Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Körler Kıssası
"Neden, diye soruyoruz, resmimizi yapması gerekiyor ki, var olmamız yetmiyor mu?"

Jaguar'ın Prospero Kitaplığı serisini daha önce burada çok övdüm (bir kere Soğuk Deri ile başladı o seri, daha ne olsun!), genelde hiç üzmez, yine öyle oldu. Serinin isminin geldiği yere de ayrı bayılıyorum: "Shakespeare’in Fırtına’sında Prospero, kızıyla birlikte on iki yıl yaşamak zorunda kaldığı adadan ayrılırken sihirli asasını ve kitaplarını gömer. Prospero’nun kayıp kitaplarından mahrum kalan insanlığın kendi rüyalarını (ütopya), kâbuslarını (distopya), hayallerini (fantastik) ve geleceğini (bilimkurgu) yazmaktan başka çaresi kalmamıştır artık." Dizi işte bu 4 türde yazılmış kitaplardan oluşuyor.

Alman yazar Gert Hoffman'ın "Körler Kıssası" eseri, serinin son kitabı. Çok enteresan bir kitap bu: Belçikalı ressam Pieter Brugel'in meşhur tablosu "Körler Kıssası"nda görünen körlerin ağzından yazılmış. Tabloda yer alan körlerin hikâyesini kurguluyor Hoffman: bir tabloyu harekete geçirip ondan bir roman yaratma fikri ne müthiş. Her ne kadar söz konusu tablo başka bir şehirde de olsa, içinde çokça Bruegel barındıran bir şehirde okumayı seçtim bu kitabı, iyi ki de öyle yaptım; Bruegel'e bu kitabı okuduktan sonra bakmak bambaşka bir haz verdi. (Fotoğrafta da görüyorsunuz - tablo Bruegel’in “Karda Avcılar” tablosu.)

Bakmak dedim - bu kitabın meselesi tam da bu. Bakmak ve görmek. Bakmayı ve/veya görmeyi tercih ettiklerimiz, kafamızı çevirdiklerimiz, bakıp da görmediklerimiz. Körlerin ağzından yazılmış kolektif, tuhaf, çok kuvvetli bir metin; biraz epik, biraz lirik.

Kitabın her yerine sinmiş olan ötekileştirme meselesi var bir de... Orta Çağ'da körlüğün Tanrı tarafından verilmiş bir ceza olarak görülmesi sebebiyle bu insanlara köy halkı tarafından yapılan muamelenin acımasızlığı, bunun herkes tarafından normalleştirilmiş olması... Ve tabii ayrımcılığın hala ve hala toplumlarımızın içindeki yerleşik pozisyonu. 500 sene öncede geçen bu kısa öyküde günümüze dair de düşünecek çok şey var.

Ezcümle, ben çok sevdim.

"İnsan bu kadar az şey hatırlarken yaşıyor sayılır mı acaba?"
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yuva
"Neden ağlamayayım? İstediğim kadar üzülebilirim. Acıyı uzaklaştırmak için uğraşmaya mecbur değiliz. Uzaklaşması, yok olması gerekmiyor. Vermesi gereken acıyı vermeli; bundan böyle, sırf canımı yakıyor diye gerçeklerden saklanacak değilim."

Geç tanışıp çok sevdiğim Toni Morrison'la yakınlaşmayı sürdürüyorum, kendisinin küçük novellası Yuva, yazarın okuduğum üçüncü kitabı oldu. Bu kitabını, daha önce okuduğum Aşk ve Resitatif kadar sevemedim maalesef. Kötü değil ama onlara kıyasla epeyce daha zayıf.

Her zamanki gibi ırkçılık ekseninden kurmuş Morrison anlatısını, Kore Savaşı'na gidip dönen Frank'in üzerinden onun ve ailesinin, özellikle de kız kardeşi Cee'nin öyküsünü okuyoruz. Savaş, ekonomik buhran, yoksulluk, şiddet, çeşit çeşit adaletsizlik, zorbalık, ama en çok da Amerikan toplumunun her tarafına gömülü ırkçılık. Açıkçası bu kitap 120 değil 320 sayfa olsa sanki daha çok hakkını verirmiş gibi hissettim, biraz fazla sayıda başlığa fazla yüzeysel şekilde giriyor yazar, oysaki burada anlattığı konuların hepsi çok daha detaylı biçimde anlatılmayı hak ediyorlar, o zaman ortaya daha derinlikli ve çarpıcı bir roman çıkarmış bence.

Kitabın epey şaşırtıcı ve beklenmedik ters köşeleri var, hatta bu kadarcık bir roman için biraz fazla sayıda var bence. Apansız ateşlenen silahlar, diri diri gömülenler, insanlar üzerinde yapılan deneyler vs vs. Her biri ayrı bir roman konusu olabilecek kadar çok sayıda ve büyük olay var. Keşke bu malzemeyi tek kitaba boca etmeseymiş de o olayların her birinin içinde biraz kalmamıza izin verseymiş.

Kitapla ilgili bu temel derdim bir kenara, dilinin yine nefis olduğunu da belirteyim. Azıcık kelimeyle ne kadar vurucu ifade ediyorsun kendini sevgili Toni Morrison. Bunu becermeni çok seviyorum. Sayende Amerikan edebiyatıyla barışacağım resmen.

Evet efendim, bu da böyle. Arz ederim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
nasıl güzel kelimeler Allahım, nasıl güzel...
“Mutlu bir kadın büsbütün sudur.”

Alberto Ruy-Sanchez’in Mogador Beşlisi’nin üçüncü kitabı Suyun Dudaklarında’nın yayınlandığını duyduğum anda elimdeki her şeyi bir kenara bırakıp daldım kendisine - çünkü tekrar Mogador’a gitme şansını nasıl tepebilirdim ya? Çok, çok, çok seviyorum bu diziyi.

Ruy-Sanchez’in kelimeleri yine çok şiirli; Mogador ise bıraktığım gibi, ziyadesiyle sihirli, arzu ve tutku dolu. İlk kitap olan Dokuz Kere Şaşkınlık için şöyle yazmıştım vaktiyle: “Italo Calvino’nun Görünmez Kentler’ini Carlos Fuentes ve Jorge Luis Borges eline almış; Fuentes bolca erotizm boca etmiş içine, Borges de ‘az daha hayal katalım biz buna’ demiş, ortaya Dokuz Kere Şaşkınlık çıkmış.” Üçüncü kitapta Fuentes ve Borgesvari esintiler daha güçlü, Mogador bu kez başrolde değil ama tüm kudretiyle orada bir yerde, kitabın sonunda kendisine varmamızı bekliyor.

Kökleri Mogador’a uzanan Meksikalı anlatıcımız, bir efsane gibi anlatılan Aziz’in izini sürüyor. Onun eksik el yazmalarında kendini buluyor, kendisinin “uyurgezerler” denen bir gruba ait olduğunu öğreniyor, sonsuz bir arzu geometrisinin bir parçası olduğunu, Fas’ın ünlü zellij taşları gibi bir matematiğin kaderini şekillendirdiğini, aslında başkalarının rüyalarında yaşadığını, başkalarının tutkularının onu sürüklediğini öğreniyor. (Herhalde Borges ve Fuentes benzetmem daha anlaşılır olmuştur bu kısa özetle.)

Rüyayla gerçek, tutkuyla irade, kesinlikle muğlaklık arasında gidip gelen, şiirle roman arası bir kitap bu. Tam tuttum derken insanın elinden kayıveren karakterler, tutkular, hazlar, kelimeler, yansımalar, yanılsamalar. Birbirleriyle belirsiz bağlarla bağlanmış, duyusal akrabalıklarla birleşen insanlar - ve tabii o belirsiz bağların bağladığı iki coğrafya: Orta Doğu ve Orta Amerika. İlk kitapta Mogador’la tanıştığımda her iki coğrafyanın da hissini vermesinin sırrını da bu kitapla çözmüş oldum.

Nasıl güzel kelimeler Allahım, nasıl güzel. Hazzı bu kadar haz verici sözcüklerle anlatabilmek, ne büyük yetenek.

Şöyle bitsin: “Hepimiz başkalarında yaşarız. Hepimiz başkalarında hayatta kalırız. Hepimiz birbirimizin cehennemlerini ve cennetlerini doldururuz.”

Çok seviyorum ya. Aşırı seviyorum. Canım Mogador.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
çok etkileyici bir roman...
“Mayalı hamur kokusunu bastıran gündelik şiddet kokusunu duya duya büyüdük biz. Evet, şiddetin de bir kokusu var ki hanenin üzerinde yirmi dört saat asılı durur. Hiçbir koku bu kokuyu bastıramaz. Evin içini güllerle donatsanız da o ekşimtırak, biraz dumanlı biraz da küflü kokuyu alt edemezsiniz. Annemin ve diğer komşu kadınların buldukları her köşe kuytuya naftalin sokuşturmasının bir sebebi güvelerden kurtulmaktan çok belki de budur ama nafile.”

Sibel K. Türker’in, Duygu Asena Roman Ödülü’nün ardından Attilâ İlhan Roman Ödülü’nü de kucaklayan Cennette Gibiyim sahiden usta işi bir roman. Yazarın “kadın cinayetlerinin kurbanlarına, kız kardeşlere ve teyze kızlarına” ithaf ettiği; henüz 14 yaşındayken, annesinin babası tarafından bıçaklanarak öldürülmesine şahit olmuş bir kadının, Temenni’nin iç sesini / bilinç akışını dinlediğimiz roman bana bir sürü, bir sürü soru sordurdu.

Kadın cinayetlerinden geriye kalan kız çocuklarını ne kadar az düşündüğümü utanarak fark ettim öncelikle. Annesi öldürülen bir kız çocuğunun kendi büyüme ve kadın olma yolculuğunda nasıl bir korkuyla yaşayabileceğini, “sevilmenin” doğal sonucunun öldürülmek olabileceği gibi bir yanlış ezberle tüm hayatını kendi ölümünü bekleyerek geçireceğini, sırf bu yüzden hayatı boyunca gerçekten sevilmekten sürekli kaçabileceğini... Bunları hiç düşünmemişim ve Sibel Türker, teyzesinin evinde sığıntı gibi yaşayan Temenni’nin hayatını, evliliğini ve sonrasını anlatırken tokat gibi çarpıyor insanın suratına tüm bu ihtimalleri.

Bir de yine beni durdurup uzun uzun düşündüren bir ifadesi vardı ki onu da hiç unutmayacağım: “duygu tanığı.” Bir başka kadın cinayetine maruz kalan Temenni’nin, görmediği cinayete dair söylediği bir şey bu: “Görmesem de biliyordum oysa ben. Duygu tanığıydım.” Ah. Ne kadar yerli yerinde, ne kadar güçlü bir ifade bu. Bu şiddeti bir kez yaşadıktan sonra aynı şiddet her yinelendiğinde onunla kurulan duygu tanıklığının o ağır yükü.

Çok etkileyici bir roman Cennette Gibiyim. Ve bence her şeye rağmen de ümitvar: çünkü hayatta Pamuk Prensesler doğuran isyankar teyze kızları ve kızkardeşler de var. İyi ki varlar.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
bir veda müziği gibi bir roman...
“Mahler, öylece yatıp onu seyretti. Gecenin mavi ışığı Alma’nın yüzüne vurmuştu. Ben onun şansı mıyım, bilmiyorum. Ama o benim için şans. Onu hak ediyor muyum, onu da bilmiyorum. Aşk hak edilmez. Baksana ona. Omuzları, karlarla kaplı bir dağ adeta.”

Avusturyalı yazar Robert Seethaler’in çok sevilen Bütün Bir Ömür kitabını okumuş, sevmiş ama umduğum kadar etkilenmemiştim fakat kendisiyle yolculuğuma devam etmeye niyetliydim, ettim de. Minik novellası Son Senfoni, ünlü besteci ve orkestra şefi Gustav Mahler’in hayatının son günlerinde yaptığı bir gemi yolculuğuna ve bu yolculuk sırasında geri dönüp hayatının türlü anlarına bakışına odaklanıyor.

Tıpkı Bütün Bir Ömür’deki gibi, burada da her cümleye sinmiş bir hüzün var. Seethaler’in incelikli, yalın, sakin, dokunaklı kelimelerini okumak çok iyi geldi. Bu kadar ihtişamlı bir hayat da olsa mevzubahis olan, insanın son anlarında kendiyle, yaptıkları ve yapamadıklarıyla yüzleşmesinde çok dokunaklı bir yan var şüphesiz. Yorgun Mahler’in hesaplaşması da bundan azade değil.

Bu kitapla ilgili en sevdiğim şey, beni Alma Mahler’le tanıştırması oldu - ne kadın ama! 20. yüzyılın en ünlü ilham perilerinden ve (bu lafı hiç sevmiyorum ama) “femme fatale” figürlerinden biri olarak anılan biri kendisi. Gustav Mahler’in ölümünün ardından Walter Gropius ve Franz Werfel ile evlenmiş. 17 yaşında ilk öpüşmesini Gustav Klimt ile yaşamış, ilk sevgilisi kompozisyon öğretmeni Alexander Zemlinsky imiş ve ressam Oskar Kokoschka ile uzun bir ilişkisi olmuş, Kokoschka’nın ünlü Rüzgarın Gelini tablosundaki kadın oymuş! Çalkantılı ve yaratıcılığın tavan yaptığı bir dönemin en ilham verici, en özgür ruhlu, en cesur kadınlarından biriymiş o. Ve aslında kendisi de bir müzisyenmiş ancak Mahler tipik bir erkek olarak onu müzikten uzaklaştırmış, bir eve bir yaratıcı deha yeter demiş herhalde. Kitapta bu kısımlar biraz muğlak anlatılıyor ama Mahler’in pişmanlığı ve kendine öfkesini seziyorsunuz satırların arasında.

Son Senfoni, bir veda müziği gibi bir roman. Nazik, hüzünlü, dokunaklı. Mahler’in senfonilerini açın, koca bir kahve yapın, birkaç saatliğine dönem Viyana’sına uzanın ve bir oturuşta bitirin. Ben öyle yaptım, çok iyi geldi.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
bir tematik kardeşliği olan öyküler bunlar...
“Liminalite” diye bir kavram var; Türkçesine “eşiktelik” diyebiliriz sanırım. Antropolojide kullanılan bir kavram aslında ama özellikle pandemi sonrası psikolojide de yaygınlaştı. Bir şeylerin bittiği ve sonsuza dek değiştiği ama yeninin henüz kendini inşa edemediği o tuhaf, tekinsiz yerde olma halinin duygusunu tariflemek için kullanılıyor. (Gramsci’yi analım: “Şimdi canavarlar zamanı.”) Deborah Levy’nin Siyah Votka’sı tam da bu eşiktelikte gezinen öykülerden müteşekkil.

Levy ile ilişkimi derinleştirme girişimlerim kapsamında bu kez öykülerine uğrayıverdim. On kısa öyküden oluşan Siyah Votka, sahiden tam uğramalık bir metin. (Yaşayan Otobiyografi serisine doğru gidiyor sanki bu yol bu arada, herhalde yavaş yavaş oraya ulaşacağım, bakalım.)

Birbirinden bağımsız gözüken ama aslında bir tematik kardeşliği olan öyküler bunlar. Uzakta olmak, kimlik, aidiyet, yalnızlık, göç, sevmenin biçimleri gibi tekrarlayan temalarla bağlılar birbirlerine. Karakterlerin her biri silik ve müphem, bu başlangıçta öykülerle ilişkilenmeyi biraz zorlaştırıyor gibi ama kitabı bitirince bir tuhaf duygu bırakıyor insanda. Levy’nin okuduğum iki romanında da aynı uçucu hüznü hissetmiştim, öykülerini de benzer bir duyguyla okudum.

Göç dedim yukarıda, başıma bir silah doğrultulsa ve bu öyküleri tek kelimeyle özetlemem istense herhalde onu seçerdim. Çoğu karakter ait olmadığı bir ülkede veya mekânda, sanki yurtlarını terk etmemişler de yurtları ve dilleri tarafından terk edilmiş gibiler. Şu pasajı mesela alıntılamak isterim, çünkü bence kitaptaki düm öykülerin ortak duygusu burada gizli: “On dakika önce bacaklarını müthiş umutsuz bedenine sarmış olan Orta Avrupa tarafından kullanılmış, aldatılmış, istismar edilmiş, alay edilmiş hissettiğini düşünüyor; ve evliliğiyle aynı zamanda sona ermiş olan yirminci yüzyılı.”

Kitaptaki tüm karakterler üç aşağı beş yukarı bu duyguda - yahut bu eşikte diyeyim hatta. Kendi travmasını başkasına aktararak kurtulmaya çalışan bir karakteri anlatan Yıldız Tozu Ülkesi ile cinsiyet değiştirme ameliyatıyla “başka tür bir kadın” olmak isteyen bir kadını anlatan Mağara Kızı öyküleri en sevdiklerim oldu. İşte böyle.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
öyle usta işi bir iç içe geçme...
"Le temps du monde fini commence": Bitmiş dünyanın çağı başlıyor.

Başlıyor, çünkü ikinci kitapta ayak seslerini işittiğimiz savaşın göbeğindeyiz çünkü artık. Savaş evvelindeki son yaz ile açılıyor kitap, sonrası kan, top sesleri, bombadırmanlar, şiddet, karanlık. Constance; ya da yalnızlıklar... Avignon maceramın temposu ikinci kitap Livia ile bir duraksar gibi olmuştu ama bu kitapla tekrar lezzetini buldu bence. Çok sevdim seni Constance, çok.

İlk kitabın sonunda doğan, ikinci kitapla netleşen sorular bu kitapla beraber iyice görünür hale geliyor, kurgu ve gerçek birbirinden ayrılamaz biçimde iç içe geçiveriyor ve öyle usta işi bir iç içe geçme ki bu - Durrell'in beni göbeğine attığı renkler, sesler ve hayaller aleminin içinde savrulmaktan müthiş bir haz duydum okurken.

"Romancının hem yaratıcı, hem yaratılan konumunda olduğu ve sayısız ayna oyunlarına bir başlangıç noktası oluşturan romanın doğuşundan başlayarak..." diyor arka kapakta - sayısız ayna oyunları çok doğru bir ifade. Bir noktada aynadaki aksime mi bakıyorum, hatta aynadaki benim görüntüm mü, ben bu hikâyenin neresindeyim, kestim düşünmeyi. Kendimi Durrell'in kollarına bıraktım, sarıldı bana.

Sarılmak, dokunmak demişken - zannediyorum artık gönlümdeki "sevişmeyi en olağanüstü biçimde anlatan yazar" tahtında oturmakta olan Carlos Fuentes'e "azıcık kaykıl bakalım, Lawrence abine de yer aç" demem gerekiyor. Fuentes'i oradan hayatta kaldıramam ama bu kitapta öyle muhteşem yazılmış sevişmeler var ki, sanırım Durrell'i de o tahta oturtmamın, Fuentes'in yanına iliştirmemin zamanı geldi. Kitabın özellikle Affad'ın resme girdiği ve mevzubahis sevişmelerin olduğu ikinci kısmından sonrası muhteşem akıp gidiyor ve kusursuz bir son bölümle ("Kentin Düşüşü") kapanıyor. Ah, Avignon.

Şu cümleler eşliğinde Sebastian'a doğru yola çıkıyorum ben. Çünkü yol çok güzel.

"Ölümün sahneye çıkışıyla insan birden her şeyin akıl almaz derecede tatlılaştığı duygusuna kapılıyor - insanın her zaman kaçtığı, korktuğu süreksizliğin verimliliği. 'Ölüm düşüşü' hepimiz için geçerli: soytarılar, kahramanlar, sevgililer, namussuzlar, aptallar, ucubeler, krallar, halk, akıllılar, deliler ya da suskunlar için."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
öyle usta işi bir iç içe geçme...
"Le temps du monde fini commence": Bitmiş dünyanın çağı başlıyor.

Başlıyor, çünkü ikinci kitapta ayak seslerini işittiğimiz savaşın göbeğindeyiz çünkü artık. Savaş evvelindeki son yaz ile açılıyor kitap, sonrası kan, top sesleri, bombadırmanlar, şiddet, karanlık. Constance; ya da yalnızlıklar... Avignon maceramın temposu ikinci kitap Livia ile bir duraksar gibi olmuştu ama bu kitapla tekrar lezzetini buldu bence. Çok sevdim seni Constance, çok.

İlk kitabın sonunda doğan, ikinci kitapla netleşen sorular bu kitapla beraber iyice görünür hale geliyor, kurgu ve gerçek birbirinden ayrılamaz biçimde iç içe geçiveriyor ve öyle usta işi bir iç içe geçme ki bu - Durrell'in beni göbeğine attığı renkler, sesler ve hayaller aleminin içinde savrulmaktan müthiş bir haz duydum okurken.

"Romancının hem yaratıcı, hem yaratılan konumunda olduğu ve sayısız ayna oyunlarına bir başlangıç noktası oluşturan romanın doğuşundan başlayarak..." diyor arka kapakta - sayısız ayna oyunları çok doğru bir ifade. Bir noktada aynadaki aksime mi bakıyorum, hatta aynadaki benim görüntüm mü, ben bu hikâyenin neresindeyim, kestim düşünmeyi. Kendimi Durrell'in kollarına bıraktım, sarıldı bana.

Sarılmak, dokunmak demişken - zannediyorum artık gönlümdeki "sevişmeyi en olağanüstü biçimde anlatan yazar" tahtında oturmakta olan Carlos Fuentes'e "azıcık kaykıl bakalım, Lawrence abine de yer aç" demem gerekiyor. Fuentes'i oradan hayatta kaldıramam ama bu kitapta öyle muhteşem yazılmış sevişmeler var ki, sanırım Durrell'i de o tahta oturtmamın, Fuentes'in yanına iliştirmemin zamanı geldi. Kitabın özellikle Affad'ın resme girdiği ve mevzubahis sevişmelerin olduğu ikinci kısmından sonrası muhteşem akıp gidiyor ve kusursuz bir son bölümle ("Kentin Düşüşü") kapanıyor. Ah, Avignon.

Şu cümleler eşliğinde Sebastian'a doğru yola çıkıyorum ben. Çünkü yol çok güzel.

"Ölümün sahneye çıkışıyla insan birden her şeyin akıl almaz derecede tatlılaştığı duygusuna kapılıyor - insanın her zaman kaçtığı, korktuğu süreksizliğin verimliliği. 'Ölüm düşüşü' hepimiz için geçerli: soytarılar, kahramanlar, sevgililer, namussuzlar, aptallar, ucubeler, krallar, halk, akıllılar, deliler ya da suskunlar için."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
öyle usta işi bir iç içe geçme
"Le temps du monde fini commence": Bitmiş dünyanın çağı başlıyor.

Başlıyor, çünkü ikinci kitapta ayak seslerini işittiğimiz savaşın göbeğindeyiz çünkü artık. Savaş evvelindeki son yaz ile açılıyor kitap, sonrası kan, top sesleri, bombadırmanlar, şiddet, karanlık. Constance; ya da yalnızlıklar... Avignon maceramın temposu ikinci kitap Livia ile bir duraksar gibi olmuştu ama bu kitapla tekrar lezzetini buldu bence. Çok sevdim seni Constance, çok.

İlk kitabın sonunda doğan, ikinci kitapla netleşen sorular bu kitapla beraber iyice görünür hale geliyor, kurgu ve gerçek birbirinden ayrılamaz biçimde iç içe geçiveriyor ve öyle usta işi bir iç içe geçme ki bu - Durrell'in beni göbeğine attığı renkler, sesler ve hayaller aleminin içinde savrulmaktan müthiş bir haz duydum okurken.

"Romancının hem yaratıcı, hem yaratılan konumunda olduğu ve sayısız ayna oyunlarına bir başlangıç noktası oluşturan romanın doğuşundan başlayarak..." diyor arka kapakta - sayısız ayna oyunları çok doğru bir ifade. Bir noktada aynadaki aksime mi bakıyorum, hatta aynadaki benim görüntüm mü, ben bu hikâyenin neresindeyim, kestim düşünmeyi. Kendimi Durrell'in kollarına bıraktım, sarıldı bana.

Sarılmak, dokunmak demişken - zannediyorum artık gönlümdeki "sevişmeyi en olağanüstü biçimde anlatan yazar" tahtında oturmakta olan Carlos Fuentes'e "azıcık kaykıl bakalım, Lawrence abine de yer aç" demem gerekiyor. Fuentes'i oradan hayatta kaldıramam ama bu kitapta öyle muhteşem yazılmış sevişmeler var ki, sanırım Durrell'i de o tahta oturtmamın, Fuentes'in yanına iliştirmemin zamanı geldi. Kitabın özellikle Affad'ın resme girdiği ve mevzubahis sevişmelerin olduğu ikinci kısmından sonrası muhteşem akıp gidiyor ve kusursuz bir son bölümle ("Kentin Düşüşü") kapanıyor. Ah, Avignon.

Şu cümleler eşliğinde Sebastian'a doğru yola çıkıyorum ben. Çünkü yol çok güzel.

"Ölümün sahneye çıkışıyla insan birden her şeyin akıl almaz derecede tatlılaştığı duygusuna kapılıyor - insanın her zaman kaçtığı, korktuğu süreksizliğin verimliliği. 'Ölüm düşüşü' hepimiz için geçerli: soytarılar, kahramanlar, sevgililer, namussuzlar, aptallar, ucubeler, krallar, halk, akıllılar, deliler ya da suskunlar için."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
öyle usta işi bir iç içe geçme...
"Le temps du monde fini commence": Bitmiş dünyanın çağı başlıyor.

Başlıyor, çünkü ikinci kitapta ayak seslerini işittiğimiz savaşın göbeğindeyiz çünkü artık. Savaş evvelindeki son yaz ile açılıyor kitap, sonrası kan, top sesleri, bombadırmanlar, şiddet, karanlık. Constance; ya da yalnızlıklar... Avignon maceramın temposu ikinci kitap Livia ile bir duraksar gibi olmuştu ama bu kitapla tekrar lezzetini buldu bence. Çok sevdim seni Constance, çok.

İlk kitabın sonunda doğan, ikinci kitapla netleşen sorular bu kitapla beraber iyice görünür hale geliyor, kurgu ve gerçek birbirinden ayrılamaz biçimde iç içe geçiveriyor ve öyle usta işi bir iç içe geçme ki bu - Durrell'in beni göbeğine attığı renkler, sesler ve hayaller aleminin içinde savrulmaktan müthiş bir haz duydum okurken.

"Romancının hem yaratıcı, hem yaratılan konumunda olduğu ve sayısız ayna oyunlarına bir başlangıç noktası oluşturan romanın doğuşundan başlayarak..." diyor arka kapakta - sayısız ayna oyunları çok doğru bir ifade. Bir noktada aynadaki aksime mi bakıyorum, hatta aynadaki benim görüntüm mü, ben bu hikâyenin neresindeyim, kestim düşünmeyi. Kendimi Durrell'in kollarına bıraktım, sarıldı bana.

Sarılmak, dokunmak demişken - zannediyorum artık gönlümdeki "sevişmeyi en olağanüstü biçimde anlatan yazar" tahtında oturmakta olan Carlos Fuentes'e "azıcık kaykıl bakalım, Lawrence abine de yer aç" demem gerekiyor. Fuentes'i oradan hayatta kaldıramam ama bu kitapta öyle muhteşem yazılmış sevişmeler var ki, sanırım Durrell'i de o tahta oturtmamın, Fuentes'in yanına iliştirmemin zamanı geldi. Kitabın özellikle Affad'ın resme girdiği ve mevzubahis sevişmelerin olduğu ikinci kısmından sonrası muhteşem akıp gidiyor ve kusursuz bir son bölümle ("Kentin Düşüşü") kapanıyor. Ah, Avignon.

Şu cümleler eşliğinde Sebastian'a doğru yola çıkıyorum ben. Çünkü yol çok güzel.

"Ölümün sahneye çıkışıyla insan birden her şeyin akıl almaz derecede tatlılaştığı duygusuna kapılıyor - insanın her zaman kaçtığı, korktuğu süreksizliğin verimliliği. 'Ölüm düşüşü' hepimiz için geçerli: soytarılar, kahramanlar, sevgililer, namussuzlar, aptallar, ucubeler, krallar, halk, akıllılar, deliler ya da suskunlar için."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir