Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
01 Mart 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Saatlerinizi ayarlayın çünkü bu işin enstitüsüne doğru giden bir yolculuğa çıkmak üzeresiniz!
Kitap hakkında naçizane yorumlarımı kaleme almadan önce yazarı tanıtmak gibi genel bir planım vardı (aslında hâlâ daha var). Ancak, şu an yorum yapmaya çalışacağım eser ve yazarı o kadar büyük ki açıkçası ne yazacağımı bilemedim. Yine de bazı yorumlar yapmadan da duramayacağım; öncelikle son zamanlarda güncel bir tartışma konusu haline gelmiş olan “Türk Edebiyatı” mı yoksa “Türkiye Edebiyatı” mı çekişmesinin bir kenara bırakılması gerektiği kanaatindeyim. Bunu şu nedenle belirtiyorum; Ahmet Hamdi Tanpınar “Türk Edebiyatı”nın ve “Türkçe”nin en güzel örneklerinden bazılarını kaleme almış, edebiyatımızın temel taşlarından biri olarak (tamamen şahsi bir cüret ile) Peyami Safa ve Refik Halid Karay ile birlikte enler arasında yer almaktadır. Herhalde eserleri ve kendi şahsı üzerine yazılan tez ve makale çalışmalarına ve bu çalışmaların sayısına bakılarak dahi Türk Edebiyatı’nın enleri arasındaki yeri ile alakalı bazı çıkarımlar yapmak mümkün olabilir (merak edenler ilgili platformlardan bu çalışmalara ücretsiz bir şekilde göz atabilir).

Kitabın içeriğine gelecek olursak, aslında kitabın başlığından da anlaşılacağı üzere, “zamanı” konu edindiğini ilk bakışta söyleyebiliriz. Şu ana kadar okumuş olduğum hiçbir kitap “zaman” mefhumunun bu denli insana özgü olduğunu ve bu denli izafi olabileceğini, bu kadar çarpıcı bir şekilde ele al(a)mamıştı. Üstelik bunu yaparken sizi muhteşem ve soluk soluğa takip edilebilecek bir maceranın içerisine atmıyor, daha ziyade usul usul işlenmiş bir kurguya sahip. Dolayısıyla okumayı düşünenlerin kendisini buna hazırlaması gerekiyor. Ayrıca, eserin yazılmaya başlama (1954) ve yayınlanış yılını (1961) göz önüne almanız ve dönemin (belki de şimdikinden daha zengin olan) Türkçesi ile karşılaşacağınızı unutmamanız gerekir.

Kitabın genel olarak fiziki yapısının, cildinin ve kullanılan kağıt türünün son derece kaliteli olduğunu söyleyebilirim. Elbette kişisel bir tercih olarak bu kitabın sert kapaklı, prestij baskısını da kütüphaneme kazandırmayı çok isterdim. Son olarak kitabı merak eden ve henüz okumamış olan (ve hatta kitap okumaya, kitaplara gönül veren) herkese şiddetle tavsiye ediyorum.

Herkese bol kitaplı “saatler”!
Yanıtla
145
34
Destekliyorum  9
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
25 Şubat 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kurmacaya Derin Dalış: Anlatım Teorisine Giriş
Edebiyatın akademik bakımdan ele alındığı kaynaklar arasında Anlatım Teorisine Giriş'in benzerlerine göre daha kolay kavranabilir olduğunu söylemeliyim. Kurmaca anlatımda zaman, olay örgüsü, anlatıcı, dünya kurma gibi pek çok kavramı edebiyatın dışındaki disiplinlerle (psikoloji, antropoloji, tarih, sosyoloji vb.) bir arada değerlendirerek ele almasıyla okuruna 270 sayfalık geniş bir yelpaze sunuyor.

Her geçen gün başka disiplinlerle beslenmeye daha açık olduğumuz, sınırlarımızı esnekleştirdiğimiz çağımız için bu kitap meraklısı olan herkesin içinde kendisine faydalı şeyler bulabileceği bir kitap. Hikaye oluşturmanın mantığını kavratabilecek Anlatım Teorisine Giriş; yazarlara, reklamcılara, hikaye anlatıcılarına da işin akademik mutfağını açabilir.

Kurmacanın unsurlarına detaylı, bilimsel ve örneklerle kolay kavranabilir hale getirerek yaklaşması kurmacayı derinden tanımak isteyenler için güzel bir imkan sağlıyor. Anlatıcı konusunda yer alan tablolar örneklerle de pekiştirilmiş; anlatıcıların özelliklerinin ve farklılıklarının daha iyi anlaşılabilmesi açısından çok faydalı buldum.

Konuları etkili, bilinen örneklerle aktarması kavrayışı kolaylaştırıyor. Bu kitapta dünya klasiklerini de bulabilirsiniz, Yunan filozoflarını da. Cortazar'dan Kafka'ya, Günter Grass'tan Cervantes'e pek çok yazarın eserlerinden örneklere rastlamak mümkün. Anlatım Teorisine Giriş kesinlikle evrensel bir kaynak. Son kısımlarda yer alan kavramlar sözlüğü ve anlatımbilimiyle alakalı web siteleri de okuruna kitapla sınırlı kalmaksızın araştırmalar yapabileceği bir alana kapılar açıyor.
Yanıtla
2
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
24 Şubat 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
çokyüzlülük ve hacı ağa karakteri
Hiç yabancısı olmadığımız bir karakterle karşı karşıyayız. Mekan ise çok odalı bir ev, bir hol ve evin taşlık denilen avlusu. Eşraftan Hacı Ağa ve eksik olmayan ilginç ziyaretçileri. Sanırsınız ki bir ülke bu taşlıktan yönetiliyor. Sadık Hidayet’in bu romanını (novella da diyebiliriz) kurgusu itibariyle bir yandan okurken, diğer yandan kahramanlardan herhangi birisi olduğunuzu hayal ettiğinizde sinematografisi, hadi bir adım daha ileri götürelim teatral örgüsü yüksek bir yapıt olduğunu yaşarsınız. Pragmatistik bir kişiliğe deyim yerindeyse cuk diye oturan bir kimlik. Pragmatizmin ete kemiğe bürünmüş hali Hacı Ağa.

Ayrıca bir sosyoloji bu. Her toplumda Hacı Ağa’ların olması bir gerçeklik. Bu gerçekliğe karşı çıkışların somut bir örneği Sadık Hidayet’in sözkonusu romanı. Sadık Hidayet karşı çıkışlarını, romanın kahramanlarından Münadilhak aracılığıyla seslendiriyor. Siz de okuduğunuzda bu gözlemleri göreceksiniz.

Kitabın çevirmeni Mehmet Akif Koç’un romanla ilgili önsözü dikkate değer. Sizin romana soft bir geçiş yapmanızı sağlıyor. Çevirmenin yetkinliğinin, eserin etkisini ve anlaşılırlığını bir kat daha arttırdığını ifade etmek isterim.

İyi okumalar...
Yanıtla
6
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Şubat 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kaderi Yalnızlık Olanlar
Bosnalı yazar Meşa Selimoviç kimilerinin gözünde Balkanların Yaşar Kemal'i olarak nitelendirilir. Aslında şu an bilinen en ünlü eseri 'Derviş ve Ölüm'dür. Elimizdeki bu kitap 'Sis ve Ay Işığı' da bence okunması gereken klasikler arasına girebilir.

2. Dünya Savaşı yıllarının Alman işgali altındaki Yugoslavya'sında bir karı koca olan Luba ve Yohan evlerini mecburen partizanlarla paylaşmaktadır. Zaten mutsuz olan ve birbirlerine hiç uymayan bu çift için hayat yeterince zor ve karmaşıkken, yaralı bir askerin sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalmaları ile tam bir girdabın içine düşerler.

Luba büyüdüğü kasabadaki kadınlardan farklı, alımlı ve derin hayalleri olan bir kadındır. Dolayısıyla evlenmek mecburiyetinde kalınca sakin köy yaşamına alışmakta oldukça zorlanmıştır. Yohan içine kapanık, kaba saba bir köylüdür. Karısını anlamakta ve ona uygun davranmakta güçlük çekmektedir. Ki ataerkil toplumun dayatmaları zaman zaman aklını karıştırmakta ve hem kendisinin hem karısının yalnızlaşmasına neden olmaktadır.

Eserde, savaşın ruhu ve insanları ne şekilde etkileyebildiği oldukça güzel betimlenmiş. Selimoviç zaten kendisi de savaş yıllarını yaşadığından bu kasvetli havayı yansıtmakta başarılı oluyor. Genel itibariyle eseri beğendim. Sade dili, akıcı ve anlaşılır üslubu ile sizlerde çok rahat okuyabilirsiniz.

Madem Selimoviç'e Balkanların Yaşar Kemal'i dedik, o halde ünlü dörtleme 'Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana/ Bir Ada Hikayesi 1'den bazı alıntılarla savaşa dair vurgulamaları paylaşarak noktayı koyalım.
“Aaaah, savaş. Şu yeryüzünde canlı koymadı kırdı geçirdi. Gökteki kuşu, yerdeki börtü böceği, sudaki balığı...” (sayfa 302)

"Biz her şeyimizi, insanlığımızı yitirdik. Bu savaşlar neyimiz var, neyimiz yoksa hepsini aldı götürdü. Yüreğimiz çırılçıplak kaldı." (sayfa 274)
Yanıtla
2
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
17 Şubat 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Covid-19 ve Düşündürdükleri
Kitap, Covid-19 salgını hakkında farklı uzman, entelektüel ve yazarların fikirlerine yer veren arşiv niteliğinde bir derlemedir. Salgının sağlık açısından yansımasından ziyade kitapta; toplumsal, siyasal, finansal ve sosyolojik açıdan değerlendirmelerine yer verilmiş. Normalliğin çivisinin geri çakılamayacağına işaret edebilmek için ise kitaba yayınevi “çivisi çıkan dünya” başlığını verdiklerini belirtmiş. Yazılı olarak bir araya getirilen görüşlerin genelinde batı dünyasının olaylara nasıl yaklaştığını ve yorumladığını gözler önüne seren önemli bir belge ortaya çıkmış diyebiliriz.
Özellikle Giorgio Agamben’in İtalyan toplumunun salt yaşam dışında artık hiçbir şeye inanmadığını ve bunun da onları ayrıştırdığını belirtmesi ve makalesinin sonlarına doğru şu soruyu ortaya atması bence önemlidir: “Hayatta kalmak dışında başka bir değeri olmayan bir toplum nedir?”
Kitapta Adam Tooze, Mike Davis, Massimo De Angelis, İngar Solty ve Josh Gabert Doyon’un yazılarına Türkçede ilk kez bu kitapta yer verilmiş. Amerikalı, İngiliz, İtalyan, Alman, Fransız vd. yazarlar tarafından ele alınan makalelerde ortaya atılan görüşler, içinde bulunduğumuz dönemin değerlendirilmesi açısından önemli bir belge niteliğindedir. Kendi toplumunuzla kıyaslama ihtiyacı duyduğunuz yaklaşımlarda batılı bir göz, bir küresel bakış açısı olarak ele alınabilecek, kitaptaki fikir ve görüşlerden faydalanılabilecek bir kaynak özelliği taşımaktadır. Özetle dayanışma, kolektif yaklaşım, birlik ve beraberlik gibi çözümlerin ileri sürüldüğü akademik bir derleme olmuş diyebilirim.
Yanıtla
6
0
Destekliyorum 
Bildir
Yanıtları Göster
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Şubat 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
"Nomos" ve "Toplum Duyarsızlığı"
Kitabın konusunun namus kavramı etrafında şekillenmiş olması, size ilk başta namus kelimesinin tanımını bilme ve öğrenme ihtiyacını hissettiriyor. Hakikaten nedir bu namus? Binlerce yıldır dillendirilen bu kavram nedir? Kime göre ve neye göre? Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki: namus kelimesi Türkçeye Arapçadan, Arapçaya da Antik Yunandan geçmiştir. "Kurucu ilke" veya "genel ilke" manalarına gelmektedir. Yani toplumu oluşturan bireylerin  muhalefet edemeyeceği ilkeler. Peki Türkçedeki anlamı nedir?... En basit haliyle "kadının cinsel davranışları üzerinde sözde erkeğe tanrı tarafından verilmiş denetim hakkı ve cinsel organı üzerinde sözde ilahi buyrukla onaylanmış erkek tahakkümü" anlamında kullanılmaktadır. Namus gerçeğinin toplumlar üzerinde öyle bir etkisi var ki... Binlerce km uzaklıktaki bir yazarın, yaşadığımız toplumun da bir gerçeği olan bu kavram üzerine roman yazması, okuyucuyu doğrudan etkileyen birinci unsur oluyor. Şöyle ki: anlatılan konuya aslında çok da uzak kalmıyor okuyucu... Evet evet diyor okuyucu... Bu hikayeyi sanki internette bir yerde okumuştum, sanki gazetenin 3.sayfasında böyle bir haberi daha önce görmüştüm diyebiliyor.
Toplum, namus kavramını kendince sınırının aşılmaması gereken bir olgu olarak kabul etti ve bu sınırı aşana ölüm de olsa ceza verdi ve bu hususu göz göre göre yaptı. Görmedim, duymadım, bilmiyorum... Peki, namus kavramı neden sadece kadınla ilişkilendirilir ki... Kadının toplumda "zayıf olarak görülmesi" kötü olarak nitelendirilen namus kavramına aykırılığın sadece kadın tarafından işlenebileceği manasına mı gelmektedir? Ya da şunu mu diyeceğiz: Namus uğruna bir kadın veya bir adam öldürülebilir mi? Ölüm mü daha ağır yoksa namus mu? Romanın en dikkat çeken yönü şurası: ölümün namus lekesinden daha hafif olarak algılanması ve de toplumun bu gerçek karşısında duyarsızlaşması.

Romanın ikinci bir yönü var ki... Burası tartışılmaya muhtaç ve romanın işlediği bu konunun diğer bazı kavramlara teşmil etmesi muhtemel...Ya da şöyle diyelim: Bu romanın içeriğini oluşturan, toplumun kutsadığı namus kavramı başka bir romanda, başka bir toplum tarafından ve de başka bir kavramla kutsallaştırılıp kırmızı çizgi ilan edilebilir mi? Romanda geçen namus kavramı örneğin başka bir toplumda milliyetçilik, ırk üstünlüğü, inanç farklılığı, zenginlik, dil üstünlüğü gibi kavramlarla açıklanıp bu kavramlar kutsallaştırılabilir mi? Mesela bir toplum ırk üstünlüğünü savunup başkalarını reddedebilir mi? Kendine özgü milliyetçilik tavırlarıyla bütün diğer milliyetleri reddedebilir mi? Zenginliğin o "heybetli duruşunu" kutsayıp, diğer bütün bireyleri dışlayıp her şeyi onlara reva görebilir mi? İnanç farklılığından dolayı insanlar katledilebilir mi? Ya da insan iradesi dışında olan dillerin birisi kutsanıp bunu konuşmayan toplumların bireyleri şeytanlaştırılabilir mi? Kısacası; bir toplum, kendinden olmadığını düşündüğü bir şeye yaşam hakkı vermeyecek mi ya da bu değerlere zıt kişiye ölümü meşru mu görecektir? Peki, bu toplumların kendince kutsallaştırıp kabul ettiği genel bir ilke aslında genel bir ahlak yasasını temsil etmiyorsa, içi kötülük yüklü bir kavram haline gelmişse ya da bir toplumu uyuşturan bir hale gelmişse ne yapacağız. Gene de kutsamaya devam mı edeceğiz?

Romanın üçüncü ve de farklı bir teknikle yazılma konusu var ki... İlk başta böylesine bir teknikle karşılaştığınız için şaşırıyorsunuz, sonra bir bakmışsınız size garip gelen bu husus aslında sizi bizatihi olaya dahil ediyor; romanın mekanları olan meyhanede bulunuyor, sokakta Santiago Nasar'ı bekliyor ya da kasabaya gelecek olan piskoposu limanda karşılıyorsunuz. Kullanılan bu röportaj tekniği sayesinde, konusu cinayet olan bu romana ve olaya okuyucuların adeta bir dedektif gibi odaklanması isteniyor; ama olayın aydınlatılması için uğraşan bir dedektif değil cinayetin bütün detaylarına şahit olan bir dedektif.

Olayın ilginç bir yönü de şu ki: Santiago Nasar öldürülürken hiç kimsenin bir şey yapmaması ya da sizin okuyucu olarak bizatihi olayın içindeyken elinizden bir şey gelmemesi. Muhtemelen romanın okuyucuları düşünce olarak iki zıt gruba ayrılmışlardır. Santiago Nasar'ın öldürülmemesi gerektiğini söyleyip ölüme engel olunacak mı diye kendini romana kaptıranlar, ikinci grup ise "Santiago Nasar namussuzluk yapmıştır ölümü de haketti" diyenler. Kitabın namus kavramı üzerinde okuyucuları derin bir düşünmeye sevk etme gibi bir görevi de bulunmakta. Bu husus sayfalarca açıklanmaya muhtaç bir konu. Ciddi manada irdelenmesi gerek okuyucu tarafından.

Gabriel Garcia Marquez, bu romanında anlam karmaşasına çok mahal vermeden, doğrudan okuyucunun anlayabileceği türden söylemek istediğini söylemiştir. Çok karakter yoktur, süslü kelimeler fazla yoktur, çok çok farklı zaman ve mekanlar yoktur. Zaman ve mekan kavramı birkaç  günlük zaman dilimine, mekanlar da küçük bir kasabaya sıkıştırılmıştır. Roman başlandığı gibi bitirilen türlerden bir romandır. Kitabı okurken kafanızda farklı farklı şüpheler oluşmaz. Ortada bir namus meselesi var ve bu namus meselesinin cinayetle sonuçlanması var. Okuyucuya bırakılan tek konu: Toplum duyarsızlığıdır.

Herkese iyi okumalar.
Yanıtla
144
38
Destekliyorum  3
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Şubat 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Monika Wienfort - Prusya Tarihi
Kitap hakkında konuşmaya başlamadan önce yazarı tanıtmanın faydalı olacağını düşünüyorum. Çünkü, tarih kitaplarında alan uzmanlığı (bu uzmanlık çevirmenden de beklenebilir) okunan metnin güvenirliliği noktasında son derece önemli kıstaslardan biridir. Elbette münferit örnekler olabilir ancak bir Osmanlı tarihçisinden “Roma Tarihi” okumak son derece abes bir durum olurdu. Neyse ki incelemesini yaptığımız kitap için böyle bir durum söz konusu değildir. Bu arada küçük bir hatırlatma yapmam gerek; yukarıda bahsedilen uzmanlık incelemeyi yapandan da beklenilmesi gereken bir yetkinliktir. Dolayısıyla bu incelemenin yalnızca “meraklı bir okurdan” çıktığını hatırlatmakta fayda vardır. Monika Wienfort’a dönecek olursak, 2002 yılından beri Berlin Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak bulunan, daha çok hukuk, anayasa tarihi ile Prusya ve İngiltere tarihi çalışan bir bilim insanı olduğunu belirtelim. Yani emin ellerdeyiz! Çevirmenlik koltuğunda ise karşımıza Arif Ünal çıkmaktadır. Kendisinin daha öncede Almancadan yaptığı çeviri çalışmaları olduğu görebiliyoruz ancak ben kendisini ilk kez Prusya Tarihi ile tanımış oldum. Dolayısıyla yapacağım yorumlar yalnızca bu çevirisiyle alakalı olacaktır.

Kitabın içeriğine doğru yaklaşırken bir de temel özelliklerine kısaca bir bakalım; kitap 126 sayfadan ve önsöz ile dizine kadar, toplam ‘11’ ana başlık ile ‘10’ alt başlıktan oluşmaktadır. Yazar okuyucuları ‘Giriş’ bölümünde; “Prusya Kavramının Kökeninden Devlet ve Kültür Kavramı Olarak Kullanımına Kadarki Gelişimi” konusuna doğru kısa bir gezintiye çıkarır. Bu bölümde “Prusya” isminin kökeninden ve nereden geldiğinden, Prusya kavramının tasfiyesine ve Federal Almanya’nın kuruluşu ile yeniden doğuşuna kadar son derece keyifli bir anlatıma tanık oluyoruz. Ayrıca yazarımız bu bölümde “Prusya Tarihi” konusundaki kaynak bolluğundan bahsederken bu açıklamanın Türkçe için (ne yazık ki) geçerli olmadığını belirtmeliyim. Her ne kadar alanın uzmanı olmasam da çeviri ya da telif iki elin parmak sayısını geçmeyecek kadar yayın olduğunu söyleyebilirim. Daha sonra ise (I. Bölüm); “Orta Çağ’daki Başlangıç Dönemi Mark Brandenburg’dan Reformasyon’a Kadarki” dönemin incelendiği konuya geçiyoruz. Bu bölümde meşhur bazı kentlerin kuruluşu, Slav ve diğer unsurların Hristiyanlaşması ile Luther ve Reformasyon döneminin Prusya için ne denli önemli olduğunu görüp devletleşme sürecine tanık oluyoruz. Bu noktada “Protestanlığın” Prusya ve Alman kimliğini oluşturmada ciddi bir rolü olduğunu anlıyoruz. M. Wienfort devamında (II. Bölüm) 18. yüzyılı “Prusya’nın oluşumu” olarak nitelendirmektedir. Bu yüzyıl içerisinde Prusya’nın diğer Avrupa ülkelerine hemen her anlamda yaklaştığı yorumu yapılarak bazı örneklerle oluşum fikri temellendirilir. Hemen akabindeki bölüm de ise (III. Bölüm) kırılmalara işaret edilir ki bu kırılmalardan en önemlisi Napolyon ve Fransa’nın, Prusya topraklarında yarattığı yıkımdır. Bu yıkım ancak 1870/71 yıllarında “Alman İmparatorluğu”nun kuruluşu ile etkisini kaybedecektir. İnsanın aklına “eğer bu yıkımlar ve toprak kayıpları yaşanmasaydı acaba neler olurdu?” sorusu geliyor ve gerçekten de Avrupa tarihini bugün (muhtemelen) daha farklı okuyor olurduk. Çalışmanın “IV.” ve “V.” bölümlerinde ise Prusya’nın modernleşmesine(!) ve klasik tarım toplumu çizgisinden sanayileşen dolayısıyla kapital sisteme doğru ilerleyen bir yapıya evrildiğine tanıklık ediyoruz. Ayrıca 1866 ve 1871 savaşlarının “Alman kimliğinin” oluşumunda ne derece etkili olduğunu görüyoruz ki, bu savaş hakkında Almanların öğretmenlere de çok şey borçlu olduğu söylenir. Çalışmanın sonlarına ve 20. Yüzyılın başlarına doğru yaşanan istikrarsızlıklar, ekonomik sıkıntılar, “nasyonal sosyalizm” ve II. Dünya Savaşının hemen sonrasında Prusya’nın tasfiyesinden, 1990 yılından sonra (kültürel anlamda) yeniden doğuşuna değinilerek kitap sonlandırılmıştır.

Kitabın genel olarak Prusya ile alakalı temel ve giriş düzeyindeki bilgileri aktarmakta son derece başarılı olduğunu düşünüyorum. Sayfa sayısına göre konu başlıklarını (alt başlıklar dahil) son derece yeterli buldum. Tüm bunlara ek olarak kitabın sonunda bulunan “kronoloji”, “kaynakça” ve “dizin” bölümlerinin, kitabın daha efektif olarak kullanılabilmesini sağladığını da belirtmeliyim. Ayrıca yukarıda da değinmiş olduğum üzere, dilimizde telif ya da çeviri olarak "Prusya Tarihi" hakkında bulunan eser miktarından dahi incelediğimiz kitabın önemi anlaşılır. Kitabın fiziki özelliklerine gelecek olursak; baskısı, cildi ve kapağı son derece güzel. Çevirinin ise iyi olduğunu söyleyebilirim. Bu kitabı modern dönem Avrupa ve Almanya çalışanlar ile bu konulara meraklı olan okurlara tavsiye ederim. Şimdiden iyi okumalar!
Yanıtla
9
2
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Şubat 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yaşama duygudurum ölçeğinde empatik bakabilmek
Paulo Coelho’nun 213 sayfalık, “Veronika Ölmek İstiyor” adlı romanı; sosyolojik ve psikolojik gerçekler içeriyor. Anlatım tekniği akıcı, çeviri dilinin ise anlaşılır olduğunu öncelikle belirtmeliyim.
Evreni tanıma, yaşamı anlamlandırma, bireysel tatmin ve güvenlik/mutluluk/huzur arayışları insanı bazen coşkuya bazen de karamsarlığa sürükleyebilmektedir. Bilim, inanç, felsefe ve evrensel gerçeklikle barışık bir yaşam modeli oluşturmakta zorlanıyoruz.
Roman; arayışlarından, edindiklerinden tatmin olmayan, genç bir kız Veronika’nın intihara teşebbüsü ve devamında gerçekleşen olayları konu edinmektedir. İntihar teşebbüsü bir yılgınlık, çaresizlik, teslimiyet, kaçış, küskünlük, vazgeçme ve benzeri negatif nitelemeleri bünyesinde barındıran, bir karar ve davranış bozukluğudur. İntihara teşebbüs eden kişiler deli değildirler. Deliler, böyle bir plan ve kurguyu gerçekleştiremezler.
Maddi anlamda hatta duygu planında çok şeye sahip olmak; mutluluk denkleminin tek şartı değildir.
Seveni de, maddi zenginliği de ihtiyacından çok çok fazla olan kişilerin bile intihara yeltendiğini gözlemlemekteyiz. Hele şair, düşünür, yazar ve sanatçılardan intiharı tercih edenleri anlamakta zorlanıyoruz. Bir noksanlık, bir boşluk, bir eksiklik, bir negatiflik var ama bunun ne olduğunu açıklayıp, hissettirmediklerinden, yalnızca yorum ve tahmin yoluyla değerlendirmeye çalışıyoruz.
Kendi içsel dünyasını en azından bir kısmını çevresine açabilen, duygusal iletişim kurabilen, soran, sorgulayan, dayanışmaya açık, pozitif alternatifler üretebilenler; doğal yaşamla barışık, olağan bir yapıya sahiptirler. İçsel bütünlüğümüzü oluşturan değerleri; genel anlamda genetik ve çevresel etkiler şekillendirse de zihinsel anlamda nelerle beslendiğimiz; bilinç ve irademizin direksiyonunda olacaktır.
Bedensel ve ruhsal planda sağlıklı bireyler, ideal toplum modelinin sağlam temelini kuracaktır.
Olumsuzlukları gözlemlemeden, çözüm ve öneri reçetesi yazmak; mantıksız, tutarsız, geçersiz bir yaklaşım olur. Bu kitap bizlere bu alanda yaşanan sorunlar ve çözümleri açısından, dikkate değer bir kesit sunuyor.

Yanıtla
63
9
Destekliyorum  4
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
04 Şubat 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Taşra Gerçeği
Anne babası eşkıyalar tarafından öldürülen Kuyucaklı Yusuf’un Kaymakam Salahattin Bey tarafından evlatlık alınmasıyla başlayan ve devamında taşradaki sosyal ilişkiler ağının bir aşk hikâyesi üzerinden resmedildiği akıcı ve sürükleyici bir eser.
Taşradaki kasaba hayatının önemli yönleri, güç ilişkileri bağlamında eserde canlı bir şekilde ele alınmıştır. Kasaba eşrafı ve mütegallibesinin tüm zulüm ve hukuksuzluklarına rağmen taşraya hâkim olması, Sabahattin Ali’nin ifadesiyle kaymakamları “kukla”ya çevirmesi ve adalet mekanizmasının bunların oyuncağı olması taşra hayatının belki de hâlâ çözülemeyen sorunlarıdır. Kaymakamların kasaba eşrafının oyuncağı olması ve sonunda teneke çalınarak gönderilmesi klişesi, kim bilir belki de Yaşar Kemal’in “Teneke” adlı eserine ilham vermiştir.
Eser, hukuk-edebiyat ilişkisi bakımından önemli veriler sunmaktadır. Ölümle başlayan eserin ilk sayfalarında 1903 senesi koşullarında kaymakam, müddeiumumi (savcı) ve doktordan oluşan heyetin at sırtında olay yerine gitmeleri ve olay yeri incelemesi yapması ele alınır. Eserin ilerleyen kısımlarında, hâlâ taşra düğünlerinin bir vazgeçilmezi olan maganda kurşunları o devirlerde kasti olarak hedef bulmaktadır. Ancak rüşvetle kolluğun, jandarmanın etkisiz hâle getirilmesinden şahitlere baskı yapılmasına, delillerin karartılmasından rüşvete kadar her türlü araç; tüm kasabanın bildiği hakikati, eşraftan birinin oğlunun başkasını kasten öldürmesi olayını, örtmeyi sağlar. Bu durum, Jonathan Swift’in “Hukuk; küçük sineklerin yakalandığı ancak eşek arılarının delip geçtiği bir örümcek ağına benzer.” sözünün kasabadaki tezahürlerindendir. Tabii ki bunlar adalet mekanizmasına intikal eden olaylarla ilgili taşra eşrafının adaleti iğdiş etmesinin yollarıdır. Zaten olayların önemli bir kısmı kaynakta kesme yöntemiyle adalete intikal et/tiril/meden halledilir.
Eserde bürokrasi, bürokrasinin çalışma anlayışı ve bürokrasiyle eleman temin edilmesi bağlamında hâlâ güncelliğini yitirmeyen konular karşımıza çıkmaktadır.
Eserde günümüz Türkçesinde pek kullanılmayan az sayıdaki kelimelerin anlamlarının ilk geçtiği yerde verilmesi okuyuculara kolaylık sağlayacaktır.
Edebi eserlerde yazım kurallarına uyulmasına, diğer eserlerden daha fazla önem verilmelidir. Eserde azda olsa yazım yanlışları maalesef bulunmaktadır. Tırnak içindeki ifadelerin sonunda nokta işaretinin kullanılmaması (s. 18, 24, 34, 43, vd.), bölümlerden sonraki ilk paragrafta satır başı yapılmaması ve parantez içerisindeki cümlelere büyük harfle başlanmaması (s. 24, 43, 54, vd.) görülen yanlışlardandır. Ayrıca bazı kelimelerin yazılışlarında imlâ yanlışları bulunmaktadır: (candarma/ jandarma; aptes/ abdest; ramazan bayramı/ Ramazan Bayramı; teravi/ teravih; allahaısmarladık/ Allah’a ısmarladık; Allahını/ Allah’ını; yarabbi/ ya Rabbi; düstur ve mecelle/ Düstur ve Mecelle vd.)
Sabahattin Ali’nin eserlerinde hayatı anlamlandırma gayreti, arayış, bir işe yaramama ve hiçlik duygusu ile geçim kaygısı ele alınan başlıca konulardandır.
Tanzimat’tan 1950’ye kadar Türk romanının ana konusu Batılılaşmanın dışına çıkarak, taşra sorununun ve taşradaki güç ilişkilerinin ele alındığı ve toplum gerçekliğini yansıtan eser, 1937’de yayınlanması itibariyle öncü konumdadır.
Yanıtla
61
4
Destekliyorum  3
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
29 Ocak 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sınır-Avrupa'nın Kıyısına Yolculuk
Biyolojiye göre malum insanın en küçük yapı taşı hücredir. Hücrenin giriş kapısı olan hücre zarının bazı özellikleri mevcuttur: Geçirgen, yarı geçirgen ve seçici geçirgen… İnsanlık tarihinde ülkeleri birbirinden ayıran sınırların gelişimine baktığımızda sırasıyla aşağı yukarı böylesine bir durum söz konusudur. İnsanlığın ilk dönemlerinde sınırdan söz edilemez. İlk devlet yapısının oluşmasıyla birlikte sınır hatları oluşur, fakat ilk aşamada öylesine katı bir sınır güvenliği yoktur. Yani geçirgen bir evre söz konusudur. İlerleyen zamanlarda sınırlar biraz daha katı kurallarla yarı geçirgen bir konuma kavuşur. Ama Yakın Çağ’a gelindiğinde; artık anlı şanlı seçici geçirgen bir sınır modeli söz konusudur. Öyle her isteyen her istediği yere seyahat edip sınırları geçemez. Tabii savaşlarla metazori şekilde çizilen her sınır, sorunlarını da beraberinde getirir. Kapka Kassabova, “Sınır” isimli eseriyle insanları birbirinden ayıran haritalarda gördüğümüz o meşhur çizgilerin içine girer ve hatta sınırların farklı yakalarını yazdıklarıyla birleştirir.
Kassabova 1973 yılında doğduğunda Bulgaristan sınırları içerisinde olmasına karşın, küçük yaşta ailesiyle beraber Yeni Zelanda’ya göç eder. 2005 yılında ise İskoçya’ya yerleşerek yaşamını sürdürür. Şair ve yazar Kassabova, 2010 yılından sonra baba toprağı Bulgaristan’da sınır kasabalarını ziyaret eder. Sonrasında incelemelerini derinleştiren yazar, Balkan coğrafyasının sınır ötelerine rotasını çevirir. Böylelikle rotası üzerinde bulunan sınırın diğer yakası, Yunanistan ve Türkiye de yazarın gezi günlüğüne eklenmiş olur. Kassabova’nın zamana, mekâna ve en önemlisi coğrafyaya damgasını vurmuş anlatısıyla çizdiği sınırlara ilişkin yazmış olduğu gezi inceleme notları artık kitap şeklinde teşekkül etmeye hazırdır.
Gezi-inceleme yazıları okura “orada olmak” hissini yaşatmasıyla meşhurdur. Belki de Kassabova okurunu sınıra götürmek kastıyla kitabını kaleme almıştır. Zira pasaportla geçilebilen bir hattın, kimi zaman nasıl büyük bir set, kimi zaman da nasıl insanın üstünden zıplayarak geçebileceği küçük bir engel olduğu pek bilinmez. Oysaki ele alınan her mekân Rusların meşhur Matruşka oyuncağı gibi katman katmandır. Sınır kavramının tabakalı o yapısının derinlerine inildikçe okurun karşısına çıkanlar fazlasıyla şaşırtıcıdır. Çünkü, en nihayetinde sınırlar kültürlerin kaynaşma alanıdır. Devletler sınırları çekerken kültürün o sınır tanımaz misyonunu umursamazlar. Ama Kassabova o umursanmaz kültürel yayılım alanının peşinde sıkı bir iz sürer ve sınırları kaldırarak kültürün temas noktalarını okurlarına sunar.
Kassabova elindeki kültürel materyali analiz ederken ilk aşamada tarihin rehberliğini öne sürer. İkinci aşamada gözlemlerinin gücüyle konuya hükmeder. Son aşamada yorumuyla gözlem ve analizlerinin sentezini okura sunar. Tabii bu akademik bir vizyon gösteren anlatısının içine, günlükle yazarı arasındaki samimi havayı aksettirecek irtibat noktalarını koyar. Çünkü salt kuru gözlemlere dayanan bir anlatı; kitabı turist rehberlerinin elindeki broşürlere çevirir.
Kassabova’nın eseri sadece gezi-inceleme kitabı olarak nitelendirilemez. Zira Kassabova sözlü tarihin konusu olabilecek şekilde, gezileri esnasında karşılaştığı insanlarla samimi diyaloglar kurar. Bu diyaloglarda sohbet edilen kişinin yaşamı adeta kitabın içinde zuhur eden küçük bir hikâyeye dönüşür. Kimi zaman bu macera dolu hikâyeler dönemin tarihinin okunması için sosyolojik verileri okura sunarlar. Çünkü Kassabova’yla konuşanları tek tip olarak tanımlamak mümkün değildir. Bu yüzden yeri gelir Kassabova’dan çok hikâyeleriyle esere renk katanlar Sınır’ı okura anlatır.
Yazarın kültürün önemli katmanlarından biri olan mitolojiyi de dayanak olarak kullandığı, gözden kaçmaz. Misal bahsedilen bir ritüelin mitolojik kökleri önce meydana çıkarılıp, sonrasında geçmiş gelecek ekseninde günümüze olan yansımalarına yer verilir. Yazarın bu anlatılarında insanların inanış özelliklerinin o dinler üstü yapısına şahit olmak da mümkündür. Kassabova, bir antropolog ve etnolog hassasiyetiyle olaylara yaklaşır. Kültüre özgü tutum ve davranışları yargılamadan en duru haliyle okura sunar.
Kassabova olayları değerlendirirken objektif bakış açısıyla konuya hükmeder. Türkler, Yunanlar ve Bulgarlarla ilgili etnik niza noktalarına fazla temas etmez. Siyasi çatışma hikâyelerinden bilerek uzakta durur. Bu açıdan çatışma halinden ziyade, anlatılan durum üzerine yoğunlaşır. Yorumlar, sivri uçlu olmayıp, herhangi bir etnik unsura rahatsızlık vermekten azadedir. Kassabova çocukluk çağlarını Bulgaristan’da totaliter bir hükümetin kontrolü altında geçirdiğinden, yazdıklarında derin özgürlük vurgusu göze çarpar. Bu yönden yazarın sınırları özgür bir bölge ve sınır insanlarını da daha tarafsız gördüğü düşünülebilir.
Kassabova’nın muhatap olduğu sınırlardan birisi de Türkiye sınırıdır. Bu yüzden Türkiye anlatısı da eserde kendisine ciddi bir yer bulur. Her ne kadar yazarın Türkiye’de karşılaştığı karakterler üzerine yoğunlaşan bir anlatısı olsa da bazen doğrudan Türkiye’yi merkeze alan yorumlarına da yer verir.
Eserde dikkat çeken yönlerden birisi de betimlemelerin canlılığıdır. Yazarın -şair ve yazar kimliğine binaen- metinlerinde şiirsel üslubun etkisini kabul etmek gerekir. Anlatılan coğrafyanın o su katılmamış doğal hali, en güzel şekilde dile getirilir. Karakterler canlı olarak çizildikten sonra kendilerine söz verilir. Bu anlatımla insan ve kültür yönüyle sınırların farklı yakalarını kıyaslamak okur için daha mümkün hale gelir.
Eserin çevirisi genel olarak iyi. Anlatı yoğunluğu, yazarın tarih, mitoloji, kültür gibi genel konularla, kendi biyografisi ve hatıraları başta olmak üzere birçok anlatıyı harmanlayarak ortak bir potada eritmesiyle göze çarpar.
Hayatın bize koyduğu tek sınır coğrafi değildir. Sınırlar her yerde karşımıza çıkabilir. Her şeyden öte insanın kendine koyduğu sınırlar dahi söz konusudur. Fakat kimi zaman sınır deyip geçemezsiniz. Zira sınır temasın hâsıl olduğu yerdir. Bu nedenle sınır insanlarının birbirlerine karşı tutumları, kendilerine özgü geleneksel ve folklorik özellikleri; dil, din, kültür farklılığının gölgesinde farklı mitlerin her coğrafyada değişen sesiyle sınır artık ayrı bir dünyadır. Kassabova bu ayrı dünyanın sesini kitabıyla layıkıyla duyurur. Zira Kassabova’nın Sınır’ı duymak isteyen için güzel bir seda, görmek isteyen için güzel görüntü olur. Sonuçta Kassabova’nın Türk arkadaşı Emel’in dediği gibi: ”Sınır denen şeyin tek güzel yanı diğer tarafa geçebilmek (s. 148)”. Kassabova, bu dokümanter eserle okurlarını sınırın diğer tarafına geçirir.
Yanıtla
4
3
Destekliyorum 
Bildir