Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Süper İyi Günler
Ay ya, sana sarılmak istiyorum Christopher Boone, ne kadar tatlısın, canım benim. 15 yaşındaki Christopher Boone’un hayatına davet ediyor bizi Mark Haddon Süper İyi Günler’de. Boone son derece sıradışı bir çocuk, “özel” kategorisinde nitelediklerimizden biri - olağanüstü bir analitik zeka ancak bu zekadan kaynaklı türlü sosyal sorunları var. Çok iyi kalpli, son derece de saf. Her ne kadar yazar adını böyle koymasa da, Christopher’ın otizmli bir çocuk olduğunu anlıyoruz okudukça. Yaşadığı kasabadan bir kere Fransa’ya tatile gitmek dışında hiç çıkmamış (bundan da nefret etmiş) ama astronot olmak istiyor, dünya üzerindeki bütün ülkeleri ve onların başkentlerini sayabiliyor bir de 7507’ye kadar bütün asal sayıları…

Günlerden bir gün komşularının köpeği Wellington bir tırmıkla öldürülmüş halde bulunuyor ve Christopher bu işi çözmeye karar verip dedektifliğe girişiyor. Yürüttüğü “soruşturmayı” da yazmayı ihmal etmiyor, işte okuduğumuz kitap onun yazdıkları. Mark Haddon böyle bir çocuğa ses vermeyi o kadar iyi becermiş ki, insan hayran oluyor. Muazzam bir empati yeteneği var yazarın besbelli, yazdıklarıyla size de bulaştırıyor üstelik, Christopher’la müthiş bir duygudaşlık kuruyor insan okurken.

Çocuğun ağzından yazıldığı için son derece naif ve nahif, bir o kadar da komik bir metin bu. (Christopher “Bu komik bir kitap olmayacak. Espri yapmayı bilmiyorum çünkü onları anlamıyorum” dese de siz inanmayın.) Dünyayı kitaplardan ve belgesellerden öğrenen bir çocuğun bir şeyleri anlama çabası, metaforları anlayamayan beyninin şahane doğrudanlığıyla olayları ve diyalogları yorumlama gayreti, kol kola yürüyen cesareti ve korkaklığı - hepsi muhteşem yazılmış. Sadece komik değil üstelik, çok da hassas, incelikli bir öykü. Dünyayı bizden çok daha farklı algılayan bir zihinden öğrenebileceğimiz ne çok şey olduğunu düşündürdü bana, sanırım bunların başında da vicdan geliyor; Christopher’ın tüm davranışlarının belirleyicisi vicdan gibi hissettim okurken.

Ve yalnızca Christopher değil, anne ve babası da çok iyi yazılmış karakterlerdi. Ezcümle, çok sevdim. Kolay, hafif ama içi dopdolu bir okumaydı benim için.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Arkadaşlarım
Ay ya Victor Bâton, seni kucaklamak istedim, kıyamam sana. Emmanuel Bove’un ilk romanı Arkadaşlarım, aslında hiç arkadaşı olmayan ve tek derdi azıcık sevilmek olan savaş gazisi Victor Bâton’un orada burada tanıştığı kişilerle kurmaya çalıştığı ilişkileri anlattığı bir küçük roman. Savaşta tek eli sakatlandığı için çalışamayan, devletin bağladığı gazi maaşıyla tuttuğu tek göz odada yaşayan Bâton, sokaklarda gezip birileriyle tanışmaya ve ilişki kurmaya çalışıyor, biz de onun ağzından “arkadaşlarını” dinliyoruz.

Kitabı kapatınca sorduğum soruyu buraya da bırakayım: Bu nasıl bir gözlem gücüdür ya sevgili Emmanuel Bove? Kendimi Victor Bâton kadar çaresiz ve yalnız hissetmedim hayatta hiçbir zaman, şanslıyım, ama tarif ettiği bazı duygular o kadar, o kadar tanıdık ki! Bazı şeyleri birinin fark edeceğini umarak yapma hâli, bazı “gibi yapma”lar, insanın kendini önemli hissetmek için giriştiği tuhaflıklar, kimi zaman hissettiğimiz o kuvvetli ihtiyaç duyulma ihtiyacı... Of. Nasıl bildik duygular. Herkesin, bu kitapta tarif edilen hislerin pek çoğunu deneyimlediğine eminim. Şimdi değilse de ilk gençliğinizde muhakkak bu ait olamama halini yaşamışsınızdır bence, aksi düşünülemez!

Anlatımız Victor Bâton sahiden şefkat uyandırıyor insanda ama sadece umutsuz bir iyilik timsali değil kendisi, yazarın gayet inceden sezdirdiği bir kibri de var. Çaresizliğinin bir kısmı öğrenilmiş çaresizlik, bir kısmı melankoliye duyduğu heves evet, hatta insan zaman zaman düşünüyor, çok istediği gibi zengin olsa iddia ettiği kadar verici ve iyi olur muydu diye, muhtemelen hayır, zira kendini kandırmayı iyi beceren biri o ama yine de yoksulluğunu ve yalnızlığını öfke içinde değil de bir çocuk gibi karşılaması, umutsuzluğunun içinden sürekli yeni umutlar devşirmesi, yer yer olağanüstü naifleşebilmesi filan, yukarıda bahsettiğim örtülü kibre rağmen insanda şefkat uyandırıyor.

Çok, çok sevdim ya, kalbimi okşadı resmen. Bu kitabı Brenda Lozano, İdeal Defter’de bahsettiği için almıştım, iyi ki almışım. Başka kitapların kapısını aralayan kitaplar ve edebiyatın içinde yolculuk etmenin heyecanı çok yaşasın.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kairos
Ay resmen nefes alamıyorum, epeydir bu kadar klostrofobik bir metin okumamıştım. 15 yıl evvel Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’ni okurken hissettiğim “biri şu an boğazımı sıkıyor” duygusunu yaşadım resmen yeniden. Ancak o zaman edebi bir haz almıştım, bu defa aldım mı emin değilim.

Jenny Erpenbeck’i çok seviyorum ve yaşayan Alman yazarlar arasında en heyecan verici olanların başında geldiğini düşünüyorum. Bu fikrim bâki ama bu kitabı sahiden pek acayip ve bugüne dek okuduğum hiçbir eserine benzemiyor. Benzeyen yanları var elbette; her eserinde olduğu gibi bunda da arkaya devasa bir toplumsal panorama yerleştirmiş olması mesela. 1986’da başlıyor öykü ve Berlin duvarının yıkılması ve iki Almanya’nın birleşmesine giden süreci takip ediyoruz arkada.

Peki önde ne oluyor? İşte acayip olan o. 19 yaşındaki Katharina’nın 53 yaşındaki Hans ile yaşadığı ilişkiyi izliyoruz. Adam evli, kadın genç ve meraklı. Üzerinde gençliğin getirdiği o müdanasızlık ve cesaret var, ne kadar canının acıyabileceğini kestirmeden dalıyor ilişkiye ve yıllar süren, olağanüstü toksik ve manipülatif bir işin içinde buluyor kendini. Hans kötü biri mi, bence değil, zayıflığını gizlemek için korkunç güç gösterileri yapmaya hazır sıradan biri. Canı acıdıkça acımasızlaşan, aşkı bir tür tahakküm biçimi gibi gören o adamlardan biri ve bence bu adamlardan sandığımızdan çok daha fazla var etrafımızda.

Katharina’nın Hans’a duyduğu tekinsiz, gözü kapalı bağlılığı yazarın öyküyü koyduğu fonla beraber okumalı şüphesiz. İnsanların devletlerine, liderlerine duyduğu o körlemesine aşka dair bir alegori gibi aslında bu ilişki. Şiddeti meşrulaştırma, denetimi güvenlik sanma, prangayı aidiyetle karıştırma - hem ”büyük aşk”larda, hem idealize edilmiş vatanseverlik iddialarında karşımıza çıkan tuzaklar bunlar. Zaten yazarın ikilinin ilişkisini sürekli Alman tarihi ve kültüründen motiflerle anlatması da tesadüf değil şüphesiz.

Neyse, ezcümle; pek tuhaf, pek rahatsız edici bir roman Kairos. Erpenbeck’in dili de bir farklı bu metinde, kesik kesik yazışı insanı iyice huzursuz ediyor. Yakın zamanda Talât Sait Halman Çeviri Ödülü’nü kazanan Regaip Minareci çevirisi ise sahiden kusursuz.

Beni mahvetti ama bence okuyun!
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kadınlar Devler ve Diğerleri & İran'dan Masallar
Ay ne kadar güzel bir kitap bu ya? Şehre kar yağan bir gecede başlayıp bitirdim Pune Haeri’nin dört masaldan müteşekkil “Kadınlar, Devler ve Diğerleri”ni - binbir değilse de bir gece masalları oldu yani benim için bu kitap. Çok, çok güzel.

Yazarın kitabın başındaki biyografisinden belliydi gerçi beni güzel bir şeyin beklediği. İki dilli bir ailede büyümüş, çocukluğunun ilk yıllarının kışlarını Ankara’da, yazlarını İran’da, İsfahan’da geçirmiş kendisi. “Şimdi yaşadığım Ege kıyısında, çocukluğumun bol yıldızlı çöl gecelerinde babaannemden dinlediğim masalları kestim biçtim, yeniden ve yeniden diktim, Kadınlar, Devler ve Diğerleri çıktı ortaya. Çocukluğunu özleyen büyükler okur diye, kızım büyüdüğünde okusun diye.” - böyle bitiyor biyografi.

İyi ki dikmişsiniz Pune Hanım, ne güzel dikmişsiniz. Kitabın adından anlaşılacağı gibi, masalların ortak noktası tümünün baş kahramanlarının kadınlar olması ve her hikâyede -en az- birer dev bulunması. Pinhan Dev, Ak Dev, Devran Dev ve Efsun Dev. Masallar çok güzel, çok bilgece ama iyi masalın alamet-i farikası anlatıcıdadır şüphesiz, ve Pune Haeri şahane bir anlatıcıymış. Kelimeleriyle beni sarıp sarmaladı resmen, o kadar güzel yazılmış ki metinler. O kadınlarla beraber çölleri gezdim, mağaralara indim, aşık oldum, arzuladım, seviştim, yas tuttum, savaştım, yürüdüm, direndim, isyan ettim, koştum, kaçtım, soluklandım resmen.

Doğu’nun az kelimeyle kendini sunabilen bilgeliği her satıra sinmiş zaten. Masalların her birinin nasihatı çok güzel, çok kadim; üslup zaten dediğim gibi nefis. Ezcümle, çok severek okudum. Hiç beklemediğim bir sürpriz oldu, beni çok mutlu etti bu kitap. İyi ki okumuşum.

Bir alıntıyla bitireyim: “Arzunun nezdinde bilginin hükmü yoktur, onun emeli saklı olandır. (...) Nasıl ki hayat havaya muhtaçsa, arzu da mesafeye muhtaçtır.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dip Akıntıları
Ay bayıldım, ne müthiş bir kitap bu ya? Kirsty Bell'in Dip Akıntıları'na dair basın bülteni geldiğinde çok benlik bir şey olduğunu sezmiş ve heyecanlanmıştım açıkçası, ama böylesini de beklemiyordum. "Dip Akıntıları tarihsel bir döküm, mekân ruhuna bir saygı duruşu ve çarpıcı bir psikocoğrafya çalışması olduğu kadar kişisel ve toplumsal travmaları odağına alan, diptekileri yüzeye çağıran bir anlatı" yazıyordu bültende. "Psikocoğrafya çalışması ne ola ki" diye düşünmüştüm ama bir yandan da her ne ise çok seveceğim bir şey olduğuna dair bir sezgi de belirmişti içimde.

Haklıymışım. Psikocoğrafyanın ne olduğunu hâlâ tarif edemem ama anlamak için alın bu kitabı okuyun derim - okuyun sahiden. Berlin’de, eşi ve çocuklarıyla yeni taşındıkları evde aniden bir su sızıntısıyla karşılaşıyor Bell, bu kırılma anından sonra evliliği parçalanırken sadece evindeki değil, şehirdeki sızıntıları da kovalamaya başlıyor ve ortaya şehrin tarihine çok özgün biçimde bakan bu kitap çıkıyor. Şu kısım aydınlatıcı olabilir: "Daha ilerilere bakmaya ve geçmişin penceredeki manzaranın gösterdiği kısımlarını irdelemeye başladığımda buradaki mesajın ayn zamanda evle, mekânla, toprakla ve şehrin ruhuyla ilgili bir mesaj olduğunu kavrıyorum. (...) Binaların taşına sinmiş felaketler. Şehrin sokaklarının altından dip akıntıları halinde akan bastırılmış duygular. Yüksek su tablasının zeminine sızmaya devam eden tüketilmemiş keder."

Yaşadığı binanın tarihini araştırmakla işe koyulup koca bir şehrin fısıltılarını kağıda döküyor yazar. Aynı pencerede durup 150 sene evvel şehre bakan kadınları keşfediyor, şehrin nasıl dönüştüğünü ve dönüştürüldüğünü kovalıyor. Berlin tabii ki makus tarihi itibariyle böyle bir iş için çok uygun bir şehir ama insan okurken keşke her şehir için böyle bir psiko-kazı çalışması yapılsa da okusak diye düşünüyor, çok lezzetli zira. Sadece yazarın feng-shui ve aile dizilimi meselelerine daldığı yerlerde metinden biraz koptum, gerek var mıydı oralara bilemiyorum. Neyse, sonuçta şahane bir anlatı bu, yöntemi çok özgün, dili su gibi akışkan. Yasemin Çongar'ın çevirisi de ayrıca müthiş. Fena halde tavsiye ediyorum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ses Taklitçisi
Ay bayıldım, bayıldım. Thomas Bernhard'ın içine Julio Cortazar kaçmış bir versiyonu yazmış bu kitabı resmen. Thomas Bernhard tam bu değil, o nedenle ilk kez okuyacaksanız buradan başlamayınız, yanlış bir fikir edinirsiniz ama ben çok çok sevdim bu küçük kitabı. (Olası "peki nereden başlayalım o zaman" sorularına cevap: bilmiyorum, bir yazarın külliyatını bitirmeden bu soruyu cevaplamıyorum prensip olarak, başlangıcı bulmak için bitirmek lazım bence ve Bernhard'ı bitirmeme epey var efendim.)

Neyse, dönüyorum. Hepsi tek sayfalık 104 tane öykü var kitapta. Öykü dedim ama öykü doğru sözcük mü emin değilim. Öykümsüler. Haberimsi şeyler. Dedikodular. Duyumlar.

"Gerçeklikle kurmacanın kırılgan sınırında, bir anlatının çekirdeğini taşıyabilecek güçte, ince bir zekânın ürünü olan bu kısa metrajlı keder öyküleri iğneleyici karakteriyle Bernhard evreninin ipuçlarını da sunuyor" diyor arka kapak - tam da bu işte. Huysuzluklar kralı Bernhard'ı sezebiliyoruz, diğer kitaplarındaki kadar olmasa da ara ara sinirlenip homurdanıyor yine (canım) ama alaycılığını ilk defa bu kadar absürtlüklere odaklanarak ortaya koyduğuna şahit oluyorum, sanırım bu açıdan Cortazar'ı anımsattı. Örneğin uzun yıllar devlete hizmet etmiş ve bir kere devleti eleştirdiği için Basra'ya sürülen bir kütüphaneci ile tanışmasına dair tuhaf bir hikâye anlattığı (buralar basbayağı Cortazar) bölümü şöyle bitiriyor: "Devlete hizmet, bu hizmeti yerine getiren herkesi mahveder. İnsan devletin hangi yetkilisine hizmet ederse etsin hep yanlış yetkiliye hizmet eder" - burası ise tipik Bernhard bana sorarsanız.

Neyse, pek çok okura saçma ve manasız gelebilecek ve hatta gelmiş bir kitap bu, bense bayıldım. Çok absürt, çok huysuz, çok komik, çok uçuk. Çok güzel.

Absürtlük seviyesini anlamanız için, kitaptaki Waldhaus Oteli isimli öykücüğü aynen buraya alıyorum, böyle tuhaflıkları seviyorsanız okuyunuz: "Havadan yana şansımız olmadı, her açıdan iğrenç konuklar vardı masamızda. Nietzsche'den bile tiksindirdiler bizi. Otomobilleriyle kaza geçirip öldüklerinde ve Sils Kilisesi'nde tabuta konduklarında bile onlardan nefret ediyorduk."

Peki Bernhardcığım. Biz senin nefret etme biçimini de sevdik.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kelimeler Şehri
Ay bayıldım, bayıldım. İnsan kurgu okudukça, kurguya dair yazılmış nitelikli denemelerden de daha çok haz alır hale geliyor. Belki beş sene önce okusam tam anlayamayacağım akıl yürütmeler ve çıkarımlar barındıran, kısmen zor bir kitap "Kelimeler Şehri" ama dikkatini verip odaklanarak okuyacak bir okura muazzam bir bakış açısı sunuyor Alberto Manguel.

Çok fazla yerin altını çizdim, ancak şu alıntıyla başlayayım: "Bir uygarlık ve dili arasındaki ilişki simbiyotiktir: Belli türden bir toplum belli türden bir dili doğurur ve söz konusu dil de, karşılığında, söz konusu toplumun tahayyülünü ve tefekkürünü esinleyen, biçimlendiren ve daha sonra da aktaran hikâyeleri söyleyip yazdırır." Kitabın anlatmaya çalıştığı meselenin nüvesi bu aslında. Manguel, Massey Konferansı'nda yaptığı sunumunun kitaplaştırıldığı Kelimeler Şehri’nde, bir arada yaşamanın nasıl mümkün olacağına dair kafa yoruyor ve (arka kapaktan alıntılıyorum) "toplumlar arasındaki giderek artan tahammülsüzlüğe edebiyat cephesinden yaklaşarak, sorusunun cevabını toplum mühendisleri yerine yazarlar, şairler, sanatçılar ve hikâyelerin verebileceğini" söylüyor.

Bu eksende de insanlığımızın yazılı metinler tarihinden türlü örneklere başvurarak meramını anlatıyor; Gılgamış Destanı'ndan Don Kişot'a uzanan bir metinler bütünü üzerinden kafa yoruyor; dilin, kelimelerin, ortak anlatıların kudretini bize hatırlatıyor.

Dilin kimlikle ilişkisinden, dünyamızın geldiği noktada edebiyatın metalaşması meselesine dek geniş bir çerçevede, oldukça iyi yazılmış ve epey düşündürücü metinler bunlar. Günümüzün vahşi kapitalizminin çalışma dinamiklerini kitaplar üzerinden didiklediği denemesindeki şu çok sevdiğim paragrafla bitireyim bu değerlendirmeyi. Bu konular ilginizi çekiyorsa muhakkak okuyunuz bu kitabı.

"Tüketici dünyasında, Berkeley'in esse est percepi [var olmak algılanmaktır] aforizması bambaşka bir anlam kazandı. Algılanmak var olmanın temelindedir, ancak şeyler var olmaya gereksinim duydukları için değil, onlara gereksinim duyulduğu algısı sayesinde değer kazanırlar. Bu durumda, arzu tüketimin kaynağı değil nihai ürünü haline gelir."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Orlando
Ay bayıldım bu kitaba. Woolf’un klasik tarzının epey dışında evet, epeyce de kolay okunuyor. Ve fakat o yıllarda bunu yazabilmek nasıl bir dehadır? 400 yıl yaşayan ve hayatının yarısını erkek, yarısını kadın olarak geçiren Orlando’nun hikâyesinden toplumsal cinsiyet rollerine dair çıkaracak çok ders var ve Woolf hepsini müthiş sübliminal, nazik ve komik şekilde suratımıza çarpmış. Gerçekten enfes ‑ hem hikâyesi ve kurgusu ilginç, hem meselesini didaktikleşmeden anlatıyor, hem edebî lezzeti yerinde. Bunu yapabilince insan büyük yazar oluyor işte.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Grand Hotel Europa
Ay aşırı sinirliyim ya, aşırı. Muazzam olabilecek, hatta şu sefil haliyle bile yer yer muazzam olabilen bir kitabın nasıl içine ediliri denemiş Ilja Leonard Pfeijffer. Ne diyebilirim ki, iyi halt etmiş.

Bu kitaptakiler kadar derinlikli Avrupa analizleri yapabilen; kültür, geçmiş, gelenek, sanat üzerine bunca iyi yazabilen biri, mizojinisini gizlemeyi nasıl beceremez? Diğerlerini yazabilen aklı nasıl burada devreye girip "yav bari çaktırmayayım" demesini sağlayamaz? Bir roman düşünün ki içindeki kadın karakterlerin tamamı korkunç. Şımarık nevrotiğini mi ararsınız, aslında bir öpücükle kendini bırakmaya hazır zır feministini mi (gerçekten böyle bir karakter var kitapta), mini deri eteklerle gezen ve daha 20'sine gelmeden vamplığın dinamiklerini çözmüşünü mü? Hepsi birbirinden karikatürize bir sürü kadın karakter. Bir de bu kadınların bir kısmıyla gerçekleşen seks sahneleri var ki... Aman Allahım. İlja Bey'in hayatında hiçbir kadınla sevişmemiş olduğuna yemin edebilirim ama ispatlayamam - zira yazdığı sevişmelerin tamamı deneyimsiz birinin okuyup inanacağı kötü porno hikâyeler ayarında. Onlardan hallice bile diyemiyorum, tam o ayardalar. Ben ki iyi yazılmış sevişmeleri okumaya bayılırım (Carlos Fuentes'e ve Lawrence Durrell'e selam olsun), buradakileri okurken yazarın adına utandım resmen, öyle bir ucuzluk.

Of yani, of. Bütün keyfimin içine etti. Yazarımızın cinsel açıdan aşırı cahil bir kadın düşmanı olduğunu gözardı etmeye çalışarak (takdir edersiniz ki çok zor) hikâyenin geri kalanına dair de birkaç şey söyleyeyim. Her Avrupa kentinde bulunan, artık köhnemiş klasik bir "Grand Hotel"de kalan anlatıcımızın öyküsünü dinliyoruz. Acayip ilgimi çeken bir konuyu; Avrupa fikrini didikliyor roman bu öyküyle aslında. Avrupa'nın geçmişe ve kendi mirasına takılıp kalmışlığını, kendi kendisinin bir karikatürü haline gelmekte olduğunu, sanatla ilişkisinin kopuşunu, kitle turizminin tuhaf dinamiklerinin Avrupa medeniyetine neler etmekte olduğunu... Yani konular nefis, üstelik çok da iyi yazılmış bu bölümler. Ama işte o berbat seks sahnelerinin travmasını ve yazarın cinsiyetçiliğini aşamadığımdan, aldığım keyif de kursağımda kaldı resmen.

Çok ayıp ya.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Acı İçin Bir Şey & Bir Hipodrom Hatıratı
Avustralyalı yazar Gerald Murnane ile tanışma kitabım oldu “Acı İçin Bir Şey” ve sahiden de epeyce iyi tanışmış olduk zira kendisinden okuduğum ilk şey anıları oldu: hipodrom çevresinde dönen anıları.

Taşrada büyüyen, at yarışlarına kafayı takmış bir yazar kendisi. Babasından devraldığı at yarışı tutkusu tüm hayatını şekillendirmiş, o da bir gün hayatını at yarışları ve atlar üzerinden yazmaya karar vermiş; hayatındaki her büyük kırılma noktasına eşlik eden bir at hikâyesi var zira. Atların isimlerinden üzerlerine taktıkları renkli kuşaklarına dek her şeyden büyülenen böyle bir adam için daha iyi bir fikir olamazmış bence. Anı yazmanın bu kadar özgün bir biçimiyle daha önce karşılaşmamıştım.

Sonuçta geri dönüp hayatına at yarışları üzerinden bakıyor. Benim gibi atlara özel bir ilgi duymayan biri için bile çok keyif verici bir okumaydı, çünkü evet, her şey atlara bağlanıyor ama bir yandan da Murnane’e dair çok şey öğreniyoruz. Kadınlarla, içkiyle, yazmakla, hayatla ilişkisi... Utangaçlığı, muzipliği, dertleri.

Yazarın dilini, ironik üslubunu, neşesini ve alaycılığını çok sevdim ben. Kendisinin kurmacalarını okumayı merakla bekliyorum, muhtemelen o zaman daha da çok seveceğim kendisini.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir