Onaylı Yorumlar

Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Ekim 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Medeniyetlerin Gelişim Farklarına Coğrafya Üzerinden Kapsamlı Bir Bakış
Yazar kitaba, etimoloji meraklılarının çoğu kelimenin kökenine dair sık sık duyduğu Hint-Avrupa dillerinin ve dolayısıyla konuştuğu dil olan İngilizcenin de tarıma başlayıp yerleşik düzene geçen Anadolu çiftçilerine dayandığını belirten, insanlık medeniyetinin temeline Anadolu'yu, burada evcilleştirilebilen bitki ve hayvanları, icat edilen metal aletleri ve oluşturulan toplum yönetim erkini yerleştiren bir önsözle başlıyor.

Kitabının konusunu, tarihin seyrini oluşturan ve bugünkü eşitsizliklerin de kaynağı olan, farklı kıtalardaki insanların farklı hızlarda gelişmesinin nedenlerini irdelemek olarak açıklıyor. Bu irdelemeye, genetik üstünlükler yanılgısıyla veya gelişmişlerin sistematikleştirdiği ölçütler üzerinden bakarak taraflı, ırkçı davranma hatasına düşmeyeceğini, onu Toynbee'ninki gibi boşluklar bırakan bir teze bağlamayacağını da peşinen beyan ediyor.

İlk bölümde Polinezya adalarına dağılan bir topluluğun, aynı kökene sahip olmalarına rağmen maruz kaldıkları çevresel farklara bağlı olarak kısa süre içerisinde gösterdiği büyük gelişim farkını örnekleştiriyor. İkinci bölümde ise İspanyolların Amerika kıtası yerlileri olan İnkalarla ilk karşılaşmalarındaki teknik donanım, okuryazarlık, siyasi örgütlenme, denizcilik teknolojisi ve mikroplara karşı bağışıklık avantajlarını ortaya koyup, bu farkların nasıl oluştuğuna dair meraklandırmaya devam diyor. Cevapların verilmeye başlandığı takip eden bölümdeki salgın hastalık, bunun hayvanların evcilleştirilmesiyle ilgisi ve mikrop mutasyonu konuları güncelle ilişkisi bakımından ilgi çekici. Tarıma geçiş zaman farklarının anlatıldığı bölüm, ülkemiz topraklarının bir kısmını da kapsayan Bereketli Hilal'in üstünlüğünü ve değerini çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Bugün kanıksadığımız “çeşitlilik” kelimesinin Bereketli Hilal'le Amerika kıtası arasında 5000 yıllık bir fark oluşturması gibi. Tarım ve hayvancılığı kapsayan yiyecek üretimi üzerinde kıta eksenlerinin etkisine değindikten sonra, yazının tarihi ve peşinden de obalardan devletlere siyasal örgütlenme basamaklarını işliyor. Bu bölümde bahsedilen din ve ekonominin devlet yapısındaki işlevleri, bu işlevlerin bugüne kadar nasıl geldiğini gösteriyor ve bundan sonra değişip değişmeyeceği konusunda düşündürüyor. Önce Asya'dan, sonra Avrupa'dan Avustralya'ya göçler bölümü, çevresel etkenlerin ne denli çeşitli ve belirleyici olduğundan emin olmamızı sağlayacak örneklerle dolu. Son bölüme yaklaşırken yazar Afrika üzerine yoğunlaşıyor. Bölge, dillerin gelişim hareketleri üzerinden toplulukların göçleri ve diğer kıtalarla ilişkileri bağlamında irdeleniyor. Yazarın çok garip bulduğu, Afrika'ya çok yakın Endonezya'ya oldukça uzak Madagaskar adasının garip demografi ve dil yapısı, Orta Afrika'dan güneye inen Bantuların Koisanlara, Avrupa'dan deniz yoluyla gelen Portekizlilerin de onlara baskın çıkarak Güney Afrika'yı istila edebilmelerinin sebepleri, coğrafî rastlantılar meselesini zihninizde iyice belirginleştiriyor. Japon çömleklerinin genel kabullere aykırı tarihlenmesi, Korelilerle Japonlar arasındaki ilişki, Japonya ile İngiltere'nin benzer enlem adaları olarak benzemez gelişimleri son bölümün şaşırtıcı konuları. Sonsözde yazar, kitabın devamında yapılacak çalışmalara yol gösterici olarak bıraktığı soruları listelerken, Bereketli Hilal'in tarihî üstünlüğüne rağmen Avrupa'nın gerisinde kalışını, yiyecek deposu olma özelliğini ve ormanlarını yitirmesine ve bunları takip eden bir dizi sebebe bağlıyor. Çin donanmasının sömürgecilikte Avrupalılarınkilerin gerisinde kalmasını ise siyasî birliğin dezavantajlarına, siyasî çeşitliliğin imkânlarına. Hollanda-Zambiya karşılaştırmasına dayanarak kurumlaşmanın önemini vurgulayan araştırmacılara cevaben kurumlaşmanın temelinde de coğrafî etkenlere bağlı gelişme süreçlerinin olduğunu tekrar ispat ediyor.

Yazar iddiasını savunmada oldukça başarılı ve tutarlı. Kitabın farklı bölümlerine serpiştirilmiş kilit bilgiler, dünyadan gelen bazı haberleri tuhaf karşılayışımızın konuyla ilgili bilgisizliğimize dayandığına ayıktırıyor. Avustralya kıtasının yıllık olmayan iklim döngüsü ve kurak dönemlerde yaşanan felaketin boyutları buna en çarpıcı örnek. İnsanlık tarihini etkileyen bir durumun geçen yılki sonuçlarına -bitmeyen yangınlar ve su tüketen hayvanların itlafı gibi- sığ ve çiğ akıl yürütmelerle yaklaşmış olabiliriz. “Tazmanya canavarı” diye anılan çizgi film kahramanının esin kaynağını da benzer bilgi serpintileri arasında bulabileceksiniz. Bu gibi birçok ilginç bilgi okumanıza renk katıyor. Kitaptaki fotoğraf, tablo ve çizimlere ek olarak önünüze açacağınız bir atlas ile veya google haritalara sık sık başvurarak okumanız büyük kolaylık sağlayacaktır. Ayrıca bu konuda okumaya devam etmek isteyenler için kitabın sonuna, kitabın her bölümüyle ilgili onlarca, toplamda yüzlerce kitap içeren bir tavsiye listesi eklenmiş.

Çevirmenin yaygın kullanılan “dağarcık” kelimesi yerine “dağar”ı tercih ederken, “tasarlamak” fiili yerine tüm metin boyunca “tasarımlamak” fiilini ve türevlerini kullanması, kitabın yalın akışkan dili içerisinde rahatsız edici bir çelişki olarak gözümü tırmaladı.

Özetle kitabı, Teoman Duralı'nın TRT2'deki “Felsefe Söyleşileri” programının tam kapsamlı ve hızlandırılmış bir sürümü olarak tanımlayabileceğimi düşündüm. Verdiği cevaplar kadar yeni sorular da üreten ama asıl önemlisi, tarihin akışını anlamanızı, bugüne kadar göremediklerinizi görmenizi sağlayan bir eser. Bazı önyargılarınızın, alıp kabul ettiğiniz peşin hükümlerin sarsılacağını söyleyebilirim.
Yanıtla
42
9
Destekliyorum  2
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Ekim 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Psikobiyografi meraklıları mutlaka okumalı
Daha hayatın başında, 20’li yaşlarda ve dünyaya veda etmeyi düşünen genç bir bayan. Dünya ile vedalaşmak istiyor fakat bu o kadar kolay değildir. Kendince büyük mücadeleler verip karabasan gibi üstüne gelen dünyadan. Yüksek bir binadan atlamayı düşünmüş; fakat o halinin ailesini daha çok üzeceğini düşünerek bundan vaz geçmişti. Zira hayat “Veronika Ölmek İstiyor” kitabının başkişisi için çekilmez olmuştur artık.

Avrupa kıtasının sosyalizm zincirlerinden daha yeni kopmuştur vatanı. Hayata veda etmeye hazırlanırken, ülkesinin öyle herkes tarafından bilinmediğine de üzülür. Belki bu intihar için bir neden olabilirdi en azından. Zorluklarla temin ettiği ilaçları alıp ölmeyi beklerken, vakit geçirmek için sayfalarını karıştırdığı dergideki bir metinde, ülkesi Slovenya’nın öyle pek bilinmediğinden bahsediyordu. Genç bayan bir manastır odasında aldığı ilaçlarla ölmez; ancak yeni bir hayata başlamak zorunda kalır.

Yazar Paulo Coelho’nun psikobiyografi türünde kaleme aldığını varsaydığımız bu eserinin öğretici olduğunu düşünürken, genelde ölümü düşünenlerin hikayeleri biraz gerilimli olduğundan, söz konusu bu eserde bundan bahsetmek mümkün değil. Veronika’nın sadece hayat hikayesi anlatılmıyor, 90’lı yılların başında, şanslı olarak, öyle savaşa dahil olmadan, Yugoslavya’dan ayrılan Slovenya’nın hikayesi de okuyucuyu sıkmadan anlatılmıştır. Öte yandan yazar ülkedeki din olgusuna da değinmekte.

Eserin büyük kısmı “deliler hastanesi”nde geçse de, yazar okuyucuya hayli keyifli bir hayat hikayesi sunmuştur.
Yanıtla
78
11
Destekliyorum  3
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
04 Ekim 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yaşamak: Sıradan Bir Yaşam, Etkileyici Bir Anlatı
Yazarın etkileyici anlatımı bir yana, çevirisi de ancak bu kadar güzel olabilirdi diyor insan Yaşamak’ı okurken. Kahramanımız Fugui’nin 205 sayfaya sığdırılan dokunaklı bir hayatı var. Bu hayatın çokça kayıplarla dolu olduğunu peşinen söylemekte fayda var. Yaşamayı anlamlı kılanın da anılar olduğunu sıklıkla hatırlatan bir roman ayrıca.

Fugui bir oğul, bir mirasyedi, köylü, asker, eş, baba, kumarbaz… Sahip olduklarına ve kaybettiklerine rağmen ve onlarla birlikte öğrenen, güçlenen bir insan. Bu her şeye rağmen yaşamayı sürdüren insanın hikayesi, başından geçenler su gibi akıp gidiyor, hayat gibi. Okurken zaman hızlı geçiyor. “Yaşamak” bazı kısımlarda okurun boğazını düğümlüyor ve kalbini sızlatıyor.

Sisteme güçlü bir eleştiri ve dünyayı sorgulama arzusu hikayeyi sarıp sarmalıyor. Fugui’nin peşinden sürüklenip onun yaşamına tanıklık etmek insanda bir belgeselin içindeymiş izlenimi uyandırıyor. Hayata tutunuşu dokunaklı ve ilham verici.

“Yaşamak” okurunu; kıtlık, savaş, yoksulluk, politika, çıkar dünyası, aileler ve bireyler hakkında düşünmeye davet eden güçlü bir metin.

İki güzel alıntıyı tadımlık olarak ekliyorum. Şimdiden keyifli okumalar.

“Hayat sana anne ve babandan bir hediye.” (s.174)
“İnsan ne kadar şanslı olursa olsun, ölmek istiyorsa hiçbir şey onu yaşatamaz.” (s.175)
Yanıtla
92
22
Destekliyorum  8
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
30 Eylül 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
“Dönüp bakınca gülümseyin, bugün benim burada gülümsediğim gibi.”
Kenarda kalmış, mütevazı, gösterişsiz ama elinize geçtiğinde, bakalım neler varmış içinde deyip elinizden bırakamadığınız çok hoş kitaplar vardır. Benim içinde “Katy Ne Yaptı?” adlı roman böyle oldu diyebilirim. Romanın yazarının gerçek adı Sarah Chauncey Woolsey. Fakat kitaplarını Susan Coolidge takma adıyla yazdığını öğreniyoruz. Editörünün (ki aynı zamanda “Küçük Kadınlar” adlı kitabıyla büyük başarı elde eden Louis M Alcott'un da editörü.) yönlendirmesiyle giriştiği aile romanı denemesi sonucunda “Katy” serisi meydana geliyor. Roman karakterlerinin kendi ailesinin fertleriyle örtüştüğünü kitabı okumaya başladığınızda hissediyorsunuz.

Roman Carr ailesini anlatıyor. Baba Doktor. Dördü kız, ikisi erkek altı çocuklu bir aile. Anneleri ailenin en küçüğü bebekken vefat etmiş. Babalarının kardeşi yani halaları bakımlarını üstlenmiş ve çocuklar O’nu annelerinin yerine koymuşlar. ‘İzzie Hala’ yaşamlarının ayrılmaz parçası. Katy ailenin en büyük çocuğu. Roman bu aile bireyleri, okul hayatları, komşu çocukları ve bence çok güzel bir örnek kişilik, öğütleriyle dikkatimi çeken kuzenleri Helen ile zenginleşiyor. İnsani, ahlaki, paylaşımcı, kardeşler arası içten ve çok hoş ilişkiler… Okuduğunuzda sizlerin yani ebeveynlerin yanı sıra özellikle Ortaöğrenim öğrencilerine rahatlıkla önerebilirim; romantik fakat bir o kadar öğütleriyle çok hoş bir roman. Örnek verecek olursam: “Ders çalışmak bahçede çalışmak gibidir, ektiklerin öyle kolayca büyümez. Yetiştirdiğin her çiçek senin bir zaferin olur ve emek vermediğin diğer çiçeklere göre ona daha çok değer verirsin (s.116).”

Sevinçler, hüzünler, paylaşımlar, acılar, ümitler, kederler, kaybedişler, kazanımlar hayatın içinden bir romanda buluşarak “Katy Ne Yaptı?”yı bize kazandırmış. Hepinize “Evinizin Kalbi” olmanız dileğiyle…

İyi okumalar.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
29 Eylül 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sağlık sektöründe dönen dolap kime hizmet ediyor?
577 sayfalık kitabın daha iyi anlaşılabilmesi için, önce kitabın sonundaki 20 sayfalık “Sonuç” bölümünün okunmasını öneriyorum.

Dünya’nın kaderi, geleceği, güvenliği; “gıda, ilaç, silah, petrol” sektörleri üzerine kodlanmıştır. Bu sektörler hiçbir zaman emin ellerde üretim yapamamıştır. Bir kıtada insanlar fazla kilolarından dolayı tedavi görürken, başka bir kıtada insanlar açlıktan ölmektedir. Gıda, ilaç, silah ve petrol üretimi; bilim ve teknoloji birikimiyle gerçekleşse de, yayılmacılığın, sömürgeciliğin, en kullanışlı aparatı olarak seçilmiştir.

Bilim; adil, eşit, şeffaf ve etik kurallar ölçüsünde insanlığa hizmet edebiliyorsa, amacından uzaklaşmamış olur. “Ticari sır, teknolojik patent, ar-ge çalışması” gerekçelerine sığınarak, insanları zan ve kuşkuda bırakacak her türlü girişim, “bilimsel çalışma” etiketiyle toplumlara sunulamaz.
Bilim felsefesi/etiği/metodolojisi/mantığı ile çelişir bu durum.

İşte bu kitap, tıp ve ilaç dünyasında, daha fazla kazanç ve güç uğruna, küresel aktörlerin ne türde karanlık ve şüpheli çalışmalar yaptıklarını sorguluyor, araştırıyor, temellendiriyor ve uyarıyor. Kitabı okurken, sektörel gelişmeleri, kronolojik olarak da takip etmiş oluyorsunuz. 11 bölüm halinde yazılmış kitabın, her bir anlatımı, ilgi ve heyecan uyandırıyor. “Bu kadar da olur mu” diyeceğiniz anlatımlar, belki biraz “komplo teorisi” gibi algılanabilir fakat konu insan yaşamı olunca, temkinli olmakta yarar var.

Sonuç olarak, yerel anlamda “gıda, ilaç, silah, petrol” sektörlerinde kendi yağımızla kavrulabiliyorsak, bize hiçbir güç zarar veremez. Kavrulamıyorsak da nedenleri üzerinde kafa yormalı, global dünyada, bir üst lige çıkmanın planları yapılmalıdır.

Önce insan, sonra sağlığı, mutluluğu ve zekâsı…

Ne dolaplar döndüğünü gözlemlemeli ki, daha yaşanabilir bir dünyanın temellerini aşk ile ve birlikte atalım. İyi okumalar.
Yanıtla
23
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
28 Eylül 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Druidler
Druid sınıfını doğrudan ele alan bir araştırma değil aslında bu, az sayıdaki tarihî kaynakların karşılaştırılması, arkeoloji başta olmak üzere pek çok bilim dalından elde edilen verilerin tokuşturularak metinlerdeki bilgilerle pratikteki bulguların tokuşturulması ağır basıyor. Runik'ten çıkan diğer metinler popüler bilim metinlerinden bir tık daha zorlayıcıyken Maier'inki bir üst seviye okuru talep ediyor. Şahsen Kelt'tir, Druid'dir, ökse otudur, böyle şeylere gerek çocukluğumdaki bilgisayar oyunlarından, gerek edebiyattan, filmlerden ve dizilerden pek düşkün olduğum için sebat edip okudum, pişman değilim ama mevzuya yeni aşina olan okur cebelleşecek biraz. Tabii yine Runik'ten çıkan Keltler'in ilk basamak olduğunu söylemek lazım, bu araştırma ikinci basamak, üçüncüsü de Felix Müller'den Kelt Sanatı. Aryanları ele alalım, sanat eserlerinin azlığı Aryan kültürü hakkında olabildiğince kesin çıkarımlara ulaşmayı engelliyor, aynı durum kısmen Keltler için de geçerli ama eldeki veriler görece daha fazla olduğu için bu topluluğun nerelerde yaşayıp nelerle uğraştığını daha somut bir biçimde görebiliyoruz en azından. İşin içinde ilginç bir ironi de var, Maier daha en başta zor bir işe giriştiğini dile getiriyor adeta: "Kelt Druidleri, Hristiyanlık öncesi Eski Çağ'ın en tanınmış ve aynı zamanda en gizemli şahsiyetleri arasında yer alırlar. Ayrıca günümüzdeki yeni paganlığın en popüler ancak en fazla çelişki barındıran figürleridirler." (s. 7) Bu ikiliğin nedeni barbar bir toplum olarak görülen Keltlerin sahip olduğu habitus konusunda birtakım ikircikli bilgileri sunan antik dönem yazarlarıyla yetersiz gözlemle elde edilen verilerin çatışması olarak görülebilir. Birbirlerinden esinlenip esinlenmedikleri belli olmayan, kayıp metinlerden alıntılar yaparak metinlerini yazanları titizlikle araştırıp kıyaslıyor Maier.

Kaynakların incelendiği bölümlere bir göz atalım, Diogenes Laertios Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri adlı eserinde Aristoteles'in Magikon ve Sotion'un Filozoflar Zinciri nam metinlerinden yola çıkarak ilk felsefeciler hakkında malumat verirken Keltlerde ve Galatlarda ilk felsefecilerin Druidler ve Semnotheolar olduklarını söylüyor. Bahsi geçen iki metin kayıp, dolayısıyla orijinal metinle kıyaslama yapamıyoruz, bunun yanında Magikon'un Aristoteles'e ait olmadığını söyleyen araştırmacılar kaynaklardan şüphe duymamız gerektiğini söylüyorlar. Kesinliğinden emin olduğumuz bilgi Druidlerin en geç M.Ö. 1. yüzyılda tarih sahnesine çıktıkları. Druidlerin felsefi içeriğinin en eski tanımını Galyalılarla yıllar boyunca savaşan Jül Sezar'a borçluyuz, Druidlerin yıldızları gözlemlediğini, evrenin ve yeryüzünün büyüklüğü hakkında fikir yürüttüklerini, ölümsüz tanrıların kuvvetlerini ve etkilerini, tabiatın özünü gençlere öğrettiklerini söylüyor. Keltlerde yazı kullanımı son derece sınırlı olduğu için kendi kaynakları da yok denecek kadar az, yine de "dünya" anlamına gelen byd sözcüğünün zaman içinde burg'a dönüştüğünü biliyoruz, böylece Edinburgh gibi şehirlerin adlarının kökenini görüyoruz. Açıkçası etimolojiye daldığımızda bu işin sonu yok, bizdeki "burgaz" ve "burç" sözcüklerinin aynı kökten geldiğini, kim bilir başka hangi sözcüklerin bu kökten geldiğini de düşünebiliriz. Zaman mefhumunu da muhtemelen Druidler biçimlendirerek Galyalılara öğretmişler. Yunan kaynaklarında bambaşka bilgiler var, Herakles'in oğullarından biri olan Keltos ile yerel bir hükümdarın kızlarından Keltine'in evliliği sonucu Keltlerin ortaya çıktığını söyleyen Nikaialı Parthenios'un yanında çağdaşı Diodoros da M.S. 2. yüzyılda Herakles'in oğlu Galates'le yine yerel bir hükümdarın kızının evliliğine değiniyor, aynı söylence benzer biçimlerde yayılıyor. "Bu örneğin de ortaya koyduğu gibi, antik döneme ait Keltlerle ilgili notlara karşı ihtiyatlı olmak gerekir: O dönem yazarları daha eski eserlerden yaptıkları alıntıları belirtmedikleri gibi, modern bir bilim insanından beklenilen özeni de göstermiyor, yani alıntılayacakları cümleleri canlarının istediği gibi kısaltıyor, genişletiyor ya da anlamlarını değiştiriyorlardı." (s. 17)

Druidler hakkındaki kısıtlı bilgiler odağın ister istemez Keltlere çevrilmesine yol açıyor, Maier çıkarımlarını alt kümeye uyarlamaya çalışmasa da koşutluk kurma isteği bariz.

Druidler kırk yıl boyunca eğitim görüyorlar, zamanın bilgi birikimini tamamen edindikten sonra topluluğa kabul ediliyorlar. Şamanlığa benzer bir kurum aslında, otacılıktan savcılığa pek çok işlevleri var. "Onlarda üç zümreye büyük saygı gösterilir: Bardlar, Vateler ve Druidler. Bardlar şarkıcı ve şairdirler; Vateler kurban rahipleri ve doğa felsefecileridir; Druidler doğa felsefesinin yanı sıra ahlâk felsefesiyle de ilgilenirler." (s. 34) Hristiyan teleolojisiyle doğrudan bağlantıları var tabii, pagan pratiklerinin yanında önemli kişilerin de Hristiyanlık etrafında gelişen hikâyelere girdiklerine dair izlere rastlamak mümkün.

Meseleye biraz daha yakın, antik kaynaklar arasında gezinmek isteyen okur için dört dörtlük bir metin.
Yanıtla
6
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
24 Eylül 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
YABANCI
Camus’nün baktığı pencereden toplumsal olan her şeyde kısıtlanmış bir özgürlük bulunmaktadır. Onun, özgürlük için düşündüğü tanımın içinde bireyin tüm boyunduruklardan kurtulmuş olması vardır. Bu boyunduruk idareciler, aile bağları, toplumsal kabuller ve inancı kapsamaktadır. Bunların bir arada olduğu bir yapıda kişinin özgür olması mümkün değildir. Kişinin eylemlerini etkileyen, etkileyebilecek her yargı, kural, ceza ve yaptırım insan özgürlüğü karşısında bir tehdittir. Bunlardan kurtulmadığımız müddetçe insan özgürleşemez ve bu da onun beklentiler doğuran toplum yargılarına karşı kayıtsızlaşmasını sağlar. Kayıtsızlaşma ise yabancılaşmayı doğurur. Ancak, ‘yabancılaşmak’ tanımı ile ‘yabancı’ tanımının birbirinden ayrı şeyler olduğu unutulmamalıdır. Özetleyerek tanımlar arasındaki farklılıklara değinecek olursak, “yabancı olmak” tanımadığımız kişi ve varlıklara karşı kullanılırken, “yabancılaşmak” tanıdığımız, bildiğimiz kişi ve varlıkları artık tanıyamaz duruma gelmek anlamında kullanılmaktadır.

Yabancı adlı romanda ise, Meursault karakterinin aile kavramından uzak olduğuna şahit oluyoruz. İlişkilerinde de bu yabancılığın yansımalarını görebiliyoruz. Sosyal çevrenin yakınlık kurduğu özel bağların, Meursault için anlamsız ve saçma oluşu onu toplumun dışına itmekte ve genel geçer kurallara karşı kayıtsız bırakmaktadır. Tüm bunlar öğretilmiş, sonradan geliştirilmiş kurallar olduğundan, bunların kişinin özgürlüğü üzerinde bir etkisinin olmadığı kanaatiyle toplumun yüklediği “başarı”, “aşk”, mutluluk, dostluk, komşuluk, özgürlük gibi kavramların tanımına zıt bir yaklaşım sergilemektedir. Meursault, toplumun önyargılarının ötesinde duran, başarılı olmak için gereken hırs ve istekten uzak kalan, evlilik, aile olmak gibi kişisel bağların dışında duran toplumsal aidiyetlere yabancı bir karakterdir. Bu karakter ise onun yabancısı olduğu toplum tarafından yargılanmasına ve cezalandırılmasına sebep olacaktır. Meursault için hapse girmek ve girmemekte bir ceza değildir. Önemli olan eylem ve düşünce özgürlüğüdür. Sevdiği kişi ile bir araya gelememek ve dilediği zaman sigara içemiyor olmak cezadır. Bunun dışında hukuk sistemi de, inanç sistemi de baskıcı ve zorlayıcıdır. Bu da insanların kendi değerini oluşturması önünde bir engeldir, çünkü bu görüşe göre insan ancak bireysel olarak varlığını koruyabilir. Varlık eşitlik ve toplum gibi kavramlarla ancak sınırlanabilir, özgür olamaz. Kişilerin görevlerini ve sorumluluklarını bir dayatma ve zorunluluk ile değil, içinden gelerek yapması gerektiğini vurgulamaktadır.

Romanın kasvetli, sıkıntı veren diyaloglarında, düşündüren toplum ve sistem eleştirisi var. Bu görüşlere katılmadığım ve insanın anlam arayışını yanlış yönlendirdiğini düşündüğüm bu felsefe, benim çok tercih ettiğim bir tarz değil. Ancak ilgilisi için okunması gereken bir klasik olduğu da muhakkaktır.

Yanıtla
12
4
Destekliyorum  2
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
23 Eylül 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
''Düşünme lüksüne sahip değiliz, bazı insanlar bizim adımıza bütün kararları veriyor.''
İkinci Dünya Savaşı, Naziler, Yahudiler ve toplama kampları ile ilgili birçok kitaba ve filme rastlayabilirsiniz. Ancak, tüm bunlara bir çocuğun gözünden bakmak isterseniz bu kitap farklı bir tercih olacaktır.

Biri Alman diğeri Yahudi olan dokuz yaşında iki çocuğun tel örgüler ardındaki arkadaşlığını okuyoruz. Üstelik Bruno, Nazilerin önemli komutanlarından birinin oğlu. Shmuel ise Yahudi kamplarında tutsak olan bir çocuk.

Kitap, bir akşamüstü okuldan eve geldiğinde babasının işi sebebiyle taşınacaklarını öğrenen Bruno’nun şaşkınlığıyla başlar. Berlin’i, sokaklarını, evini, arkadaşlarını bırakmak zorunda kalmak onu çok üzer. Yeni evleri babasının göreve gönderildiği, Nazilerin Polonyalı Yahudileri esir aldığı Auschwitz (Out- With) toplama kampının bitişiğindedir. Kâşif olmayı isteyen Bruno, yeni evlerinde mutsuzluğunu giderebilmek ve odasının camından gördüğü kampta neler olduğunu anlayabilmek için tel örgülere doğru keşfe çıkar. Kendisiyle aynı yaşta olan Shmuel ile tanışır. Her gün gizlice Shmuel ile görüşmeye başlayan Bruno, gün geçtikçe tel örgüler ardındaki çizgili pijamalı insanları anlamaya başlar. Bir gün kamp ortamının çocuklara uygun olmadığını düşünen annesi, Berlin’e geri dönmeye karar verir. Tel örgüler sebebiyle arkadaşıyla hiç oyun oynayamayan Bruno, telin öteki tarafına (Yahudi kampına) geçmek ister. Shmuel çizgili pijamalar getirir ve Bruno artık onlardan biridir.

“Çizgili Pijamalı Çocuk” bizlere Nazi Almanyası’nın, Yahudilere uyguladığı ırkçılığı gösteren kitaplardan biridir. Yazar, yetişkinlerin acımasızlığının yanında çocukların masumiyetini gözler önüne seriyor. Çocuklar için arkadaşlığın ne kadar önemli olduğunu, savaşın çocuklar üzerindeki olumsuz etkisini de kitabı okurken hissedebiliyoruz.

Sade ve akıcı bir dille yazılan kitabın, izlemek isteyenler için 2008’de çekilmiş olan bir filmi olduğunu hatırlatalım. Herkese iyi okumalar, iyi seyirler.
Yanıtla
46
5
Destekliyorum  6
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
17 Eylül 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
George Vernadsky - Rusya Tarihi
Kitap hakkında konuşmaya başlamadan önce birkaç konu hakkında açıklama yapmak ve (tabiri caizse) bir itirafta bulunmam gerek. Öncelikle, konuya dair daha önce yalnızca Akdes Nimet Kurat hocamızın kitabını okuduğumu ve bu konu hakkında eksiklerim olduğunu belirtmeliyim. Bu durumun temel sebepleri; konunun hem çalışma alanım ile çok yakın olmaması hem de yeterince ilgimi çekmiyor oluşuydu (elbette şu ana kadar!). Dolayısıyla konu hakkında yapacağım yorumlar “Rusya Tarihi” hakkında derinlemesine okuma yapanlardan ziyade genel okuma yapanlar yahut yapmak isteyenler için daha anlamlı olacaktır. Kitabı incelerken izleyeceğim yola gelecek olursak; kitap çok geniş ve hacimli olduğundan her bölümü ayrı ayrı incelemektense özellikle ilgi duyduğum alan hakkındaki bir bölümü görece daha detaylı yorumlayıp kalan kısmı yüzeysel geçeceğim. Aksi halde son derece uzun ve sıkıcı bir yazı olacağından olumsuz bir algı yaratmak istemem. Şimdiden sabrınız için teşekkür ediyorum.

George Vernadsky (1887-1973), Yale Üniversitesi bünyesinde, önemli bir tarihçi olmasının yanı sıra komünist yönetim karşıtı, Avrasyacı perspektife sahip bir kişilikti. Yazdığı kitaplarda (dilimize “Moğollar ve Ruslar” adlı bir başka kitabı daha kazandırılmıştır) bu niteliklerinden izler göreceğinizi belirtmem gerek. Zaten kitabın içerisinde yer alan “Editörden” adlı bölümde (s.13-15) Sayın Ahsen Batur bu konu ve daha fazlası hakkında harika bir giriş yazısı kaleme almış bulunmaktadır.

Ahsen Batur hocamızın da bahsetmiş olduğu üzere (s.13-5) aslında bu kitap 5 ciltlik bir “Rusya Tarihi” dizisinin, yine yazarın kendisi tarafından, özetlenmiş bir baskısını ihtiva etmektedir. Kitap (“Editörden” ve “Giriş” adlı bölümler de dâhil olmak üzere) toplamda 19 bölümden oluşmaktadır. Çalışmanın genel olarak kapsadığı zaman aralığı ise, yazarımız SSCB’nin yıkılışını göremeden hayata veda ettiğinden, Rusların ilk ortaya çıktığı zamanlardan 1960’ların sonlarına kadar olan dönemi kapsamaktadır. “Giriş” ve “1. Bölüm: Rus Devleti’nin Kökenleri” adlı bölümlerde (s.17-55) arkeolojik ve antropolojik çalışmaların yanında coğrafya ve tarihi coğrafya hakkında da önemli bilgiler sunulmuştur. Bu bölümde özellikle “Hint-Ari Irk” nazariyesinin bir savunusu ile Rus halkının da bu aileye mensup olduğu anlatılmaya (kanıtlanmaya) çalışılmıştır. Ayrıca, yukarıda sayfa aralığını verdiğimiz bölümde, göçerler (özellikle de menşei tartışmalı olan İskit, Sarmat yahut Hun) ile olan münasebetler hakkında giriş mahiyetinde bazı bilgi ve yorumlar da istifademize sunulmuştur. Yazarın Avrasyacı kimliği, kanaatimce, bu bölümde bariz şekilde görülmektedir. Özellikle; İskit, Sarmat ve Hunlar ile olan ilişkilerde ve bu kavimler hakkında verilen bilgilerde bu yanlılık göze çarpmaktadır (s.30). Günümüzde İskitlerin yahut Sarmatların menşei tartışmalı bir konudur ancak yazar bahsedilen kavimleri doğrudan Hint-Ari olarak sunmaktan geri durmamıştır. Bu noktada romantik bir bakış açısına sahip olduğumun zannedilmesini istemem; benzer şekilde (s.41) Hunlar da Türk menşeli olarak izah edilmiştir. Ancak bu konu da, teknik olarak, fazlasıyla tartışmalıdır. Açıkçası zihnimde, özellikle arkaik dönem anlatısının bulunduğu bölümler de, yazarın (biraz da işin doğası gereği, herkes her konuda uzman olamaz elbet) konu hakkında çok genel birkaç fikir üzerine temellendirilmiş bir inşa sürecini takip ettiği izlenimini uyandırdı. Elbette, bunlar bu tarz genel tarih (uzun zaman aralıklarını kapsayan) çalışmalarının hemen hemen tümünde karşılaşılabilecek temel sorunlardandır.

Daha sonraki bölümlerde; Bizans ile ilişkiler (s.43), Hristiyanlaşma ve bu süreçte Bizans’ın etkisi ile Hristiyanlaşma sürecinin Ruslar ve batıyı birbirine yaklaştırması, en azından batı ile doğu kilisesi ayrışana kadar (s.57). İlerleyen bölümlerde; Moğol İstilası ve akabindeki süreç (s.82), XVI. yüzyıl siyasi tarihi, Hanlıkların yıkılması ve Çarlık Rusya’sının güçlenmesi (s.116), XVII. yüzyıl siyasi tarihi ve Osmanlı ile münasebet (s.150), XVIII. yüzyıl (s.191), XVIII-XIX. yüzyıl “Sosyal ve Ekonomik Kalkınma” (s.217), XVIII-XIX. yüzyıl “Kültürel Gelişme” (s.226). Bundan sonraki bölümler kronolojik bir siyasi tarih (uzay yarışlarına kadar sürecek olan) anlatısının yanında yazarın bazı şahsi yorumlarını da içermektedir. Bu yorumların, özellikle, batı dünyasından okurlara hitap ettiğini ve bir miktar güzelleme içerdiğini akıllarda tutmalıdır.

Kitap hakkında, aslında çok da önemli olmayan, birkaç eleştirim daha olacak. Şöyle ki; ilk iki sayfanın hatalı basıldığını söylemeliyim. Bu hatanın 5. basımın tamamında mı yoksa sadece bendeki nüshasında mı olduğu konusu hakkında ne yazık ki bilgim yok. Ayrıca kitabın arka kapağında Rusya tarihinin “günümüze” kadar ki bir anlatısının sunulduğu ifade edilmiş ancak, yazımın başında da belirtmiş olduğum üzere, 1960’ların sonuna kadar gelen bir anlatının mevcut olduğunu söyleyelim. Son olarak bu kadar geniş bir zaman aralığını kapsayan her çalışmanın karşılaşacağı problemlerden bu çalışmanın da nasiplenmiş olduğunu unutmamak gerek. Yazar her konuda uzman olamayacağı gibi birçok konu ya atlanmış ya da çok kısa geçilmiştir. Dolayısıyla incelediğimiz bu çalışmayı iyi bir “giriş” olarak değerlendirmek son derece yerinde olacaktır. Bunlar haricinde baskı ve kağıt kalitesi son derece güzel çeviri ise akıcı. Bu kitabın dilimize tercüme edilmesinde katkısı olan herkese teşekkür ederiz. Ayrıca kitapyurdu ailesini de es geçemeyiz, buradan kucak dolusu teşekkürlerimizi tüm "kitapyurdu ailesine" iletmek isterim. İyi ki varsınız!

Herkese bol kitaplı, sağlıklı günler!
Yanıtla
13
5
Destekliyorum  2
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
17 Eylül 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sınırlar Aşmak
İFA serisinin 3. Kitabı; Sınırları Aşmak, okunası ve keyif alınası bir eser.

Sinan Canan yine "daha doğru yaşamanın" ve dahi "kendini bilmenin" tiyolarını kendi uzmanlık alanı, biyoloji ve sinir bilimi üzerinden, kalıpların dışına çıkmak isteyen okuyucuya sunuyor. İnsanın fabrika ayarlarına dönmesi gerektiğini savunan Canan "Mutlu olmak için tasarlanmış canlılar değiliz" (s.165) derken, belki de bu ayarların bu noktadan başlaması gerektiğini de bize anlatmak istiyor. Lakin insanın fabrika ayarlarındaki asıl vurucu anlamını "Biz bu dünyaya sadece iyi hissetmek için gelmedik; aksine iyice hissetmek için geldik" (s.119) demesiyle bulmuştur. Evet, bir konfor alanı düşmanıydı Sinan Canan "Bir insan için en konforlu alanın mezar" (s.36) olduğunu söyleyerek konforun, insanı öldürdüğünü ne güzel anlatmıştır.

Sınırları Aşmak, yani kitabın özünü aslında şu cümlesinde net olarak okuyucuya sunuyor: "İnsan; içinde bulduğu biyolojik, sosyal, kültürel ve teknik sınırları aşmak gibi bir güdüyle dünyaya gelir. Bu güdüyü bir şekilde tatmin edemeyenler mutsuz yahut hasta olurlar. Biyolojik, kültürel, psikolojik ve teknik sınırları zorlama güdüsünün biyolojik temellerini anlamak, bu güdüyü ne yönde kullanmamız gerektiğini de büyük oranda aydınlatmaktadır."

Keyifli okumalar !
Yanıtla
7
1
Destekliyorum 
Bildir