Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
aslında bence çok iyi bir fikir bu...
"Kayıp Zamanın İzinde'yi okumaya başlayınca, artık onu bitirebileceğimizi düşünmeyiz, ta ki son sayfalara gelip de onu gerçekten bitiriyor olduğumuz zamana kadar. Nasıl olur da her geniş, yavaş, aheste dönemeçte romancısına meydan okuyan bir romanın, hızın karşısında kıkırdayan, kronolojiye gülen, en iyi okurun en sabırlı dikkatini sınayan bir romanın, nasıl olur da bir sonu olabilir? 'Bugün Proust'u bitirdim' ne anlama gelir? Proust'u kim bitirebilir?..."

Hakikaten, ne kadar güzel bir soru; Proust'u kim bitirebilir? Okuduktan sonra sizi tamamen başka biri yapan ve bir gölge gibi hayatınız boyunca sizi kovalayacak olan o roman bitmiş midir? Kayıp Zamanın İzinde biter mi?

André Aciman'ın Proust Projesi’ni geçtiğimiz yıl Proust videosu için hazırlanırken kurcalamıştım, bu defa baştan sona ve dikkatle okudum. Kayıp Zamanın İzinde'den seçilen türlü pasajlar var kitapta, ardından o pasaja dair bir yazarın analizi ve/veya değerlendirmesini okuyoruz. Aslında bence çok iyi bir fikir bu, ancak uygulamayı fikrin kendisi kadar iyi bulmadım. Kimi yazarların bölümleri çok iyi yazılmışken kimilerininkiler epeyce zayıf kalmıştı. Yine de Kayıp Zamanın İzinde'ye bir nevi geri döndürdü beni ve iyi geldi, çünkü özlemişim.

Bence bu kitap benim yaptığım gibi Kayıp Zamanın İzinde'yi okuyup üzerinden biraz zaman geçtikten sonra okunabilir. Bana ne bıraktı / bu yazarlar ne görmüş kıyaslaması yapmak keyif vericiydi. Ama hep dediğimi yineleyeceğim: Proust'u okumak gibi bir seçeneğimiz varken Proust üzerine konuşmak çok saçma. O seçeneğin yanında söyleyeceğimiz her şey çok yavan, çok sıradan, çok vasat.

Çünkü yani... Proust bir sihir.

Yine de analizlerden sevdiğim son bir alıntıyla bitireyim: "Öyle görünüyor ki, gerçeklik çoğunlukla onu bulmayı umduğumuz yerde olmuyor. Sonuçta asıl önemli olan, ihtimaller dünyası değil, süreklilik dünyası. Sanat eserleri, değişmeyen bir şekilde ve ustaca, etrafımızı saran o geçici olaylara da şekil veriyorlar ve ancak bu ikisi arasındaki tesadüfü ayırt ettiğimizde (ya da hayal ettiğimizde) âşık olabiliyoruz, bir düşünceye, bir kadına ya da bir görüntüye."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
ırk ve sınıf kavramlarını her zaman olduğu gibi didik didik eden bir Morrison romanı...
“Karanlığın tek renk olduğunu düşünürsünüz ama değildir. Beş altı çeşit karanlık vardır. Bazıları ipek gibidir, bazıları yünlü.”

Toni Morrison külliyatını artık bu sene tamamlamaya niyet ettiğim ve Sevilen üçlemesini sona bıraktığım için elimde kalan az sayıda kitaptan biri olan Süleyman’ın Şarkısı’na vardı yolum. Yazarın En Mavi Göz ve Sula’dan sonra yayımlanan üçüncü romanı bu. Babasının ölümünün ardından kaleme almış ve yazdığı şahane önsözde bu kitapta bilinçli olarak dişil bir odaktan eril bir odağa kaydığını ve babasının anısına yazdığı için erkek bir ana karakteri anlatmayı seçtiğini söylüyor.

Mevzubahis karakter, kitap boyunca Sütçlü lakabıyla anılan Macon Ölü isimli bir siyah adam. Kitaptaki tüm isimler böyle tuhaf, neden böyle garip isimlere sahip olduklarını anlatı ilerledikçe öğreniyoruz. Bolca İncil göndermesi (kitabın ismi başta olmak üzere - Ezgiler Ezgisi diye de bilinen Song of Solomon’dan geliyor isim) ve çok sayıda mitolojik gönderme de var; kimileri daha görünür (mesela Kirke karakteri), kimileriyse daha örtülü. Örneğin metnin bir uçma hikâyesiyle başlaması elbette Uçan Afrikalılar efsanesine referans ama aynı zamanda İkarus’u, Sütçü’nün geçmişini ve kökenini keşfetmek için atalarının peşinde yaptığı yolculuk da Orpheus’un ölüler diyarını ziyaret edişini düşündürüyor.

Dolayısıyla epey alegorik bir metin, ne kadarını anlayabildiğimden emin değilim ama anladığım kadarını da çok sevdiğimi söyleyebilirim. Morrison her ne kadar eril odağa kaydıysa da bence kitabın en akılda kalıcı karakterleri yine kadınlar: Pilatus, Ruth, Kirke ve Hagar çok iyi yazılmış, çok iyi anlatılmış ve hikâyeleri insanın yüreğine işleyen kadınlar.

Aidiyetlerimizi ne belirler sorusu etrafında ustalıkla gezinen, ırk ve sınıf kavramlarını her zaman olduğu gibi didik didik eden bir Morrison romanı. Elbette yine büyülü gerçekçiliğe göz kırpan pasajlar, metnin doğal birer parçasına dönüşüp anlatıyı zenginleştiren mistik kısımlar da var. Dili yine ve yine çok çok lezzetli, kitabın çevirisi de ayrıca müthiş. Hem epik, hem lirik, anlatması güç ve çok da sürükleyici bir metin; ancak okuyup deneyimleyerek tadına varılabilecek kitaplardan.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
iki savaş arasının Avrupa’sını muazzam bir gözlem ve analizle aktarıyor...
“Kalem oynatabileceğim son ana kadar, içgüdüler karşısında aklın zaferine, ölüm arzusunu durdurabilen düşüncenin özgür gücüne inanan bir dönemin ve birkaç kuşağın yaşadığına tanıklık etmek istiyorum. Bir yaşam programı olarak bakınca çok bir şey değil bu belki ama fazlası da gelmiyor elimden. Bildiğim tek şey, kendi acımasız, sadakatsiz yöntemimle bu tanıklığa sadık kalmak istediğimdir. Doğru, Avrupa’yı gördüm ve dinledim, bir kültürü özümsedim. Yaşamdan bundan çok daha fazlasını alabilir miydim? Şimdi burada noktayı koyuyorum ve kaybedilmiş bir savaşı yaşamış biri olarak söylemek istediklerimi tek bir nefeste söylüyorum: Anımsamak ve susmak istiyorum.”

Sandor Marai, kısmen otobiyografik unsurlar da taşıyan eseri “Bir Burjuvanın İtirafları”nda, iki savaş arasının Avrupa’sını muazzam bir gözlem ve analizle aktarıyor okura. Yüzyıl başında doğan ve mevzubahis dönemde Avrupa’nın pek çok yerinde bulunan anlatıcımız, kıtanın tarihindeki bu belirleyici dönemi toplumsal ve kişisel bir perspektiften aktarıyor. Budapeşte, Berlin, Frankfurt, Weimar, Paris, Floransa, Londra... Sınıflar çatırdar ve yeniden inşa olur, toplumlar baştan aşağı değişirken kıtada gezinen, kendini bir türlü ne bir sınıfa, ne bir kültüre, ne bir ülkeye ait hissedemeyen anlatıcımız gözlüyor; anlamaya, anlamlandırmaya, anlatmaya çalışıyor.

Marai’nin özellikle İşin Aslı, Judit ve Sonrası’nda hayranlıkla okuduğumuz derinlikli tahlillerini nerelerden devşirdiğini ve tüm eserlerinde temel unsur olarak ortaya koyduğu sınıf perspektifini daha iyi kavramak için çok faydalı oldu bu kitap. Küçük burjuva bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelip sonra kendini tanımlamakta güçlük çeken, kendini en çok Macaristan’a ait hissetse de ülkesinin onda bıraktığı “taşralılık” psikolojisinden asla çıkamayan, bir türlü yerini, yurdunu, evini bulamayan nevrozlu anlatıcımızın peşinde bir tür zaman yolculuğu yapıyoruz. Faşizmin yeşermesine el veren toplumsal koşulları, bunların bireylerin küçük hayatlarına etkilerini muazzam gözlemliyor Marai. Avrupa’nın bir yandan en ürkütücü, bir yandan sanatsal anlamda en üretken dönemlerinden birine çok berrak bir bakış sunuyor.

Çok sevdim. Keşke yeniden basılsa da okunsa.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
çok daha uzun bir zaman dilimini çok daha az sayfada anlatıyor yazar...
"Kahvemi içiyorum ve annem 'amma sessizsin, bir şey mi oldu yoksa?' diyor. Keskin bir şekilde söylüyor bunu çünkü ancak ruhum tümüyle onun ruhunda barındığında ve içimde gizli bir köşeyi ondan saklamadığım zaman seviyor beni."

Sırf şu cümledeki muazzam içgörü için bile okunur bence bu üçleme, ki zaten bundan çok daha fazlasını da sunuyor. Danimarkalı yazar Tove Ditlevsen'in epeydir okumak istediğim, anılarından müteşekkil Kopenhag Üçlemesi sahiden çok acayip. İnsanın içine işliyor çünkü çok ama çok -genelde Annie Ernaux'ya sakladığım bir sözcüğü kullanıyorum- dürüst ve sahici yazılmış. Ditlevsen kendi yaşamına aynı anda hem içeriden, hem dışarıdan bakmayı öyle iyi beceriyor ki. Hem çok acımasız, hem çok şefkatli kendine karşı - ki zaten, hangimiz öyle değiliz? Ama bunu bu açıklık ve durulukla kağıda dökebilmek sahiden bambaşka bir iş.

Üçlemenin en sevdiğim kitabı Bağımlılık oldu ama Çocukluk ve Gençlik de çok lezzetli. Tıpkı yaşlandıkça zamanın daha hızlı akması, elimizden kayıp gidivermesi gibi, yıllar ilerledikçe her kitapta bir öncekine nazaran çok daha uzun bir zaman dilimini çok daha az sayfada anlatıyor yazar.

Gerek dürüstlüğü ve çıplaklığı; gerek siyasete, özellikle sınıf meselesine bakışı ve içindeki sınıf atlama arzusunu bu sahicilikle ortaya koyuşu itibariyle birçok açıdan Annie Ernaux'yu anımsattı bana. (Bence Ernaux kadar kuvvetli değil ama onu seven bunu da sever diye düşünüyorum.) Kadınlar neler yaşıyorlar ve sonra nasıl bir cesaretle bunlarla önce kendileri yüzleşip sonra dünyaya kelimelerini dirayetle savuruyorlar... Çok etkileyici.

Her ne kadar intihar edeceğini, hüznünden sıyrılamayacağını, anlattığı şeylerin gün gelip içinde nasıl bir düğüme dönüşeceğini bildiğim bir yazarın anılarını okumak zorlayıcı olsa da, iyi ki okudum bu üçlemeyi. Çok tavsiye ediyorum.

Çocukluk'tan şu çok sevdiğim cümlelerle bitireyim: "Çocukluk tabut gibi uzun ve dar, kendi kendine içinden çıkman mümkün değil; üstüne koku gibi siner. Her çocukluğun kendine has bir kokusu vardır. (...) Güneş yanığı gibi, çocukluğumun son parçacıkları şimdi üstümden pul pul dökülüyor ve altından ters, imkansız bir yetişkin beliriyor."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
çok daha uzun bir zaman dilimini çok daha az sayfada anlatıyor yazar...
"Kahvemi içiyorum ve annem 'amma sessizsin, bir şey mi oldu yoksa?' diyor. Keskin bir şekilde söylüyor bunu çünkü ancak ruhum tümüyle onun ruhunda barındığında ve içimde gizli bir köşeyi ondan saklamadığım zaman seviyor beni."

Sırf şu cümledeki muazzam içgörü için bile okunur bence bu üçleme, ki zaten bundan çok daha fazlasını da sunuyor. Danimarkalı yazar Tove Ditlevsen'in epeydir okumak istediğim, anılarından müteşekkil Kopenhag Üçlemesi sahiden çok acayip. İnsanın içine işliyor çünkü çok ama çok -genelde Annie Ernaux'ya sakladığım bir sözcüğü kullanıyorum- dürüst ve sahici yazılmış. Ditlevsen kendi yaşamına aynı anda hem içeriden, hem dışarıdan bakmayı öyle iyi beceriyor ki. Hem çok acımasız, hem çok şefkatli kendine karşı - ki zaten, hangimiz öyle değiliz? Ama bunu bu açıklık ve durulukla kağıda dökebilmek sahiden bambaşka bir iş.

Üçlemenin en sevdiğim kitabı Bağımlılık oldu ama Çocukluk ve Gençlik de çok lezzetli. Tıpkı yaşlandıkça zamanın daha hızlı akması, elimizden kayıp gidivermesi gibi, yıllar ilerledikçe her kitapta bir öncekine nazaran çok daha uzun bir zaman dilimini çok daha az sayfada anlatıyor yazar.

Gerek dürüstlüğü ve çıplaklığı; gerek siyasete, özellikle sınıf meselesine bakışı ve içindeki sınıf atlama arzusunu bu sahicilikle ortaya koyuşu itibariyle birçok açıdan Annie Ernaux'yu anımsattı bana. (Bence Ernaux kadar kuvvetli değil ama onu seven bunu da sever diye düşünüyorum.) Kadınlar neler yaşıyorlar ve sonra nasıl bir cesaretle bunlarla önce kendileri yüzleşip sonra dünyaya kelimelerini dirayetle savuruyorlar... Çok etkileyici.

Her ne kadar intihar edeceğini, hüznünden sıyrılamayacağını, anlattığı şeylerin gün gelip içinde nasıl bir düğüme dönüşeceğini bildiğim bir yazarın anılarını okumak zorlayıcı olsa da, iyi ki okudum bu üçlemeyi. Çok tavsiye ediyorum.

Çocukluk'tan şu çok sevdiğim cümlelerle bitireyim: "Çocukluk tabut gibi uzun ve dar, kendi kendine içinden çıkman mümkün değil; üstüne koku gibi siner. Her çocukluğun kendine has bir kokusu vardır. (...) Güneş yanığı gibi, çocukluğumun son parçacıkları şimdi üstümden pul pul dökülüyor ve altından ters, imkansız bir yetişkin beliriyor."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
uzun bir zaman dilimini çok daha az sayfada anlatıyor yazar...
"Kahvemi içiyorum ve annem 'amma sessizsin, bir şey mi oldu yoksa?' diyor. Keskin bir şekilde söylüyor bunu çünkü ancak ruhum tümüyle onun ruhunda barındığında ve içimde gizli bir köşeyi ondan saklamadığım zaman seviyor beni."

Sırf şu cümledeki muazzam içgörü için bile okunur bence bu üçleme, ki zaten bundan çok daha fazlasını da sunuyor. Danimarkalı yazar Tove Ditlevsen'in epeydir okumak istediğim, anılarından müteşekkil Kopenhag Üçlemesi sahiden çok acayip. İnsanın içine işliyor çünkü çok ama çok -genelde Annie Ernaux'ya sakladığım bir sözcüğü kullanıyorum- dürüst ve sahici yazılmış. Ditlevsen kendi yaşamına aynı anda hem içeriden, hem dışarıdan bakmayı öyle iyi beceriyor ki. Hem çok acımasız, hem çok şefkatli kendine karşı - ki zaten, hangimiz öyle değiliz? Ama bunu bu açıklık ve durulukla kağıda dökebilmek sahiden bambaşka bir iş.

Üçlemenin en sevdiğim kitabı Bağımlılık oldu ama Çocukluk ve Gençlik de çok lezzetli. Tıpkı yaşlandıkça zamanın daha hızlı akması, elimizden kayıp gidivermesi gibi, yıllar ilerledikçe her kitapta bir öncekine nazaran çok daha uzun bir zaman dilimini çok daha az sayfada anlatıyor yazar.

Gerek dürüstlüğü ve çıplaklığı; gerek siyasete, özellikle sınıf meselesine bakışı ve içindeki sınıf atlama arzusunu bu sahicilikle ortaya koyuşu itibariyle birçok açıdan Annie Ernaux'yu anımsattı bana. (Bence Ernaux kadar kuvvetli değil ama onu seven bunu da sever diye düşünüyorum.) Kadınlar neler yaşıyorlar ve sonra nasıl bir cesaretle bunlarla önce kendileri yüzleşip sonra dünyaya kelimelerini dirayetle savuruyorlar... Çok etkileyici.

Her ne kadar intihar edeceğini, hüznünden sıyrılamayacağını, anlattığı şeylerin gün gelip içinde nasıl bir düğüme dönüşeceğini bildiğim bir yazarın anılarını okumak zorlayıcı olsa da, iyi ki okudum bu üçlemeyi. Çok tavsiye ediyorum.

Çocukluk'tan şu çok sevdiğim cümlelerle bitireyim: "Çocukluk tabut gibi uzun ve dar, kendi kendine içinden çıkman mümkün değil; üstüne koku gibi siner. Her çocukluğun kendine has bir kokusu vardır. (...) Güneş yanığı gibi, çocukluğumun son parçacıkları şimdi üstümden pul pul dökülüyor ve altından ters, imkansız bir yetişkin beliriyor."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
karakterler öyle iyi çizilmiş, hepsi öyle derinleştirilmiş ki, her birini tanımış gibi oluyorsunuz...
"Kadınlarını mutfakta tutamayan bir hükümet mahvolmuş demektir."

Julian Barnes'dan pek leziz bir post-Sovyet hikâyesi okudum. Barnes iyi bildiğimiz ve çok sevdiği işi yine yapıyor; tarihi didiklemek, onun tek ve bir olmadığını, nasıl anlatıldığına göre pekala değişebileceğini ortaya koymak işi. Fakat bu defa bunu yıllarca sosyalizmle yönetildikten sonra liberal ekonomiye geçen adını vermediği bir devlette (Bulgaristan olduğunu anlıyoruz) gerçekleşen eski Başkan'ın yargılaması üzerinden yapıyor, haliyle okuduğum Barnes eserleri arasında en politik olanı buydu.

Büyük yazarlığın en önemli ölçütlerinden biri karakter geliştirme becerisi bence. Bu küçücük romandaki karakterler öyle iyi çizilmiş, hepsi öyle derinleştirilmiş ki, her birini tanımış gibi oluyorsunuz, bu da bence acayip bir saygı uyandırıyor. Hiçbiri siyah ya da beyaz değil, ne yargılanan eski başkan, ne de eski rejimin bir neferiyken şimdi demokratik ve liberal değerlerin savunucusu oluvermiş olan başsavcı.

Konu politik de olsa, Barnes'ın malzemesi her zamanki gibi insan, haliyle insana ve insanın türlü hallerine dair çok fazla şey bulmak mümkün bu kitapta. Ben çok sevdim.

Söz konusu yargılamada başsavcının ettiği şu müthiş cümleyle bitireyim. Tanıdık, değil mi? "Pekala, bay Başkan. Bu ceza davasının sürdüğü birkaç hafta boyunca sizin savunmanızla bir hayli içlidışlı olduk. Bütün suçlamalara ve ithamlara karşı savunmanızla. Anladık ki şayet yasadışı bir şey yapılmışsa, siz bunu bilmiyordunuz. Ve bunu biliyor idiyseniz, o zaman bu otomatik olarak yasal demekti."

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
pandemide kaybettiğimiz Şilili yazar Luis Sepulveda’dan...
“Kabil Habil’i öldürdüğü anda siyaset başladı ve işte o andan beri hiçbir şey daha az önemli değil.”

Pandemide kaybettiğimiz Şilili yazar Luis Sepulveda’dan bugüne dek ne okuduysam çok sevmiştim, Juan Belmonte adlı eski bir gerilla ve ajanın baş kahramanı olduğu bu iki romanını da çıkar çıkmaz aldım. İlk roman olan Boğa Güreşçisinin Adı (evet, Hemingway’in meşhur Belmonte’si) maalesef beklentimin epey altında kaldı, devam kitabı olan Hikâyenin Sonu’na ise özellikle bayılmadıysam da ilk kitaba göre çok daha iyi buldum.

Şiddetin kıtaları, paralelleri, meridyenleri, devlet sınırlarını aşan yıkıcılığı aslında her iki kitabın da konusu. Latin Amerika diktatörlüklerinin iş tutuş biçimleri ve eski Nazilere kucak açışları bir yanda; Sovyetlerde eğitilip ülkelerine dönen devrimciler diğer yanda. İki kitap da Belmonte’yi odağına alan ve kıtaları aşan suç hikâyeleri anlatıyor, işin içinde KGB de var, Doğu Alman gizli servisi ve elbette Latin Amerika’nın faşist diktalarının gizli örgütleri de.

Açıkçası her iki kitapta da çok fazla karakter var ve Sepulveda hikâyeleri tuhaf bir aceleyle anlatıyor, karakterleri derinleştirmiyor, üstümüze olayları boca ediyor ve insanın kitabın içinde kaybolmasına izin vermiyor. İkinci kitap olan Hikâyenin Sonu’nun daha iyi olmasının sebeplerinden biri de bu metnin daha sakin ilerliyor olması ve ilk kitapta tanıdığımız, Şili polisi tarafında uzun süre işkence görüp öldüğü sanılarak bir çöplüğe atılan Veronica karakterini daha iyi tanımamıza imkan veriyor olması. Bir de bu ikinci kitapta başta korkunç bir işkence evi olan Villa Grimaldi olmak üzere (ki zaten kitap oranın kurbanlarına ithaf edilmiş) gerçek mekânlara ve gerçek insanlara (ünlü işkenceci komutan Miguel Krasnoff gibi) yer verdiği için hikâye daha merak uyandırıcıydı bence.

Ezcümle, umduğumu bulamadım bu defa. Yine de Veronica ve Juan’ın aşkını okuyabildiğim için mutluyum. Polisiye kısmından çok daha ilginç ve güzeldi kanımca o hikâye.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Veronica ve Juan’ın aşkını okuyabildiğim için mutluyum...
“Kabil Habil’i öldürdüğü anda siyaset başladı ve işte o andan beri hiçbir şey daha az önemli değil.”

Pandemide kaybettiğimiz Şilili yazar Luis Sepulveda’dan bugüne dek ne okuduysam çok sevmiştim, Juan Belmonte adlı eski bir gerilla ve ajanın baş kahramanı olduğu bu iki romanını da çıkar çıkmaz aldım. İlk roman olan Boğa Güreşçisinin Adı (evet, Hemingway’in meşhur Belmonte’si) maalesef beklentimin epey altında kaldı, devam kitabı olan Hikâyenin Sonu’na ise özellikle bayılmadıysam da ilk kitaba göre çok daha iyi buldum.

Şiddetin kıtaları, paralelleri, meridyenleri, devlet sınırlarını aşan yıkıcılığı aslında her iki kitabın da konusu. Latin Amerika diktatörlüklerinin iş tutuş biçimleri ve eski Nazilere kucak açışları bir yanda; Sovyetlerde eğitilip ülkelerine dönen devrimciler diğer yanda. İki kitap da Belmonte’yi odağına alan ve kıtaları aşan suç hikâyeleri anlatıyor, işin içinde KGB de var, Doğu Alman gizli servisi ve elbette Latin Amerika’nın faşist diktalarının gizli örgütleri de.

Açıkçası her iki kitapta da çok fazla karakter var ve Sepulveda hikâyeleri tuhaf bir aceleyle anlatıyor, karakterleri derinleştirmiyor, üstümüze olayları boca ediyor ve insanın kitabın içinde kaybolmasına izin vermiyor. İkinci kitap olan Hikâyenin Sonu’nun daha iyi olmasının sebeplerinden biri de bu metnin daha sakin ilerliyor olması ve ilk kitapta tanıdığımız, Şili polisi tarafında uzun süre işkence görüp öldüğü sanılarak bir çöplüğe atılan Veronica karakterini daha iyi tanımamıza imkan veriyor olması. Bir de bu ikinci kitapta başta korkunç bir işkence evi olan Villa Grimaldi olmak üzere (ki zaten kitap oranın kurbanlarına ithaf edilmiş) gerçek mekânlara ve gerçek insanlara (ünlü işkenceci komutan Miguel Krasnoff gibi) yer verdiği için hikâye daha merak uyandırıcıydı bence.

Ezcümle, umduğumu bulamadım bu defa. Yine de Veronica ve Juan’ın aşkını okuyabildiğim için mutluyum. Polisiye kısmından çok daha ilginç ve güzeldi kanımca o hikâye.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
bir büyüme hikâyesi anlatıyor Atwood...
“Jon, ‘Delirdi, çünkü bir kadın o’ diyor. Bu yıllardır, lise yıllarından bu yana duymadığım bir şey. Bir zamanlar ayıp sayıldığı için ağza alınmazdı; hele bir erkek sizin hakkınızda böyle derse, yerin dibine batardınız. Acayipliği, yozluğu, cinsel bozukluğu ima ederdi. Oturma odasının kapısına gidiyorum. ‘Kadın olduğum için delirmedim’ diyorum. ‘Delirdim, çünkü sen eşeğin birisin.’”

Epeyce gecikmeli de olsa sonunda Margaret Atwood ile tanışabildim, öncelikle hayırlı olsun. En popüler eserlerinden biriyle başlamak yerine arkadaşım Yaprak Ataman'ın önerisine uyarak Kedi Gözü ile başladım, bence çok da iyi oldu.

Bir büyüme hikâyesi anlatıyor Atwood. Kendi retrospektif sergisinin açılışına katılmak üzere büyüdüğü kent olan Toronto’ya dönen ressam Elaine anlatıcımız. Anlatı çift zamanlı ilerliyor, hem günümüzde, Toronto’ta geçirdiği birkaç günde yaşadıklarına bakıyoruz, hem de Elaine’in bu yolculukta hatırladıklarıyla beraber tüm hayatına.

Kendisinde özellikle iz bırakmış olan çocukluk ve ergenlik yılları kitabın kahir ekseriyetini oluşturuyor. Enteresan bir iş yapıyor Atwood, Elaine’in kız arkadaşları tarafından maruz bırakıldığı akran zorbalığını odağına alıyor, annesinin bunun karşısında ne kadar çaresiz kaldığını, Elaine’in bunlar yüzünden nasıl bir depresyona sürüklendiğini anlatıyor - bir anlamda feminist “kızkardeşlik” düsturunu tepetaklak ediyor ancak bunu da asla anti-feminist bir yerden yapmıyor. Güzellemiyor, olduğu haliyle ortaya döküyor ve aslında kadınların, başkalarına zorbalık edenleri de dahil olmak üzere nasıl zor sınavlar vermek zorunda kaldıklarını çok çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Evde hor görülen genç kadınlar o zorbalara dönüşüveriyorlar. Aslında birbirlerinde kendi güçsüzlüklerini gördükleri için daha öfkeli, daha acımasız, daha gaddar oluyorlar... İnce ince örüyor öyküsünü ve insan ancak kitabı bitirmeye yakın meseleyi kavrıyor.

Bir kadının kendini onca ezbere karşı durarak dirayetle var etmesinin, kimi zaman başkalarını yaralayarak, kimi zamansa kendi yaralarını yalaya yalaya büyütmesinin öyküsü Kedi Gözü. Çok sevdim ve tanıştığımıza çok memnun oldum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir