Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
bence Gary okumaya başlamak için en doğru adres...
"İyi olan, annelerin çocukları dışında da birilerini sevebilmesi. Annemin bir aşığı olsaydı eğer, oluk oluk akan her çeşmenin başında susuzluktan ölmezdim hayat boyu."

Annemin eşi Alev Er'in Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı'yı ilk kez çevirmesinin üzerinden 40, benim bu kitabı okuyup vurulmamın üzerinden 20 sene geçti ve yeniden buluştuk. Gary'nin annesiyle ilişkisinin derinlerine daldığı, en otobiyografik eseri olan ve aslında bir bildungsroman diyebileceğimiz bu kitabı kendi "bildung" sürecimin farklı aşamalarında okumak çok iyi hissettirdi - 15 yaşımdayken başka türlü sevmiştim, şimdi başka türlü sevdim.

Alev Abi, Gary'nin hakları Sel'e geçip kitap yeniden basılacak olunca eski çeviriye bir göz atmak için oturduğunda yazarın 1980'de yapılan son baskıya bir bölüm eklediğini fark etti: İlk baskıda olmayan Zaremba adlı bir karakteri (bence harika bir karakter) içeren kocaman bir bölüm. Gary, 1980 sonundaki "Çok eğlendim, teşekkür ederim. Hoşçakalın." cümleleriyle biten o unutulmaz mektubu ardında bırakarak intihar edişinden evvel son bir kez dokunmak istemiş kitabına anlaşılan. Bu baskı, Avrupa edebiyatının bence son büyük klasiklerinden birinin nihaî versiyonu.

Avrupa demişken - tam bir Avrupa romanı bu. Kundera, Gary, Marias gibi bazı yazarları Avrupa fikrinden bağımsız okumanın ve anlamanın imkansız olduğunu düşünüyorum. Avrupa kıtası değil ama: fikri. Bir fikir, bir idea ve ideal, kimi zaman bir ütopya ve kimi zaman bir hayal kırıklığı olarak Avrupa. Bir Rus Yahudisi annenin Litvanya doğumlu oğlunun Goncourt Ödüllü bir Fransız yazar ve Liberation Haçı sahibi bir asker & başkonsolos olmasının öyküsü: tam bir Avrupa, Avrupalılık hikâyesi bu.

Gary'nin dilimize çevrilmiş neredeyse tüm kitaplarını okudum ve kendime hep şunu soruyorum: bu kadar idealist, umutlu, muzip bir adam nasıl kendini öldürür? Ben hayatımda umudu onun kadar güzel anlatan kimseyi okumadım çünkü. Sorunun cevabını hâlâ bilmiyorum.

Benim için bir geri dönüş kitabı olan bu eser, bence Gary okumaya başlamak için en doğru adres. Bu sonsuz sevdiğim, cümleleriyle hayatımın son 20 senesinde büyük izler bırakmış adamın daha çok okunmasını çok isterim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Zor ama çok büyük bir roman bence...
“İster ilk olsunlar isterse sonuncu, ister en eski isterse en yeni siyah aileleri temsil etsinler, geleneklerin en iyisini ya da en acıklısını simgelesinler, sonuçta hepsine ihanet etmişlerdi. Beyaz adamı alt ettiklerini sanıyorlardı, oysa yaptıkları tek şey, onu taklit etmekti. Karılarını ve çocuklarını koruduklarına inanıyorlardı, oysa gerçekte onları sakatlıyorlardı. Sakatlanan çocukları yardım istediği zaman da nedenini bulmak için çevreyi araştırıyorlardı. Siyah adamın bir türünün bir başka türü küçümsemesiyle ve bu ikinci türün bu nefreti bir başka düzeye taşımasıyla başlayan, kökleşmiş bir nefretten doğan bencillikleri; acılarla, zaferlerle dolu iki yüzyılı silip süpürmüş, sonuçta öylesine bir kibir, yanlışlık ve duygusuzluk noktasına varmıştı ki, insanın aklı almıyordu.”

Toni Morrison’un Sevilen üçlemesi bitti böylece, son durağım Cennet oldu. Cennet sahiden bir son durak duygusu veren bir roman, iki yüzyıla yayılmış bir üçlemenin maalesef umutsuz sonu. Bu kez 1950ler ve 70ler arasını anlatıyor Morrison; olaylar beyaz yasalarına tâbi olmayan Ruby adlı bir kasabada ve kasabanın hemen dışında yer alan, bir tür kadın sığınma evi gibi de çalışan manastır benzeri bir binada geçiyor. Üçlemenin bundan önceki iki kitabına göre toplumsal cinsiyet meselesi bu kitapta çok daha ön planda ve bence Morrison’un yazdığı en unutulmaz kadın karakterleri de yine bu kitapta okuyoruz.

Karakterler demişken, karakter sayısının bolluğu nedeniyle kitabı takip etmenin biraz güç olduğunu söylemem lazım. Her bir bölüm bir karakterin adını taşıyor, özellikle başlangıçta insan hikâyeyi takip ederken zorlanıyor ancak bu karakterlerin hikâyeleri iç içe geçip her birinin öyküsü manastıra bağlanınca insan metnin içine dalabiliyor. Dolayısıyla başta zorlanırsanız pes etmeyiniz, ben etmedim ve ödülümü aldım, unutulmaz güzellikte bir son 100 sayfa hediye etti bana Morrison.

Zulme uğrayanın neredeyse kaçınılmaz olarak zalime dönüşmesini şahane anlatan bir metin Cennet - ve kimi erkeklerin nasıl öfke ve nefretle beslenirken, kadınların birbirini nasıl bir şefkatle birbirlerini sarmaladıklarını da... Zor ama çok büyük bir roman bence, arz ederim.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
kudretli bir metin bence bu...
“İnsanlarla münasebetimiz olduğunda akıllı insanlarla münasebetimiz olmuş olmuyor, insanlar akıllı olduklarını iddia ediyorlar ama akıllı değiller, insanlar bir şeyler bildiklerini iddia ediyorlar ama hiçbir şey bilmiyorlar, insanlar her şeyi yalnızca iddia ediyorlar.”

Bu cümleyi önüme koysalar, kim yazmış sence bunu deseler, soru çoktan seçmeli olmasa bile hemen Thomas Bernhard diye yapıştırırdım. Edebiyatın en güzel huysuzu, en iyi homurdanan yazarı, takıntıları en sevilesi olanı.

Saplantı. Bu kitabı herhalde tek kelimeyle tarif etmem gerekse bunu seçerdim - gerçi Thomas Bernhard külliyatının tamamını bu kelimeyle özetlemek mümkün olabilir. Saplantılı karakterleri büyük bir saplantıyla yazıyor Thomas Bernhard ve ben kendisinin boğucu metinlerini çok seviyorum.

Sonunu başından öğrendiğimiz bir hikâye öğreniyoruz. Bir kireç ocağını mesken tutmuş, orada yaşamakta olan Konrad, karısını vuruyor. Kaç kurşunla vurmuş, planlayıp mı vurmuş aniden mi vurmuş, pişman mı olmuş tatmin mi, bunları bilmiyoruz. Zira Bernhard’ın sürekli “diyor Wieser, diye anlatıyor Fro” diye aktardığı türlü anlatıcılarımızın beyanları birbiriyle epeyce çelişkili.

Emin olduğumuz tek şey şu; Konrad saplantılı bir şekilde bir işe tutulmuş: “işitme” üzerine bir inceleme yazmak. Ve fakat asla yazamıyor. Henüz kafasında olduğu için “bilim” kategorisinde olan, kağıda dökebilse bir “sanat eserine” dönüşeceğini iddia ettiği işitmeye dair bu inceleme için her şeyden vazgeçmiş, engelli eşi üzerinde türlü deneyler yaparak güya incelemesi için veri toplayan Konrad, kendini işitemez ve göremez bir halde buluyor nihayetinde.

Bernhard’ın erken dönem eserlerinden biri bu kitap ve zor bir metin, zira bazen 1 sayfa süren cümleler var, paragraf yok, sayfalar dolusu sayıklama okuyoruz. Ama işte sayıklamanın da edebi olanı var hayatta. Konrad’ın sayıklamalarının içinde hayata, kusursuzluğa, sanata, gözleme, takıntıya, bireyselliğe, mülkiyete ve yalnızlığa dair çok şey saklı.

Çok boğucu ama tam da bu boğuculuğundan ötürü kudretli bir metin bence bu. Herkese önermem ama Bernhardın manyaklıklarına dair görece fikri olan okurlar sevecektir bence. Mesela ben. :)
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
çok sevdim kendisini, beklemediğim kadar çok...
“İnsanın ölümü ile doğumu birbirine değdiği vakit, yaratılış gerçekleşiyor.”

Macar yazar Peter Nadas ile öykü derlemesi Ölümle Baş Başa ile tanıştım - ve çok sevdim kendisini, beklemediğim kadar çok. Kitap, yazarın yirmili yaşlarında yazdığı üç öykü ile, ilerleyen yaşlarında bir kalp krizi atlattıktan sonra kaleme aldığı ve kitaba da ismini veren bir dördüncü öyküden oluşuyor. Tuhaftır ki erken dönemde yazdığı üç öyküyü çok daha fazla sevdim bu sonuncuya göre.

İlk üç öykü ağırlıklı olarak çocukluğa ve çocukların bakış açısına odaklanıyor. Çocuk olmayı, dünyada olup biteni yarım yamalak anlar halde olmayı, o kaygıyı ve çocukluğa içkin kötülüğü öyle güzel aktarmış ki Nadas. Yer yer hemşehrisi Agota Kristof’u anımsattı bazı cümleleri. (Yani bence onu seven bunu da sever, evet.)

Mevzubahis öyküler, Macar toplumunu sarsan savaştan ve komünizm tecrübesinden de muaf değil; tüm öykülerde bir toplumsal arka plan görmek mümkün. Siyasetin sebep olduğu yarılmalar, ırkçılık, sosyal adaletsizlik, şiddet, ataerki... Hiçbirini insanın gözüne sokmadan ince ince işliyor yazar.

Özellikle üçüncü öykü olan Kuzu’yu müthiş etkileyici bulduğumu söylemem lazım, bir öyküde bu kadar çok yeri işaretlediğim epeydir olmamıştı. Kuzu’da anlatılan Roth Amca ile tanışmanızı çok isterim.

Bu öyküden bir alıntıyla bitireyim: “Çok kez duymuşumdur yetişkinlerin çocukların ne kadar acımasız olduğuna hayret ettiklerini. Ben öyle sanıyorum ki biz, ana babalarımızdan daha acımasız değildik, sadece çevremizin Róth Amca hakkında oluşturduğu ve yıllar boyunca olgunlaştırdığı düşünce, bizim eylemlerimizde somutlaşıyordu, çünkü biz, toplumun diğer yetişkin bireylerinin aksine, eylemlerimizin değerini tartamıyorduk. Ve çocuğun acımasızlığını, yetişkinin örtülü onun için de sinsi acımasızlığından ayıran bu açıklık kuşkusuz olayları hızlandırdı. Hızlandırdı, çünkü yetişkinler, bizim hareketlerimizde kendi düşüncelerinin doğrulandığını gördüler; biz onların düşüncelerinin maskesini indirdik, onlar bunu görünce geri adim atacaklarına, yaptıklarından vazgeçeceklerine daha beter gözleri döndü.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
sakin kelimeleri her zamanki gibi insanın içine işliyor...
“İnsan tutkularını gerçekleştirmediğinde ne tür bir utanç duyuyordu acaba?”

Ay, gözlerim dolu dolu bitirdim kitabı. Miras ile tanıyıp çok sevdiğimiz Norveçli yazar Vigdis Hjorth bu defa daha hafif ve iyimser bir metinle karşımızda. Miras’tan bildiğimiz bazı izlekleri bu kitabında da görmek mümkün ama bu defa başka bir şey söylüyor Hjorth; bence çok daha umutlu bir şey.

Anlatıcımız Ellinor, kendisine tam açıklayamadığı bir tatminsizlik ve anlamsızlık hissettiren bir hayat sürmekte. Her şey yerli yerinde görünüyor; iki arkadaşıyla beraber kurduğu bir PR firması, beklentilerini karşılayan bir sevgilisi var, kız kardeşi ve annesiyle sıkça görüşüyor, mutsuz olmak için görünürde bir sebebi yok. Kaldı ki zaten kendisi hissettiğin şeyin “mutsuzluk” olduğunun bile farkında değil, henüz. (Burada çok düşündüm; mutsuzluk, mutluluğun tam zıttı mıdır, ya da onun yokluğuyla açıklanabilen şey midir, olumsuzu mudur diye, bence değil, başka, bambaşka bir şey.)

Derken bir gün, Posta İşçileri Sendikası’nın; AB tarafından dayatılan posta reformuna karşı yürütecekleri kampanyayı üstleniyorlar ve işte oradan sonra olaylar gelişiyor. Bildikleri ezbere yöntemlerle bir iletişim kampanyası yürüttükçe bilmedikleri ne çok şey olduğunu keşfediyorlar. Hakikatin, hikâye anlatmanın gücünü öğreniyor, gerçek insanların gerçek hikâyelerini işittikçe insanın kendi gerçeğine de yaklaşabileceğini kavrıyor anlatıcımız.

“Kendini bir bağlamın parçası gibi hissetmek” diyor yazar bir yerde - Ellinor’un ve bence pek çoğumuzun yokluğunu hissettiği şey tam da bu. Posta reformu kampanyasının ne olduğunu söylemeyeyim - bu reform ve kampanya kısmı gerçek bu arada, dolayısıyla kitaba başlamadan önce Google’lamayınız ancak bitirince bakınız ve okuyunuz; Norveç’in yakın dönem siyasi tarihinin en mühim mevzularından biri, sonradan Brexit ile yeniden gündeme gelmiş hatta.

Hjorth yine çok yalın, çok duru yazıyor ve sakin kelimeleri her zamanki gibi insanın içine işliyor. (Çevirmen Dilek Başak’ın da bunda katkısı büyük elbette!) Bana yer yer İdeal Defter’i ve oradaki anlatıcımızın sorgulamalarını anımsattı, iyice sıcacık hissettim. Özellikle kentli genç kadınların okumasını fena halde tavsiye ediyorum!
Yanıtla
3
0
Destekliyorum  2
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
insanın karmaşasını, çelişkilerini öyle muazzam ortaya koyuyor ki...
"İnsan korkak olunca mutluluktan bile korkuyor. Pamuktan bile yaralanabiliyor insan. Mutluluk da insanı yaralayabiliyor."

Japon edebiyatının büyük isimlerinden Osamu Dazai (yahut gerçek adıyla Shūji Tsushima) ile tanışma kitabım oldu İnsanlığımı Yitirirken. (Soyismi tanıdık geliyorsa, kendisinin Köpekler ve Duvarlar kitabına bayıldığım Yūko Tsushima'nın babası olduğunu hatırlatayım.)

İnsanlığımı Yitirirken, yazarın 39 yaşındaki intiharından önce yazdığı son romanı. Daha önce de başarısız intihar girişimleri olan Dazai'nin hayatla kuramadığı ilişkiyi, kendisini kuşatan varoluşsal buhranları ve onu intihara götüren süreci anlamak mümkün bu yarı otobiyografik eserden - karakterler kurmaca da olsa, kitaptaki olayların bir bölümü yazarın kendi hayatından alındığı için yarı otobiyografik demek yanlış olmayacaktır.

Kitap beni çok etkiledi ancak depresif bir ruh halindeyken okusam muhtemelen çok ama çok zorlanırdım, o nedenle bu kitabı okumaya niyet ederseniz kendinizi iyice bir yoklayın derim. Çünkü kitaptaki anlatıcının çocukluğundan itibaren hissettiği yakıcı uyumsuzluk, hayatın ona uygun gördüğü rollerin hiçbirinin içine yerleşememesi hali, kendini sevdirmek, kabul görmek için icat ettiği soytarılıklara sinmiş hüzün, kendine iyi gelemediği için kimseye iyi gelemeyişinin insanda yarattığı sıkışma hissi, o bitmeyen kasvet; olmama, olamama, olduramama döngüsünün bunaltıcılığı şüphesiz ki kolay bir okuma sunmuyor.

Ama o kadar iyi yazılmış bir metin ki bu, insanın karmaşasını, çelişkilerini öyle muazzam ortaya koyuyor ki, etkilenmemek imkansız. Bir yandan arka planda Japon modernleşmesinin ve savaşın insanlara ettikleriyle "toplum" dediğimiz ve yekpare kabul ettiğimiz devasa kütlenin bireylerden müteşekkil olduğunu unuttuğumuzda hissedeceğimiz korkunç, çıkışsız, geri dönüşsüz yabancılaşmayı da ince ince aktarıyor okuruna.

Mişima, "Dazai’de sevmediğim şey, tam da kendimde en çok gizlemek istediklerimi ortaya çıkarması" demiş - o kadar haklı ki. Karanlığını ortaya dökerek insanı kendi karanlığına bakmaya çağıran sert, tekinsiz, ürkütücü ama çok güçlü bir metin bu.

İyi ki okudum. Dazai okumaya mutlaka ama mutlaka devam edeceğim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
bir alet / edevat / tadilat delisi için insanın “eşyayla” kurduğu ilişkiye dair bir kitap...
"İnsan elinden çıkma dayanıklı kullanım eşyaları dünyaya bir aşinalık kazandırır, insanlar arasında olduğu kadar insanlar ile şeyler arasındaki etkileşime de âdet ve alışkanlıklarını verirler" demiş Hannah Arendt.

İlk bölümünde bu nefis cümle bulunan "Eşyanın Dilinden Anlamak" kitabını okumaya heyecanla başladım; ancak parlak kısımları olsa da maalesef beklentimin altında kaldı. Benim gibi "doğum gününde sana ne alayım" sorusuna "Bosch'un yeni şarjlı tornavidasını istiyorum" diye yanıt veren (bu da benim meta fetişizmim, n’apiyim?) bir alet / edevat / tadilat delisi için insanın “eşyayla” kurduğu ilişkiye dair bir kitap okuma fikri elbette çok heyecan vericiydi. Ancak sıkı bir teorik tartışma olarak başlayan eser ilerledikçe yazarın akademik kariyerini terk edip eşyayla ilişkisini yeniden tahsis etmek üzere bir motorsiklet tamirhanesi açma girişimini kendine karşı meşrulaştırma çabasına dönüşüyor.

Kitabın temel tezi "dünyayı entelektüel anlamda doğru dürüst kavrayabilmenin yolunun, yine bu dünyaya en düz anlamıyla fiilen el atmaktan geçtiği" gibi özetlenebilir. Buna hiçbir itirazım yok. Ancak yazar bu savı biraz ileri götürüp "narsisizmin çaresi belki de bir şeyleri tamir etmektir" diyor, bu süslü cümlenin fazla büyük bir laf olduğu kanaatindeyim.

Narsisizmin değilse de hissettiğimiz yıkıcı yalnızlığın çaresinin tamir olduğuna ise içtenlikle inanıyorum. Bu kitabı belki de Audur Ava Olafsdottir'in muhteşem romanı "Sessizlik Oteli" ile beraber okumak iyi olabilir. Şöyle demiştim o kitap için: "Varoluşsal sıkıntılarla boğuşan bunalımlı erkekler ellerine birkaç alet edevat alıp bir şeyleri -gerçekten- onarmaya başlasa ne çok şey değişecek aslında – bunu hep düşünürdüm, bu kadar somut ortaya konuluşunu okumak nefis oldu." Sanki bu kitaptaki fikrin edebiyata aktarılması gibi Sessizlik Oteli.

Biraz karmaşık bir değerlendirme oldu ama ne yapalım artık. Son not: kitapta proleteryayı yeniden düşünmemiz gerektiğine dair ilginç bölümler var. Crawford 2009 tarihli bu kitabı şimdi yazmış olsa, bence prekarya meselesine dair bir bölüm eklerdi muhakkak, çok da güzel zenginleştirirdi metni. Okurken prekarya kavramı da aklınızda bulunsun derim. Böyle.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
yazarı tanıyınca yazdıklarıyla ilişkimiz de derinleşiyor şüphesiz...
“İmkânsız imkânsızdır. Mucize ise mucize. İkisinin arasında dağlar kadar fark var.”

Sezgin Kaymaz’la yüz yüze tanışıp sohbet ettikten ve kitabın öyküsünü kendisinden dinledikten sonra çok uzun zaman önce okuduğum Kün’ü bir kez daha okumak istedim ve ne iyi, ne iyi ettim. Bir kez daha içime içime işledi, yazarı tanıyınca yazdıklarıyla ilişkimiz de derinleşiyor şüphesiz.

Nasıl tarif edilir bu roman bilmiyorum, kolay değil; zira Sezgin Kaymaz insanı bildiğimiz dünyadan çok farklı bir dünyaya davet ediyor her defasında. Ankara’nın Yeşilbayır Mahallesi’ndeyiz. Muhtar Naci Kalaycı, burayı mutenalaştırmaya yemin etmiş biri, kendini de bunun Allah’ın emri olduğuna ikna etmiş üstelik. Dolayısıyla gözü hiçbir şeyi görmüyor: taş taş üstünde bırakmıyor ve hatta buldozerle mezarlığa bile girip ölüleri yerlerinden edebiliyor.

İşte zaten hikâye de burada başlıyor. Yerlerinden edilen ölüler ayaklanıyor, içinde kaldıkları araftan bir çıkış yolu arıyorlar. Muhtara dadanıyor, onu durdurmaya çalışıyorlar, bir de neyse ki kendilerini işiten bir köpek buluyorlar, Sırrı.

Sırrı bu kitaptaki tek özel köpek değil, bir de Çeto var ki üf. Ne karakter Çeto! Konya ağzıyla konuşan bir köpek kendisi, resmen her sayfayı çevirdiğimde gözüm italik kısımları taradı önce, zira onlar Çeto’nun konuşmaları ve ben Çeto’yu dinlemeye hiç doyamadım. Bana kalsa uzun uzun Çeto’yu anlatırım ama öyküde başkaları da var tabii, sürekli dayak yiyen bahtsız dördüncü sınıf öğrencisi Ömer, ona kucak açan Hüdai Ağa ve cami imamı Muzaffer Hoca, polis memuru Menderes, Hüdai Ağa’nın kızı Gülsüm, tam zamanlı işportacı, yarı zamanlı müezzin Aşut... Öykü Ankara’dan Konya’ya, oradan tekrar Ankara’ya uzanıyor, bu insanların (ve hayvanların) öykülerini rüyalarla, mucizelerle, deyişlerle birbirine ilmekliyor Sezgin Kaymaz.

Okumadım da içtim resmen Kün’ü bu kez. Çok güldüm, çok duygulandım, içim şefkatle doldu taştı. Ne iyi oldu. Bazı kitaplara sahiden geri dönmek lazım.

Bir de: seni çok seviyorum Çeto. Sezgin abi iyi ki yazmış seni ki var olmuşsun.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
dinlediğimiz öykü çok naif, çok sahici...
“İlk tedaviden sonra içine yuvarlandığım derin bunalım günden güne yok oldu. Futbol oynamak ve gazoz içmek dahil eskiden yaptığım her şeyi yapmaya başladım. Baika bir deyişle onlardan çok farklı olmak istememe rağmen yaşıtlarımın arasına karıştım. Bu bütün ergenlerin mustarip olduğu bir tür şizofrenidir. Farklı olmayı hayal ederken aynı olmak için ellerinden geleni yaparlar.”

İnsanın bazı kitaplara “ah canımın içi” diye sarılası geliyor, İtalyan yazar Gianrico Carofiglio’nun, adını bir Scott Fitzgerald cümlesinden (“Ruhun gerçekten karanlıklar içine düştüğü gecede saat daima sabahın üçüdür”) alan romanı Sabahın Üçü de onlardan biri. Son derece iddiasız, sakin, olaysız bir kitap - zaten tam da bu nedenle çok güzel ve bu sayede insanın kalbini okşuyor.

Annesi ve babası kendisi küçükken boşandığından çok da yakın olmadığı babası ile sağlık sebeplerinden ötürü Marsilya’da uyumadan 2 gece geçirmesi gereken bir genç adam Antonio. Bu 2 gece boyunca babasıyla şehirde avare dolaşıyor ve o güne dek kuramadıkları bir bağ kuruyor baba-oğul. Sanıyorum pek çok insanın anne-babasıyla ilişkisinde bir paradigmanın kaydığı bir an vardır, iki yetişkin gibi yapılan ilk sohbet, ebeveynin anne/baba olarak değil, insan olarak göründüğü, kendini açtığı ilk an. Kim ne kadar hatırlar bilinmez ama hissi bâki kalır insanda. Antonio ve babasının tam olarak bu yolculuğuna eşlik ediyoruz biz de kitap boyunca. Bilmedikleri, tanımadıkları bir şehirde, sorumluluklarından uzakta; şehirle beraber birbirlerini keşfedişlerinin öyküsü.

Antonio’nun ağzından dinlediğimiz öykü çok naif, çok sahici. Babasının kırılganlıklarını görüşü, kırılgan olmasının güven vericiliğinden bir şey eksiltmeyişini fark edişi, bir yetişkine şefkat duyulabileceğini öğrenmesi (ki o bilgi insanın büyüdüğünü anladığı anlardan birinin de habercisidir bence), şehrin tekinsizliği ve Antonio’nun hastalığının belirsizliğinin yarattığı huzursuzlukta birbirlerine başka türlü tutunmaları...

Çok güzel, çok. Yazarın akışkan, sakin dilini ayrı, öyküyü ayrı, aralara serpiştirdiği minik bilgelik kırıntılarını ayrı sevdim. Eren Cendey çevirisi her zamanki gibi tertemiz.

Okuyun. Hatta babalarınıza da okutun!
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
öykü çok naif, çok sahici...
“İlk tedaviden sonra içine yuvarlandığım derin bunalım günden güne yok oldu. Futbol oynamak ve gazoz içmek dahil eskiden yaptığım her şeyi yapmaya başladım. Baika bir deyişle onlardan çok farklı olmak istememe rağmen yaşıtlarımın arasına karıştım. Bu bütün ergenlerin mustarip olduğu bir tür şizofrenidir. Farklı olmayı hayal ederken aynı olmak için ellerinden geleni yaparlar.”

İnsanın bazı kitaplara “ah canımın içi” diye sarılası geliyor, İtalyan yazar Gianrico Carofiglio’nun, adını bir Scott Fitzgerald cümlesinden (“Ruhun gerçekten karanlıklar içine düştüğü gecede saat daima sabahın üçüdür”) alan romanı Sabahın Üçü de onlardan biri. Son derece iddiasız, sakin, olaysız bir kitap - zaten tam da bu nedenle çok güzel ve bu sayede insanın kalbini okşuyor.

Annesi ve babası kendisi küçükken boşandığından çok da yakın olmadığı babası ile sağlık sebeplerinden ötürü Marsilya’da uyumadan 2 gece geçirmesi gereken bir genç adam Antonio. Bu 2 gece boyunca babasıyla şehirde avare dolaşıyor ve o güne dek kuramadıkları bir bağ kuruyor baba-oğul. Sanıyorum pek çok insanın anne-babasıyla ilişkisinde bir paradigmanın kaydığı bir an vardır, iki yetişkin gibi yapılan ilk sohbet, ebeveynin anne/baba olarak değil, insan olarak göründüğü, kendini açtığı ilk an. Kim ne kadar hatırlar bilinmez ama hissi bâki kalır insanda. Antonio ve babasının tam olarak bu yolculuğuna eşlik ediyoruz biz de kitap boyunca. Bilmedikleri, tanımadıkları bir şehirde, sorumluluklarından uzakta; şehirle beraber birbirlerini keşfedişlerinin öyküsü.

Antonio’nun ağzından dinlediğimiz öykü çok naif, çok sahici. Babasının kırılganlıklarını görüşü, kırılgan olmasının güven vericiliğinden bir şey eksiltmeyişini fark edişi, bir yetişkine şefkat duyulabileceğini öğrenmesi (ki o bilgi insanın büyüdüğünü anladığı anlardan birinin de habercisidir bence), şehrin tekinsizliği ve Antonio’nun hastalığının belirsizliğinin yarattığı huzursuzlukta birbirlerine başka türlü tutunmaları...

Çok güzel, çok. Yazarın akışkan, sakin dilini ayrı, öyküyü ayrı, aralara serpiştirdiği minik bilgelik kırıntılarını ayrı sevdim. Eren Cendey çevirisi her zamanki gibi tertemiz.

Okuyun. Hatta babalarınıza da okutun!
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir