Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Temmuz 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İran Tarihi (1700-1925) hakkında hacimli bir eser...
Yılmaz Karadeniz'in ilk olarak 2011 yılında yayınlamış olduğu eser, 2020 yılında Selenge Yayınevi'nden -genişletilmiş baskı- olarak yeniden neşredilmiştir. Yüzyıllar boyunca stratejik bir öneme sahip olan İran coğrafyasını Safevi Devletinin yıkılışının ardından ele alıyor. Asıl konuya Afgan hakimiyetinin başlamış olduğu dönem ile girizgah yaptığı görülüyor. İlk bakışta kapsamı ve hacimli görüntüsü ile okuyucusuna İran tarihinin yoğunluğunu hissettiriyor. 1700'lü yıllardan 1925 yılına kadar geniş bir süreci ele almış olması, tarihin şekillenişi açısından önemli bir metodu ortaya koyuyor. Böylelikle İran tarihini, İran'ın temas kurduğu bütün devletlerle olan ilişkilerini ele alarak incelemeyi mümkün kılıyor. Bu duruma örnek olarak;

"İngiltere'nin bu dönemde Fransa'yı uluslararası siyasette kenarda bırakması, bu devleti tekrar İran'a yaklaştırmıştı." (s.414)

Eser boyunca özellikle Kaçar dönemindeki İran, dönemin önemli güçleri tarafından odak noktası olmakla birlikte mücadele verilen bir bölgedir. Özellikle de İngiltere için önemli bir merkez konumundaydı. Bunun üzerine Fransa'nın da İngiltere'nin oluşturmuş olduğu bloka karşı İran ile temas kurmak istediği görülmektedir. Dolayısıyla, biz burada İran'ın jeopolitik ve stratejik konumundan ötürü bölgede faaliyet gösteren her devletin, İran ile temas kurmasının adeta bir zorunluluk olduğu ve böylelikle İran'ın siyasi arenada ne kadar önemli bir konumda olduğunu görüyoruz. Bu durumda konum olarak yakınlığı dolayısıyla temas kurduğu Osmanlı Devleti ile de ayrı bir mücadele içerisinde olduğu kolaylıkla ifade edilebilir. Zira Osmanlı Devleti, "1718'deki Pasarofça Anlaşması ile Avusturya'ya kaptırılan yerlerin telafisi için İran'a savaş açmıştır." (s.326) Hatta İran-Osmanlı ilişkilerinin Safevi hükümdarı Şah Birinci İsmail'in döneminde başladığını ifade ederek konuya giriş yapıldığı görülmektedir.

Eser, kaynak bakımından okuyucusunu tatmin edici bir genişliğe sahiptir. Belirli bir dönemi ele almasından ötürü, bu eseri inceleyebilmek için öncelikle İran tarihine genel anlamda hakimiyetin bulunması gerekir. İran tarihiyle ilgili bilgisi olmayan okurlar için konu ile alakalı, sahip olunan salt bilgi ile değil de, bu konunun zeminini oluşturabilecek paralel konular içeren birkaç farklı yazarın ele almış olduğu kitaplarla desteklenerek okunursa bu eser daha faydalı olabilir. Örneğin, mümkün olursa Saadettin Yağmur Gömeç'in "İran Tarihi" eseri, sonrasında Türk kanadıyla kurulan teması pekiştirmek adına Osman Gazi Özgüdenli'nin "Ortaçağ Türk-İran Tarihi Araştırmaları" eseri, bölge hakkında genel ve Oryantalist bir bakış açısı istenirse de Bernard Lewis'in Ortadoğu ile ilgili kaleme almış olduğu çalışmalar da incelenmelidir. Eserin yayım ve yapım aşamasında emeği geçenlere teşekkürlerle...

Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
04 Temmuz 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İran Tarihi'ne bir giriş...
İran Tarihi isimli çalışma hakkındaki naçizane yorumumu siz değerli okuyucuların istifadesine ve takdirine sunmadan önce birkaç meseleye açıklık getirmek niyetindeyim. Öncelikle, kitabı okumama neden olan iştiyakın çalışmalarımda “Part” yahut “Sasani” teşekkülleri ile sürekli karşılaşmamdan kaynaklandığını hemen belirtmeliyim. Bu tesadüf edişler beni bu teşekküller hakkında dilimizde bulunan “İran Tarihi” hakkındaki kitapları araştırmaya yöneltti. Bu araştırmanın bir neticesi olarak da ilgili kitabı okuma sürecim başladı. Peki, neden bu kitabı seçtim? Kitabın birden çok yazar tarafından vücuda getirilmiş olması tercih sebeplerimden ilkini oluşturdu. Zira, binlerce yıllık bir süreç hakkında tek bir kişinin kalem oynatmasını sağlıklı bulmuyorum; tarihi süreç içerisinde 50-100 yıllık zaman dilimleri dahi oldukça karmaşık ve fazlaca mesaiyi zorunlu kılmaktadır. Öte yandan dilimizde “İran Tarihi”ne dair çok fazla yayın bulunmadığını da ekleyelim. Diğer taraftan kitabın “Selenge Yayınları” tarafından neşredilmiş olması da diğer bir tercih nedenim olarak sıralanabilir.

Kitap Mihail Sergeyeviç İvanov’un editörlüğünde (kendisi de dâhil) altı kişilik bir ekip tarafından hazırlanmıştır. Ekip alanlarındaki uzmanlıklarıyla ön plana çıkmaktadır. Araştırmacıların tamamı hakkında bilgi vermek yazıyı önemli ölçüde uzatacak olsa da, “İç Sayfalara Gözat” kısmında bu bilginin bulunduğu sayfaya erişilemediğinden, burada zikretmenin okumayı düşünen ancak yazarlar hakkında bilgi sahibi olmayan kıymetli okuyuculara fikir vereceği kanaatindeyim. Bu nedenle ilgili sayfayı bir miktar kısaltarak aşağıya eklemeyi uygun buldum.

Mihail Sergeyeviç İvanov ( 1909-1986 ): 1931'de Leningrad Üniversitesi (S. Petersburg) Doğu Bölümü'nden mezun oldu ve ilerleyen yıllarda Doğu Ülkeleri Tarihi Bölümü'nün başkanlığını yaptı.

Edvin Arvidoviç Grantovskiy (1932-1995): 1954 yılında Moskova Devlet Üniversitesi Tarih Fakültesi'nden mezun oldu ve 1955'ten hayatının sonuna kadar Rusya Bilimler Akademisi Doğu Bilimleri Enstitüsü'nde çalıştı. Yazar aynı zamanda Medler, Persler ve İskitler gibi eski İran kabilelerinin tarihi ve kültürü konusunda da çalışmalar yapmıştır.

Muhammed Abdulkadiroviç Dandamayev (1928-2017): Yeni Babil ve Pers dönemi Mezopotamya tarihi alanında önde gelen araştırmacılardan birisidir. Bilimsel çalışmaları İran ve Mezopotamya'nın M.Ö. 1. binyıldaki tarihi, ekonomik ilişkileri ve sosyal kurumlarını incelemeye adanmıştır.

Gennadi Andreyeviç Koşelenko (1935-2015): Antik Yunan, antik Karadeniz bölgesi ve Helenistik Doğu tarihi alanında uzmandır. Moskova Devlet Üniversitesi Tarih Fakültesi'ni bitirmiş ve 1953 yılından itibaren Karadeniz çevresi, Türkmenistan, Özbekistan ve Yemen'de yürütülen arkeolojik kazılara başkanlık yapmıştır.

İlya Pavlovic Petruşevskiy (1898-1977): Harkov ve Bakü Üniversitelerinde tarih ve filoloji eğitimi almıştır. Rusya Bilimler Akademisi Doğu Bilimi Enstitüsü'nde ve Leningrad (S. Petersburg) Üniversitesi'nde görev yapmıştır. Orta Doğu'da tarım ve feodal ilişkilerin tarihi, Orta Çağ'da İran'daki halk hareketleri, göçebeler ve yerleşik halk arasındaki ilişkiler, İslam tarihi temel araştırma alanlarıdır.

Ninel Kozminiçna Belova (1927-2000): Moskova Devlet Üniversitesi’nden mezun olmuş aynı üniversitede Modern İran üzerine çalışmalar yapmıştır. Yine aynı üniversitede uzun yıllar Asya ve Afrika ülkeleri üzerine de çalışmalar yürütmüştür.

Yukarıdan da anlaşıldığı üzere, alanında uzman kişiler tarafından yazılmış bir kitap ile karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. Öte yandan yorumumun başında da belirtmiş olduğum üzere kitabın özellikle iki bölümü ile ilgilendiğimi (Partlar ve Sasaniler) yeniden hatırlatmalıyım. İlgi alanım dışında kalan kısımlar hakkında yorum yapmayı doğru ve faydalı bulmadığımdan, burada yalnızca bu bölümler hakkında kalem oynatmayı tercih ediyorum.

“Part Devleti” (s. 103-121) adlı bölüm adından da anlaşıldığı üzere Partları (MÖ III.yy – MS III.yy) konu edinmektedir. Standart bir siyasi anlatısına nazaran daha özet bir anlatı sunulduğunu ancak bu anlatının giriş olarak değerlendirildiği takdirde yeterli olduğunu ve ilgili başka kitaplara yönlendirerek okuyucuya yeni kitapların önünü açtığını söyleyebilirim. Bölüm: Roma-Part mücadelesi (s. 107), Partların ekonomik ve politik durumu (s. 111), sosyo-ekonomik durum ve devlet yapısının incelenmesi (s. 112), iç karışıklıklar (s. 115), İmparator Traianus’un Part topraklarını işgali ve II.yy - III.yy’da Part-Roma Savaşları (s. 117) ve son olarak Partların yıkılışı (s. 120) başlıklarından müteşekkildir. Her bir başlık altında dönemin belli başlı olaylarına yer verilmiştir. Bu olayların anlatımı sırasında, genellikle, dönemin çağdaşı olan müverrihlerden bahsedilmemiştir. Bu durum kanaatimce kurgunun ikincil metinlerden inşa edildiği izlenimini uyandırır. Öte yandan Roma kaynakları hakkında daha fazla malumat aradığımı da ifade etmem gerek. Elbette yaklaşık 20 sayfalık bir bölümde kaynakların zikredilmemiş olmasına şaşmamak gerek.

Sasaniler ile alakalı bölüme (s. 121-137) gelecek olursak: Sasani Devleti’nin ortaya çıkışı (s. 121), sosyal-siyasal yapı (s. 122), din (s. 124), dış politika (s. 126), V.yy’da İran (s. 127), VI.yy’da İran (s. 131) ve diğer bazı alt başlıklardan müteşekkil olduğunu söyleyebiliriz. Öncelikle bu bölümde daha önceki anlatıda gözüme çarpmayan bir yaklaşım ile karşılaştığımı söylemem gerek. Şöyle ki; Sasanilerin feodal yapısı ve ekonomik düzeni hakkındaki yorumların Sovyet ideolojisine yakın bir perspektif ile sunulduğu izlenimine kapıldım. Açıkçası bu durum ilk başta taraflı bir anlatı ile karşılaşıldığını düşündürse de olaylara bir de Sovyet perspektifi ile yaklaşanları okumak noktasında önemli bir kazanım gibi durmaktadır. Dolayısıyla ilgili anlatı karşılaştırmalı bir şekilde okunursa çok daha verimli bir hale gelecektir. Ben bu karşılaştırmalı okumayı bazı olaylar özelinde (Mazdek İsyanı, Anastasius Devri Sasani Savaşları ve yedi yıl planlanan ancak Iustinus [518-527] dönemine kadar sarkan barışı vb.) Encyclopaedia İranica ile tamamladım. Böylece hem batı hem de doğu perspektifinden ilgili olayları takip edebildim. Bir önceki bölümde olduğu gibi bu bölümde de akış genellikle belli başlı önemli olaylar üzerinden kurgulanmıştır. İlaveten bölümün sonuna ise (s. 137) bir harita eklenmiştir ki bu da okuyucu için kurguyu önemli ölçüde güçlendirmiştir. Zira okuma esnasında haritaya bakmak olayları lokasyon özelinde de takip edebilmeyi kolaylaştırdığından oldukça faydalı olmuştur.

Sonuç olarak kitap “İran Tarihi” hakkında giriş niteliğinde bir kitap okumak isteyen herkese oldukça fayda sağlayabilecektir. Öte yandan Sovyet tarihçiliğinin olaylara yaklaşımını görmek adına da son derece faydalı bir okuma sunacağına eminim. Kitabın çevirisini orijinal dili ile kıyaslama imkanım bulunmuyor ancak metnin rahat, anlaşılır ve kolay bir şekilde okunduğunu söyleyebilirim. Bunun dışında kitabın baskısı, kağıt kalitesi, mizanpajı ve cildi sorunsuzdur. Kitabı dilimize kazandıran Hasan Demiroğlu’na, Selenge’ye ve bize bu harika kitapları uygun fiyatlara ulaştırdığından ötürü kitapyurdu’na çok teşekkür ederiz.

Herkese bol kitaplı günler!


Yanıtla
12
2
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
01 Temmuz 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Algılama Biçimleri, Yaşam Öyküleri ve Bunun Kişisel Sağlık Üzerindeki Tezahürü...
Kitapla ilgili yorumuma başlamadan önce kitabın dar bir okur kitlesine hitap ettiğini ifade etmeliyim. Hastalıkları, dahası insanın psikolojik bileşenlerinin organik/bedensel hastalıklar üzerindeki rollerini merak ediyorsanız; psikosomatik bozukluklara özel bir ilginiz varsa bu kitap sizi cezbedebilir. Aksi takdirde bu alana dair hususi bir ilginiz yoksa kitabın size vereceği şey: “organik hastalıkların oluşum süreçlerinde illa ki hastanın psikolojik arka planını da bir incelemeye tabi tutmalıdır” farkındalığından ibaret olacaktır. Zira eser çoğunlukla psikosomatik bozukluklara ilişkin yapılmış deneylerin, yazılmış vaka/kontrol çalışmalarının ve bunların yorumlamasının bir derlemesi niteliğinde. Kişilerin sağlık sorunlarını değerlendirirken temel bir algoritmik yaklaşım oluşturacak bir tasnifleme yok, çok dağınık bir anlatım ortaya çıkmış ancak doyurucu sayıda örnek var.

Okurken bu tarz bilimsel iddia taşıyan kitapların mühim bir handikapı çıkıyor karşımıza; verilen örneklerin çokluğu bir yerden sonra ortaya konulan iddiayı, diğer tüm nedenleri ihmal edecek kadar çok fazla önemsememize yol açıyor. Hastalıkları oluşturan nedenler arasında psiko-sosyal etmenler büyük rol oynuyor. Ancak günümüz tıbbında, özellikle de kendi ülkemizin adeta bir kaos içeren tababet ortamında bu etmenlere verebileceğimiz önemin çok sınırlı olduğunu, olmak zorunda olduğunu çünkü, bütünlüklü bir değerlendirme için ne vakit ne yeterli iş gücü olmadığını göz önünde bulundurmak gerek. Kitabın sistemi suçlarken sistemin en masum unsuru olan sağlık çalışanlarının kısıtlılıklarını ihmal ederek yargıda bulunduklarını hissettim.

Kitabın amacının zaten bir iddia ortaya koymak ve bunları kanıtlarıyla anlatmak olduğunu bilsek de, sistemin tüm açmazlarını kendi ortaya koyduğu tez ve farkındalıkla çözülebilirmiş ve her şey bundan ibaretmiş gibi göstermesi bir tababet mensubu olarak beni rahatsız etti. Günlük pratiğimizin öyleyse %90’ı çöp gibi bir durum ortaya çıkıyor. İddiasına fazla bağlı kalmış ve haddinden fazla inanmış bir eser olarak düşündüm.

Öte yandan şunu da itiraf etmeliyim ki; kitaptaki vakalar ve onların yaşam öykülerinin duygudurumlarıyla olan ilişkisi beni epey şaşırttı ve etkiledi; üstüne gidildiğinde, vakit ayırıldığında ve hastalar bir başka gözle yeniden ele alınmaya başlandığında bildiklerimizin ötesinde şeyler ortaya çıkabilir. Ancak maliyet/yarar analizi yapacak olursak. Her hasta için ayrılacak bu kadar vakit ve efor; sürekli yaşlanan ve bu nedenle hasta olan dünyayı düşündüğümüzde pek sürdürülebilir gözükmüyor.

Çeviriyi nitelikli buldum; tıbbi terimlere getirilen açıklamalar güzel; kaynakların kitabın sonunda verilmesi de sayfaları dipnota boğulmaktan kurtarmış. İlgilisi için epey tatmin edici bir çalışma olmuş.

Yanıtla
6
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
01 Temmuz 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İnsanlığın, Kapitalizm Sonrası Dünyadaki Geleceği
Kapitalizmle sorunları olan bir iktisatçının yazdıkları ilginizi çekiyorsa Peter Fleming tam da ihtiyaca uygun, günlük arkadaş sohbeti kıvamında bir kitap yazmış. Normalde iktisat konulu kitaplar, bu konuda uzmanlığı olmayanlar için sıkıcı gelebilir. Bu eserde durum farklı: Teoriye boğulmadan ve fazla uzatmadan, anlatılmak istenenler, 100 sayfada anlatılmış.

Eser, bir kişisel gelişim kitabı değil! Daha çok yazarın, kapitalizmin sunduğu ortamda, “yükselen pis kokulu gelecekler arasında dolaşırken” kendince faydalı bulduğu bazı ipuçlarını bir araya getirdiği bir eser.

Kitabın büyük bir kısmı, Haziran 2018’de Sydney’de kaleme alınmış. Fleming, modern çağın göçmen akademisyenlerinden. Kitabın içinde buna dair çokça izlere rastlamak mümkün.

Kitapta neler anlatılıyor?

Tüketim çılgınlığı, almış başını gidiyor. Araştırmalar, mevcut küresel tüketim oranımızı gelecekte de sürdürebilmemiz için 1,5 dünya gezegeninin gerekeceğini, bu oranın ABD için 4, İngiltere için 2,5 dünyaya tekabül ettiğini gösteriyor. Yazara göre, küresel ekonomiyi yönetenler, empati, suçluluk hissi ve vicdan denen şeylerden tamamen mahrum görünüyorlar. Doğru fiyata ninenizi bile seve seve ezip geçecek nakit-robotlarından çok farkları yok (...)

Bu iç karartıcı duruma iki önemli nedenle düştük: 1980’lerden beri, teknokratik iktidar yapısı, tüm dengeleyici güçleri kasten bastırmaya çalışıyor. Diğer yandan, piyasa neoliberalizmi modernlik sürecinin kendisini gasbetti. (s. 19)

Yazar, neoliberal dogmaya olan sarsılmaz sadakati açıklamanın yollarından birini, onun tarikatvâri bir nitelik taşıması fikriyle ele alıyor. Gelir dağılımındaki adaletsizlik, yüksek faizli konut kredilerinde patlama, kemer sıktıkça düşen üretkenlik, piyasalara hükmeden tembel tekeller ve daha nice olumsuzluklara rağmen ateşli serbest piyasa fanatikleri, bir türlü inançlarını yitirmiyor. Neoliberalizm tarikatından kurtulmak için izlenecek yollar elbette var ama bu noktada yazar, Cultwatch’a atıf yapıyor: “Firar asla bireysel bir eylem olamaz. Cemaatin kirletemediği yakın müttefiklere bağlıdır. Çünkü ancak daimi bir dayanışma bir çıkış yolu sunabilir. Fakat yol üstündeki tuzaklara karşı insanın dikkatli olması şarttır. Büyük bir filozofun da zamanında gözlemlediği gibi, çıkış yolu kapıdan geçer... ancak yine de çok az insan bu yöntemi kullanır.” (s. 45)

Eserde, robot teknolojisinde yaşanan gelişmelerin ekonomiye ve istihdama etkileri, ofis ortamında çok çalışmanın ve eve iş getirmenin muhtemel zararları, “Sayko-Dadı” rolüne bürünen devletin göçmenlere uygulanan şiddette olduğu gibi içerde ve dışarda pervasızca güç uygulayan bir aygıta dönüşmesi, insanoğlunun doğayla ilişkisinin dibe vuran boyutlara varması, eko-sistemin bozulması, yapay zekanın ve diğer teknolojik gelişmelerin insanlığa muhtemel etkileri farklı boyutlarıyla tartışılmış.

Son kısımda, yazarın, bilinen bazı kavramları kendince tanımladığı ve yorumladığı bir "Sözlükçe" yer alıyor. Burada, yerine göre mizahlaştırılmış ifadelere de rastlamak mümkün. Mesela, vergiden kaçınma için şöyle denilmiş: “Şirketlerin ve zengin plütokratların bizim ödemek zorunda olduğumuz vergilerden paçayı kurtarma yöntemi; gelir eşitsizliğini modern çağda eşi benzeri görülmemiş seviyelere çıkarma mekanizması; kamusal alanı nakit paradan mahrum bırakma yöntemi; dünyanın sonu yaklaşırken açgözlülüğün aldığı hâl.” (s. 114)

Yazarın, öngörülerinin ve önerilerinin isabetli olup olmadığını ise zaman gösterecek.

İyi okumalar!
Yanıtla
5
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
28 Haziran 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
"Ortaçağ Ekonomisi ve Müslüman Tüccarlar" başlığında önemli bir çalışma...
Ahmet N. Özdal'ın 2016 yılında Selenge Yayınevi'nden neşrettiği bu eser, Ortaçağ ekonomisini kapsamlı bir şekilde ele alıyor. Bu konuda ele alınan eserler, genellikle ticaret yolları ve ticari durumun genel seyri ile ilgilenirken, bu eser bahsetmiş olduğumuz belli başlı konular üzerine yeni yaklaşımlar ilave ederek vücut bulmuştur. Elbette çalışmanın ana konusu olan "ticaret" olgusu ilk olarak değerlendirmeye alınmış, sonrasında Müslüman tüccarların da bakış açılarını sunmaktadır. Çalışmanın bu konu hakkında, İslam dininin ticarette sanılandan çok daha özel bir öneme sahip olduğunu aktarmaktadır.

Ticari atmosferin oluşumunda en önemli unsur olan "üretim" süreci hakkında ve sonrasında üretim grubunda yer alan üretici sınıfına, ardından üretimin temel yapı taşlarından biri olan arz/talep ilişkisine de değinilmiştir. Ticaretin gelişimi ve bunun sektör haline gelmesinin ardından oluşan ticaret kolonilerinden bahsetmektedir. Gelişim sürecinin yanı sıra ticari güzergahlar hakkında da bilgiler ihtiva etmektedir. Örneğin; Baharat Yolu'nun çok kollu bir yapıya sahip olması, Hint Okyanusu'nun kozmopolit bir görünümde olmasıyla birlikte hiçbir devletin egemenliğinde bulunmamasıdır. İslamiyet öncesinde Arap Yarımadası'ndan Çin'e doğru gerçekleştirilen ticari seferlerin hayli ilginç ve pahalı ürünlerden oluştuğundan bahsedilmektedir. İslamiyet'in yaygınlık kazandığı en erken dönemlerde bu güzergahta gerçekleştirilen ticari faaliyetlerin sıklık kazandığına dikkat çekiliyor. Ticaret güzergahlarından ve şehirlerden bahsedilirken paragraf aralarında bulunan haritalar da konuyu pekiştirici bir işlev görüyor. Ticaretin sadece karayolu üzerinden değil, deniz yolculuğu gibi bir alternatifinin bulunduğu da bir başlık altında aktarılmaktadır.

Ticari hareketliliğin bulunması çeşitli tehlikeleri de üzerine çekiyordu. Mesela Moğol istilası tüm Yakındoğu'nun tehlikeli olarak anılmasına meydan veriyordu. Bu tehlikenin yanı sıra klimatolojik tehlikeler de ticareti tehlikeye uğratabilirdi. Mesela çöller, nehirler ve dağlar gibi aşılması zor tehlikeleri de içerisinde barındırıyordu. Nakliyat ve taşımacılık hususunda yük ve yolcu gemileri ile ilgili önemli detaylara da rastlıyoruz. Gemilerin işlevselliği ve kapasitesi hakkında da bilgi verildiği görülmektedir. Buna bağlı olarak ticari yazışmalar, bazı belge, makbuz örneklerini ve Abbasi Cehbez Divanı'nda geçen muhasebe terimlerine de bir bölümde yer verilmiştir.

Son olarak ticari faaliyetlerin yürütücüsü olan tüccarların yaşam ve sosyal alanlarına değinilmiş, onların yaşamış oldukları bölgelerden ve tercih ettikleri evlerden de bahsedildiğini görüyoruz. Yazar, tüccarların her yöreye halka ve döneme göre farklılaşan giyim tarzları ile ilgili genel bir tanımlama yapıyor;

"Resmi üniformaları (Tıraz, Hil'a) özel olarak hazırlanmış üst düzey yetkililerin ve kralların haricinde en şık giyinenler, tüccarlardı." (s. 405)

Hatta tüccarların üzerinde koruyucu dualar, muskalar taşıdıkları ifade ediliyor. XIII ve XIV. yüzyıllarda herhangi bir tarikata mensup çok sayıda tüccar bulunduğu bilgisi verilmektedir. Eser, ağırlıklı olarak İslam kaynakları ve beraberinde modern tarih araştırmaları ışığında, akıcı bir üslupla yazılarak vücuda getirilmiştir. Kitabın başlangıcında yer verilen kaynak tanıtımı da çalışmaya ayrıca şık bir tutum kazandırdığı söylenebilir. Epey hacimli bir çalışma olması bakımından, emeği geçenlere teşekkürlerle...

Yanıtla
3
0
Destekliyorum  3
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
27 Haziran 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Korkunç İvan Zamanında Rusya Üzerine...
Klasik çağların nevi şahsına münhasır bazı insanları, hayatlarında kariyer basamaklarını bir bir çıkarak yüksek noktalara gelmelerine karşın kaleme kâğıda pek dokunmazlar. Tarihe iz bırakma ediminden uzak bu insanların efsanevi yaşamları, anlatan olmaz ise kaybolup gider. Bazılarının ise ikbal basamaklarında yükselebilmesi için illaki mürekkep yalamaları şarttır. Çünkü, imparatorluk çağının monarşik liderleri dünyayı kendileri için daha bilinir kılan eserlerin müelliflerini taltif ederler. Heinrich Von Staden de devlet kuşunun başına konması için takkesine aşiyan yapmak niyetiyle yazanlardan…

Staden 16. yüzyılda yaşamış Alman tacir ve seyyahtır (hatta hükümet kademelerine olan intisabından dolayı devlet adamı olarak nitelendirilebilir). Onu benzerlerinden ayıran ise maceraperest ruhu sayesinde Rusya’da uzun süre bulunmasıdır. Rusların Korkunç namıyla andıkları 4. İvan döneminde Rusya’da bulunan Staden, İvan’ın teveccühüne mazhar olarak ülkenin çeşitli yerlerinde bulunur. Kendisini Rusya konusunda fazlasıyla mahir bulmuş olacak ki devrin Roma Cermen İmparatoru Rudolf’a Rusya’nın istila edilmesine dair bir plan sunar.

Tabii Staden’in eseri sadece istilayı hedef edinen bir harp stratejisinden ibaret değildir. Zira engin bir denizi andıran Rus topraklarının ele geçirilmesi ilk bakışta pek makul bir proje gibi görülmez. Bu yüzden Staden eserine Rusya ve Çarlık hakkında bildiklerini eklemiş, yetmemiş otobiyografisini de yazdıklarına iliştirmiştir. Çünkü bir tezin kabul görebilmesi için güçlü bir temel üzerine bina edilmesi gerektiği Staden’in malumudur. Üstelik maceraperest bir seyyahın uçuk fikirleri, anlatanın şahsi kariyeri bilinmeksizin pek bir şey ifade etmez.

Bu yüzden Staden’in anlattıklarından strateji ve istila planı çıkarılacak olursa kendisini ispata yöneldiği rahatlıkla anlaşılır. Çünkü; seyyah İmparatora öncelikle söylediklerinin mesnetsiz olamadığını kanıtlamak hevesindedir. Bu yüzden 16. yüzyıl Rusya’sının sosyal, iktisadi, idari, askeri, coğrafi ve kültürel sunumu gayet iyi yapar. Verdiği bilgilerle kendisini kanıtlamak niyetini taşıyan ve istihbaratı önceleyen Staden’in Rusya ile ilgili malumatı bir noktadan sonra güvenilir konuma yükselir. Zaten başka kaynaklarla karşılaştırıldığı zaman Staden’in Rusya’yı gayet doğru ve iyi karakterize ettiği fark edilir.

Öncelikle Rusya’nın iç siyasi yapısı knezlerin, üst düzey bürokratların birbirleriyle mücadeleleri idari yapıdaki yozlaşmışlıklarla bulanarak servis edilir. Staden istilanın mümkün olduğunu kanıtlamak adına normal olarak nitelendirilebilecek bilgilerin içerisine bile olumsuz argümanlar yerleştirmekten geri durmaz. Tabii bu Staden’in algıda seçici olduğunun da kanıtı olup, onu tamamen yanlışlamak mümkün değildir.

Staden’in anlatısı ortak bir bağlamdan uzak olup notlar bölük pörçük birbirine eklenmiş gibidir. Bilgilerin aktarımı esnasında belirli bir sistem takip edilmemiştir. Bazen fazlasıyla ayrıntı içeren adeta dönemdeki idari bir raporu andıran bilgiler satırlar arasında göze çarparken, bazen de konuyla alakasız bir paragraf veya düşünce anlatı içinde zuhur etmiştir. Örnek verilecek olursa, devlet mekanizmasındaki idari büro memurlarının görevlerini nasıl yerine getirdiği ve evrakları nasıl düzenlediği anlatılırken izleyen satırlarda sladky mors isimli içeceğin tarifi verilmiştir. Tabii bu verilen bilgilere halel getirmez. Dönem düşünüldüğünde, yazarın amacı hesap edildiğinde, özellikle müellifin kalem ehli olmadığı hesaba katıldığında notların bu kaotik durumu makuldür.

Müellif; yazdığı notlarda -çoğu zaman bazıları için gereksiz olarak nitelendirilebilen ayrıntı sunmasına karşın- devrin önemli kırılma anlarını es geçmez. Misal 4. İvan’ın Türkistan için önemli bir geçiş noktası olan Kazan ve Astarhan’ı ele geçirmesi ve Tatarların Moskova’yı istila etmesi gibi mühim olaylar detaylarıyla verilir. Ayrıca Staden’in planının diplomatik ayağı olduğu için dönemin önemli ülkeleri arasındaki uluslararası ilişkiler ayrıntılı bir biçimde verilir. Bu sayede Doğu Avrupa, Kuzey Avrupa, Rusya ve Osmanlı arasındaki politik temasları takip etmek mümkün olur.

Yine Staden’in kendisinin başkahraman olarak direkt içerisinde olduğu olayları içeren notları, Rusya’nın sosyal hayatı ve gündelik yaşantısına dair bazı bilgileri açığa çıkarmaktadır. Misal Rusya’da geceleri sarhoş olarak gezenlerin yakalanıp cezalandırıldığı notlardan öğrenilir. Ayrıca müellifin tüccar olması devrin ticari hayatının ne şekilde olduğu, ticaret yollarının konumu ve emtialar konusunda okuruna önemli fikirler vermesine neden olmaktadır. Bütün anlatı dikkate alındığında Rusya’nın idari yapısına dair söylenenlerin fazla olduğu görülür. Özellikle kendine ait terminolojinin ön plana çıktığı bu anlatının, erbabı için önemli olmakla birlikte genel okuyucu kitlesinin ilgisine uzak olacağı düşünülebilir. Örneğin Opriçnina isimli devlet teşkilatının en ince ayrıntısına kadar (görevlilerin isimlerinin zikredilerek) anlatılması eserin Rusya tarihi açısından ehemmiyetini göstermektedir.

Staden’in istila planı ise jeopolitik bir bakış açısıyla rasyonellikten uzak bir biçimde kaleme alınmıştır. Askeri birliklerin lojistik gereksinimleri üstünkörü düzenlenmiş, diplomatik beklentiler kesinlikmiş gibi sunulmuştur. Tahminler arasındaki tezatlar bazen fazlasıyla belirgin hal almıştır. Sonuç olarak yazdıklarından Staden’in ne asker ne de diplomat olmadığı bariz anlaşılmaktadır. İşin ilginç tarafı böylesi bir metinde dahi garip anekdotlar ortaya çıkmıştır. Misal ele geçirilen bölgelerde Staden Rus Knezi İvan’ın zulümlerinin anlatılmasını söyleyerek dezenformasyon tekniğinin kullanımını önermiştir. Yine savaş sonrası esirlere yapılacak işkence metotları ve kazanılan bölgelerdeki dini yayılım siyaseti gibi geri plana girmesi gereken şaşırtıcı konular da planda geçmektedir.

Staden’in otobiyografisinden her ne kadar güven telkin eden bir izlenim edinmek güçse de yazdıklarından önemli bilgileri elde etmek mümkündür. Zaten tarihten gelen her metinin eleştirel olarak süzülmesi zarurettir. Staden’in doğruluğu ve yanlışlığından daha elzem bir şey var ki onun tarihin müşahidi olmasıdır. Üstelik anlatılan bazı olaylarda tek şahit kendisi değildir. Dolayısıyla onun abartıdan, komplimandan, kabalıktan, menfaatten uzak dilinin ayırdına vararak söylediklerinin diğer eserler vasıtasıyla sağlaması yapılmalıdır. Sonuçta görülecektir ki gerçek, satırların arasında saklansa da vardır. Son olarak eseri çeviren Serkan Acar ve Gülşah Hasgüçmen’in işlerini layıkıyla yaptıklarını belirtmek gerekir. Zira anlatımın açık, sade ve akıcı olması sadece tarih okurunun değil; her okurun zevkine uygundur.
Yanıtla
7
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
24 Haziran 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
"Matmazel Noraliya'nın Koltuğu"na dair...
“Delilik şüphesiz aptallıktan iyidir. Delilik, var olmuş bir zekânın yok oluşudur; aptallık, var olmamış bir zekânın var olmamaya devam edişidir. Deliliğin hiç olmazsa mazisi şanlı. Aptallığın şerefli bir tarihi bile yok.” Peyami Safa

Neden bu kitap? Peyami Safa denince akla hep “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu” gelir ancak bu kitabı hemen hatırlayan pek çıkmaz. Bana göre “Türk Edebiyatının Kıymeti Bilinememiş Eserler” başlığı altında adı ön sıralarda yazılması gereken kitaplardan biridir.

Yazarın kaleme aldığı romanları içinde en fazla beğendiğini ifade ettiği romanı olan Matmazel Noraliya’nın Koltuğu, anlatım tekniği ve olay örgüsü bakımından bütün eleştirmenlerce Türk edebiyatının en ciddi psikolojik romanı kabul edilmektedir.

Eser kâh korkudan ürperdiğiniz kâh bilimsel konularla dağıldığınız kâh rüya-hayal-gerçek anaforunda yolunuzu kaybettiğiniz kâh zihninizi takatsiz bırakan seyriyle sizi sizden alıp uzaklara savuracak bir düşünce kitabıdır bence. İlk etapta size roman gibi gelebilir ama bilinçaltınızdaki detayları maharetle bilincinize yansıtan muhteşem bir aynadır.

Modern roman özelliği de taşıyan bu eser, yazarının bütün eserlerinde olduğu gibi Doğu-Batı sentezini savunur. Peki, Doğu-Batı sentezi nedir? Yazara göre Doğu ruhu, Batı ise maddeyi temsil eder. Ve insan tek başına ne ruh ile ne de madde ile var olabilir. O halde ideal olan ikisinin sentezidir. Bu sentezi eserinde kahramanı Ferit üzerinde kurgular.

Tıp öğrencisi olan Ferit, karşılaştığı bazı olağanüstü olayları bilimsel yollarla açıklayamaz. Bunalımlar yaşar, krizler geçirir; kız arkadaşı Selma ile tartışmaları artar ve bir süre sonra onunla da arası açılır. Bu sıkıntılı günlerde aynı pansiyonda yaşayan arkadaşı Aziz’den büyük destek görür. Teyzesinden yüklü bir miras kalan Ferit, yaşadığı bu sıkıntıları atlatabilmek için Aziz’in de tavsiyesiyle Ada’da bir ev kiralar. Ancak kiraladığı bu ev, bir yıl önce gizemleriyle birlikte ölen Matmazel Noraliya’ya aittir.

Bundan sonrasını da size bırakıyorum. Ancak vakit geçirmek için okumayı düşünürseniz hemen vazgeçin! Özellikle zaman ayırmak, sadece kitaba odaklanmak, sakin kafayla, başka bir şey düşünmeden dikkatle okumak gerekir bu romanı. Yazarın muazzam bir kelime zenginliğine ve lezzetli bir edebi dile sahip olduğunu ifade etmeden geçmeyelim. Peyami Safa’yı okurken yepyeni kelimeler öğrenebildiğimiz gibi bir cümle içerisinde kullanılabilecek en doğru kelimeyi seçebilme yeteneğini de açıkça görebiliyoruz.

Hani bazı kitaplarda okuduğumuz cümleler bizi etkiler de altını çizer veya bir yerlere not alırız ya işte öyle cümlelerle dolu, tekrar tekrar okuyup da her bir kelimenin nasıl da hakkını vere vere yer bulduğunu düşüneceğimiz bir üslupla inşa edilmiş eserdir.

Psikolojiye hükmeden, ayrıca düşündüren eserler okumayı seviyorsanız bu kitabı hemen okuma listenize ekleyin!
Yanıtla
17
1
Destekliyorum  2
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
21 Haziran 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Moğollar ve Ruslar- George Vernadsky
George Vernadsky, Moğollar ve Ruslar adlı eseri 1953 yılında kaleme almıştır. Vernadsky, Rus tarihi ile ilgili yapmış olduğu çalışmalarla ün kazanmıştır. Akademik serüveni boyunca Rus tarihi üzerine yoğunlaşmış ve bu konunun dışına çıkmamıştır. Buna bağlı olarak Vernadsky'nin eserleri de Rusların diğer toplumlarla olan ilişkilerini de incelemektedir. Değerlendirmeye almış olduğumuz Moğollar ve Ruslar adlı eseri, adından anlaşılacağı üzere Rus tarihinde Moğol dönemini genişçe ele almaktadır.

Rus tarihçilerin bazıları -pek çoğu da denebilir- Moğollar hakkında kötü bir imaj çizerken; George Vernadsky ise, Moğolların Ruslarla olan ilişkilerinde Rus devlet yapılanması açısından olumlu gelişmeler kaydedildiğini, netice olarak Moğolların Ruslar açısından sanıldığı kadar kötü olmadığını dile getirmektedir. Bu kitapla birlikte sadece Rusların gözünden Moğollara yönelik değil, aynı zamanda panoramik bir Moğol-Rus ilişkileri hakkında bilgiler edineceksiniz.

XIII. Yüzyıl dünyası, Moğol istilasının çarpan etkisiyle yeniden şekillenmiştir. Bu durumdan ciddi manada etkilenen Rusya, idaresi altında bulunan pek çok bölgenin düşmesiyle birlikte canlanan askerî hareketlilikler, Rusların bakış açısından pek çok sebeplere dayandırılır, ancak büyük bir kısmının Moğollarla ilgili olduğu söylenebilir. 1223 Kalka Muharebesi ile başlayan Moğol-Rus ilişkileri, Moğolların 1236 yılında başlatma kararı aldıkları Batı seferi neticesinde Rusya'yı istila etmeleriyle daha farklı bir durum aldı.

Rusya'nın bu ağır enkazı toparlayabilmesi uzun bir zaman dilimine yayıldı. Enkazın etkileri ve izleri, Rusya'da Altın Ordu yıkılsa da uzun yıllar kalıcılığını sürdürdü. Yoğun etkileşim sürecinin ardından Ruslar, Moğol siyaseti ve Moğol idari sistemini benimsemiş görünüyorlardı. Ruslar üzerinde ve dünyada Moğol istilası, pek çok şeyin başlangıcını pekiştiren bir gelişme olmuştu. Örneğin, Vernadsky XV. yüzyılda Osmanlı Türklerinin Batı'ya açılışını Moğol istilasının bir yansıması olarak görüyordu.

Bu durumda Moğolların Ruslar üzerindeki etkisi ile ilgili pek çok şey söylenebilir; fakat her ne olursa olsun, Moğol idaresinin Rusya'ya siyasi ve idari açıdan yeni ve bütünlükçü bir anlayış kazandırdığı hususu göz ardı edilemeyecek kadar önemli bir meseledir.

Moğol yayılmasının dünyadaki görünümü ile başlayan bu eser, Moğol İmparatorluğu ve sonrasında Altın Ordu dönemleri ile Altın Ordu'nun çöküşünün ardından Rusya'nın yükselişi ve son olarak da çalışmanın son bölümünde Moğolların Ruslar üzerindeki etkisi üzerinde durulmuştur. Eseri İngilizce'den dilimize çeviren Eşref Bengi Özbilen de çeviri konusunda iyi bir iş çıkarmış, okuma süreci boyunca akıcı ve keyifli bir zaman geçirmemize olanak sunmuştur. Bu çalışmayı tamamlayıcı bir okuma yapmak isteyenler için ise, Altay Tayfun Özcan'ın Moğol-Rus İlişkileri (1223-1341) adlı eseri de hem Türk bir yazarın incelemesi olması, hem de kaynak bakımından güncel olması dolayısıyla okurlara ayrıca bir tavsiyedir. Eserin yayın sürecinde emeği geçenlere ayrıca teşekkürlerle...
Yanıtla
4
1
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
20 Haziran 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Ömer Hayyam hikayesi...
Ömer Hayyam, Hasan Sabbah, Nizamülmülk gibi tarihi kişilerin içinde yer aldığı, bazı bölümlerde gerçek mi kurgu mu diye düşündüren, özellikle ilk yarısı masalsı bir anlatıma sahip güzel bir roman.

Roman Ömer Hayyam'ın 1072 yılında Semerkant Kadısı Ebu Tahir'le tanışması ile başlıyor. Hayyam'a sayfaları tamamen boş bir kitap veren Kadı, ondan şiirlerini bu kitaba yazmasını ister ve hikaye Hayyam ve bu kitap çevresinde dönmeye başlar.

Yazar, Hayyam'ın yaşadıklarını anlatırken aynı zamanda İran ve yakın bölgesinin o yıllardaki tarihi ve siyasi olaylarını da hikayenin içinde ustaca eritiyor.

Kitabın ilerleyen bölümlerinde Hayyam'ın Hasan Sabbah'la tanışması, Nizamülmülk'ün Selçuklu Devleti için yaptıkları, Selçuklu Devleti'nin Sultan Melikşah dönemindeki gizli iktidar savaşları, Hasan Sabbah'ın kurduğu Haşhaşin Tarikatı da anlatılıyor.

Kitabın yarısından sonra ise yazar, 1900'lü yıllara giderek Hayyam'ın kayıp kitabını İran'da aramaya başlıyor. Bu bölümde İran'ın o yıllardaki siyasi durumu, İran siyasetine kendi çıkarlarına göre yön vermek isteyen diğer ülkelerin çabaları ve İran Halkı'nın bağımsızlık isteyenlerle katı bir dini yönetim isteyenler arasında kalması anlatılıyor.

Yazar, kitabın özellikle ilk yarısında sade, anlaşılır ve masalsı bir yazım tarzını benimserken, 1900'lü yılların anlatıldığı bölümler konusu itibariyle daha siyasi ve resmi bir anlatım tarzına dönüyor.

İlgiyle ve sıkılmadan okunabilecek güzel bir roman.

"Her düşündüğünü ifade edebileceğin gün, senin torunlarının torunları bile ihtiyarlamış olacak." (s.25)

Yanıtla
26
6
Destekliyorum  14
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Haziran 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kalankatlı Moses/Alban Tarihi
Kalankatlı Moses'in Alban Tarihi, başta Alban olmak üzere çevresindeki Ermeni, Arap, Gürcü, İran ve Türk tarihi açısından önemli bir konumdadır. Öncelikle eserin dilimize kazandırılmadan önceki yolculuğu epey uzundur. Tanıtmaya başlamadan önce bu yolculuktan bahsetmek gerekir. Eser, VII. yüzyılda Albanca yazılmış, sonrasında Ermenice'ye çevrilmiştir. Eser ile ilgili en eski yazma ise el yazması olup, 1279 olarak tarihlendirilmektedir. Alban tarihi, modern dünyada ilk olarak 1849 ve 1851 yıllarında kısmen Fransızca'ya, 1861'de Rusça'ya; 1961 yılında ise İngilizce'ye çevrilmiştir. 1993'te Ziya Bünyadov tarafından Azerbaycan Türkçesi'ne, 2006 yılında ise Yusuf Gedikli tarafından Türkçe'ye tercüme edilmiştir. Bu noktada mütercimin dikkat çekmiş olduğu açıklamaya göre; 2006'da çıkan baskının aceleye gelmiş olmasından ötürü gerekli kontroller yapılamadığından, metnin tekrar gözden geçirilip notlar ve eklerle birlikte yeniden basıldığını öğrenmekteyiz. Bu duruma istinaden 2019 yılında çıkan baskının özellikle kullanılması önemle rica edilmiştir.

Eser boyunca çevirmenin üslubunun korunmaya çalışıldığı kolaylıkla anlaşılabiliyor. Kitap boyunca Albanya tarihi siyasi, sosyal ve ekonomik açıdan ele alınmıştır. Alban tarihini ele alırken, Alban hükümdarı Cavanşir'in görkemli tarihi ve onun devri olaylarının geniş perspektifte ele alındığı görülmektedir.

Moses'in Alban Tarihi bu baskı içerisinde üç kitaptan müteşekkil bir düzene sahiptir. Birinci kitabın en başında insanlığın en erken devirlerinden, yani Hz. Adem'in soy bilgisinden bahsedilmektedir. Albanların da Yafes'in oğullarından Ketarilerle akraba olan bir soydan geldikleri ifade edilir. Albanların ülkesi ise ortasından Kür Irmağının geçtiği, sayısız güzelliğe sahip bolluk bereket bulunan bir ülke olarak tasvir edilir. Başkenti Berde şehridir (bugünkü Azerbaycan dolaylarında). İkinci kitap olarak adlandırılan diğer bölümde ise, Albanların ilk ülkesinin Hazar akınları neticesinde dağılmasının ardından başpiskoposluğun Berde'ye nakledildiği ve devamında siyasi olarak gelişim kaydettikleri yoğun bir sürecin içine girdikleri görülmektedir. Hazar, İran ve Bizans ile kurulan münasebetler hakkında etraflıca bilgiye rastlanılmaktadır. Sonrasında insanlık tarihinin bir kırılma noktası olan Taun (veba) ve toplu ölümler (kırgın) hakkında da detaylara yer veriliyor. Açlık, Veba ve Ölüm "üç gaddar komutan" olarak zikrediliyor. Bu gaddar kumandanlar insanların günahlarının bağışlanmasına nail olamadı; "çünkü veba engel oluyor, açlık eziyor, ölüm boğuyordu. Öyle zor zaman olarak aktarılır ki, "ölümden kurtulan adamlar dağlara hitap ederek "yıkılın üstümüze!" diye yalvarıyorlardı" diyerek dönemin insanlarının bezgin hallerini duygu yükleyerek aktardığı görülmekteydi. Açlık zamanının sonunda bütün ülkeyi başka bir hastalığa bürüyeceğini, bu hastalığa yakalananların deli olduklarını da aktarıyor. İkinci hastalıkta ölüme rastlanılmadığını da ifade ediyor. Hastalık sürecinin ardından Alban ülkesinin toparlandığını Prens Cavanşir'in faaliyet gösterdiği döneme geldiğimizde anlıyoruz. Cavanşir döneminde de Bizans ile kurulan münasebetlerden sıklıkla bahsedildiği görülüyor. Bu kitabın aktardıklarından yola çıkarak ikinci kitap bölümünü Alban Tarihi'nin -yükseliş dönemi- olarak betimleyebiliriz. Hatta bölümün bir kısmında Cavanşir'in ölümüne yakılan uzun bir ağıt görmekteyiz;

(...)
"Aslan gibi o, öz aslan yatağında
Düşmanları tir tir titrer, karşısında donardılar,
Kudretine baş eğerdi hem korkudan, hem sevgiden
Bütün boylar başkanları, tüm güngörmüş aksakallar..."

Cavanşir'in ölümünün ardından ülkenin geleceği endişeye mahkum gibiydi. Varaz-Tiridat'ın hükümdar olması, içten ve hoş davranışlarıyla kısa sürede ülkeyi kendisine tabi kılmasına imkan vermiştir. Bu sürecin ardından din olgusuna ve dini meselelere de sıklıkla rastlıyoruz. Kitabın üçüncü kısmında da din olgusunun yanında Bizans ve Arap dünyasını da ekseni etrafına alarak siyasi tarih çizgisini bozmadan devam ettiği anlaşılıyor. Bazı kısımlarda siyasi toplumların birbirlerine ilettikleri mektupların aktarıldığını görüyoruz. Önceki iki kitap bölümüyle zaman aralığının mesafesinin uzun olmasından da anlaşılacağı üzere, eserin üçüncü kitap kısmı bir başkası tarafından kaleme alınmıştır. Türk tarihi açısından birincil kaynak grubunda ele alınan Alban Tarihi; Hun, Barsıl, Eftalit gibi Türk toplumlarından da bahsediyor. Eserin dili oldukça akıcı olup okurken sıkılmayacağınız, hatta bazı yerlerde şaşıracağınız unsurları ihtiva ediyor. Türk tarihinin ateşine kıvılcım olacak nice kaynağın dilimize tercümesinin engin denizler gibi bol olmasını diliyorum. Eserin yayınlanma sürecinde emeği geçen herkese teşekkürlerle...
Yanıtla
6
0
Destekliyorum 
Bildir