Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Ağustos 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Osmanlı Topraklarında İçki Üretimi ve Tüketimi (İstanbul Örneği)
İslam dininde yasaklanmış olmasına rağmen, Osmanlı İmparatorluğu’nda içki ticaretinin ve tüketiminin süreklilik göstermesi ve bu süreklilikteki değişimlerin hangi sebeplere dayandığı, toplumda her daim merak konusu olagelmiştir. İktisat tarihçisi Derviş Tuğrul Koyuncu, aynı zamanda doktora tezi olan bu eserinde, merak edilen sorulara, zaman ve mekân bakımından 1792-1839 tarihleri arasındaki İstanbul’u esas alarak cevaplar arıyor: “İstanbul’un çalışmanın odak noktası olmasındaki sebepler, İstanbul’un imparatorluğun en kalabalık ve en büyük şehri olmasının yanı sıra yıllara göre değişmekle beraber Zecriye Muhassıllığı’nın elde ettiği vergi gelirinin ortalama olarak % 25 ile % 40’ının İstanbul’dan tahsil edilmiş olmasıdır. Bunun yanında bir iç ticaret organizasyonu olarak İstanbul’a içki gönderen bölgelerin büyük bir kısmının emaneten idare edilmesi, ticaretin ve İstanbul’un tüketim seyrini göstermesi açısından çalışmanın nicel yönüne önemli bir katkı sağlamıştır. (s. 228)”

Yazar Koyuncu, içki konusunu İslam’ın ilk dönem uygulamalarından itibaren anlatmayı tercih etmiş. Bu yaklaşım, okuyucunun bütüncül bir şekilde resmin tamamını görmesine fayda sağlıyor. Genel uygulamada, içki içmenin Müslümanlar için haram olduğu kesin bir dille öteden beri tavizsiz olarak kabul edilmektedir. Kur’an ayetleriyle tedrici olarak haram edilmiş olması, Müslümanların keyfi olarak içki içmesinin önündeki kapıları tartışmasız şekilde kapatmıştır. Bu nedenle, aksi yönde davrananlara yaptırım uygulanması esastır. Bir İslam devletinde konunun gündeme gelmesi, o ülkede yaşayan gayrimüslimlerin hayatlarına ve hukukuna ilişkin olması bakımından önem taşımaktadır. Gayrimüslimlerin bir İslam devletinde zimmet akdiyle yaşaması, onlar açısından bazı hakların doğmasına sebep olur. Siyasi, kamusal ve medeni hakların yanında tanınan dini hakların bir sonucu olarak dinlerinin kendilerine izin verdiği yeme içme alışkanlıklarına karışılmaması da temel bir hak olarak kabul edilmiştir. Dolayısıyla domuz eti yemeleri, içki içmeleri bir ihtilaf meselesi olmamıştır. Burada kamusal alanda açıktan içki içilmemesi, açıktan içki ve domuz ticareti yapılmaması kuralının önemle gözetildiğini belirtmek gerekir (s. 30).

“… İslam dininin Arap yarımadası dışına yayılması ile beraber İslam devletleri zimmet akdi çerçevesinde gayrimüslimlere içki üretim ve tüketim hakkı vermiştir. Ancak zaman içerisinde gayrimüslim nüfusun müslim nüfustan daha da yoğun olduğu yerlerde gayrimüslimlere, vergilerini ödemek koşulu ile içki ticareti yapmalarına da müsaade edilmiştir (s. 49).”

Osmanlı’da içkinin vergilendirilmesine dair uygulama, Hanefi mezhebine göre ve özellikle Ebu Hanife’nin öğrencisi Ebu Zufer’in domuzun ve içkinin vergilendirilmesi hakkındaki fetvası esas alınarak şekillenmiştir. Buna göre, Hanefi mezhebinde şaraptan vergi alınabileceği görüşü kabul edilir: “Vergilendirmenin gerekçesi ise Müslümanlar için mali bir değer taşımayan bir malın zimmiler için mali bir değeri olması ve bu malın ticaretinden gelir elde edildiği, bu gelirinse sebepsiz zenginleşmeye neden olmaması için vergilendirilmesi gerektiğidir (s. 227).” Kanunnameler incelendiğinde, bu görüş doğrultusunda hem içkiden hem de domuzdan vergi alındığı anlaşılmaktadır.

Ebu Hanife’nin bu konuda içtihadını, himaye esasına göre gerekçelendirdiğini not düşelim. Buna göre, gayrimüslimler açısından mal olarak kabul edilen nesnelerden vergi alınmaması, Müslüman tacirler aleyhine bir haksız rekabet ortamı oluşturmaktadır. Müslümanlar, üretip ticaretini yaptığı mallar için vergi öderken gayrimüslimlerin belirli mallar için vergiden muaf tutulmaları vergi adaletsizliğini doğurur.

Kitabın içeriği, Osmanlı’da alkollü içki üretiminin ve tüketiminin sadece mali boyutundan ve vergisel yönünden ibaret değil. Yazar, alkol yasakları ve meyhanelerin kapatılması başlığı altında alkolle mücadelenin 1500-1839 arasındaki seyrine ayrı bir bölüm ayırmış. Burada çok ilginç şekilde kamu güvenliği ve isyan önleme gibi din dışı saiklerle de meyhanelerin kapatıldığı, diğer yandan yasaklamaların ve vergi artışlarının kayıtdışı ekonomiyi ve merdiven altı üretimi ne derece artırdığı bilgilerine yer verilmektedir.

“II. Mahmud’un saltanat yıllarında meyhaneler iki önemli siyasal ve uluslararası hadiseden dolayı güvenliği sağlamak için kapatılmıştır… Alemdar Vakası’ndan sonra İstanbul’da asayişi sağlamak için meyhaneler kapatılmıştır. Yine 1821 yılı Yunan İsyanı esnasında Rum ahalinin güvenliği için meyhaneler kapatılmıştır. Son olarak 19. yüzyılın en uzun meyhane kapatılma hadisesi Yeniçeri Ocağı’nın kaldırıldığı döneme denk gelir…” (s. 119)

Eserin değerine değer katan bir başka yönü olarak, yeri geldikçe sunulan tablolara ve grafiklere atıf yapmadan geçilmemelidir. Söz konusu tablolara ve grafiklere kaynaklık eden verilerin, Osmanlıca belgelerde oluşu ve bu belgelerin çoğunun derli toplu şekilde bir arada olmayışı, harcanan zamanın ve emeğin boyutunu takdir etmemize yardımcı oluyor. Bu kapsamda, “Toptan Fiyatlara Göre İstanbul ve Galata İçki Hacmi”, “İstanbul’a Şarap Gönderen Yerleşim Yerleri ve Gönderdikleri Şarap Miktarları”, “İstanbul’da Müskirat Ticaretinden Elde Edilen Vergi Hasılatı (Reel/Nominal, Kuruş)”, “İstanbul Semtlerinin Toplam Şarap ve Arak Tüketim Miktarları” başlıkları örnek olarak sayılabilir.

Yazarla kitabı hakkında yapılmış bir program kaydını izlemek isterseniz ilgili bağlantıyı paylaşalım: youtu.be/j4qp1hdM35A?feature=shared (Kültür & Tarih Sohbetleri, 18.09.2023 tarihli yayın)

Faydalı bir okuma olması dileğiyle!
Yanıtla
2
0
Destekliyorum  2
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Temmuz 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Meditasyon Biçimi: Trenler ve Hatıraları
'Tren Rayları', geçmişe uzanan ve okurunu geçmişin sularında yüzdüren edebi bir metin ve hatta bir hatıralar silsilesi. John Berger ve Anne Michaels'in kelimeleri birlikte harmanladığı lirik bir anlatım. Bu anlatıma ünlü fotoğraf sanatçısı Tereza Stehlikova'nın trenin içinden dış dünyayı çektiği manzaralar eşlik ediyor. Metnin atmosferi biraz sanatsal biraz da metaforik...

"Hafızalarında trenleri yaşatan son jenerasyon biz olabiliriz" diyor Anne Micheals. Ve ekliyor John Berger: "Fotoğraf makinesi ve tren. Her ikisi de anıları bir tür taşıma yöntemi"...

Trenler ve insanlar... Aralarında öyle güçlü hikayeler barındırıyor ki... Dev gibi trenler; kavuşmanın ve vedanın her çeşidine, büyük kitlelerin yerlerinden edilmesine, göç dalgalarına, zorunlu göçlere, sürgünlere, mülksüzleştirmelere, sınır dışı edilen insanlara ve daha nicelerine şahitlik ediyor...

Bir tren istasyonunun kurulabilmesi adına birçok ilde yüzlerce ev yıkılıyor. Gecekondu mahallesi olarak bilinen tüm işçi evleri yerle bir ediliyor. Hatta Manş Tüneli raylarına yol açsın diye civardaki mezarlıklar dahi yok ediliyor...

İkinci dünya savaşında Union İstasyonu, savaşa gönderilecek askerlerin merkez istasyonuydu. Ve binlerce asker belki de son kez ailelerine bu istasyonda sarıldı. Ebedi yolculuğa bu istasyonda uğurlandı...

Aşklara, derin sancılara, hüzünlü bekleyişlere ev sahibiydi koca koca trenler... İstasyona doğru gelirken çaldığı acı düdük belki de bir mutluluğu kucaklayacaktı... Belki de acı bir haberi verecekti bekleyenin kucağına...

'Tren Rayları', dokunaklı bir metin. Pek hacimli değil belki ama anlatmak istediği içerik çok güçlü aslında. Yavaş yavaş, sindire sindire okumalı... Şiirsel, düşünsel ve medite edici...

Herkese İyi Okumalar
Yanıtla
3
2
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
23 Temmuz 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Çeviri Süreçlerine Genel Bir Bakış...
Kıymetli okurlara, kitap değerlendirmesini sunmadan önce, kitabın yazarını tanıtmayı her zaman öncelikli olarak faydalı buluyorum. 1950 yılında doğan Radegundis Stolze, Alman kökenli bir çevirmen ve çeviribilimci olarak tanınan, çeviri teorisi ve uygulamaları üzerine uzun yıllar boyunca çalışmış ve bu alanda önemli katkılarda bulunan biridir. Bilhassa çeviri kuramları, çeviri tarihi ve farklı çeviri disiplinleri konularında araştırmalar yaptığı bilinmektedir. Akademik kariyerinde dilbilimsel yaklaşımları ve kültürel iletişim unsurları üzerine çalışmalar sürdüren Stolze, eserlerinde bu konuları geniş bir perspektifle incelemiştir. Özellikle çeviri süreçlerinin pratik yönlerini incelemiş ve bu alandaki önde gelen isimlerinden biri olarak görülmektedir.

“İnsanlar farklı diller kullandıkları sürece, siyasi ve toplumsal iletişimde, siyasal gücün yayılmasında, huzurlu seyahat ortamında ve özellikle felsefenin, bilimin edebiyatın ve dinin aktarımında dil engelini ortadan kaldırdığı için, insanın vazgeçilmez etkinliklerinden biri çeviridir.” (s. 21)

Radegundis Stolze’nin kitaba başlangıç cümlesine göre çeviri, dünyada çeşitli dil ve kültürler var olduğu sürece, insanların birbirini anlama noktasında engelleri ortadan kaldıran bir faaliyettir. Çeviri kavramının irdelendiği bir giriş, okuyucuyu esere bağlayan bir özellik olduğunu düşündürüyor. Radegundis Stolze’nin Übersetzungstherıien Eine Einführung adlı eseri, Almanya’da çeviribilim, filoloji ve edebiyat bölümlerinde ders kitabı olarak uzun yıllar boyunca okutulmuştur. Radegundis Stolze’nin 1994’te tamamladığı bu eser, Emra Büyüknisan tarafından 2020 yılında Çeviri Kuramları-Bir Giriş adıyla dilimize kazandırılmış ve Runik Kitap aracılığıyla da neşredilmiştir. Çeviribilim alanı için temel başvuru eserlerinden biridir. Eserde yazarın, Alman, Rus, İngiliz, Fransız ve İsrail ekolleri gibi pek çok yaklaşımlara yer verdiği anlaşılmaktadır. Yazar, eser boyunca ele aldığı kuramları çok yönlü bir şekilde inceleyip, bilimsel yaklaşımlarla açıklamaktadır. Buna istinaden eser 1-Dil Dizgelerine Bakış, 2-Metinlere Bakış, 3-Disipline Bakış, 4-Eyleme Bakış, 5-Çevirmene Bakış olarak beş ana başlık altında vücuda getirilmiştir.

Stolze, eserinin “Metinlere Bakış” başlığı altında, çeşitli alt başlıklarla ele alınan konulara açıklık getirmiştir. Mesela bu bölümün ilk alt başlığı olan “Çeviribilim ve Eşdeğerlik Tartışması” kısmında, Nida, Schreiber, Koller gibi önemli araştırmacıların kuramlarından yola çıkarak eşdeğerlik kavramını şematik bir şekilde açıklamıştır. Örneğin, Nida, dil yapısının değiştirilmesiyle aynı anlamın iletilmesini savunurken, Koller ise metinler için kurallı bir eşdeğerlik önermiştir. Stolze, eşdeğerlik sorununu sözdizimsel anlamda içerik ve etki eşitliği olarak ele almış ve farklı kullanımları metin ve çevresel bağlamda aynı değerde göstermiştir. (s.125-146).

İkinci alt başlık olan “Metindilbilim ve Çeviri Odaklı Metin Tipolojisi” bölümünde ise Stolze, metindilbilimin karşılaştırmalı çeviri için önemli olduğunun altını çiziyor. Reiss’in “bilgilendirici”, “anlatımsal” ve “yönlendirici” metin türlerini ayırt ettiği, Koller’in ise her metnin farklı bir çeviri yöntemi gerektirdiğini belirttiği görülmüştür. Ayrıca Gerzymisch-Arbogast, metin düzleminde makro ve mikro yapıların birbiriyle bağlantılı olması gerektiğini vurgulamıştır. “Çeviride Edimsel Boyut” başlığı altında Stolze, dilbilimsel edimbilimin dil ifadelerini eylem olarak ele alarak okurla ilişkilerini tanımlamanın önemli olduğuna işaret etmiştir. Kültürel farklılıkların çevirinin ölçütü olarak kabul edildiği ve farklı metin türlerinin farklı çeviri gereksinimlerine sahip olduğu belirtilmiştir. Ayrıca, yazınsal metin çevirmenlerinin Almanca, Fransızca ve İngilizce gibi farklı dillerden yapılan çeviri örnekleri üzerinden karşılaştıkları zorlukları okuyucuya tartışarak sunmuştur. Son olarak Stolze, yazınsal metinlerin çevirisi üzerine yapılan tartışmalar, çeviri normları, kültürel etkiler ve çeviri ekollerinden söz ederken, bu meseleler hakkında kendi değerlendirmelerine de yer verdiği görülüyor.

Stolze, “Disipline Bakış” olarak adlandırdığı üçüncü bölümde, çeviri araştırmasını alan kuramı olarak incelemiştir. Bu bölümde, Holmes, Toury ve Baker gibi önemli araştırmacıların metin çözümlemelerini şematik örneklerle açıklamış ve çeviri etkinliğinin nasıl disiplinlerarası bir boyut kazandığını dilbilimsel araştırmalar temelinde göstermiştir. Ayrıca, çevirinin tek bir yöntemle sınırlanamayacak kadar çok yönlü olduğunu vurgulamıştır.
Eylem kuramı olarak incelenen çeviri kuramı ise, çevirinin kültürel iletişim eyleminin özel bir türü olduğunu vurgulamıştır. Mesela Vermeer'in düşünceleri üzerinden çevirinin iletişimsel boyutunu ön plana çıkarırken, Skopos kuramı çerçevesinde metin eşdeğerliğine dikkat çekmiş ve çevirinin sadece dilsel açıdan ele alınmasının yetersiz olduğunu belirtmiştir.

Eserin dördüncü ana başlığı, “Eyleme Bakış”ta ise, Stolze, çeviri etkinliğini işlevsel ve öğretbilimsel açıdan değerlendirmiş ve çevirinin kültürlerarası iletişim eylemi açısından önemini vurgulamıştır. Ayrıca çeviri ve ideoloji bağlamında, çevirinin bilgi ve kültürlerin oluşmasında nasıl bir etken olduğuna değinmiş ve ideolojik düşüncelerle çeviri etkinliğinin yeniden yorumlanabileceğinden söz etmiştir. Son ana başlık olan “Çevirmene Bakış” bölümünde ise, çevirinin yorumlama süreci olarak ele alındığı ve çevirmenin metinler üzerinde çalışırken karşılaştığı sorunlar hakkında tartışmaya yer vermiştir. Son olarak, yorumbilim ve bilişsel-psikoloji çeviri araştırmalarıyla çevirmenin düşünce süreçlerini nasıl ele alması gerektiği üzerinde durulmuş ve çeviribilim öğrencileri için yönlendirici olması amaçlanmıştır. Ayrıca önsöz kısmında da değinildiği üzere bu eserin amacı, konunun meraklısı için de yön bulmaya ve araştırmaya teşvik etmektir.

Eserin dili, konuya çok yabancı biri olmama rağmen okuma süreci boyunca kopmadan bilgi ile besleyen, keyif veren bir akıcılığa sahipti. İncelemeyi bahane ile, bu kitabın çevirisini üstlenerek alana değerli bir katkı veren Emra Büyüknisan’a teşekkürlerimi ve tebriklerimi sunuyorum. Bir teşekkür ve tebrik de eseri yayınlama ve bizlere ulaştırma yükünü omuzlayan Runik Kitap’a… Daha nicelerini yayınlaması temennisiyle.
Yanıtla
4
0
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
22 Temmuz 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gerçeğin dostu zamandır.
Kitap on iki bölümden oluşmakta. Yazar, ilk iki bölümde geleneksel tıbbın nasıl başladığını anlatır ve şüpheli bir şekilde öldürüldüğü düşünülen üç eczacının ölümünün arkasındaki iddialarla devam eder. Sonra Tıp fakülteleri açılırken büyük hayırsever, sağlık sektörünün büyümesi ve eğitimlerine katkı sağlaması için olanaklar sunan Rockefeller ailesinin kimlerle bağlantılı olduğu konusunu masaya yatırır. Diğer bölümlerde ise piyasada en çok satılan ilaçlardan kolesterol, tansiyon, diyabet ilaçları, antidepresanlar, zayıflama hapları, doğum kontrol ilaçları, vitaminler ve ilaç sektörü denilince en çok konuşulup, düşünülen konu olan aşılar üzerine epey bir parantez açar. Hastaların müşteriye, tıbbın ticarete, şifanın şova dönüştüğü bir sahneye ışık tutar.

İlaç sektöründe değişim ve gelişimin bilimsel doğrulara göre değil ilaç şirketlerinin çıkarına göre gerçekleştiğini aktarır. Rockefeller ailesinin dünya ilaç sanayisindeki yerine ve bu işten çok büyük paralar kazanmasına, dünya devlerinin insan sağlığını hiçe sayarak bazen insanlığı kobay olarak kullanıp işe yaramayan ilaçlardan devasa paralar kazanmalarına, Avrupa İlaç Ajansı kurumlarının kavgalarına, birbirlerinin ilaçlarını karalamalarına, ilaç ve aşı karşıtı olan bilim adamlarının piyasada aldıkları tepkilere, piyasaya sürülen ilaçların kullanım sonrası yan etkilerine, ilaç firmalarına açılan davalara, fiziksel ve zihinsel takviye edici reklamlarıyla bazı ilaçların nasıl bir anda geliştiğine, vitamin fazlalığından olumsuz etkilenenlerin durumlarına ve daha nicelerine yer verilir.

Kitabı okumam çok uzun sürdü. Her bölümün hemen her paragrafında kapatıp internette kaynak araştırması ya da isim araştırması yapma ihtiyacı duydum. Haliyle kitap, kaynak ve dayanaklar sununca bunlara göz atarak ilerlemek istedim. Sürüncemede kalmamın ve araştırmamın nedeni, sağlık deyince son zamanlarda ölümcül salgınların, konulan tanıların korkutucu süreç ve sonuçlarına şahitlik etmemizdendir. Aslında bu kitap 'bir bardak çay al ve otur. Ne düşünüyorum biliyor musun, hastalıkların tedavisi için kullanılan ilaçlar, aşılar ile nasıl zehirleniyoruz, bir hastalığın tedavisi için kullanılan ilaçlarla başka hastalıklara nasıl davetiye çıkarılıyor, ilaçların içine şifa verecek maddelerden çok zehirler nasıl ve neden konuyor, nasıl birer ilaç bağımlısı haline geliyoruz, bunları hiç düşündün mü?’ diyor. Kitabı bir süre elinde tutup düşündürüyor ve içinden kendi gözlemlediklerini, duyduklarını, genel olarak tanık olduğun her şeyi irdelemeye başlatıyor. Yani aslında zaten yıllardır düşündüğün, haberini okuduğun, nedenine anlam veremediğin birkaç ciddi konuda merak, şüphe ve düşünmeye yol açıyor.

Okuması benim için açıkçası biraz karmaşık bir kitap oldu. Çünkü içeriğinde aşina olmadığım çok fazla bilim insanı isimleri, ilaç, tarihler ve şirket adlarının olması okumamı biraz yavaşlattı. Araştırma yaparak okumuş olmamsa, bu alanlarda kabaca genel kültür sahibi olmam konusunda katkı sağladı. En nihayetinde yetişkin her birey için okunabilir, üzerine düşünülebilir bir kitaptı. Şimdiden iyi okumalar diliyorum.
Yanıtla
13
0
Destekliyorum  3
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Temmuz 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Avonlea’da Devam Eden Maceralar
Anne, yetim kalmış sevgi ve heyecan dolu bir kız çocuğu. Yanlışlıkla (!) evlat edinilmesine rağmen aile tarafından çok sevilen biri. Onun yokluğunun aile açısından tam bir kayıp olduğunu evden uzak geçirdiği birkaç gün içerisinde bile rahatlıkla anlayabiliyorlarken, onu geri bırakmadıkları ve sahip çıktıkları için çok mutlular.

İlk kitapta gördüğümüz afacanlıkları ile içimizi ısıtan küçük Anne ve arkadaşları artık büyüyor. Kitabın son kısmında olgun bir hanımefendi olmaya başlayan Anne’nin maceraları karşımıza bu kez daha ciddi olaylarla çıkıyor. İlk kez ayrılığı ve kederi tadıyor. Şaşırtıcı bir sona sahip ilk eserden sonra ikinci kitabı okumak için sabırsızlandığımdan bir çırpıda bitiveren sürükleyici bir eser karşıladı beni. Avonlea’daki yeni karakterler Anne’nin hayatında nasıl bir etkiye sahip olacaklar? Artık öğretmen olan ve bir zamanlar sırasında öğrenci olarak oturduğu okulda çalışmaya başlayan Anne’yi öğrencileri ile nasıl sorunlar bekleyecek? Bir zamanlar ikizlerle bolca deneyime sahip olmuş Anne’yi bu kez yetim kalmış Dora ve Davy ile görüyoruz. Bu ikiz karakterlerin karşımıza çıktığı ilk andan itibaren ana karakterimiz için önemli bir yere sahip olacaklarını hissedebiliyorsunuz. Ayrıca Anne’in her zamanki endişeli haline karşın geliştirdiği duygusal olgunluk ve zekası karşılaştığı sorunlarla kolayca başa çıkmasında ona yardımcı oluyor.

Yazım tarzının sadeliği okumayı kolaylaştırıyor ancak bu kolaylığın getirdiği durum, benim fikrime göre, erken yaşlarda okuması daha zevkli bir kitap olabilir, örneğin 15-16 yaşlarında. Kendini sürekli geliştirip öğrenmekten bıkmayan bu kız, romanı okurken okuyucusunu da içine çekiyor ve kişide ilerleme duygusu uyandırırken aynı zamanda yaşanılan zorluklarda her zaman olumlu yönü görüp çözüm üretebilmeyi de öğütlüyor.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Temmuz 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Şairin Karmaşaları
Bir şairi okumak yalnızca kelimelerinin büyüsüne kapılmak ya da büyüleyici satırlar yakalamaktan ibaret değil. Birkaç şiirle şairi tanımak, onu anlamak, onunla seyahat etmek mümkün. Elbette çeviri şiirlerde bu daha zor olabilir ancak F.G Lorca’yı bu kitabıyla tanıdığımı düşünüyorum.

1910-1930 civarları dünya için zor yıllar. Dünya savaşı bitmiş, dünya ekonomik bir buhranda. İspanya’da doğmuş bir şairin New York’ta hissettikleri – belki başka bir zamanda farklı olabilirdi- çok karışık, zıtlıklarla dolu ve değişik olmalı. Göz kamaştıran bir nehir ve bir ceset nasıl yan yana gelebilir? Granada’lı bir şair için, belki biraz kendimden parçalar da bulduğum için, oldukça karışık ve hatta absürt ve bir o kadar da olası…

Ben sevgili Lorca’yı hayli sevdim. Romantizmini, gerçekçiliğini, insanlara ilgisini, etrafını anlamlandıramayışını ve içsel yolculuğuna tanık olmayı sevdim. Ve tam şuralarda kendisine eşlik ettim:

“Bana bir şey sorma. Bunları gördüm ben
Ne kadar tutunacak yol aradılarsa,
Hep kendi boşluklarına vardılar.
İnsanlardan yoksun havada, dehlizlerin hüznü var
ve gözlerimde giyinmiş yaratıklar. Soyulmamış!”
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Temmuz 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İnsanın Özü
İnsanlık tarihi çok eskilere dayanıyor. Evrimsel süreçte tek başımıza yaşamaya başladığımızdan beri oldukça büyük bir ilerleme kat ettik. İnsanın akıl ve düşünme yetisi sayesinde bu dünyanın belki de en güçlü varlığı olabilme serüveni bize teknoloji ve medeniyeti getirdi. Pek çok canlıdan geride kalan yanlarımız olmasına rağmen bugüne kadar türümüzün varlığını sürdürebildik. İnsanın Fabrika Ayarları, insanın varlığından itibaren mevcut olan pek çok özelliği hatırlamamıza yarayan bir kitap. Kitabın içinde pek çok yerde davranışların nedenlerini ve sonuçlarını açık bir şekilde öğreniyorsunuz. Ayrıca iyi bir yol gösterici ve adeta bir pusula. Sinan Canan, severek takip ettiğim bir akademisyen. Anlatım tarzı, konuşması beni hep çok etkilemiştir. Bu yüzden de onun tarafından yazılmış bir kitabı ilk kez okumak oldukça keyif vericiydi. Serinin diğer kitaplarını da okumayı planlıyorum. Zira modernlik adı altında kendimize yabancılaştığımız ve fabrika ayarlarımızın ne olduğunu unuttuğumuz bu çağda bize oldukça iyi gelecek bir kitap yazmış yazar.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Temmuz 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bireyin Benliğinin Özünün Keşfine Yolculuk
Bireyin psikolojik yapısı, düşünme tarzı, hayata bakış açısı, olayları değerlendirmesi ve olaylara yaklaşımı son derece kompleks bir durum olup bunun anlaşılması, bireyin hayatına yön vermesi bakımından önem arz etmektedir. Birey farkında olmadan doğup büyüdüğü aile, akraba, yakın ve uzak çevrenin etkisi altında olup bu etki zannedildiğinin aksine kısa vadeli olmayıp bütün ömrü etkilemektedir. Birey sağlıklı bir aile ve çevrede yetişmemişse aile ve çevre kalıpları, bireyi ömrünün sonuna kadar etkisi altına almaktadır. Bu nedenle birey gerçek anlamda birey olamamakta ve kendini gerçekleştirememektedir. Bireyin kendini anlaması ve çözmesi bağlamında Cüceloğlu’nun "İçimizdeki Çocuk" adlı eseri önemli açılımlar sağlamaktadır. Esasında bireye kendini tanıması ve gerçekleştirmesi için eser rehberlik etmektedir. Eserde sık sık gerçek hayattan verilen örnekler ve hayat hikâyeleri konunun iyi bir şekilde anlaşılmasına katkı sağlamaktadır. Belki de bireylerin az veya çok kendini bulduğu örnekler daha etkili olmaktadır.

Kişiliğimiz büyük ölçüde çocukluk yıllarında şekillenmektedir. Bu nedenle çocukluk yıllarının sağlıklı bir şekilde değerlendirmesinin yapılması, bireylerin karşılaştığı çözümleri aşmada önemli bir merhaledir. Bu bağlamda bireyin benliğinin özünün keşfi, hayata anlam vermede çok önemlidir. Devamlı aile ve çevre baskısıyla yetişen birey, kendi olamamakta, adeta ısmarlama bir hayat yaşamaktadır. Bu noktada eser, bireyin benliğinin özünün bulunması noktasında çok faydalı pratiğe yönelik önerilerde bulunmaktadır. Bireyin aile ve çevre baskısıyla oluşan ısmarlama benliğinin dili olan iç ana baba hükümran olup iç çocuğun esamesi okunmamaktadır. Yazar bireyin kendini bulması ve tanıması bağlamında iç çocuğun konuşturulmasından başlayarak önemli önerilerde bulunmaktadır. Tabii ki kısa vadede sonuca ulaşmak pek mümkün olmayıp uzun erimli bir mücadele ile iç çocuğun konuşturulması ile iç benliğin keşfi gerçekleşecek ve bireyin kendini gerçekleştirmesi mümkün hâle gelecektir.

Kamusal alanda normal ve birbirine benzer görünen bireylerin esasında hiçbirinin birbirine benzemediği ve hepsinin birbirinden çok farklı olduğu bu kişilerin psikolojik durumlarıyla ilgili bir gözlem veya çalışmada rahatlıkla ortaya çıkmaktadır. Buna ilaveten toplumsal kokuşmanın bu düzeyde yaşandığı bir zamanda bireylerin sağlıklı yetiştiğini söylemek mümkün değildir. Aile içi ilişkilerden çevre temizliğine kadar birçok önemli konuda standardı sağlayamamış toplumumuzda klişeler üzerinden verbal/lafa dayalı ısmarlama bir hayat yaşanmaktadır. Biraz aklı çalışanların bile iş kolik olup kendini ihmal ettiği ve sorunların artık kangrene dönüştüğü toplumumuzda topyekûn arınma ihtiyacının olduğu bir zamanda böyle bir eser; başlangıç kabilinden bireyselleşmenin sağlanması, bireyin kendini tanıması ve gerçekleştirmesi bakımından önemli bir boşluğu doldurmaktadır.

Eser yer yer yaşanmış hikâye ve örneklerle son derece akıcıdır. Eserin dili sade, anlaşılır olup eseri okuması son derece kolaydır.
Yanıtla
5
1
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
02 Temmuz 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yaşam Rehberi
"Dört Anlaşma"/Toltek Bilgelik Kitabı, Meksikalı yazar Don Miquel Ruiz tarafından yazılan, bugün hala bir kısım Meksika Kızılderilileri tarafından uygulanan öğretileri içermekte. Toltekler (Bilge İnsanları) kendilerini Doğa'nın ve Evren' in parçası olarak görmekte ve bu doğal yasalara uyumlu bir hayat sürmektedir... Onlara göre tapınmak için özellikle bir Tanrı yaratmaya gerek yok. Tanrı, her yerde! Gökyüzü, güneş, hava, su, ağaçlar... Hepsi Tanrı'dan ibaret. Önemli olan Tanrı'ya şükrederek yaşamak ve ona teşekkür etmek...

Don Miguel Ruiz, Toltek Bilgeliğini benimsemiş biri. Bu öğretiyi, "kendi kurgusu" ile 'Dört Anlaşma' adı altında okurlarına sunuyor...

1-Sözün gücüne inan!
2-Kişisel algılama!
3-Varsayımda bulunma!
4-Yapabildiğinin en iyisini yap!

Yazar, bireyin bu 4 anlaşmaya uyarak konforlu bir hayat süreceğinin mümkün olduğunu savunuyor. Örneklendirmeleri ile de bunu destekliyor.

Yazara göre insanoğlu farkında olmadan hayatında bir takım anlaşmalar yapıyor. Bu anlaşmalar ise onun yaşamını şekillendiriyor. Bu sebeple de birey anlaşmalarını bilinçli yapmalı.

Yaşam rehberi minvalindeki bu eser adeta bir başucu kitabı... Okurun ufkunu genişletiyor ve hayatına yeni pencereler açıyor... Tüm maddelerin uygulanması ilk planda oldukça zor olsa da zamanla pratik uygulamalar yapılarak alışılması mümkün.

İçselleştirerek okuyan kişilerin yaşamlarında bundan sonra daha konforlu yaşaması olası...

Herkese İyi Okumalar.
Yanıtla
10
0
Destekliyorum  9
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
28 Haziran 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Uzaktaki Soydaşlar: Saha Yakutlar
Türklerin tarihi genel olarak incelendiği zaman sanki bütün Türk tarihi Hunlarla başlamış gibi bir algı oluşabilir. Oysaki en basitinden linguistik veriler Türklerin tarihini binlerce yıl öncesine götürür. Üstelik dil araştırmaları Türklerin dünya üzerinde kapladığı sınırları da hiç olmadığı kadar genişletir. Türk tarihinde zaman içinde derinlere gidildiğinde bir kavmin adı ön plana çıkar: İskitler… Pers kaynaklarında Sakalar olarak anılan Yunanlıların Skytai Asurluların İşkuzai dedikleri bu kavim Milattan önceki yüzyıllara damgasını vurur. İskitler, geniş coğrafyaya yayılmalarından dolayı birçok kavim ve milletin tarihinde namlarını duyururlar. İskitlerin, Türklerle güçlü bağlarına istinaden Hunların atası olduğu son zamanlarda yapılan araştırmalarla kanıtlanır.

İskitler denilen devletleşmiş geniş bir coğrafyaya yayılmış bu halkın torunları ise günümüzde Sibirya’nın kuzeydoğu kısmında Yakutlar ismiyle yaşamlarını sürdürmektedirler. Türk tarihinde derinlere gidilince ismine rastlanan İskitlere, dünya coğrafyasında bugünkü Türkiye sınırlarından uzaklara gidildikçe rastlanır. Türkiye’ye yaklaşık altı bin km uzaklıkta olan Yakutistan’ın Türklükle bağlantısı ise ihmal edilmeyecek derecede önemlidir.

Ele alacağımız eserin yazarı Polonyalı V. L. Seroşevsky 1858 yılında Varşova’da dünyaya gelir. 1880 yılında Ruslar tarafından tutuklanarak Yakutistan’a sürgün edilir. Her şerde bir hayır vardır sözünü doğrularcasına 12 yıl boyunca sürgün hayatı yaşadığı Yakutistan’da boş durmayan Seroşevsky, Yakutları detaylı bir şekilde inceleyerek onlar hakkındaki bilgileri toplar ve elde ettiği verileri kitaplaştırır. Yazımıza konu olan “Saka-Yakutlar” isimli eser müellifin sürgün hayatının ve Saka-Yakutlar arasında geçirdiği günlerin eşsiz bir ürünü olarak akademik dünyada referans kaynağı haline dönüşür.

Seroşevsky, en verimli dönemini yaşadığı 22 ila 34 yaşları arasında eseriyle Yakutları siyasi, sosyal, kültürel, dini vs. olarak dünyaya tanıtmayı hedefler. Eserin başından sonuna kadar bu çaba neredeyse her satırda gözükür. İki ana bölümden oluşan eserine ilk önce Saka-Yakutların yaşadığı coğrafyanın genel özelliklerini belirterek giriş yapar. Her insan unsurunun yaşadığı coğrafyanın kalıbına gireceği gerçeğinden hareket edilirse Seroşevsky’nin bu tavrının gayet makul olduğu kabul edilebilir. Çünkü Yakut coğrafyasının kendine ait hususiyetleri ve ona göre şekillenen bir yaşam biçimi vardır. Bu kısımda iklimin insanı şekillendirici yönü tüm yalınlığıyla göze çarpar. Zira bu coğrafyada insan unsurunun soğuk bozkır ikliminden bağımsız halde şekillenmesi mümkün değildir.

Eserin birinci bölümünde garip bir tasnif söz konusudur. Zira bölüm başlığı “Sahaların Güney Kökenleri” ismini taşımasına rağmen yirmi üç sayfada anlatılan köken meselesine ek olarak yaklaşık iki yüz küsur sayfa Sahaların (Saha ya da Saka yazı boyunca birbirinin muadili olarak kullanılacaktır) sosyal, kültürel, iktisadi, edebi, dini, mimari yaşamına dair bilgiler verilir. Bu kısım eserin en zengin kısmını oluşturur. Çünkü her eserde rastlanmayacak özel bilgiler yazarın direkt gözlemleriyle sunulur.( Bu bölümün ayrı bir tasnifinin yapılması daha iyi olabilirdi. Zira ikinci bölüm eserden bağımsız bir makaleyi içeriyor.)

Müellifin her anlatının içinde olması eserin sözlü tarih yönünü açığa çıkarır. Anlatılan sosyal özelliklerdeki folklorik unsurların kökeni yazarın içinde bulunduğu oymağın mensuplarının direkt fikirlerinin alınmasıyla esere yansır. Tabii yazarın daha akademik hayatının başında olması onun kıyas yapma olanağını elinden alır. Bu nedenle akademik çözümlemeler bazen belgeselvari bilgi sunumundan öteye gitmez. Ama birbirlerinden yer yer aşırı derece farklılaşabilen Yakut boy yapılanması içindeki oymakların arasındaki farklılıklar iyi bir biçimde kıyaslanır. Mukayeseden söz açılmışken yazarın bazen Ruslarla Yakutları ibretamiz şekilde karşılaştırdığı da dikkatten kaçmaz. Misal “eski Sahalar, hatta günümüzdeki yaşlılar da. Rus besinlerini- çay, ekmek, şeker vb.- kötülerlerdi. Onlar doğal Saha besinlerine- kısrak sütü ve kımıza- karşı daha saygıyla yanaşıyorlar. Diyorlar ki, bu besinler insanı sağlıklı ve yiğit yapar." (Nam boyu, 1887). "Şimdi Sahalar tatlı yemekler yiyor ve Rus giysileri giyiyorlar da ne oluyor? Onlar, kuvvet ve dayanıklılık bakımından eskilerle kıyaslanabilirler mi? Eskiden ot biçenlere bir torba, simir ve kımız dışında bir şey vermezlerdi. Aylar boyunca başka besin görmezlerdi, ama sabahtan akşama kadar ot biçebiliyorlardı. Hem de hiç yorulmadan... Şimdi öyle biçemezler... Hepsi sağlamdı, sağlıklıydı" (Bayagantay boyu, 1886).”

Eserde bazen sunulan bilgilerin raporu andırdığı dikkatten kaçmaz. Özellikle Rusların hedef coğrafyalarından birisinde yazılanların yüksek önemi haiz olduğu dikkate alınmalıdır. Müellifin bu açıdan raporu andıran yazıları sanki tutsak bulunduğu Yakutistan’dan kurtulmak için bir vesile olabileceğini akla getirir. Zira Rus Çarlığı için eserde yazılanların önemi olacağına şüphe yoktur. Bu minvalde ekonomik özellikler ve onu şekillendiren insanın yapısı eserde iyi bir biçimde irdelenir. Boy yapısı, boyların sınırları, bölgeye göre değişen sosyolojik özellikler de sömürüyü hedefleyen bir devletin gözden kaçırmayacağı verileri içerir. Misal müellif şöyle bir bilgi verir: “Genel olarak Sahaların sağlıklı ve dirençli bir kavim olarak kabul edilmesi gerekir, yeni şartlara kolaylıkla uyum sağlamakla beraber, daha iyi beslenme ve sağlık koşullarının temin edilmesi durumunda hızla gelişerek güçlü, bedence gelişmiş ve çalışkan bir halka dönüşebilirler (s.64).”

Eserin en güçlü yönü ise kültürel yönüdür. Satırlar boyunca Saha kültürü bütün yönleriyle ele alınır. Sahaların inançları, giysileri, sanatları, özel yaşam alanları, evlilik ve ölüm anındaki davranışları, beslenmeleri, efsaneleri ve genel olarak edebiyatları gibi birçok konuda her eserde rastlanmayacak özel bilgiler verilir. Ayrıca her ne kadar çözünürlükleri kötü ve metinle eşgüdümlü olmasa da kültürü yansıtan birçok resmin eserde kullanılması çalışmanın kültürel kalibresini arttırmaktadır.

Her ne kadar yazar belgesel ve kültürel dozu fazla bilgiler verse de kendinden önce bölgeye gelmiş yazarların seyyahların bilgilerine başvurarak metnini zenginleştirir. Ama eserin, Selenge yayınevinin diğer eserlerine bakılacak olursa, tarih nosyonunun az olduğu dikkatten kaçmaz. Yazarın tarih vurgusu çok azdır. Efsane ve mitolojiden beslenen tarihi verileri kendi bölge insanından elde ettiği bilgilerle birleştirerek sunar. Bu konuda müellifin fazla suçu yoktur. Zira Yakutlara dair bilgiler kaynaklarda çok azdır. En basitinden Türk tarihine şekil veren Çin kaynakları Sakalardan pek bahsetmezler. Çünkü Sakalar onların görüş alanının dışındadır. Yayınevi de bu durumu fark etmiş olacak ki eserin sonuna Saha- Yakut tarihine kısa bir bakışın atıldığı yaklaşık elli sayfalık bir makale eklenir.

Sonuçta, bariz İskit-Türk benzerliğinin yeni yeni benimsenmeye başladığı günümüzde Türklüğün coğrafi ve tarihi sınırlarının genişliğini vurgulamak için bu tarz eserlerin çoğalması zaruridir. İskit- Saka-Yakut esasında birbirlerine uzak olmadığı gibi Türk tarih ve kültür sahasının da direkt içinde olduğu artık tüm bilim dünyasının malumudur. Eserde verilen bilgiler bunun en basit sunumudur. Eserin ön sözünde merhum Ahsen Batur’un bahsettiği (y) harfine ve (s) harfine dair değişim bile Saka-Türk bağlantısının ayyuka çıktığı bir örnektir. Buna ek olarak eserde geçen müellifin Sata taşı olarak zikrettiği efsane ise neredeyse bütün Türk gruplarında görülen Yada taşı efsanesinin Yakutlardaki şeklidir. Kültüre dair benzerlikler görülünce aradaki sınırlar kalkar. Eser boyunca Türklerle Yakutlar arasında birçok kültür öğesinde benzerlik fark edilir. Türk’ün Türk’e kavuşması için uzaklıkların engel olmadığı eserden anlaşılır.

Yanıtla
6
0
Destekliyorum  1
Bildir