Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900
E-Dergi
Aziz Özkan Tarafından Yapılan Yorumlar
Kısa olsa da okurda "keşke daha uzun olsaydı" hüznü bırakan bu kekremsi ve özgün öyküde büyüklük taslayan, burnundan kıl aldırmayan, kendine özgü beğenileri ve değer yargıları olan, topluma tepeden bakan, arkadaş çevresi çok dar olan, bir şeyi sevmedi mi dile getirmekten çekinmeyen, kibirli, kendi hâlinde yaşayan, asosyal ve akılcı yönünü yumuşatamadığı/ baskılayamadığı için kendini aşkın kollarına bırakamayan Aratov'un Klara Miliç'in intiharının vicdan azabına dayanamayıp akıl ve ruh sağlığını kaybedişi konu edilir. Turgenyev'in Aratov karakteri üzerinden Rusya'daki bir kesimi yerdiği muhtemeldir. Her ne kadar Aratov'a karşı içimizde bir kin, öfke, gıcıklık duysak da Klara Miliç'in akıl ve ruh sağlığının yerinde olduğuna dair herhangi bir ize rastlayamadığımızı da eklemek gerekir. Ayrıca meseleyi aşırı duygusallaştırarak intihar bahsinde Aratov'u yerip Klara Miliç'i göklere çıkarmak bu öyküyü okuduktan sonra varılacak bir yorum olmamalı.
Georges Daumas'ın "önsözü" ile süvari birliği subayı Hippolyte de Colins'ın "sonsöz"ü ve Marquis de Sade'ın kaldığı Charenton-Saint-Maurice Bakımevi ile ilgili yazdıkları olmasaydı çok sıkıcı, anlamsız bir kitap olurdu. Çünkü Sade'ın günlükleri çok sıradan, basit, ilgi çekici değil. Sayılarla ve kim olduğu belli olmayan isimlerle dolu. Colins'ın Charenton'da akıl hastalarının durumlarıyla, orada düzenlenen gösterilerle ve onlara karşı davranışları gaddarca olan hastabakıcılarla ilgili gözlemleri ile Daumas'ın kitabı okunaklı hâle getirdiği geniş perspektifi; Sade'ın tuttuğu hiç heyecana düşürmeyen, vasat günlüklerin üzerindeki sıradanlık örtüsünü silkelemeye yetiyor. Bundan dolayı çok fazla beklenti içinde olunması düş kırıklığına yol açacaktır.
Dağhan Dönmez, kendi ruhundan üfleyerek yüz yılı aşkın bir süredir uyuyan Nietzsche'yi canlandırıyor ve ona hayran bir profesörle bir akşam yemeği ortamında buluşturuyor. Yemekten sonra oturma odası ve veranda mekânlarına geçilerek yemekte bırakılan sohbete devam ediliyor.
Yazar, Nietzsche'yi konuştururken asla Nietzsche'nin dışına çıkmıyor. Nietzsche'yi o kadar özümsemiş, hatmetmiş ki "Yok canım, Nietzsche böyle düşünüyor olamaz." dedirtmiyor okura.
Nietzsche ile profesörün sohbeti felsefeyi sevenlere keyif verecektir. Sohbetin akışına siz de üçüncü bir kişi olarak katılırken bulacaksınız kendinizi satır aralarında. Muhabbete dâhil olmak için büyük bir heyecan saracak ruhunuzu. İkisi arasındaki düzeyli, aydınlatıcı, sorgulayıcı sohbetin bir parçası olmak için can atacaksınız.
Metal Fırtına sersini üçüncü veya dördüncü kitaptan sonra bırakmıştım. Sıradanlaşmış, kendini tekrar eder duruma düşmüştü ve ilk kitaptaki etkiyi, heyecanı barındırmıyordu. Bu roman çıkınca nasıl ve ne yazıldığı merakıyla alışveriş sepetime ekledim. Kitabı bitirince artık Metal Fırtına serisinin miadının dolduğu yargısına vardım. Çünkü tadı tuzu iyice kaçmış. Burak Turna, içi dolu, mantıklı ve heyecanlı bir kurgudan çok uzak bir metin hazırlamış. İçinde edebî bir sos da bulamadım. Olay örgüsünü geliştirmeye de çalışmamış, karalayıp geçmiş resmen. Sırf bir kitabım daha olsun diye çıkarmış olmalı. "Yazılmasaydı da olurdu" dediğim kitaplardan biri ne yazık ki.
Camus'nün "ikisi de bir" felsefesini temel aldığı bir roman. Her şey bir, her şey aynı ana karakter Meursault için. Mesela evlenip evlenmemesi arasında bir fark görmüyor. Hayata karşı kayıtsızlığı okuru gerçekten de usandıracak cinsten. Bu kadarı da fazla dedirtiyor insana. O kadar vurdumduymaz ki bir Arap'ı öldürmesine rağmen hiç suçluluk duymuyor, nedamet getirmiyor. Meursault hiçbir şeyde anlam da aramıyor. Her şey ona göre anlamsız, ama tensel, duyusal zevklere gelince zevk almasını biliyor. Yani, aslında her ne kadar "saçma" felsefesini benimsese de hayattan zevk aldığı zamanlar da oluyor. Bu açıdan bu felsefenin kendi içinde tutarsız olduğunu düşünüyorum. Hem her şey anlamsız diyorsun hem de yaşamına devam ediyorsun. Mademki hayat bu kadar anlamsız, kurtulmalı bir an önce bu hayattan, öyle değil mi? Ne istediğini bilmediği, karar vermekte zorlandığı, bardağın dolu tarafını göremediği için bocalıyor aslında.