stres yönetimi, sonuncu kitapta ise bizi bağlayan sınırları aşmak üzerine bilgiler verilmiş.

Sınırları Aşmak’ta, insanın karnı doyduğu halde sorun çıkaran tek canlı olduğundan, “şükürsüz” olduğu için her zaman daha fazlasını istemesinden bahisle söze başlanılıyor: “Elindeki imkânlar ne kadar büyük olursa olsun, yaşayabileceği alternatif deneyimlerin sınırsızlığının farkına vardıkça gönlünü hep daha fazlası, daha ötesi, daha heyecanlısı işgal eder… Bu hayatın ona yetmediğini bilir.” (s. 22) Buradaki rahat edememenin en esaslı nedeni olarak da temel ayarlarımızın rahata göre kurgulanmamış olması gösteriliyor: “Doğamız bizden ‘çözecek bir müşkül’ bulmamızı istiyor. Böyle bir müşkül yoksa bile o müşkülü de kendi kendimize yaratmamızı dayatıyor.”

İlk kitapta değinilen “kaos” güzellemesine burada da yer veriliyor. Orada “sıfırıncı ayar” kaos hakkındaki satırlarda, “ne yaparsak yapalım, rutinden kaçınalım; kaosu hayatımıza davet edip, onu kullanmanın yollarını öğrenelim… Fazla programlı ve yeknesak bir yaşam, beden sistemimizle uzun vadede bozuşmamıza neden olabilir.” deniliyordu. Bu kitapta ise kaos, daha da derinleşiyor (!) “… zira her yenilik, her değişiklik, beklenmeyen her yeni gelişme zihinsel donanımımızı üst düzeyde kullanmamızı gerektiren, aynı zamanda enerji harcatan süreçleri tetikler…” (s. 27) “Beynimiz, ana vatanı olan kaos alanına girdiğinde genellikle farklı bir çalışma durumuna geçer. Daha önce aklımıza gelmeyen çözümler, gözümüzün önünde olup da göremediğimiz imkânlar, fark edemediğimiz bağlantılar bir anda görünür hale gelir. İşte bu hal, kaosun doğurgan ve yaratıcı tarafıdır.” (s. 32)

Kitapta dünyaya anlam verme yöntemleri olarak nitelenen inançların, biz insanlar için neden önemli olduğu, insanın benlik algısının oluşturduğu sınırlar, sınırlarını yıkabilen-aşabilen “sıradan” insanların özellikleri, hangi sınırların ne surette aşılacağı, insanın kendini nasıl dönüştürmesi gerektiği, bu konuda niyet, gayret ve cesaretin anahtar rolü, zorlanmayı bekleyen biyolojik, psikolojik, coğrafi, bilimsel ve başkaca sınırlar, gayet etraflıca okuyucuya sunulmuş durumda.

Sinan hocaya göre “sınırlarımızı zorlamak tabiatımızda var. Ancak bu tabiatı anlamaya çalışmak ve bu tip konularda biraz daha saygılı, biraz daha mütevazı bir bakış açısını benimseyebilmek, esas başarıdır. Fakat buradaki sınırımız, doymak bilmez deneme ve bilme arzumuza, kendi hayrımıza olacak bir gem vurabilme kararlılığı gösterebilme konusunda karşımıza dikiliverir. Bu konuda insan hemen her döneminde sıklıkla inatçı ve şımarık bir tavır sergilemekten geri durmamış gibidir. Dün Babil Kulesi’ni inşa edenlerle bugün ‘doğaya işkence ederek sırlarını çözmeye çalışanlar’ aslında aynı sınırın, aynı döngünün içine sıkışmış zihinleri paylaşırlar.” (s. 143)

Meraklıları için:
Yazarın şahsi web adresi (sinancanan.net) ve ayrıca (acikbeyin.com) adresi önemli.
“Sınırları Aşmak” hakkında yazarın TEDx konuşması için bkz.: bit.ly/3zgBFN9

İyi Okumalar!


Yanıtla
4
0
Destekliyorum 
Bildir