Onaylı Yorumlar

Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
01 Eylül 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ben, Kirke
“Hiddet ve keder, engellenmiş arzular, şehvet, kendine acıma: Tanrıların iyi bildiği duygulardır bunlar. Ama suçluluk ve utanç, pişmanlık, tereddüt bizim türümüz için yabancı ülkelerdir, her bir taşının ayrı ayrı öğrenilmesi gerekir.”

“Ben, Kirke” için son dönem okuduklarım arasından beni en çok etkileyen kitap olduğunu söyleyebilirim. Yunan Mitolojisi’nden yola çıkan kitapta, başrolü mitolojik bir karakter olan Kirke alıyor. Kirke’nin hikâyesini okuduğumuzda, ailesi ve çevresindeki kimseden destek görmemiş, sevgiyle büyümemiş, zorbalığa uğramış olduğunu görüyoruz. Fakat yaşadıklarını düşündüğümüzde bir yanıyla oldukça merhametli kalabildiğine de tanık oluyoruz. Acımasız görünümünün altında, bir tutam merhamet hissettim. Bir balıkçıyı Tanrı’ya çevirmesi ve yarı bir Tanrı’yı korkunç bir canavara dönüştürmesiyle büyücülüğünün farkına varıyor. Tanrılar tarafından cezalandırılıyor ve ıssız bir adada yaşamaya mahkûm ediliyor. Bu adada tehlikeli şeylerle de mücadele ediyor. Kendisine zarar vermek isteyenlere karşı koyuyor, yardım talebinde bulunanlara ise güçleriyle destek oluyor. Kendini koruyabilmek için otlardan, bitkilerden çeşitli büyüler yapıyor. Antik Yunan mitolojisinde karşımıza sıklıkla çıkan mitsel karakterlerden biri olan Kirke üzerinden, fantastik bir yolculuğa çıkıyoruz. Miller, kurmacasıyla kadının güçlü yönlerine odaklanıyor, toplumsal olarak bu gücü de irdelemeyi ihmâl etmiyor. Kirke’nin gücünün artışı, bu güçleri fark etmesi mücadelesinde önemli bir yer ediniyor.

Kitapta beni en çok etkileyen cümle, “Yüreklerimizde gerçekte ne olduğu bilinseydi, kaçımız affedilirdi?” oldu. “Ben, Kirke”yi elinize almanızla bitirmeniz bir olacak. Heyecanını, dinamiğini ve sorgulayıcı bakış açısını kaybetmeyen bir metin.
Yanıtla
101
16
Destekliyorum  2
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Ağustos 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Keltler
Keltler bilindiği gibi Roma'yı uzun süre meşgul etmiş, Sezar'ın akınlarıyla boğuşmuş bombastik bir halktır, Germenleri de az tepelememişlerdir, Yunan ve Roma medeniyeti kadar gelişemeseler de dünya kültürüne bodoslamadan girerek Yüzüklerin Efendisi'nden Kral Arthur'a dek pek çok esere ilham kaynağı olmuşlardır, Shakespeare Kral Lear gibi oyunlarıyla Kelt kültürünü yaşatmıştır, pagan inançların semavi dinlerdeki etkileri cabası. Sezar'ın Galya Savaşı hakkındaki otobiyografik metni Keltler hakkında sağlam bir kaynak, öncesi var tabii.

Sezar'a göre Keltler Dispater adlı baba tanrının soyundan geldiklerine inanıyorlar, "Jüpiter" ve "Zeus" isimlerine köken olarak yakın bu tanrı, zaten Roma'daki entelektüel Keltler Akdeniz dünyasına ait olduklarını ispatlamaya çalıştıkları için mantıklı zira Yunanlar ve Romalılar Keltleri barbar olarak görüyorlar. Yazıyı ve parayı Yunanlardan ve Romalılardan öğrenmişler, güneyden ne gelirse almışlar kısacası, bir tek ordularının düzeni ve silahları zayıf kalmış ki devlet kuramamalarının sebebi de kabile sisteminden çıkamamaları olarak görülüyor, Sezar "böl ve fethet" politikasını sıkı sıkıya uygulayarak kuzeydeki kabilelerden bazılarıyla ittifak kurmuş, böylece dağıtmış adamları. Topluluk, soy bilinci yok, sınırlar klanın sınırları onlara göre. Hekataios'un MÖ 500'de Massilia dediği bölgede yaşıyorlar, tarih sahnesine ilk çıkışları. Keltlerin batıya yayılmalarına dair pek çok efsane ve söylence var, Antik Çağ yazarları tarafından yazıya geçirilmiş bunlar, ilgilisinin ellerinden öper. Doğal bir dürtüyle yayıldıklarını söylüyor Demandt, Silius İtalicus'tan aktardığına göre sıradan bir hayat yaşamaktansa ölmeyi tercih eden Keltler çocuklarını büyütüp yetiştirdikten sonra yeni bir ülke aramak üzere yabana yollarlarmış, bir nevi erginlik ayini gibi gözüküyor bu. Roma'nın başına bela olmaları da bundan, çok sayıda savaş çıkarıp çoğunu kazanmışlar ve topraklarına ganimetlerle dönmüşler, MÖ 200'den itibaren Romalılar kuzeydeki barbarlardan travmatik biçimde korkmaya başlamışlar, Sezar akın üstüne akın yaparak atalarının kaptırdığı ganimeti fazlasıyla geri aldığı gibi Keltlerin canına okumuş. Öncesinde Büyük İskender'e ettikleri bağlılık yeminini anmalı ki ne kadar delifişek oldukları anlaşılsın.: "'Biz yeminimize sadık kalmak istiyoruz ya da gök yere insin ve bizi parçalasın, yer yarılsın bizi yutsun, deniz kabarsın ve bizi boğsun.'" (s. 27) Keltlerin yayılma alanları arasında Anadolu da var tabii, "Galata"yı anıp geçiyorum. Çok iyi savaştıkları için ittifak kurmaları ve paralı asker olarak iş bulmaları kolay, Roma ve Mısır saflarında bile savaşmışlar.

Kültürel, sosyal ve siyasi açıdan özelliklerini sıralama gözetmeksizin aktarayım. Germenlerden, İtaliklerden ve Etrüsklerden daha gelişmiş bir ekonomiye sahipler, yaban domuzu Kelt sanatında önemli bir figür, temel gıda maddeleri hububat ve baklagil. Zeytin ağacından ve asmadan haberleri yok. Mülkiyet sistemi var, kimse toprak için kavga etmiyor. Maden endüstrileri özellikle gelişmiş, altın işlemeciliğinde oldukça ilerideler. Madenciliği Orta Avrupa'ya ilk onlar getirmişler, Germen mitolojisine demirci ve madenci olarak girmişler. Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler masalının kökeninde Kelt inancının "kapşonlu manto giymiş yardımsever cüce" figürü var. Taç giymenin her anlamı Keltlerden aparma. Keltlerin rahipleri druidler meşhur, vergiden ve askerlik hizmetinden muaflar ama Galya efsanelerinde savaşçı olarak da ortaya çıkıyorlar. Sezar'ın anlattığına göre druid olmak isteyenler yirmi yıl eğitim görmek zorunda, upuzun şiirleri ezberlemek, tabiat ve tanrılar hakkında bütün bilgileri edinmek gerekiyor. Mecazi ifadelerle konuşuyorlar, sözlü kültürün saflığı sürsün diye yazıdan uzak duruyorlar ama okuma yazma biliyorlar. Bazı durumlarda yargıç veya yönetici olabiliyorlar. Söylentilerin ne kadarı doğrudur bilinmez, Keltlerin sefere çıkmadan önce kendi çocuklarını ve eşlerini kurban ettikleri söyleniyor, eşi ölen Kelt kadınları da öldürülüyor. Savaşlarda ganimet olarak kesik kafaları alıyorlar, zafer kazanmışlarsa esirleri toplu halde kurban ediyorlar. Şu da aşırı gerekli bir bilgi olarak dursun: "Avrupa'daki en son insan kurban etme ritüelinin, 11. yüzyılda, Adam von Bremen tarafından Uppsala'daki pagan İsveçlilerde olduğu bildirilmiştir." (s. 53)

Runik'ten Keltlerle ilgili iki kitap daha çıktı, onları da tavsiye ederim.
Yanıtla
5
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Ağustos 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Elmar Schwertheim - Antik Çağ'da Küçük Asya
Kitap hakkında naçizane fikirlerimi belirtmeden önce (ve çoğu kez yaptığım gibi) yazar hakkında birkaç karalama yapmayı, böyle eserlerin tercih edilip edilmemesi noktasında önemli olduğu kanaatinde olduğumdan, gerekli görüyorum. Bu noktada son derece şanslı olduğumuzu hemen belirtmeliyim; çünkü Elmar Schwertheim bir Antik Çağ tarihçisi olduğu kadar aynı zamanda Münster Üniversitesi “Küçük Asya Araştırma Merkezi"nde de bir dönem başkanlık yapmış, Küçük Asya epigrafisine hâkim ve bizzat sahada çalışmalar yürütmüş önemli bir araştırmacıdır.

Kitaba gelecek olursak; “Önsöz” ve “Dizin” de dahil olmak üzere 13 bölümden oluştuğunu söyleyebileceğimiz bu minik kitabımız, hacmine nazaran çok ciddi ve geniş konuları 128 sayfaya sığdırabilmeyi başarmıştır. Elbette bu kitabın bir giriş kitabı olarak nitelendirilmesi gerektiğini hatırlatmalıyım. Aksi halde; yalnızca “Hitit” yahut “Roma” dönemlerinin bile onlarca ciltlik çalışmaların konusu olduğu unutulmamalıdır. Kitap, ilk yerleşmelerin göründüğü MÖ 10.000’li yıllardan başlayıp, Constantinus’a kadar belli başlı olaylar nezdinde ilerleyen bir konu bütünlüğüne sahiptir. Elbette tamamen olaylar yığınından ibaret değildir ki bence kitabın en büyük artılarından biri de kesinlikle budur. Yer yer kültürel ve toplumsal anlatıların yanında yazarın kişisel yorumları da kitabı daha yararlı bir hâle getirmiştir. Tüm bunların (çok olmamak kaydıyla) arkeolojik materyal ve harita ile desteklendiğini de söyleyebilirim.

Genel olarak kitabı son derece başarılı bulduğumu itiraf etmeliyim. Özellikle içinde yaşadığımız coğrafyayı düşünecek olursak bence hemen hepimizin, aslında en çokta bizi ilgilendiren, bu küçük kitabı okumasını şiddetle tavsiye ederim. Elbette kitabı bu denli başarılı bulmamızın bir nedeni de çevirmen “Hülya Yavuz Akçay”ın temiz ve akıcı çevirisidir, teşekkür ederiz emeği için. Kitabın aslen Almanya’nın önemli yayın gruplarından biri olan “Verlag”dan 2005 ve 2011’de yani iki kez neşredildiğini de hatırlatalım. Dolayısıyla elinizdeki kitabı telifi geçmiş ve yaklaşık 100 yıl önce yayınlanmış kitaplar ile karıştırmamak gerek, görece güncel olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle inceleme konusu benzer olan bu tip kitapların (tarih, antropoloji, arkeoloji vb) güncelliği son derece önemli bir konudur; hemen her sene bulunan yeni maddi kültür ögeleri daha önceden doğru olarak varsaydığımız birçok meselenin yeniden ele alınmasını zorunlu hâle getirebiliyor. Son olarak Runik Kitap’a ve tüm ekibe de teşekkürlerimi sunmak istiyorum, çok kısa sürede harika işler yaptınız!

Herkese bol kitaplı, sağlıklı günler!


Yanıtla
4
2
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Ağustos 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Konunun temelini temiz bir özet gibi sunuyor.
Eti aşırı olmasada tüketen biri olarak, yaşadığım vicdani rahatsızlık ve sağlığımın giderek bozulması, bir süredir vejetaryen beslenme konusunda beni teşvik ediyordu. Zaten, fazlaca tüketmediğim etten zevk almadığım ve sebze ağırlık beslendiğim için zorlanacağımı hiç düşünmedim. Besin döngüsünde türü dışındaki canlıların etiyle beslenen tek canlı değiliz. Dolayısıyla bu döngüde olmak bir süre o kadar rahatsız edici görünmedi. Ancak, kitapta da belirtildiği gibi gıdadaki sanayileşme, belirli sebeplerle kurban olarak adanmaları artık tahammül edilmez göründü. Et ve süt zaten sindirmekte zorlandığım, sağlığımı bozan şeylerdi. Bu yüzden benim kadar kolay geçiş yapamayanları da anlayabilirim. Keza kitapta da bu konuda bir ifade mevcut. Ne et yiyenler her zaman cani, ne vejetaryenler her daim tam bir dost.

Ekonomik, sosyolojik, anatomik, fizyolojik ve ruhsal olmak üzere çok farklı açılardan ele alınıyor konu. Hamilelerde, çocuklarda ve yaşlılarda vejetaryen beslenme için ayrı ayrı başlıklar var. En önemlisi de belli hastalıklardan mustarip kişilerin, beslenme şeklinde yapacağı değişikliklerin sağlığına ne derece etki edeceğini de tartışıyor. Vejetaryenliğin ve az da olsa veganlığın artıları ve eksileri eşit noktadan ele alınıyor. Yani objektif bir bakış açısıyla, bu yola girecek olanların önünü net bir şekilde görmesini sağlayacak bir rehber sunuyor.

Elbette bu kitap bir başlangıç kitabı. Diğer sektörlerde bunu yaşamınıza nasıl uygulayabileceğinize değinilmiyor. Araştırmaların dayanak olduğu yerlerde ne tür bir araştırma olduğu ve buna nasıl ulaşabileceğimiz de her zaman verilmiyor. Bir beslenme uzmanı olarak tecrübesine ve onca yıllık çalışmasına güveniyoruz sadece. Ancak tavsiyem bir de karşıt görüşte birkaç kaynak elde edip araştırmanız olur. Çünkü uzun vadede sıkıntı yaşamamak adına elzem bu. Hiç olmadı birkaç beslenme uzmanının tavsiyesi alınabilir. Kontrollü bir şekilde yaşam tarzı haline gelene dek danışmanlık talep edilebilir.

Kitabın çevirisi ve editörlüğü çok temizdi. Okuma sürecini uzatacak, odaklanmayı zorlaştıracak herhangi bir engel olduğunu düşünmüyorum. Tıbbi terimler kafa karıştırabilir ama onları bilmeden de konunun özünü, genel çerçevesini kavrıyorsunuz.
Yanıtla
2
1
Destekliyorum 
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
17 Ağustos 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Aşkımız Eski Bir Roman
Türk Edebiyatında polisiye türün biraz ihmal edildiği zannına yer yer kapılmak mümkündür. Oysa Ahmet Ümit ve acar polisi Başkomiser Nevzat, edebiyatımızın polisiye cephesini günden güne güçlendirir. Türk polisiye edebiyatı denilince akla ilk Peyami Safa’nın Cingöz Recai’si gelir. Cingöz Recai’nin en az kendisi kadar zeki rakibi Polis Mehmet Rıza, Cingöz’ün şahsında kanunsuzluğa karşı mücadele eder. Ümit’in Başkomiser Nevzat’ı da her ne kadar cinayet davalarına baksa bile Mehmet Rıza’yı anımsatır. Adalet arayışı Nevzat ve Mehmet Rıza gibi kanun adamlarını memnun ettiği kadar, okurun da sayfaları hızlı çevirmesine neden olur. Bu yüzden polisiye edebiyatının modası hiçbir zaman geçmez. Neyse ki Ahmet Ümit okurun ihtiyacına dönük edebi üretkenliğe sahip…

Ümit’in bu eserinde 3 cinayet davası, 3 öykü ve 3 katil kim sorusunun cevabı var. Cevaplardan ziyade katil kim sorusunun ustaca kurgulanan öyküsü diğer soruları peşinden getirir. Cevaplanmamış sorulara aranan cevaplar parça parça ortaya çıkınca esas sorunun yanıtı sayfalar arasında siluetini belli edercesine ortaya çıkar. Zaten polisiyenin etkisi böyle anlaşılır. Şayet denklem basitse dava sıradanlaşır. Oysa ki bazı polisiye davalarda sonuca ulaşmak için başta zekâ olmak üzere tüm manevi ve maddi imkanlar aktif bir biçimde kullanılmalıdır. Başkomiser Nevzat bu konuda şanslıdır. Yardımcıları Ali ve Zeynep adeta bütün dava materyallerini mahirce, Nevzat’ın önüne koyarlar. Artık sonuca giden yolda taşları birleştirmek Başkomisere düşer.

Tabii yukarıda çizdiğimiz genel geçer tema her polisiyenin sıradan öyküsü gibidir. Fakat düğümü çözmesi gereken karakterin olaylara yaklaşım tarzı, özel hayatı, prensipleri, insan ilişkileri öyküye farklı bir çeşni olur. Ayrıca polisiye öykünün arka planı, sayfanın kenar süsleri gibi parlar. Misal esere adını veren “Aşkımız Eski Bir Roman” isimli öykü de böyledir. Dava bir cinayet davasıdır fakat altı eşelendikçe ortaya çıkanlar, okuru edebiyatın tutkuyla harmanlanan farklı kulvarlarına götürür. Zira her maktul kendi başına bir dünyadır. Cinayet masası dedektifleri, mevzu bahis dünyayı ziyaret ederek hem farklı şeyler öğrenir hem de ortaya çıkan didaktik temadan okur da nasiplenir.

Yine okur her cinayet davasında farklı bir ortama ziyaretçi olur. Aslında yazar için işin zorluğu burada ortaya çıkar. Başkomiser Nevzat halkın polisidir. Sadece belli bir zümrenin ihtiyacına binaen görev yapmaz. Bu nedenle farklı cinayet davaları farklı sosyal tabakaların ziyaret edilmesine neden olur. Böylelikle birbirinden çok farklı kültürel temalar ve tiplemelerin ustaca kullanılması zarureti ortaya çıkar. Misal, ilk öyküdeki elit tabaka mensuplarına rağmen ikinci öykü “Overlokçu Kız” da İstanbul’un kenar mahalleleri ziyaret edilir. Zaten sadece kurgunun iyi düzenlenmiş olması yetmez, bu tarz kenar öğelerinde iyi kullanılması öykünün kalibresini arttırır.

Yazarın mahareti sadece öykünün bezenmesinde de ortaya çıkmaz. İlk bakışta göze çarpan oturmuş üslup; diyalogların şekillenişinde de kendisini gösterir. Ümit’in diyaloglarına bakıldığında, binlerce sorguya girmiş bir polisin ustalığı normal bir şekilde zuhur eder. Suçlunun renk vermeyen dilinin ardındakileri çıkarması için sorulan kilit sualler, cinayetin düğümünün parça parça çözülmesinin önünü açar. Okurun yönlendirilmesi son satıra kadar olası değildir. Sadece öyküyle eşgüdümlü bir şekilde ortaya saçılan dava materyalleri vardır. Fakat eldeki materyalin ışıltısı, okurun katili bulmak için çaba sarf etmesine neden olacak tarzdadır. Her basit düşünce okurun kolaylıkla kendi kurgusunu oluşturmasına neden olmakla birlikte, kurguların yazarın sonucuyla örtüşmesi basitliği her zaman için söz konusu değildir.

Ümit’in öykülerinde dikkat çekici yönlerden birisi de, hikayelerin başlangıcında cinayet soruşturmalarında suça dair öne sürülen felsefi olabilen argümanlardır. Ümit’in serdettiği fikirlerinden davaların sadece suçlu tespitinden ibaret olmadığı ve polis için sıradan bir görev olgusunun çok dışında olduğu düşüncesine kapılmak mümkündür. Misal, eserdeki son öyküsünün başlangıcında şöyle der Başkomiser Nevzat: “Cinayet soruşturması sadece bir katili bulma faaliyeti değildir. Sayıları kişilerden, işlemleri olaylardan oluşan karmaşık bir matematik problemini çözmek de değildir. Doğrudan insanı anlama uğraşı, yaşamak için doğru yöntemi bulma çabasıdır. Bunca yıllık mesleğimde çözdüğüm ya da çözemediğim her vaka bana hayat hakkında çok kıymetli bilgiler kazandırmıştır. İnsan en iyi kendi deneyimleriyle öğrenir derler ya, doğrudur (s.151)”. Başkomiser Nevzat’ın bu söylevlerinden polisiye edebiyatın bazen haksızca düşünüldüğü kadar basit olmadığı anlamı da çıkarılabilir. Zira insanı anlamlandırabilmek için, tavırlarının altında yatan sebeplere yönelecek psikolojik ve sosyolojik analiz yöntemleri suçun arka planına ışık tutulması için zaruridir. Başkomiser Nevzat’ın kazandığı mesleki tecrübenin benzerini okurun eserle hemhal olmakla kazanmayacağı savunulamaz. Her kitabın öğretici olduğu gerçeği, bu nedenle polisiye eserler için de söylenebilir. Zira Dostoyevski’nin meşhur eseri Suç ve Ceza’da katıksız bir insan davranışını anlamlandırmanın zorluğu göze çarpar. İnsan anlaşıldığı zaman kolaylaşır. Yani kısaca polisiye eserlerde sadece adalet tecelli etmez ek olarak insan da anlaşılır.

Sonuçta cinayet suçu da insana dair bir olgudur. Kabil’in Habil’i öldürmesi kadar sıradandır. İlk cinayet zamanla basitliğinden sıyrılmış ve çetrefilleşmiştir. İnsan ruhu da farklı duyguların yönlendirmesiyle farklı şekillerde suçlara temayül etmiştir. Ümit’in eserlerinde dikkate alınması gerekli olgu esasında budur. Yani katil, maktul ve işlenen cinayet vardır. Fakat insanı suça iten duygu sürekli değişir. Farklı duygulardan köken alan cinayet edimi farklı hikayelere dönüşür. İçine kurgusal zekâ katıldığında; öykü tadından yenmez bir hal alır. Zaten bir öyküden alınan farklı tatlar arttıkça, okurun ilgisi daha da artar. Edebiyat da bir yerde basiti karmaşığa çevirerek güzel anlatma sanatıdır. Ümit’in düğümü atarken de çözerken de okuru mutlu etmesini bildiği, rahatlıkla söylenebilir.
Yanıtla
22
7
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
16 Ağustos 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Covid-19'a dair yazılar.
Bir derleme, ya da daha doğru bir tabirle salgın üzerine muhasebeler. Felsefe, antropoloji, tarih, biyoloji gibi alanlarda önemli bilim adamlarının, düşünürlerin, yazarların 2020 yılında yazmış olduğu yazılarının bir toplamı.

Böylesine ölümcül bir tehdit, yazılarla anlaşılabilir mi bilmiyorum ama "Salgının ilk günlerinde hastalığın kendisinden daha hızlı yayılan korona virüs komplo teorileri" (s.105) diyen Josh Gabert-Doyon'un ifadesi, yazılardaki argümanların geçerliliğini benim nezdimde sağlamlaştırmıştır.

Covid-19 Epidemik bir icad mıydı bilemiyorum ama Giorgio Agamben kitabın 15. sayfasında, "mevcut durumdan kazanılabilecek yegâne olumlu şey şu: İnsanlar daha önceki yaşama tarzlarının doğru olup olmadığını kendilerine sormaya başlayabilirler." diyerek, varolan yaşamımızın muhasebesini sorgulatmıştır. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de kaos yaratan bu salgında, panikle marketlere saldıran toplumu Slavoj Zizek " panik içinde tepki vermek aslında tehdidi çok da ciddiye almadığımızı gösterir." ( s.20) diyerek, "Sadece haddinden fazla tuvalet kâğıdı satın almanın ne kadar saçma olduğunu ve sanki ölümcül bir salgında tek derdimizin yeterli sayıda tuvalet kağıdı almak olan" paronayak bir toplumsal paniği de ironik bir şekilde eleştirmiştir.

Panagiotis Sotiris, Covid-19 salgınına karşı alınan tedbirleri biyopolitika olarak değerlendirip, zorla aşılamadan, kamusal yasaklara kadar derin bir analiz yapmıştır. Adam Tooze, "herşeyin başı ekonomi" mitinin parçalandığını belirtmiş; Mike Davis, Wuhandan dersler çıkarmış; David Harvey ise Covid 19 günlerinde Anti-Kapitalist siyaseti işlemiştir. Bruno Latour ise bu salgın için kostümlü prova mı diyerek "Sağlık krizinin, bizleri iklim değişimine hazırladığı" ( s.57) tezini sunmuştur.

Burada sayamadığım daha birçok yazar ve yazıları, pandemi ve salgın sürecini anlama yönünde okuyucuya önemli bir ışık tutmuştur. Son olarak şunu söyleyebilirim ki; Rob Wallace'ın dediği gibi "Kazanmamız gereken bir gezegen var. "(s.121)

Kitap bilgilendirici ve keyifle okunacak bir eser.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Ağustos 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İfade sanatlarında mantıksal uyumluluk ve akıcılık
İnsanoğlu önceleri, mitolojik/imgesel anlatımlarla; yaşamı, insanı, evreni anlamlandırmaya çalışmıştır. Daha sonra ise felsefe ve diğer düşünce öğretileriyle bakış açısını genişletmiştir ve geliştirmiştir. Metodolojik, sistematik, geliştirilebilir, devredilebilir, test edilebilir mantıksal değerler üretmiştir.
Felsefe ise bilime geniş bir alan açmış ve rol ve ödev vermiştir. Bilimin el atmadığı alan yok gibidir. Bilim de endüstri ve teknolojiye yol gösterici olarak, insanın yaşamını ve diğer çalışma ve ilgi alanlarını daha verimli hale getirebilmek için keşif ve icatlar yapmıştır.

Bilim; açık, genel, şeffaf, ulaşılabilir, anlaşılabilir nitelikte ve çıkar gözetmeden tüm insanlara hizmet edebiliyorsa bilimdir. Gizlenen, saklanan, anlaşılmayan bir öğe/anlatım içeriyorsa bilim olarak tanımlanamaz. Böylece; İdeoloji, spritüal bir öğreti, fantastik bir kurgudan öte gidemez.

Teknoloji ise; ticari, bireysel, milli sır ve stratejiler içerebilir. Böyle bir deneyim ve bilginin açıklanmaması makul ve normal karşılanabilir. İlgi ve çalışma alanımız ne olursa olsun; iletişim için dil ve anlatım tekniklerine ihtiyaç duyarız. Bundan dolayıdır ki; dilbilim, anlambilim, göstergebilim yanında anlatı bilimi de önemsiyoruz.

Her bilimin bir literatürü ve metodolojisi vardır. Zihinlerde oluşacak soruları, en net şekilde açıklayabilmek için ifade sanatlarını kullanırız. Kendini ifade edebilmek, yani anlatım yeteneği; yalnızca şiirin, romanın, öykünün, makalenin, esere dönüştürülmesinde gerekli değildir. Hukuk, siyaset, iktisat, tarih, ekonomi ve mühendislik alanlarında yanlış bir kurgu/anlatım/kanı/karar/rapor ve varsayım; telafisi mümkün olmayan kayıp ve haksızlıklara neden olabilir. Anlatı da bir bilim dalı olduğundan yola çıkarsak; bu kitapta farklı edebi eserlerden alıntılar yaparak, anlatımın kurgusu, içeriği edebiyat terazisi ile tartılmış/çözümlenmiş ve irdelenmiştir.

Bir lisanı, ifade ve yorum sanatında kullanabilmek için, anlatı biliminde de giriş düzeyinde kazanım ve birikimlere ihtiyaç vardır. Eserin öncelikle bu alanda eğitim alan, akademik çalışmalar yapan, ifade sanatlarını yoğun kullananların ilgisini çekeceğini umuyorum.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Ağustos 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bu kitap hayatınızı değiştirebilir...
Ülke olarak zor günlerden geçtiğimiz bir dönemde, “Kaygısız Beyin” kitabının ilgilisine sunulması gayet yerinde olmuş. Özellikle pandemi dönemiyle beraber ortaya çıkan, sosyal konumu ne olursa olsun, insanlardaki kaygılar belirgin bir şekilde artmıştır.

Kaygılı insanlar o kadar çoğaldı ki, neredeyse herkes birbirine telkinler de bulunmaya başladı. Pandemi şartlarının getirdiği kaygılardan aslında hiç etkilenmeyen kimi insanlar, başkaları için kaygılanır oldu. Buna şahidim. Örnek olarak, kepenklerini indiren esnafın şu an ne yaptığını merak edenler azımsanmayacak sayıda olduğuna emin olabilirsiniz.

En meşhur kaygılı insan olarak Yaşar Kemal’i biliyorum. Bazen de tuhaf buluyordum kaygısını. Böyle bir romancı nasıl olurda ölünceye kadar “araba çarpma” korkusuyla yaşamıştır diye de kendi kendime sorguladığım da olmuştur.

“Kaygısız Beyin” kitabı da aslında çok bildik bir örnek ile okurunu selamlamakta. Evden çıktıktan sonra “acaba ocağın altını kapattım mı?” diye merakta kalanları anlatmakla başlıyor kitap. İlk başta klasik kişisel gelişim kitabı gibi dursa da, aslında öyle olmadığını sayfaları çevirdikçe anlayabiliyorsunuz. Kitabın yazarları alanında uzman ve bilinen isimler. Söz konusu çalışmalarına pratikten aldıkları tecrübelerini aktarırken, bilimsel anlamda yapılan son çalışmaları da ihmal etmemişler. Meseleye yaklaşımları, her okurun rahatlıkla kavrayabileceği üslupla anlatılmış ve bunda da çevirmenin önemli ölçüde katkısı da göz ardı edilmemelidir.

Beynimizin kaygılara etki eden bölümlerinin tane tane anlatıldığı kitap vücudumuzu nasıl kontrol altına alacağımızı da tarif etmektedir. Okumayanlar için tuhaf gelebilir ama birçok kişinin bunu başaracağına eminim. Bu kitapta tavsiye edilen egzersizlerle, kişinin kaygılarından kurtulma ihtimalinin de yüksek olduğunu söyleyebilirim. Kitap kurtları iyi bilir. Hani derler ya; “bir kitap hayatınızı değiştirebilir.” İşte, “Kaygısız Beyin” de onlardan sadece biridir.
Yanıtla
12
4
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Ağustos 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sade ama hicivli bir anlatımla toplumsal eleştirilerini aktarıyor.
Doğu ile Batı ikileminde yaşayan topluma hicivli bir eleştiri sunan Ahmet Hamdi Tanpınar, bu kitapta yazım tekniğiyle çağın ilerisinde bir iş çıkarmış. Sade bir şekilde bir dizi anı anlatırken satır aralarını iyi okumak ve yeri geldiğinde pek de çekici durmayan bir anlatıcıdan gizli bir eleştiri yakalamak gerekir. Kitabın tamamını değil, bölüm bölüm değerlendirmeye odaklanmalı ve modern yazıya göz kırptığını, büyülü gerçekçilik izleri taşıdığını görmek için sindirmelisiniz. Daha ilk sayfadan karaktere ön yargıyla yaklaşmadan ironik bir anlatımla karşı karşıya olduğunuzu bilirseniz okuma süreci daha verimli geçecektir. Kitaba adını veren enstitüye odaklanmak yerine bu sürecin tadını çıkarmanızı öneririm. Ayrıca karakterlerin dönemin her kesiminden insanı iyi yansıttığını, her birinin başarılı bir şekilde kaleme alındığını söylemeliyim. Üstelik ilişkilerdeki dinamikler ve toplumdaki ahlaki çarpıklaşmalar ile yine toplumun buna karşı tepkisizliği daha enstitünün işleyişinin verildiği ilk andan itibaren arka planda yer alıyor.

Kara mizahtan faydalandığı ve bilhassa eski Türkçe kelimelerin ağırlıkta olması sebebiyle bir kesim okuru zorlayabilir. Ancak, yayınevi temiz bir iş çıkardığı için bunun dışında okuma sürecini yavaşlatacak herhangi bir sorun yaşamazsınız. Bu tarza adapte olmayan ve neredeyse bilinç akışı diyebileceğim bu tekniğe aşina olmayanların, kitabın üçte biri kadarını okuyacak kadar sabretmelerini tavsiye ederim. Tekniği benimseyecek, mantığı kavrayacak ve sonra git gide hızlanacaksınız. İnce ince işlenmiş bu kitabı mutlaka okumanız gerek. Bu yüzden devam edemeyecek gibi hissederseniz, birkaç sene sonra yeniden deneyin.
Yanıtla
131
22
Destekliyorum  20
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
04 Ağustos 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
“Bugün anne öldü. Belki de dün, bilmiyorum.”
1942’de yayımlanan "Yabancı", yazarın edebiyat dünyasına asıl girişini sağlayan yapıtlardan biridir. Albert Camus, "Yabancı" sayesinde insanın dış dünyadan kopuşunu bizlere aktarıyor.

Romanın baş kahramanı Meursault’un topluma, kendine, her şeye yabancılaşmasını okuyoruz. Kitap, annesi Bayan Meursault’un ölümü ve cenaze işlemleri ile başlıyor. Özellikle, annesinin ölümüyle ilgili olan bölümlerdeki Meursault’un kayıtsızlığını oldukça hissedebiliyoruz. Annesinin cenazesine gitmeye zorlanması, gözyaşı dökmemesi, gömüldükten sonra mezarının başında hiç durmaması ve eve dönme isteği gibi şeylerin ileride toplum tarafından yargılanmasına yol açtığını görüyoruz.

İlk bölümde kitap, çok ilgi çekici gelmese de; ikinci bölümde kendini okura açıyor. Meursault’un ölüme giden yoldaki düşüncelerine tanık oluyoruz. Okurların da dikkatini çekeceğini umduğum bir bölümü paylaşmak istiyorum:

“Eh, ne yapalım, o halde öleceğim. Başkalarından daha erken ölecektim, orası aşikârdır. Ama herkesin bildiği gibi, hayat yaşamaya değmez. Aslında, doğal olarak başka kadınlar ve başka erkekler yaşamaya devam edeceklerine, üstelik bu binlerce yıl böyle sürüp gideceğine göre, ha otuz yaşında ölmüşsün ha yetmiş; bir önemi olmadığını biliyorum. Uzun lafın kısası; bu, gün gibi ortada. Ha bugün olmuş ha yirmi yıl sonra, neticede ölen yine ben olacaktım. Bu noktada, akıl yürütmemde beni biraz huzursuz eden, yirmi yıl daha yaşama fikrinin kalbimi dehşetli bir hop ettirmesiydi. Ama bu hissi bastırmak için tek yapabildiğim, yirmi yıl sonra yine o gün gelip çattığında, düşüncelerimin ne olacağını hayal etmekti. Nihayetinde madem ölüyoruz, nasıl ve ne zaman olduğunun ne önemi var, orası aşikâr.” (s.102)

Meursault, ikinci bölümde yani suçlandığı yerlerde olaylara müdahale etmiyor. Bazen etmek istese de yanlış anlaşılacağını biliyor ve susuyor. O yüzden mahkemede suçundan çok kayıtsızlığı yargılanıyor. Özellikle toplumun beklediği yorumları ve savunmayı yapmaması kötü sonuçlara yol açıyor.

“Kaderim benim fikrim alınmadan yazılıyordu. Bazen içimden herkesin sözünü kesip, ‘Bir dakika, burada sanık kim? Sanık olmak önemli bir şey. Benim de söyleyeceklerim var!’ demek geliyordu. Ama şöyle bir düşününce, söyleyecek bir şeyim yoktu aslında. Kaldı ki kimsenin insanları meşgul etmekten uzun süreli bir çıkar elde edemeyeceğini kabul etmem gerek.” (s. 90)

Kitapta ilgimi çeken şeylerden biri de kişi yargılanırken hukukun işleyişini de görebilmemiz. Hakimlerin, savcıların, avukatların ve halkın tutumunu sanki biz de oradaymışız gibi takip edebiliyoruz.

Son olarak "Yabancı", sade bir dille yazılmış olsa da bazı yerlerde durup insanı düşünmeye sevk ediyor.

Herkese iyi okumalar.

Yanıtla
16
3
Destekliyorum 
Bildir
Yanıtları Göster