Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Schreiner’in dilini çok sevdim ben...
“Derler ki insan hayatta ilk nasıl sevildiyse öyle sever.”

Avusturyalı yazar Margit Schreiner’in Ayrılık Üçlemesi ile son kitap olan (yineliyorum, Türkçede ilk bu basıldı ama aslında orijinalinde son kitap) Sevmek Dedikleri’yle vedalaştım. Konu olarak birbirinden bağımsız metinler, sadece ayrılık / veda teması üzerinden bağlantılılar, dolayısıyla ayrı ayrı okunabilirler, hatırlatayım.

Bu kitap diğerlerinden farklı olarak üç bölümden oluşuyor. “Ölüm” adlı, anlatıcının annesinin ölümünü anlattığı ilk kısım içlerinde en iyisi bence. Hayalî bir aşk hikâyesi gibi kurgulanmış Düğün bölümü ve anlatıcının kızının doğumunu anlattığı Doğum, görece zayıf geldi bana. Bence kitap da genel olarak üçlemenin diğer iki kitabına göre zayıf zaten. Ama kötü diyemem, zira Schreiner’in dilini çok sevdim ben. Müphem betimlemelerini, duyguları renklerle, kokularla, imgelerle anlatışını; tanımlaması, ele geçirilmesi güç şeyleri son derece isabetli biçimde görüp adlandırması... Bence çok çok iyi.

Çok sevdiğim ilk bölümde anne-kız ilişkisinin açmazlarını didikliyor ve bunu müthiş beceriyor. Hep diyorum; kıskançlık, suçluluk, öfke, canını yakma arzusu - anne-kız ilişkisi şefkatten ve sevgiden olduğu kadar bunlardan da oluşuyor ve biz bunları yeterince konuşmuyoruz diye. O mayınlı bölgelere bence başarıyla giriyor yazar. O kısımdan bir pasajı alayım hatta buraya:

“En kötüsü annelerimizin bize sevgisini göstermek istemesidir. Elbette içten içe biliriz ki onlar bizi değil, kendi kafalarında bize ilişkin oluşturdukları tasarımı yani kendilerini severler, biz de hayat boyu irkilir, kendimizi geri çekeriz. Ama asla bir şey kanıtlayamayız. Bu da bizim zayıf noktamızdır. Bu yüzden ardından suçluluk duyguları gelir. Ömrümüzün sonuna dek sürer. Anca bakımevine düştüğünde, insanlara, bize ve seylere dair hiçbir imgelemi olmadığında sevebiliriz annemizi.”

Dediğim gibi bu ilk bölüm çok güçlü, devamı da okutuyor kendini ama biraz havada kalıyor. Bir de herkes ilk cümlesini övmüş kitabın ama bence son cümle de en az onun kadar iyi. Onunla bitireyim madem: “Hayat çok tuhaf. Neredeyse ölüm kadar tuhaf. Daha dün on yaşındaydım.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
bence serinin de en iyi kitabı...
“Deniz: Adı olmayan bir deniz, Akdeniz, Japon Denizi; Suruga Koyu tam karşısında uzanıyordu; yoğun, adsız, mutlak bir karmaşa ‘deniz’ denilen şeyle yaptığı büyük savaşımdan sonra yakalanmıştı ve kendisine bir ad konulmasını kabul etmiyordu.”

Bereket Denizi dörtlemesi, Meleğin Çürüyüşü ile bitti. Öyle tuhaf, öyle karanlık, öyle kirli, öyle şeytanî bir final ki bu - sahiden çürümüş bir şeylerin yaydığı tekinsizlik sinmiş gibi her köşesine. Bence serinin de en iyi kitabı, bu uzun yolculuğu muazzam bir finalle sonlandırıyor Mişima.

Dört kitaptır tanıdığımız Honda artık seksenine merdiven dayamış. Bundan önceki kitaplarda olduğu gibi, aynı ruhu arıyor yeryüzünde ve onun ruh göçü ile bu defa hangi bedene girdiğini kovalarken Toru’yu buluyor. Aradığı kişi o, kovaladığı ruh o bedende - Honda çok emin.

Toru hayatımda okuduğum en unutulmaz karakterlerden biri olacak şüphesiz. Kendi kendini tanımladığı sözcükle tanımlayayım: bir “iblis” sahiden o. Ama nasıl katmanlı bir iblis ve bu nasıl yazmaktır ya Mişima? Okuyup Toru’nun içindeki sinsi, hesapçı, tuhaf karanlıkla tanıştıkça neredeyse bana dahi zarar verebilirmiş gibi bir huzursuzluk hissettim. Toru kötü, ama salt kötü mü? O kadar karmaşık ki ruhu, Toru’daki hiçbir şey “salt” olamaz sanırım. Müthiş yazılmış bir karakter, Mişima insanlara dair bildiği her şeyi damıtıp Toru’ya akıtmış sanki.

Gemiler... “Varoluşun olanca düzenini paramparça ederek ufukta beliren” gemiler. Bu kitaptaki çok güçlü onlarca imgeden sanırım aklımda en çok bu gemiler ve kokusuz çiçekler kalacak. Mişima’nın kullandığı alegorilerin ne kadarını anlayabildim, seride görünenin ardındakini idrak edebilmek için özümsemesi şart olan üçüncü kitabı ne kadar sindirebildim bilmiyorum ama aldığım kadarı da beni ziyadesiyle tatmin etti. Hayatta insanın karşısına nadiren ona okurluğunu sorgulatan, kendini yetersiz bir okur gibi hissettiren ve tam da bu yüzden zehirli bir haz veren kitaplar çıkıyor - Bereket Denizi de işte onlardandı.

İyi ki öyleydi, iyi ki okudum. Hayalî kadehimi çürüyen her şeye, gemilere, dünyaya geri dönen ruhlara, karanlığa, arılığa ve hiçliğe kaldırıyorum - çünkü bu seriden bana kalanlar bunlar oldu. Teşekkürler Mişima.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
kurmaca ve hakikat arasındaki ilişkiye dair sorular...
"Çoğu zaman yaşamanın bir taş-kağıt-makas oyununa benzediğini düşünürüm: kader umudu alteder, umut cehaleti ve cehalet de kaderi. Ya da zihnimi meşgul eden haliyle: Kaderciler umutluları, umutlular cahilleri ve cahiller de kadercileri cezbeder."

Yiyun Li imzalı Kazkafanın Kitabı epeyce kafamı karıştırdı. Sevmedim diyemem ama sevdim demekte de zorlanıyorum. Adını koyamadığım bir şey var bu kitapla bağ kurmamı engelleyen... Ne o, bilemiyorum hala.

İkinci Dünya Savaşı sonrası Fransa kırsalındayız; Fabienne ve Agnes isimli iki küçük kızın öyküsünü okuyoruz. Savaş sonrası yaşanan kıtlık, dönemin kadını ikinci sıraya koyan yaklaşımı, yoksulluk ve taşranın dinamikleri nedeniyle aslında görülmeyen, önemsenmeyen iki kız onlar. Birinin ailesi yok gibi, diğerininkiyse kendi büyük dertlerine gömülmüş durumda. Bu iki hayalet kız, birbirlerinin dostluğunda buluyorlar teselliyi ve kendilerine yeni bir dünya kuruyorlar. Beraber yazdıkları bir kitabı Agnes'in adıyla yayımlatıyorlar ve olaylar gelişiyor, özetle hikâye böyle.

Fabienne müthiş yazılmış bir karakter. Ürkekliğini, küskünlüğünü altına sakladığı öfke ve müdanasızlığı çok iyi anlatmış yazar. Bu ikilinin hiç öyle toz pembe olmayan arkadaşlığını, aralarındaki hiyerarşiyi (zira bu dönem arkadaşlıklarında bence hep bir iktidar ilişkisi vardır), ikisinin de adını koyamadığı ama ortalarında öylece duran cinsel çekimi ilmek ilmek işleyerek aktarıyor.

Keza kurmaca ve hakikat arasındaki ilişkiye dair de çok doğru sorular soruyor. Kendi hakikatleriyle ancak kurmacayla baş edebilen bu iki çocuk, kurmacaları hakikate dönüşünce beklemedikleri biçimde savruluyorlar. Doğuştan kurmacaya yatkın doğan insan soyunun zaman içinde bu yetisini nasıl yitirdiğine dair de düşünmek gerekiyor sanki?

Tüm bunlara rağmen... Bir biçimde akmadı kitap. Başı ve sonu çok daha güçlü, ancak İngiltere'de geçen gelişme kısımları çok tahmin edilebilir ve yavandı, bir de anlatıcımız olmasına rağmen Agnes'le bir türlü ilişkilenemedim, Fabienne karakterinin gücü yanında çok silik çizilmiş gibi geldi, bağ kuramadım.

Böyle. Sevenleri affetsin ancak beklentimin altında kaldı, maalesef.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
son derece kişisel ve bir o kadar da gerçek bir kitap...
“Çocukluğumdan anımsadıklarım: tuvaletten gelen garip hıçkırıklar, sümkürürken çıkan ses ve kızarmış gözleri annemin. Vardı annem; yaşıyordu; hiç yaşamıyordu.”

Peter Handke’nin 51 yaşında intihar eden annesinin ardından yazdığı bir tür ağıt Mutsuzluğa Doyum. İki savaş arasında doğmuş, yaşamak namına mecbur oldukları dışında pek de bir şey yapamamış, hayatı pek de tadamamış bir kadın olan annesini biraz onurlandırmak, biraz anlamak, biraz anlatmak için yazdığı, son derece kişisel ve bir o kadar da gerçek bir kitap. Çok dokundu bana, okuyan pek çok insana da benzer şekilde dokunduğunu / dokunacağını tahmin ediyorum. Bambaşka bir ülkede geçse de hikâye, anlattığı hikâye bir kuşağın tüm kadınlarının hikâyesi aslında. Önce babaları, sonra kocaları tarafından mutsuzluğa mahkûm edilmiş, sürekli yetinmek zorunda bırakılmış, yaşamamış ancak hayatta kalmış kadınlar. Handke’nin annesi işte bir noktada hayatta da kalmamayı seçmiş, belki hayatı boyunca kendisi için yaptığı tek şey bu olmuş, ne acıklı.

Şurasını da alıntılamak istiyorum: “(Hayatındaki) iyi yanlar, genelde eksik kalan kötü yanlardı: gürültü yok, sorumluluk yok, yabancılar için iş yok, evden ve çocuklardan her gün ayrılma derdi yok. Gerçek kötü yanlar, eksik olan kötü yanlar sayesinde kapatılıyordu yani.”

Ne tanıdık. Bir avunma aracı olarak olmayan kötü şeylere sarılma hali. Mutluluğu burada aramak, hayatta her şeyde olduğu gibi burada da bir tür tasarrufa başvurmak zorunda kalmak. Üstelik gençliğinde kendini baba evinden atmayı, kendine bir yol çizmeyi başarmış da bir kadın bu anlatılan ama işte devamını getirememiş - savaş gelmiş, çocuklar gelmiş, kalakalmış öyle.

Handke’nin kısa, kesik cümleleri, annesini olabildiğince gerçek, romantize etmeden ama hakkını da vererek anlatma çabası da insan ayrı dokunuyor. Zaman zaman kendi kendiyle konuştuğu yerler bu özel metni daha da dokunaklı kılmış.

Bir öte dünya var mıdır bilmiyorum ama varsa umarım oradan oğlunun Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldığını görmüştür Maria Handke. Dünyada bıraktığı izin hiç de az olmadığını bilsin istedim çünkü, çok istedim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
öyle müthiş iç görüler var ki...
“Çocukken birlikte utanırdık - evimizden, yoksulluğumuzdan. Artık senden utanıyordum, sana karşı. Utançlarımız ayrılmıştı.”

Of Edouard Louis ya, of. Neredeyse her birinin köşesini kıvırdığım 78 sayfalık bu kitapla bana çok acayip bir 90 dakika yaşattın. Annie Ernaux’nun “Bir Kadın”ının kardeşi diyebileceğimiz “Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri”nde annesini anlatıyor genç Fransız yazar. Bu kişisel anlatı elbette ki Louis edebiyatında hep karşılaştığımız sınıf, eril şiddet ve iktidar gibi konulardan bağımsız değil. Kişisel olan politiktirin edebiyattaki en güçlü ispatlarından bence Louis’in eserleri.

Hep diyorum, anne-çocuk ilişkisi kendisine atfettiğimiz kutsallık etiketlerini pek de hak etmeyen bir ilişki biçimi diye. Bu kadar sınırsız bir yakınlığın sadece “iyi”den müteşekkil olması zaten imkansız - öfke, kıskançlık, adaletsizlik, utanç - hepsini barındırıyor içinde ki bence zaten aksi de düşünülemez. Daha önce bir kez “birbirinin canını acıtma hakkını meşrulaştıran ilişki” diye tanımlamıştım, bu kitap bunu hatırlattı bana. Kocası tarafından mahvedilen hayatından kaçmayı beceremeyen, özgürleşemeyen, bu yüzden önce kendine, sonra çocuklarına öfkelenen bir anne ve o anneye sonsuz bir öfke duyan bir çocuk. Öfke katışıksız olmadığı, aralarında bir sevgi ve şefkat de olduğu için daha da zorlaşan bir ilişki.

Minicik kitapta öyle müthiş iç görüler var ki insan okurken durmak ve düşünmek ihtiyacı duyuyor bazen. Şu mesela: “Onu evde mutsuz görmeye o kadar alışmıştım ki yüzündeki mutluluk bana derhal ifşa edilmesi gereken bir sahtekarlık, bir ayıp, bir yalan gibi görünüyordu.” Ah. Çocukların, annelerinin mutluluğu karşısında zaman zaman böyle saldırganlaşabildiğini, kendilerinden esirgenen bir şeyin başkalarına sunulması karşısında öfkelenebildiklerini derinlerde bir yerde biliyordum belki ama Louis onu aldı suratıma vurdu. Bunun gibi daha nice müthiş pasaj var kitabın içinde.

Çok sevdim sonuçta - sevilmeyecek gibi değil. Ve bu hikâye aynı zamanda da bir kadının geç gelen özgürleşmesinin hikâyesi, o nedenle ayrıca güzel.

Louis’in kalan tüm kitaplarını hemen okumamak için kendimi tutuyorum açıkçası. Bu senenin en güzel şeylerinden biri oldu kendisiyle tanışmak.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
acıklı, sert bir öykü...
"Çile çekmek kimseyi iyi kılmaz Doktor Bey... Acı bizleri sadece daha kötü yapar, berbat birine dönüştürür."

Brezilyalı yazar Jorge Amado'nun Kızıl Tarlalar'ı, tam bir büyük Latin Amerika romanı. Toplumsal, sosyal ve ekonomik sebeplerden bir ailenin dağılma, parçalanma, yok olma öyküsünü okuyoruz, yani aslında sistemin bir aileyi dağıtma öyküsü de diyebiliriz. Marksist edebiyatın önemli temsilcilerinden olan Amado, 20. yüzyıl başında Brezilya'daki kırsal ekonominin toprak sahipleri lehine yeniden düzenlenmesiyle beraber çiftçilerin nasıl bir yoksulluğa ve ölüme terk edildiklerini anlatıyor. Ve tabii ki bu çaresizlikten doğan başkaldırı ve isyanları da.

Büyük Latin Amerika romanı dememe sebep, öncelikle anlatısını toplumsal bir arka plan üzerinden kurması ve bunu destansı bir dille yapması yazarın. Yüzyıl başı Latin Amerikası denince aklımıza gelen pek çok şey var bu kitapta; yoksulluk, sömürü, rüşvet, göç, şiddet, din, salgınlar, darbe girişimleri, sosyalist isyanlar...

"Toprak, onu ekip biçenindir." İsyanın kaynağındaki cümle bu işte. Ekip biçtikleri topraklar kendilerine ait olmayan ve toprak el değiştirince işsiz, evsiz kalıp iş bulmak için Sao Paola'ya göç etmek zorunda kalan bir ailenin öyküsünü okuyoruz, onların başlarına gelenler üzerinden de bize bu yıkıcı, adaletsiz sistemi anlatıyor Amado.

Acıklı, sert bir öykü bu; ancak oldukça basit ve akıcı bir dille yazılmış, epeyce de sürükleyici. Severek okudum ama bu dönemin sosyalist yazarlarında sıkça karşılaştığım şey burada da mevcut; politik mesajın fazla öne çıkması. Yani ben bir kitabın bir siyasi mesajı iletmek için yazıldığını hissettiğimde biraz mesafeleniyorum elimde olmadan. Evet epey iyi bir kitap bu, bir propaganda metni demek haksızlık olur ama bu "sol/sosyalist gerçekçi edebiyat"la da sıkıntılarım var benim, edebiyat biraz araçsallaştırılmış gibi geliyor böyle olunca, siyasi mesajın bunca ön planda olmasını yadırgıyorum. Bir yandan da yaşanan bunca haksızlığa karşı bir şey yapma, yazma ihtiyacını da anlayabiliyorum.

Ezcümle böyle. Bu kafası karışık yorumumu burada bitireyim. Yine de zevkle okudum, onu da belirteyim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Manguel’in çeviriye dair “değini”lerinden oluşuyor...
“Çeviri, belli bir metnin söylüyor göründüğü şeyi başka bir dilde ve başka gözlerle yeniden tahayyül etme sanatıdır. Çeviri okurdan yalnızca bir metnin anlaşılmasını talep etmez, aynı zamanda aynı anlaşılabilirliği başka bir okura da sunabilecek başka bir metnin, farklı bir metnin inşasını da talep eder. Çeviri olsa olsa bir anlama sanatıdır.”

Geçen sene deli gibi Alberto Manguel okudum, “nasıl da tamamladım ama külliyatını” diye bi havalara girdim filan, derken hop, 2 tane yeni kitabı çıktı. Ne diyebilirim ki, gerçekten üretken bir kimse kendisi! Yeter ki yazsın, ben geride kalmaya razıyım ve bir yazarı bitirdim sanarken bitirememek pek güzel bir duygu esasen.

Dokumanın Arka Yüzü, Manguel’in çeviriye (ya da kendisinin tabiriyle çeviri sanatına) dair “değini”lerinden oluşuyor. Deneme denemeyecek kadar minik metinler bunlar ama değinin ötesinde bir derinlik taşıdıkları da muhakkak. Daha önce Alberto Manguel okuyanlar zaten kendisinin nasıl bir entelektüel birikimi ve derinliği olduğunu bilirler, bu kez o birikimi çeviriye dair akıl yürütmek için kullanıyor. Özgün metinle çeviri arasındaki ilişkiye, çevirmenin rolüne, çevirinin hangi kapıları açabileceğine dair düşünüyor. Kitabı okurken sürekli “herhalde bir yerde Borges’in Pierre Menard’ına ve Don Kişot’u yeniden yazma hikâyesine gelecek konu” diye düşünüp durdum, gelmese şaşardım, neyse ki yanılmadım, kitabın sonlarında oraya da varıyor ve bu meşhur yeniden yazımı çeviri perspektifinden yorumluyor Manguel.

Çeviriye dair klasik tartışmaları da (çevirmen ne kadar sadık, ne kadar bağımsız olmalıdır vs.) kendi bakış açısıyla yeniden yorumlamayı ihmal etmiyor elbette. Sonuçta ortaya bence sadece çevirmenlerin değil ve hatta daha çok çeviri okuyan okurların muhakkak okuması gereken bir metin çıkıyor. Anlatının içine yedirdiği çeviri tarihinden ilginç örnekler ve anekdotlar da ayrıca pek leziz. Seviyoruz seni Alberto amcacığım.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
çok tuhaf, çok tekinsiz bir yolculuk yapmak isterseniz ki bence isteyin...
“Buz yeryüzünün kıvrımı üzerinde, dağlar ya da denizler tarafından engellenmeden, her gün sürünüyordu. Acele etmeden, duraklamadan, sürekli şehirlere yaklaşıyor, giriyor, onları dümdüz ediyor, kaynayan lavların yağdığı kraterleri dolduruyordu. Amansız bir düzen içinde dünyayı boydan boya yürüyüp geçen, yollarındaki her şeyi ezen, silip süpüren, imha eden, buzlu dev taburları durdurmanın yolu yoktu.”

“Kafka’nın kız kardeşi” diye anılan Anna Kavan’la (ki gerçek adı Helen Woods, müstear soyad olarak seçtiği Kavan’da zaten bir Kafka anıştırması var zaten) sonunda, sonunda tanıştım ve büyülendim. Kavurucu bir sıcakta okuduğum kitapta tarif ettiği buzu iliklerimde hissettim, üşüdüm resmen. Çok çizgidışı, kategoriler üstü bir metin bu, tek bir biçimde (distopya? bilimkurgu?) tanımlamak imkansız. “Kafka’nın kız kardeşi” denmesi de boşuna değilmiş anladım, dünyanın her yerinde geçen bir anlatının insanı bunca sıkıştırması, hapsetmesi inanılmaz bir şey, binlerce kilometre yol giden karakteri izlerken tek bir odaya kapanıp kalmışsınız gibi hissettiriyor yazar size - Kafkaesk’in dibi.

Dünya durmadan soğuyor, buz kütleleri gezegeni kuşatıyor. Anlatıcımız gümüş saçlı bir kadının peşinde, onu bulmak, “korumak” istiyor. Kadın kaçıyor. Arkasında buz, önünde gümüş saçlı kadın, bir kovalamaca takip ediyoruz. Okuduklarımızın hangisi gerçek, hangisi rüya, hangisi anlatıcımızın zihninde anlamak güç, ateşli bir rüyada gibi iç içe geçmiş her şey. Goodreads’de Mehmet Baran’ın kitaba dair yorumu bu katmanları ayırmak için çok aydınlatıcı bir izlek sunuyor; spoiler olmaması için aktarmayacağım ama Kavan’ın kitaba serpiştirdiği ipuçlarını çok doğru tespit ettiğini düşünüyorum. Sadece şunu söyleyeceğim: üç değil, iki ana karakterimiz var bence de ve hayır, doğrusal bir anlatı okumuyoruz. Bu perspektifen bakınca bu kitabın o meşhur “edebiyattaki şeytani ikizler” literatürü içinde değerlendirilebileceğini düşünüyorum.

Kitabı okumamış birine tarif etmek çok zor olduğu için bu da müphem bir inceleme oldu ama olsun varsın. Kitap bence kusursuz, Selahattin Özpalabıyıklar’ın çevirisi muazzam. Çok tuhaf, çok tekinsiz bir yolculuk yapmak isterseniz ki bence isteyin, lütfen okuyun bu kitabı.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
çok etkilendim...
Avustralyalı yazar Meg Mason'ın 2022'de Women's Prize for Fiction ödülüne aday gösterilen kitabı Keder ve Mutluluk, aşk, depresyon, umutsuzluk, aile ve ama en çok da akıl hastalıkları üzerine çok sert, çok gerçek bir anlatı.

17 yaşından itibaren kronik depresyonla mücadele eden anlatıcımız Martha'nın hayatını dinliyoruz kendisinden. İçine düştüğü karanlık dehlizleri, yönetemediği ruhsal dalgalanmalarını, akıl hastalıkları toplumca korkunç biçimde şeytanileştirildiği için asla gerçekle yüzleşemeyişini ve yüzleşemedikçe kendi karanlığına daha çok gömülüşünü, ilaçlarla ilişkisini, o ilaçların bedeniyle kurduğu ilişkiyi değiştirişini, kimi davranışlarının sorumlusunun hastalığı mı yoksa bizzat kendisi mi olduğunu asla bilemeyişini, tam da bu nedenle kendiyle ilişkisini bir türlü stabilize edemeyişini, o çaresizliğini, sevmeyi ve sevilmeyi bir türlü tam beceremeyişini. Ve daha nicelerini.

Martha'nın çocukluğundan başlıyor anlatı ve 40'larının ortasına dek eşlik ediyoruz hikâyesine. Alkolik ve öfkeli bir anne, sevgi dolu ama başarısız bir baba, biraz uçuk ama sağlam bir kız kardeş, aşık bir adam. Bütün karakterler o kadar iyi, o kadar iyi çizilmiş ki, hepsini bizzat tanımış gibi hissediyorum.

Martha'nın, yazarın adını özellikle belirtmediği akıl hastalığı tüm hayat öyküsünü şekillendiriyor. "***" şeklinde geçiyor hastalık. Kronik depresyon mu, şizofreni mi, borderline mı? Bilmiyoruz. Bilmeyin diyor zaten yazar da. Adını koymuyor ki boşluğa ne doldurursak dolduralım değişmeyeceğini anlayalım. Her tür akıl hastalığını toplumca nasıl şeytanileştirdiğimizi görebilelim. Sadece kendilerinin "kötü, bozuk, yanlış" olduğunu hissettirdiğimiz bu insanları işitmek mümkün mü, kafa yoralım.

Çok etkilendim, yer yer çok kızdım, sonra kendime kızdım, yer yer de çok ağladım - özellikle Martha ve annesinin ilişkisine dair bölümlerde. Kitaba dair tek eleştirim, dilinin benim için biraz fazla sade oluşuydu, hikâye muhteşem aktarılmış da olsa, belki dil biraz daha lezzetli olabilirdi ama olsun varsın, bu haliyle de müthiş bir kitap kendisi.

Okuyunuz.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Çok hüzünlü bir masal gibi...
"Burada kadın olmak, sürekli kanayan bir yara olmak demektir."

Beni mahvettin Toni Morrison ve bunu ilk kez yapmıyorsun. Merhamet, 1600’ler Amerikasında geçen ve Morrison edebiyatının temel konuları olan ırk ve toplumsal cinsiyet meselelerini bu defa kölelik ekseninde ele alan bir roman. Alınıp satılan siyah köle kızların hayatta kalma hikâyelerini anlatıyor Morrison. Ama nasıl güzel, nasıl güçlü bir dille.

Öyküyü iki biçimde takip ediyoruz. Biri Florence’ın ağzından. Bir köle kadının kızı Florence, henüz sekiz yaşındayken bir adam annesini ve henüz bebek olan erkek kardeşini almak istiyor, anne kızı öne itip “bunu alın” diyor. Hayata reddedilerek başlamış, kendini sevdirmek ve kabul ettirmek için her şeyi yapabilecek bir genç kadın o. Florence yürüyor, yürürken de biriyle konuşuyor içinden. Ki zaten kitabın ilk cümleleri de onun ağzından: “Korkma. Yaptığım onca şeye rağmen kelimelerim seni incitemez.”

Tek sayılı bölümlerde Florence’i dinliyoruz, çift sayılılarda ise tanrı anlatıcı bize Florence’i alan efendi Jacob Vaark’ı ve evindeki insanları anlatıyor. Karısı, ölen çocukları, evdeki diğer iki köle kadın ve hayatlarını kiralamış işçiler. Başlangıçta bu geçişlere adapte olmak zor olsa da, ben hızlıca alıştım ve kendimi metne bıraktım.

Çok hüzünlü, çok zehirli bir masal gibi bu kitap. Yazarın ileri-geri giderek anlatışı ve muğlak cümleleri sanki karakterlerin zihinlerindeki düşüncelerden sallar yapmış da bizi üstlerine bindirip dolaştırıyor gibi hissettiriyor insana. Hele Florence’in anlattığı bölümler. Onlar nasıl güzel, nasıl şiirli. Mesela: “Aniden alçalan bir kırlangıç sürüsü ağaçların dallarına konuyor. Sayıları o kadar fazla ki, ağaçlar kuş açmış zannedersiniz, yapraklar görünmüyor. Lina ormanı işaret ediyor. Dünyayı biz şekillendirmeyiz. Dünya bizi şekillendirir.”

Çok sevdim sonuçta. Hele ki o beklenmedik kısacık son bölüm... Ah. O bölümden bir alıntıyla bitireyim:

“Tanrının bahşettiği bir mucize değildi bu. Merhametti. Bir insanın merhametiydi. Dizlerimin üstünden kalkmadım. (...) Başkasının kaderini omuzlarında taşımak ağır bir yüktür; başkasının kaderini ele geçirmeye çalışmak yanlıştır; kendi kaderini başkasına teslim etmekten hayır gelmez.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir