Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
sahiden zamansız bir metin Othello...
“Kötülüğün asıl yüzünü açıkça görebilmek için, kötülük etmek gerekir.”

Shakespeare külliyatını baştan sona okuyup tamamlama hedefiyle çıktığım yolda ağır ağır da olsa ilerliyorum, sonunda kendisinin kült metni Othello’ya vardım. Kendisini her okuduğumda Shakespeare’i niye hala okuyoruz sorusunun cevabı daha da netleşiyor: çünkü insana dair her şey var içinde ve hepsi hala son derece geçerli.

Othello, yabancısı olduğu bir toplumda yükselmeyi başarmış, saygın bir pozisyon edinebilmiş bir adam; dışarıdan son derece dürüst, ilkeli, soğukkanlı ve ahlaklı gözüken bir adam o. Ama işte duygular - her insan gibi o da duygularıyla yönetiliyor, yönlendirilebiliyor, darmadağın olabiliyor. Onun çözülmesini tetikleyen duyguysa kıskançlık oluyor. Karısının kendisini aldattığı şüphesi içinde yeşerince (yahut yeşertilince diyelim ki burada da kötülüğe ve hırsa dair bolca akıl yürütüyor Shakespeare) bambaşka bir insana dönüşüyor.

Fakat bu tragedyada bende en çok iz bırakan karakter ne uzun uzun anlatılan Othello, ne hırs ve intikam duygusuyla yakıp yıkan Iago, ne korkunç bir kumpasa kurban giden güzel Desdemona oldu. Tüm bu karmaşanın içinde “iffetsizlik”le suçlanan hanımına sonuna kadar sadık kalan ve bugünden bakınca aslında muazzam bir kadın dayanışması sergileyen Emilia, bence bu metnin en güçlü karakteri. Ölürken hanımının şarkısını söyleyen, “kuğu olup müzikte ölmek istiyorum” diyen o kadının inancı ve inadı bence müthiş yazılmış, herkesin bir iç gıcıklayıcı yalanın peşine takılıp gittiği o hengamede Desdemona’ya sonuna kadar sadık kalan bir kadın o. Kadın ta o zamanlarda da kadının yurduymuş sahiden, bu hep böyleymiş, onu düşündürdü bana.

İlk katmanında belki hırs, kıskançlık, iktidar, kötülük gibi temalar olsa da bence kazıdıkça kadın dayanışması, ahlak ve hatta ırkçılık ve zenofobi gibi nice tema bulabileceğimiz, sahiden zamansız bir metin Othello. Shakesepare’in, insanın nüvesine dair önüme kristal berraklığında koyacağı daha ne çok şey var ve bunu düşünmek ne kadar heyecan verici. İyi ki öyle.

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
artık kült kabul edilen metni...
“Komik, tam etkisini gösterebilmek adına, kalbin anlık uyuşturulmasına benzer bir şeye gereksinim duyar: Saf akla hitap eder. Ancak bu aklın diğer akıllarla temasta kalması gerekir. (...) Kendimizi soyutlanmış hissetseydik komiğin tadına varamazdık. Görünüşe bakılırsa gülmenin bir ekoya ihtiyacı vardır. İyi dinleyin: Bu vurgulu, net, bitmiş bir ses değil; bu yavaş yavaş yayılarak uzayıp gitmek isteyen, şimşekle başlayıp gürlemelerle devam eden bir şey, tıpkı dağa düşen bir yıldırım gibi. Yine de bu yankının sonsuza kadar sürmesi zorunlu değildir. İstediğimiz kadar geniş bir çemberin içinde dönüp durabilir; bu, çemberin kapalılığını azaltmaz. Gülmemiz daima bir topluluğun gülmesidir.”

Henri Bergson’un artık kült kabul edilen 1900 tarihli metni “Gülme: Komiğin Anlamı Üzerine Bir Deneme”yi sonunda okudum. Açıkçası biraz fazla yaşlanmış buldum bu metni ve biraz üzüldüm. Perspektifi biraz, örneklemi epeyce yaşlanmış demek daha doğru olacak sanırım.

Yukarıda alıntıladığım şahane pasaj giriş bölümünden, kitap böyle başladı ve “uf” dedim, “nefis bir şey okuyacağım.” Aklımda sürekli Kundera, onun agélaste, kitsch ve litos kavramları uçuşuyordu, oralara doğru gideceğiz diye umdum ama günlük hayata dair örneklerden ziyade tiyatro metinlerine odaklandığı için Bergson, bir süre sonra ilgimi kaybettiğimi fark ettim. Hayat ve sanat ne kadar ayrıştırılabilir sorusunun geçerliliğini kabul ederek yine de söylüyorum, anlatı bir noktadan sonra tamamen dönemin tiyatro metinlerine odaklanıyor ve odağına bu şekilde sanatı alınca bence hayatın içinde olan “komik”ten fazlaca kopuyor. Gülme itkimizi tetikleyen şeyin insanla özdeşlik kurmak olduğu ve “insana benzeyen” şeylere güldüğümüze dair tartışmaları ilginç olsa da, kitabın yazılmasından bugüne dek geçen 125 senede bazı bakış açılarının geçerliliğini yitirdiğini düşünüyorum. Ve gülmeyi sadece bir “cezalandırma” perspektifinden ele almasıyla ilgili de ciddi sorunlarım var ama uzatmayayım. Olmadı maalesef.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
yazar sanırım bir sürü şey söylemek zorunda hissetmiş...
“Kış, hikâye anlatma vaktidir. Görünürde sonu olmayan hikâyeler. Şehrazat’a adanmış bir mevsimdir, şiire değil.”

Bu kitap beni acayip üzdü çünkü of, ne kadar iyi olabilirmiş ve fakat olamamış! Epeydir bu kadar iyi başlayan bir romanın bunca dağıldığını görmemiştim, ilk 150 sayfayı hazdan hazza koşarak okudum ve fakat maalesef sonrası öyle gelmedi, keşke gelebilseydi.

Hasret Koordinatları, Hint yazar Shubhangi Swarup’un ilk romanı. Bir ilk roman olarak epey iyi aslında ama nelere muktedir olduğunu sezdirip sonra kendi kurduğu dünyayı darmadağın ettiği için kızdım kendisine. 1940ların Hindistan’ında başlıyor anlatı; yeni evli çiftimiz Grija Pasad ve Chanda Devi’nin öyküsünü okuyoruz ilk bölümde. Allahım bu nasıl güzel yazmak. Nasıl şiirli, sihirli bir üslup, ne lezzet. Chanda Devi kanlı canlı gözümde belirdi resmen, unutulmaz bir karakter, müthiş bir kadın. Anlattığı coğrafya zaten başlı başına büyülü, bu iki karakterlerin doğayla, geçmişle ve gelecekle kurdukları ilişkinin gizemine kendini bırakıveriyor insan, öyle güzel.

Adalar isimli bu ilk bölümün ardından kitap dağılmaya başlıyor. Yarattığı iki muhteşem karakteri öylece terk edip onlarla kısmen bağlantılı başka insanların öykülerini anlatmaya başlıyor yazar. Anlatı ilerledikçe iyice uzaklaşıyoruz o tattan, hele ki günümüze gelip dünya daha hatları keskin bir şeye dönüştükçe kitap iyice dağılıyor: o efsunlu dil çalışmıyor çünkü bu zamanlarda, kendi kendini tekrar eder hale geliyor yazar. Karakterler silikleşiyor, birinin hikâyesine kapılamadan diğerine geçiyoruz filan, nihayetinde de tam ne olduğumuzu anlamadan bitiriyoruz kitabı.

Yazar sanırım bir sürü şey söylemek zorunda hissetmiş; siyasete, savaşlara, sömürgeciliğe, yoksulluğa, teknolojinin insanı doğadan nasıl kopardığına, diktatörlüğe... Ama işte, sen Marquez değilsin sevgili Shubhangi Swarup ve bu da bir Yüzyıllık Yalnızlık değil, hepsini söylemeye çalışınca ortaya bu karmaşa çıkmış.

Her şeye rağmen, o ilk 150 sayfa öyle güzeldi ki okuduğuma pişman değilim diyerek bitireyim. Bu arada çeviri çok iyi olmakla beraber çok fazla dizgi ve tapaj hatası var maalesef. Yeni baskı yaparsa gözden geçirilmesi çok iyi olur.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
hikâye ilginç, anlatı sürükleyici...
“Kitabın kaderini okurun yeteneği belirleyecektir.”

Arjantinli yazar Guillermo Martínez’in “Son Kez: Bir Edebiyat Entrikası” romanı, tüm hikâyesini bu cümle üstüne kuran bir metin. 1990lı yılların Barselona’sındayız. Ağır hastalığı nedeniyle evine kapanan ünlü Arjantinli yazar A., son romanını bitirmiş ve yayımlandığın göremeden ölmekten korkuyor. Bir derdi daha var: şöhretini, eserlerinin hiçbir zaman anlaşılmamış olmasına borçlu olduğuna dair bir kaygı taşıyor. Bu nedenle dürüst ve sivri eleştirileriyle tanınan genç bir eleştirmeni, edebiyat ajanı aracılığıyla çağırmaya ve son romanını herkesten önce ona okutmaya karar veriyor, en azından ölmeden önce bir kişi tarafından anlaşılmak için. Bunca yıldır kitaplarına sakladığı ve kimsenin çözemediği gizemleri bu eleştirmenin çözeceğine inanıyor; genç eleştirmen Merton da Buenos Aires’ten yola çıkıp A.’nın evine geliyor, olaylar gelişiyor.

Hikâye ilginç, anlatı sürükleyici. Bir psikolojik gerilim gibi ilerliyor, ortada çözülmesi gereken bir gizem olduğu için bir polisiye tadı da var kitapta. Meşhur yazarın Arjantinli olması ve olayların Latin Amerika’nın boom kuşağı yazarlarının sürgün gittiği ve uzun yıllar yaşadıkları Barselona’da geçmesi nedeniyle o dönemin edebiyatçılarına dair de tatlı detaylar barındırıyor, sahiden alt başlığındaki gibi bir “edebiyat entrikası” yani okuduğumuz. Bir yandan da edebiyat dünyasının tuhaf ilişkilerine, yazar egosuna, anlamak/anlatmak/anlaşılmak meselesine dair ilginç düşünce malzemeleri sunuyor metin ve kendini okutuyor.

Ancak yazarın öyküye sokuşturduğu aşk üçgeni bence metni lüzumsuz yere bayağılaştırıyor. A.’nın eşi Morgana ve kızı Mavi neredeyse yürüyen vajinalar gibi anlatılmış, buna gerek var mıydı emin değilim, bence hikâyeye de bir şey katmıyor bu kadınların sebep olduğu cinsel gerilim. Hikâyeyi odağından saptırıyor ve tuhaf bir katman ekliyor yazar bu iki karakterle, üstelik bir yere de bağlanmıyorlar, sahiden anlam veremedim.

Neyse, başa döneyim: kitabın kaderini okurun yeteneği belirleyecektir ve benim yeteneğim bu kısmı anlamlandırmaya yetmedi. Yine de sürükleyici, kendini okutan bir metin diyeyim ve bitireyim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
çok ilginç bir kitap olduğu şüphesiz...
"Kimse başkasının çaresizliğiyle uğraşmak istemez."

Anksiyetenin roman versiyonu gibi bir kitap - açıkçası ne diyeceğimi bilmiyorum kendisiyle ilgili. Sevmedim diyemem ama sevdim demek de zor - tuhaf ve özgün olduğu şüphesiz.

Şilili yazar Lina Meruane imzalı Bir Sinir Sistemi Romanı, 200 sayfalık hacminin gösterdiğinin çok ötesinde bir emek istiyor okurundan. Zira acıdan müteşekkil bir roman bu - fiziksel acı, duygusal acı, toplumsal acı, acının binbir çeşidi.

Ana karakterimiz Ella, doktora tezini yazmaya çalışan bir astrofizikçi. Partneri El, özellikle cunta döneminde devletin gadrine uğramış insanlara dair çalışan bir adli tıp uzmanı - hayatı toplu mezarları tespit edip kemik örnekleri bulmakla geçiyor. Tezini yazamayan Ella, hasta olmayı arzu ediyor; böylece tezinde ilerleyemeyişine bir bahane bulmak istiyor - ve sonrasında bir türlü tam teşhis edilemeyen tuhaf semptomlar yaşamaya, sinir sistemini etkileyen ağrılar çekmeye başlıyor.

Bu noktadan sonra zamanda ileri geri gitmeye başlıyoruz. Ella’nın hastalığıyla beraber tüm ailenin hastalık öykülerini bir bir öğrenmeye başlıyoruz. Kendisini doğururken ölen annesinden doktor olan babasına, üvey annesinden öz abisi ve üvey ikiz kardeşlerine uzanıyoruz. Hepsinin kendi hastalık hikâyeleri var, aslında bir grup hasta insanın öyküsü bu. Kiminin bedeni, kiminin ruhu hasta. Ve tabii aslında içinde bulundukları toplum da hasta. Hastalanmış, sakat bırakılmış.

Geçmiş kesik kesik önümüze dökülürken bir yandan da bir sürü sır fâş oluyor, her bir karakterin travmalarıyla yüzleşiyoruz. “Anksiyetenin roman versiyonu” deme sebebim de bu - bir noktadan sonra ortaya çıkanlarla beraber anlatı iyice kasvetli ve kaygılı bir hale bürünüyor.

Çok ilginç bir kitap olduğu şüphesiz. Dilbilim, sosyoloji, siyaset bilimi ve psikolojiden güç alırken, bir yandan genetik, astrofizik ve tıbba da başvurarak kurguluyor öyküsünü Meruane. Ama yazarın fazla örtülü dili beni epeyce zorladı. Üslubu bazen fazla zorlama, kelimeleri fazla özenli seçilmiş geldi. Anlatmaya çalıştığı şeyi (birbirimize nasıl görünmez bağlarla bağlı olduğumuz meselesi) kıymetli bulmakla beraber, biçimindeki deneyselliği biraz aşırı bulduğumu belirtmem lazım. Böyle.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
hem sade hem ihtişamlı olabilen dili ve bu güçlü hikâyeye ayrı bir kalıcılık katıyor...
"Kimisi korkudan sıçar altına, ötekisi saklandığı yerden çıkamadığı için ve bazısı da öfkeden, diye düşünüyor, bütün hepsini toplarsan adına savaş diyorlar."

Yeri geldikçe söylüyorum, yine söyleyeyim: Almanların klasik edebiyat geleneklerinin üzerine koymakta oldukları şeyi müthiş buluyorum, çağdaş Alman edebiyatı acayip güçlü ve kendi geleneklerini dönüştürme ve dehşetle dolu hafızalarından bir yüzleşme devşirme becerileri bence çok etkileyici. Jenny
Erpenbeck de çağdaş Alman yazarlar arasında en sevdiklerimden biri. Daha önce okuduğum "Bütün Günlerin Akşamı" ve "Gidiyor, Gitti, Gitmiş"in ardından "Gölün Sırrı"nı da çok sevdim, yazarın ilk romanı olduğu için diğerleri kadar iyi olmayabileceğine dair bir endişem vardı ama anladım ki yersizmiş.

Erpenbeck, göl kıyısında bir evin değişen sakinleri üzerinden 20. yüzyılı katman katman soyuyor bu kitapta. Yazarın diğer eserlerinde de yaptığı işi yine çok somut şekilde görebiliyoruz burada: sıradan insanların hikâyelerini anlatırken arkaya kocaman bir toplumsal ve tarihsel çerçeve çizmek. Toplumdaki dönüşümlerin açtığı yarıkları, göl kıyısındaki evin giden, gitmek zorunda kalan, yok olan, geri gelen, deneyen, var olmaya çalışan türlü sahipleri ve misafirleri üzerinden cam gibi izliyoruz.

Bu kitapta çok karakter var ama iki tane ana karakter var bence: biri bizzat evin kendisi, diğeri ise zaman. Zaman tarihe dönüşüyor, evin çehresini değil belki ama ruhunu ve dinamiklerini değiştiriyor, insanlar yaşamanın yollarını bulmaya çalışıyor. Erpenbeck'in biraz mesafeli bakışı ve nasıl tarif etmeli, biraz oksimoron bir tanımlama olacak ama aynı zamanda hem sade hem ihtişamlı olabilen dili ve bu güçlü hikâyeye ayrı bir kalıcılık katıyor. Okuyacaklar için bir uyarı: ilk birkaç bölümde içine girmekte zorlanabilirsiniz, korkmayın, hızla alışacaksınız yazarın anlatımına.

Kendisinin son eseri Kairos'u da çeviriyor sanırım Can Yayınları. Merakla bekliyorum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
kalabalık bir evde geçirdiği çocukluğundan fragmanları içeriyor...
"Kim ne söyledi, ya da okuduğum hangi kitap etkiledi hatırlamıyorum, birkaç gün boyunca çok ciddi, çok önemli bir şey düşünüyormuşum gibi davrandım. Kardeşlerim oynamak için beni çağırdıklarında dikkatimi dağıtıyorlarmış gibi cevap veriyordum: 'Gelemem. Düşünmem gereken çok şey var.' (...) Bu davranışımın hiç kimseyi etkilemediğini görünce üçüncü gün sıkıldım."

Fakat bu resmen ben? Çocukken çok yapardım bunu, annem de cin gibi birisi olduğundan ne yapmaya çalıştığımı hemen anlayıp kesinlikle ciddiye almazdı, ben de bırakırdım. Çocukluk ne komik bir şey.

Bu sefer oldu Norah Lange, hem de çok güzel oldu. Arjantinli yazar Lange ile ilk tanışmamız pek iyi geçmemişti, yazarın okuduğum ilk kitabı olan 45 Gün ve 30 Denizci'yi pek sevmemiştim ama Çocukluk Defterleri'ne bayıldım. Kitap, yazarın kalabalık bir evde geçirdiği çocukluğundan fragmanları içeriyor. Kız kardeşleriyle, annesiyle hatıraları, çocukken aklına takılan acayiplikler, çocukça gözlemleri, korkuları, kararları.

Her biri 1-2'şer sayfalık minik öyküler gibi de düşünülebilecek metinler öyle güzel, öyle sade yazılmış ki. Yazarın ne kadar mutlu bir çocukluk geçirdiği her kelimesinden anlaşılıyor, geriye dönüp kendisine adeta bir şefkatle bakıp hatırlamasını okumak çok ama çok güzeldi. Yukarıda bir örneğini verdiğim türde, kendi çocukluğuma dair unuttuğum ama Lange'ın anımsatmasıyla hatırladığım çokça da paralellik buldum kitapta. Çocukluğa has o korkular, takıntılar, hayaller, naif fikirler. Hepsini o zaman deneyimlediği biçimiyle, bir çocuk saflığıyla yazmayı başarmış Lange, ki bu da pek kolay bir iş değil açıkçası.

Bir de annesini anımsama biçimine bayıldım. Pek bir iz bırakmamış olan mesafeli babasının aksine anne örtülü bilgeliği, dirayeti, özeni ve kudretiyle hep orada. İnsanın annesini böyle anımsayabilmesi ne hoş.

Şu cümleyle bitireyim: "Giden bir tren, gelen bir tren. Çocukluğumuz bir kasaba istasyonunda öylece kaldı."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
çok iyi yazılmış, çok katmanlı, duygusu çok kuvvetli bir metin...
"Kim bilir belki bir gün tam tersi doğarız. Yani, ben senin annen olurum sen de benim çocuğum olursun.. Ama ben o zaman sana, sen de benim kadar olana dek bekleyeceğimi söylerim."

Margit Schreiner'ın epeydir okumak istediğim Ayrılık Üçlemesi'ne sonunda Çıplak Babalar ile başladım. Ne diyeyim, mahvetti beni. Şayet benim gibi babasına çok düşkün ve onun yaşlandığını gördükçe içten içe korkudan korkuya sürüklenen bir kız çocuğuysanız muhtemelen sizi de mahvedecektir. Ona göre karar verin.

Çok süssüz ve sahici bir metin bu. İçinde öyle büyük cümleler, ihtişamlı tespitler, unutulmaz bir hikâye filan yok, tam da o yüzden bu kadar çarpıcı. Alzheimer olan ve son aylarını bir bakım evinde geçirdikten sonra ölen babasının ardından yazıyor anlatıcımız. O son ayları anlatıyor, anlatırken bir yandan da zihni onu çocukluğuna götürüyor, babasını anıyor. Yasın en temel dinamiklerinden biri olan bir şeye sabitlenme, takılıp kalma, sürekli geri dönme halini öyle güzel vermiş ki - durmadan babasının takma dişlerine dair bir şeyler söylemesi, aklının sürekli orada olması bence çok vurucuydu.

Her ne kadar son derece kişisel bir öykü de olsa anlattığı, bir yandan da yaşadıkları yerin değişimini de anlatıyor. Kapanmış fabrika, kirli sosyal konutlar, bakımsız ağaçlar, kurumuş çimenler... Babasının gidişi bir devrin de kapanışı: bir kuşak giderken içinde yaşadığı dünyayı da beraberinde götürüyor. Aralara sıkıştırdığı detaylar, sadece babanın değil kentin de yaşlanışını anlatması da çok etkileyiciydi.

Ezcümle, çok sevdim. Çok iyi yazılmış, çok katmanlı, duygusu çok kuvvetli bir metin.

Şununla bitsin: "Hadi babacığım, sana sarılayım. Sen de ben boynunda asılıyken daireler çizerek dönersin. Mavi gökyüzü etrafımızda uçuşur, o beyaz bulut her defasında daha hızlı geri gelir. Eğer başın dönecek olursa öteki yönde dönebilirsin, ben de dönen gökyüzünün altında öteki yöne uçarım."

Bir not: üçleme nedense dilimize ters sırayla çevrildi, son çıkan bu ama aslında Almancada ilk yayınlanan kitap. Gerçi hikâyeler birbirinden bağımsız, sadece ayrılık teması etrafında birleşiyorlar, dolayısıyla sıralamanın çok bir önemi yok ama yine de belirtmek istedim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
farklı şehirlerde deneyimlemekten farklı bir haz aldığımı söylemem lazım...
"Kendisiyle çağdaş olan tek şey gerçeklerdir: Yaşadığımız anda tamamen içinde olmayız ama olmak için yanıp tutuşuruz - şiir bunun içindir."

Avignon Beşlisi böylece bitti. "Quinx ya da Kusursuz Adamın Öyküsü", ilk kitap Monsieur kadar iyi olmamakla beraber fena bir kapanış olmadı - İstanbul'da başlayıp, Paris ve Atina'da okumaya devam ettiğim seriyi yine İstanbul'da tamamladım. Durrell'in atmosferik metinlerini farklı şehirlerde deneyimlemekten farklı bir haz aldığımı söylemem lazım.

Bana sorarsanız bu seriyi İskenderiye Dörtlüsü ile kıyaslamamak lazım - insan ister istemez yapıyor ama açıkçası İskenderiye'ye haksızlık bu. Durrell orada yapacağını yapmış, bu beşleme biraz ona öykünen ama maalesef ona varamayan bir başka deneyim. Her ne kadar son kitapta tüm karakterler bir araya gelse ve konular bir biçimde birbirine bağlansa da, bu beşliyi belirli bir bütünlük içinde değerlendirmek zor. Evet, ana hikâyeyi takip edebiliyoruz ama yazar sık sık öyküden kopup türlü felsefik, psikanalitik ve hatta ezoterik pasajlar yazmış, bunlar sıklaştıkça garip fragmanlardan birleştirilmiş bir not defteri okuyor gibi oluyor insan. (Yine de kimileri çok güzel tabii, Quinx'ten bir tanesini ekleyeyim şuraya: "'Evet, sende annemi tamamen tükettim!' dedi - En katışıksızından bir aşk ilanıydı ve iyi bir Freud'cu olan Constance da bunu anladı.")

Her ne kadar İskenderiye ile kıyaslamayalım demiş olsam da, ondan bağımsız da düşünülemez beşli, çünkü zannediyorum ki İskenderiye'yi okumamış, Durrell'le hemhal olmamış olsam bu kitaplar bana hiçbir şey söylemezdi. Öyle olmadı. Durrell'in edebi dehasının izlerini yakaladıkça çok sevdiğim eski bir dostuma kavuşmuş gibi mutlu oldum, sırf bunun için bile okumaya değerdi. Durrell, daha önce yaptığı gibi beni yakamdan tutup duvardan duvara savurmadı ama muhakkak ki izi kalacak bir büyük eser okuduğumun da farkındayım. Yine de - herkesin seveceği bir seri değil bu, söylemem şart.

Sanırım 1500 sayfalık serüvenin son cümlesi aslında tüm bu tuhaf deneyin özeti gibi. Onunla bitireyim madem: "Tam da o anda asıl gerçeklik kurgunun imdadına yetişti ve asla kestirilemeyecek bir şey gerçekleşmeye başladı!"

Öyle oldu gerçekten.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Shakespeare'in muazzam dili...
"Kendini boşuna harcamış olur insan / Dilediğine erer de sevinç duymazsa / Yıktığın hayat kendininki olsun daha iyi / Yıkmakla kazandığın şey kuşkulu bir mutluluksa."

Shakespeare külliyatının tamamını zamanında okuduklarım ve daha evvel okumadıklarımla baştan okuma serüvenim Macbeth ile sürüyor. Klasiklerle başladım, Hamlet'in üstüne Macbeth okuyayım dedim; üzerimde seneler önce bıraktığı etkinin azalmadığı gibi arttığını gördüm - ne büyük bir başyapıt bu ya. Hala nasıl genç, nasıl diri, nasıl zamansız bir metin. Nasıl güzel yıllanıyor, nasıl güzel yaş alıyor. Bir de her okuyuşta insana nasıl yeni gelebiliyor? Shakespeare'in büyük sırlarından biri bu.

Macbeth'e dair bugüne dek edilmiş sözlerin ötesinde ne söyleyebilirim bilmiyorum, dolayısıyla çok uzatmayacağım bu incelemeyi. Kötülükle ilişkimize, hırsın bir yol gösterici olmasına izin verdiğimizde içimizde açabileceği karanlık dehlizlere, vicdanın karmaşık dinamiklerine dair ne çok şey söylediği malum. "Vurup, kırıp, parçalayarak" elde edilen zaferlerin bizde parçaladıklarını ne yapmalı? Zafer ne zaman zafer olmaktan çıkar? Muzaffer ne zaman aslında yenildiğini anlar? Peki sonrası ne?

Bunlar, kitabın her okuyuşta yeni bir cevapla beliren büyük soruları. Bu büyük soruların ötesinde tabii Shakespeare'in muazzam diline değinmeden edemeyeceğim. Yutmak, içmek istiyorum kelimelerini. Örneğin şu uyku tarifi: "Kimseler uyumasın artık, Macbeth uykuyu öldürdü / Evet, masum uykuyu, kaygılar yumağını çözen uykuyu / Her günkü hayatın ölümünü / Yorgunlukları yıkayan suyu / Yaralı canların merhemini / Yüce tabiatın baş yemeği / Hayat sofrasının cana can katan ziyafeti." Yani, ah. Nasıl güzel, nasıl şiirli.

Neyse, bir kez daha çok sevdim sonuçta. Lady Macbeth üzerine ayrıca uzun uzun yazmak lazım ama çok yazıldı çizildi zaten. Şu kadarı kâfi olur herhalde: bu kadının yüzlerce yıldır şiirlerin, öykülerin, başka oyunların, teşhislerin, şarkıların konusu olmasına şaşmamak lazım. Ne kadın, ne karakter.

Çok iyi oldu bu Shakespeare yolculuğuna başlamam. Mesudum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir