Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Buddenbrooklar / Bir Ailenin Çöküşü
Bazı kitapları o kadar vakitli okuyorum ki kendime sarılmak istiyorum sonrasında. Buddenbrookların dört kuşağı, karlı uzun geceler boyunca bana eşlik etti: zannediyorum bu kitabı okumak için daha doğru bir zaman olamazdı. Sayfa sayısı gözümü korkutmuştu ama Mann’ın daha evvel okuduğum Büyülü Dağ’ının aksine oldukça sade bir dille yazılmış bir kitapmış bu. Onun gibi felsefi tartışmalara da dalmıyor burada yazar, romanın en saf hali gibi bir roman yani; dolayısıyla enfes. (Büyülü Dağ’ı çok çok severim ama onun yeri ayrı.) Ezcümle: bir roman böyle olmalı diyebileceğim bir kitaptı Buddenbrooklar. Bir burjuva ailesinin öyküsünü okurken arkada da dönüşen çağı, değerleri ve toplumu görüyoruz. Mann her zamanki gibi karakter yaratma konusunda muazzam bir iş yapıyor, tüm karakterlerini ete kemiğe büründürmeyi başarıyor. (Öyle ki sanki 1 haftadır onlarla beraber Meng Caddesi’ndeki evdeymişim gibi bir hisle bitirdim romanı.) Bu arada bu hacimde, bu kadar derli toplu bir kitabı 25 yaşında yazabilmek gerçekten olacak iş değil. Bir diğer olmayacak iş de bence Mann’ın kadın karakterlerini yazmaktaki başarısı. Venedik’te Ölüm ve Büyülü Dağ’da görmediğim bir şeyi; Mann’ın bir kadının bakışıyla yazabildiğini de gördüm bu kitapta ve bu yönünü tanımış olmak da bana çok iyi geldi. Kitapta burjuva ahlakı, sanat, tabii ki aile gibi oldukça temel konulara dair bir fotoğraf çekiyor Mann şüphesiz – ama kurgunun lezzeti benim için bunların hepsini solladı geçti. Kendimi sayfaların akışına bırakıverdim düşünmeden; böyle güzel ve uzun bir yolculuğa çıkmayalı olmuştu biraz. Mutluyum.

Bir küçük not: çeviri gözden geçirilse ne güzel olur. Maalesef bu çapta bir kitaba yakışmayacak denli çok tapaj ve anlatım bozukluğu vardı.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bukalemunlar Kitabı
Bayıldım. Çok sevdim ama çok, tam benim kalemim bir kitap. Zaten en çok etkilendiği yazarlar Marquez, Llosa, Amado ve Borges olan bir yazarın yazdığını beğenmemem herhalde pek ihtimal dahilinde değildi ama beklentimin de ötesinde sevdim. Kitabımızın anlatıcısı bir kertenkele. Hayatta çok kertenkele tanımadım ama Elualio’nun tanıdığım kertenkeleler arasında en sevdiklerimden biri olduğunu söyleyebilirim. (Borges’le haşır neşir olanlar Elualio ile daha iyi anlaşacaktır diyeyim, çok da spoiler olmasın.) Neyse sonuçta biraz da Saramago lezzeti buldum bu kitapta, çok komik, çok tatlı, çok zekice. Keşke yazarın daha fazla kitabı dilimize çevrilse, Angola edebiyatıyla da haşır neşir olsak ne olur yani? Anılar, tuzaklar ve kimliklerimizle ilgili ironi dolu, naif ve derinlikli bu küçük kitabı okuyunuz. Ve evet: “Günahların en kötüsü aşık olmamaktır.”
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Korkulacak Bir Şey Yok
Bayıldım, bayıldım. "Herkes okusun" diyebileceğim bir kitap değil ama biraz yoğunlaşarak derinlikli bir okuma yapmaya hazır hissettiğiniz bir dönemde muhakkak el atın isterim bu kitaba. Kurgu eserleri kadar denemelerini de sevdiğim Julian Barnes'ın ölüme, yasa, ölüm korkusuna ve tabii tüm bunların kardeşi yaşama dair düşüncelerini içeren "Korkulacak Bir Şey Yok" kitabı acayip lezzetli.

Barnes, kendi anne ve babasının ölümlerinden başlayarak hem kendi hayatına kısmen otobiyografik bir bakış atıyor, hem de her zaman olduğu gibi sözü türlü yazarlara (Renard, Stendhal ve elbette ki Flaubert), müzisyenlere (Stravinsky, Şostakoviç...) getirip onların hayatlarından anekdotlarla zenginleştiriyor metni. O anekdotlar yeni düşünceler üretiyor, kitap derinleştikçe derinleşiyor.

Kimilerine dağınık bir metin gibi gelebilir ama ben öyle düşünmüyorum. Yazarın zihninde harika bir seyahate çıkmış gibi hissettim. Böyle derinlikli bir adamın iç sesini dinlemek gibi bir ayrıcalığa sahip olmama izin verilmişcesine haz duyarak okudum.

Yas deneyimi yaşamış biri olarak ölüme dair bu kadar ironik bir metin okumak ayrıca çok güzel ve teskin ediciydi. Zaten Barnes'ı ironiden bağımsız düşünmek mümkün mü? Bu büyük meselelerle meşgul kitabında her zaman olduğu gibi yer yer aşırı komik yazmış, bayılıyorum kendisinin mesafeli mizahına.

Eserlerinde sıklıkla gördüğümüz ana izlekleri (bellek, hafıza, hayal gücü, Tanrı, tarih, sanat vd.) ölüm fikri çerçevesinde irdeliyor yazar ve ortaya nefis ve müthiş kafa açıcı bir metin çıkartıyor. Sadece ölüm ve ölüm korkusu konusunda kafa yoranlar için değil, Barnes'ı biraz daha iyi tanımak isteyenler için de kesinlikle okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Çok sevdim!

Sırf Renard'ın olağanüstü "Kırk beş yaşındayım - bir ağaç olsaydım yaşlı olmazdım" cümlesini öğrenmemi sağladığı için bile bu kitabı öpebilirim gerçi ama Barnes'ın kendisinden de bir cümleyle bitireyim: "Edebiyat bu dünyanın neden oluştuğunu bize en iyi şekilde söylemiştir ve hâlâ da söylemektedir. Edebiyat bize aynı zamanda, bu dünyada en iyi nasıl yaşanacağını da söyleyebilir; gerçi bunu en etkili biçimde öyle yapıyormuş gibi gözükmediğinde gerçekleştirir."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mutlu Yurttaş İmalatı
Bayıldım, bayıldım! Bildiğiniz gibi nadiren kurgu dışı metin okuyorum, o nedenle tatmin edeceğine emin olduklarıma girişiyorum, burada da öyle oldu: Edgar Cabanas ve Eva Illouz'un "Mutlu Yurttaş İmalatı: Mutluluk Endüstrisi Hayatımızı Nasıl Kontrol Ediyor?" kitabı muazzam. Bu senenin başında okuyup çok sevdiğim Byung-Chul Han kitabı Palyatif Toplum & Günümüzde Acı'nın tamamlayıcısı gibi, ikisini beraber okumalı belki.

Benim kişisel gelişim kitaplarıyla, yaşam gurularıyla, durmaksızın öğütlenen toksik pozitiflikle derdimi az çok biliyorsunuz. Tamamen içgüdüsel bir şekilde bu öğretilerin çok problemli olduğunu sezip uzak durdum hep, bu kitap hem bu sezgimin altında yatan sebepleri temellendirmemi sağladı, hem de konuya bambaşka bir eksen kattı: hiç düşünmediğim kâr ve neoliberalizm ekseni.

Bu endüstriden elde edilen kârdan bahsetmiyorum, mutluluğun metalaşıp ticarileşmesi elbette birilerinin para kazanmasını sağlıyor, onu biliyoruz. Fakat bu aşırı bireyci "mutluluk sizin içinizde, yeterince çabalarsanız onu bulabilirsiniz, hadi şükredin, çalışın"cı "pozitif psikoloji"nin neoliberal düzene bu kadar katkı sunduğunun, devletlerin sorumluluk alanını bunca daraltıp işini kolaylaştırdığının farkında değildim. Gerçek bir eşitlik yerine fırsat eşitliği sunarak meseleden sıyrılabileceğini sanan neoliberalizmin tam aradığı şey sahiden bu "pozitif psikoloji". Devlet sosyal adaleti sağlamak, vatandaşına belirli bir refah düzeyi sunmak zorunda değil, çünkü bu aşırı bireyci pozitif psikoloji durmadan diyor ki; mutluluk koşullardan bağımsız olarak sizin içinizde! Siz "manifest" edin, isteyin, asla yılmayın, umut edin, hırs yapın, evren size istediğinizi verir!

Evren gibi soyut bir şeye seslenip dururken, gayet somut muhatabımız olan devletten veya işverenlerimizden hak ve adalet talep etmeyi ihmal ettiğimizin ne kadar farkındayız? Mutluluk sanki hiç ideolojik bir şey değilmiş gibi paketleniyor ve biz zavallı bireyler mutlu olmayışımızdan ötürü kendimizi suçlayıp duruyoruz. Sistemin bunca işine gelen bir şey olabilir mi?

Yazacak çok şeyim var ama susuyorum, siz okuyun. Kabus gibi bizi kuşatan mutluluk endüstrisinin farkına varmamız için enfes ve çok ufuk açıcı bir rehber.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Barbarları Beklerken
Bayıldım bu kitaba. Hayalî bir ülkede bir sınır kasabasında bir sulh hakiminin gözünden, saldıracağı söylenen “barbarlara” karşı başkentten gönderilen ordunun gelişi ve ardından gelişen olayları okuyoruz. Ne çok, ne çok, ne çok şey sığdırmış küçücük kitaba Coetzee. Hep yaptığı gibi insan ruhunun en ahlaksız, en karanlık yerlerine giriyor, hepimizin içinde bulunan “kötü”yle uğraşmaya devam ediyor, anlatıcının şu cümlesi tüm bunların özeti gibi: “içimizdeki potansiyel suçu kendimize karşı işlemeliyiz, başkalarına karşı değil.” Güçlü imparatorluğun “güçlü” kalmak için düşman icat etmeye duyduğu sonsuz ihtiyaç meselesi itibariyle biraz Llosa’nın “Dünya Sonu Savaşı”nı, kurduğu “biz ve ötekiler” ikiliği ve zenofobi meselesi itibariyle de Sanchez Pinol’ün “Soğuk Deri”sini hatırlattı ki ikisi de çok sevdiğim kitaplar. Ve bence kitabın onu okuyan herkese bıraktığı soru şu: asıl barbar kim? Kitabın adındaki “beklediğimiz barbarlar” gerçekten yabaniler mi, yoksa bizzat kitaptaki ordu mu? Varlığı şüpheli bir şiddet tehdidine karşı önleyici şiddete başvuran o ihtişamlı ordu… Cemil Meriç’in aklıma kazınmış şu cümlesiyle bitireyim çünkü bu kitap tam da bu: “şiddete son verecek şiddet, yalanların en alçakçası değilse, vehimlerin en şairanesi…”
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Özgür: Her Şey Parçalanırken Büyümek
Bayıldım bu kitaba. 1979’da, komünist Arnavutluk’ta doğan ve çocukluğunu komünist bir devlette geçiren, ardından ilk gençlik döneminde rejim değişikliğine ve liberal ekonomiye geçişi deneyimleyen ve bildiği dünyanın tamamen tepetaklak olmasına, sosyalist olduğunu düşündüğü anne-babasının bile aslında hayatta kalmak için kendilerini gizleyen muhalifler olduğuna tanık olan bir kadın Lea Ypi. Kitabın alt başlığındaki gibi “her şey parçalanırken büyüme”yi öyle güzel anlatıyor ki, hayranlıkla okudum. Kendisi siyaset bilimi alanında çalışan bir akademisyen olduğu için hem bu büyük toplumsal konuyu mükemmelen çerçeveliyor, hem de özellikle çocukluğunu anlattığı dönemleri yazarken büyük bir maharetle geri dönüp bir çocuğun anlamlandırma ihtiyacını, dünyanın belirsizliğini ve tanımsızlığını mükemmelen hissettirerek yazıyor. Dolayısıyla hem çok akışkan, hem çok derinlikli bir metin çıkıyor ortaya.

Aslında sosyalizme dair bir inceleme yazmak niyetiyle başlamış Ypi bu kitaba ancak bunu salt teorik bir çerçeveden, kendi tanıklığını katmadan yazamayacağını anlamış ve kitap bir anı kitabına dönüşmüş, iyi ki de öyle olmuş çünkü bence tanıklığı müthiş kıymetli. Kitabın adına dair bir not: her iki sistemin farklı biçimlerde tanımladığı özgürlük kavramına ve aslında her ikisinin de insanlara sunduğu şeyin özgürlük olmayışına dair çok derinlikli bir sorgulamaya da girişiyor Ypi. “Avrupa’nın kıyısında olma” hâli açısından Arnavutluk’un deneyiminin bizim ülkemizinkiyle de pek çok açıdan benzerlik gösterdiğini düşündüğüm için okumanızı çok arzu ederim. Bonus: izleyenler, Annie Ernaux’nun oğluyla yaptığı “Süper 8 Yılları” belgeselindeki Arnavutluk seyahatini de hatırlasınlar okurken.

Şu alıntıyla bitireyim: “Benim ailem sosyalizmi sınırlanmayla eşit sayıyordu: kim olmak istediklerinin, hata yapma ve bu hatalardan öğrenme haklarının, dünyayı kendi koşullarıyla keşfetmelerinin sınırlanmasıyla. Ben liberalizmi tutulmamış vaatlerle, dayanışmanın yok edilişiyle, ayrıcalıklara sahip olma hakkıyla, adaletsizliği görmezden gelmekle bir tutuyordum. (...) Benim dünyam da, annemle babamın kaçmaya çalıştıkları dünya kadar uzak özgürlükten. İki dünya da o idealden uzak.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Borges Sicilya'da
Bayıldığım işler bunlar benim ya, biliyorsunuz. Bir yazarın / romanın peşinde seyahat etmek, onun ayak izlerini takip etmek filan, üf yani - benim için mutluluğun tanımı gibi bir şey; dolayısıyla bu kitabı çok seveceğimi biliyordum, yanılmadım. İspanyol yazar Alejandro Luque’nin Borges’in Sicilya’da çekilmiş fotoğraflarını çantasına atıp peşinden birkaç arkadaşını da sürükleyerek Sicilya’yı tavaf etmesinin ve o fotoğrafların çekildiği yerleri keşfetmesinin öyküsü bu. Bir tür gezi güncesi ama tabii alışık olduğumuz seyahatnamelerden çok farklı. Yazarın, yolculuğa dair son bir değerlendirme yaptığı son bölümün son cümlesi şöyle: “Sizin de çoktan anladığınız gibi, aşktan bahsediyorum.” <3

Anladık elbette, zaten böyle bir yolculuk ancak aşk uğruna yapılır. Ben kitabı gözümden kalpler çıkarak okudum ama bence bu kitaptan haz almak için hem Borges’i çok çok iyi tanıyor olmak, hem de Sicilya’nın havasını bir solumuş olmak lazım. Ben adanın tamamını gezmedim ama gittiğim şehirlerinde geçen bölümlerden çok daha fazla keyif aldığımı söylemem lazım. Belki adanın kalanını da bir gün bu kitabın rehberliğinde ve yanıbaşımda canım Borges’in hayaletiyle gezerim, ne güzel olur!

Yazarın kendi Borges tutkusunu tarif ettiği bölümdeki şu tanımlamaya bayıldım, burada dursun istiyorum: “Teşhisim, mükemmel dozda bir Borges kızamığının semptomlarıyla kesinlikle uyuşuyordu: Uykusuzluk, gözlerin kızarması, takıntılı bir şekilde alıntı yapma ihtiyacı, aptallık nöbetleri, ukalalık ile kendinden başka bir şey düşünmeme arasında bir yerlerde olmak, ‘ateşli, yorgun ve bellek’ vs gibi terimlerin yanlış kullanımı ve derin bir hiçbir şey ama hiçbir şey bilmeme duygusu.”

Son kısımdan anladığım kadarıyla, ben de Borges kızamığına tutulmuşum gibi gözüküyor. Zira Luque haklı: “Farkına bile varmadan, Arjantinlinin bir müridi, üzerinde damgası olan her şeyi takıntılı bir şekilde eline geçiren biri olmuşsunuzdur.”

Olan oldu artık, ne yapalım? Hayatta birinin müridi olacaksam Borges’inki olayım bence. Bu kitabı da değişik bir seyahatname okumak isteyenlere, Sicilya seyahati planlayanlara ve elbette benim gibi tüm Borges müritlerine fena halde tavsiye ederim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gezgin, Kule ve Kitapkurdu & Metafor Olarak Okur
Bayılarak okuduğum Alberto Manguel’in en iyi kitaplarını başta mı okumuşum da daha vasat olanlar sona mı kalmış yoksa ilişkimiz bir metal yorgunluğundan mı muzdarip bilemiyorum ama son birkaç Manguelim beni pek mutlu etmedi maalesef. (Neyse, Hayali Yerler Sözlüğü ile bu işi toparlayacağız gibime geliyor.)

Alt başlığı “Metafor Olarak Okur” olan “Gezgin, Kule ve Kitapkurdu”nda okurların metinle kurdukları ilişkiyi anlatan metaforlar zincirini irdeliyor. Bu alt başlık önemli çünkü metaforları metaforlar aracılığıyla didikliyor kitap, haliyle biraz ağır bir metin. Ben Manguel’in küçük hikâyeler anlatıp büyük fikirleri onlar aracılığıyla bize izah etmesini çok seviyorum, bu kitapsa hikâye bakımından seyrek, fikir bakımından yoğun bir metin, neredeyse felsefik diyebileceğimiz zihin egzersizleriyle dolu.

Okurluğa dair 3 metaforu inceliyor yazar. Gezgin olarak okur, fildişi kulede okur ve dünyanın mucidi olarak okur alt başlıklarıyla 3 ana bölümden oluşuyor kitap. Bu “okurluk” durumlarını incelerken de edebiyat tarihinden iyi bildiğimiz türlü karakterlerden faydalanıyor; Emma Bovary, Hamlet, Don Kişot gibi. Kitabın son cümlesi aslında tüm meramını anlatıyor ve çerçeveyi toparlıyor, burada bulunsun isterim: “İster gezgin, ister fildişi kulenin bir sakini veya kitapları yalayıp yutanlar olarak okur metaforlarına ödünç verilmiş anlamlar asla aynı kalmazlar. (...) Biz okuyan yaratıklarız, sözcükleri sindiririz, sözcüklerden meydana geliriz, sözlerin dünyada bulunmamıza araç olduğunu biliriz, ayrıca gerçekliğimizi sözcüklerle belirleriz, bizler de sözcüklerle özdeşleşiriz.”

Ben açıkçası kurmacanın bu denli yapısöküme uğratılması taraftarı değilim - duyguyu ıskalıyoruz böyle yapınca gibime geliyor. Bu arada bu kitap aslında yazarın 2011’de verdiği bir konferansın metniymiş, belki konuşma olarak okunduğunda başka türlü bir dinamizme sahip olabilir, bilemiyorum.

Kötü bir kitap değil asla ama bir Okumalar Okuması veya Okumanın Tarihi veya Merak veya Kelimeler Şehri kalibresinde de değil kanımca. Aynı işi oralarda çok daha iyi yapıyor Manguel. Böyle.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Cadılar
Bilin de benim gibi kafanız karışmasın, kitapta iki anlatıcı var ve her bölümde sırayla birini okuyoruz. Bu iki kadın anlatıcımızdan biri Feliciana; bir köyde geleneksel bir hayat süren bir şifacı, diğeri ise Zoe, otuzlarında şehirli bir gazeteci. (Feliciana karakteri, Maria Sabina Magdalena Garcia adlı gerçek bir kadından esinlenilerek yaratılmış. Kendisi zamanında gerçekten çok meşhur olmuş ve şarkıcı Prince'ten Bob Dylan'a bir sürü ünlü isim iyileştici ritüellerinden faydalanmak için köyüne gitmiş.) Bu iki kadının yolu bir kadın cinayeti nedeniyle kesişiyor ve birbirlerine öykülerini anlatıyorlar.

Kitap başından itibaren feminist tavrını ortaya koyuyor. Çok farklı sosyoekonomik koşullarda yetişmiş iki kadının farklı biçimlerde ataerki, istismar ve şiddet ile hayatları boyunca nasıl çatışmak zorunda kaldığını, yerel Zapotec kabilesinde kabul gören üçüncü cinsiyettekilerin (Muxe deniyormuş kendilerine) yaşadıkları korkunç zorlukları, heteronormativitenin toplumda açtığı yaraları, kız kardeşliğin kuvvetini anlatıyor.

Ancak... Olağanüstü dağınık bir kitap maalesef. Feliciana'nın anlatıcı olduğu bölümler, yer yer çok tekrara düşse de, biraz sözlü destan gibi yazılmıştı ve daha lezzetliydi ancak Zoe'nin hikâyesindeki dağınıklık beni çok zorladı. Bir çerçeveye oturmayan ve hikâyeyi beslemediğini düşündüğüm çokça detaya boğuyor bizi kendisi.

Yer yer güçlü ama iyi toparlanamamış bir kitap bence. En sevdiğim yazarların bile zayıf olduğunu düşündüğüm kitapları olduğu için, Lozano ile ilgili nihai kararımı vermeyi erteliyorum. Birkaç kitabını daha okumak lazım, yazsın da okuyalım. :)

Bir alıntıyla bitireyim: "Ânın ömrü bir sözcük kadardır derler, zira ağızdan çıkan söz artık geçmiştedir. Ben ise ânın tıpkı bir insan, tıpkı Dil kadar geniş olduğunu söylüyorum onlara."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Beyaza Beyaz
Barack Obama’nın 2024’te en sevdiği kitaplar listesinde The Anthropologists kitabının yer bulmasıyla bir anda Türkiye’de dikkat çeken Ayşegül Savaş’ın dilimize çevrilen ilk eseri oldu Beyaza Beyaz. Çocukluğu Londra ve Kopenhag’da geçen, halihazırda Paris’te yaşayan ve eserlerini İngilizce yazan yazarın 2021’de yazdığı ikinci romanı bu.

Sanat tarihi öğrencisi olan bir anlatıcımız var, genç bir kadın. Gotik nülere ve ortaçağ sanatının hayal gücünü oluşturan unsurlara odaklanan akademik projesi için bir Avrupa şehrine taşınıyor ve orada iki katlı bir daire kiralıyor. Daire, yakındaki bir kasabada yaşayan akademisyen Pascal ve ressam eşi Agnes’e ait; evi kiralarken ev sahipleriyle, Agnes’in şehre geldiğinde üst kattaki stüdyoda kalması konusunda el sıkışıyorlar.

Agnes sahiden de bir gün geliyor ve umulandan uzun kalıyor. Bu gizemli, tekinsiz, etkileyici kadınla anlatıcımız arasında bir tür dostluk (böyle denebilirse tabii) gelişiyor ve sanat üzerine sohbetler şeklinde başlayan sohbetleri gitgide Agnes’in ona hayatını, evliliğini, anneliğine ve kariyerine dair açmazlarını anlattığı biçimde genişliyor. Hem özel hayatında, hem de kariyerinde bir tıkanma yaşayan Agnes o tıkanıklıktan çıkmak için tamamen beyazın tonlarından oluşan bir tablo üzerinde çalışıyor, kitabın adı da buradan geliyor. Ancak sadece buradan değil gibi, Agnes’in evin içindeki hayaletsi varlığında da beyazı çağrıştıran bir şeyler var. (Ki zaten Savaş da bir röportajında karakteri yaratırken hayalet fikrinden yola çıktığını söylemiş.)

Odağına sanatı alan bu kitabın insanda bir tabloya bakıyormuş duygusu yaratması da tesadüf değil şüphesiz. Özellikle okura bir türlü kendini tam olarak fâş etmeyen (gerçi anlaşılan hayatına aldığı kimseye etmemiş) Agnes’in tasvirleri veriyor bu duyguyu. Renkli kıyafetleri, aksesuarlarıyla filan gözümün önünde belirdi resmen.

Bu arada yazarın üslubunun Rachel Cusk’a fazlaca benzediğini söyleyen eleştiri ve hatta ithamlar okudum. Benziyor sahiden, en azından bu kitapta öyle ama ben bir ilhamın ötesinde bir şey görmedim, beni rahatsız etmedi. Ben sevdim, umarım yazarın diğer eserleri de dilimize çevrilir.

Baştan söyleyeyim: Bir İdeal Defter değil. Brenda Lozano hakikaten harika bir yazar mı yoksa İdeal Defter bazen oluveren o tek atışlık müthiş işlerden biri miydi, onu anlamak istiyordum ve Cadılar'ı okuduktan sonra cevabım şöyle: Brenda Lozano iyi bir yazar hakikaten, bence başka İdeal Defterler yazma potansiyeli de çok büyük, bunu sezdiriyor ama Cadılar onlardan biri değil.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir